İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap (2025)

‘Kara Kitap’ (‘Чёрная книга’), İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın işgal ettiği Sovyet topraklarında ve Polonya’daki ölüm kamplarında Yahudilere yönelik uyguladığı sistematik soykırımı belgeleyen en kapsamlı çalışmalardan biri. İlya Ehrenburg ve Vasili Grossman’ın girişimiyle hazırlanan bu eser, yüzlerce tanıklık, rapor, mektup ve resmi belgeden oluşan bir arşiv niteliği taşıyor. Kitap, yalnızca bireysel hikâyeleri değil, aynı zamanda Yahudi topluluklarının topyekûn yok ediliş sürecini ortaya koyuyor.

Metinde özellikle köylerde, kasabalarda ve şehirlerde gerçekleştirilen kitlesel infazların, toplama kamplarındaki gaz odalarının ve açlık, işkence, zorunlu çalıştırma gibi yöntemlerle gerçekleştirilen sistematik imhanın detayları aktarılıyor. Katliamlara tanıklık eden Sovyet askerleri, hayatta kalmayı başaran siviller ve esirlerden alınan ifadeler aracılığıyla Nazi işgalinin boyutları gözler önüne seriliyor. Bu anlatılar, yalnızca vahşetin tasviri değil, aynı zamanda kurbanların insanlık onurunu koruma çabalarının da bir belgesi niteliğinde yer alıyor.

Eserin tarihsel önemi yalnızca tanıklıklarda değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin bu çalışmaya yaklaşımında da beliriyor. Başlangıçta yayınlanması planlansa da, savaş sonrası dönemde antisemitizmin artması ve politik baskılar nedeniyle kitap Sovyetler’de sansürleniyor, ancak yurtdışında çeşitli versiyonları basılıyor. ‘Kara Kitap’, bugün hem Holokost tarihi hem de savaş dönemi Sovyet deneyimini anlamak için eşsiz bir kaynak olarak kabul ediliyor.

  • Künye: İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap: Yahudilerin 1941-1945 Savaş Yılları Süresince İşgal Altındaki Sovyetler Birliği Topraklarında ve Polonya Ölüm Kamplarında İşgalci Alman Faşistleri Tarafından Vahşice Katledilmeleri Hakkında, çeviren: Uğur Büke, Alfa Yayınları, tarih, 672 sayfa, 2025

A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a (2025)

Bu çalışma, Roma İmparatorluğu’nun Geç Antik Çağ’da geçirdiği dönüşümü odağına alıyor. ‘Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü’ (‘From Rome to Byzantium AD 363 to 565: The Transformation of Ancient Rome’), 363 ile 565 yılları arasındaki siyasî, askerî, ekonomik ve dinsel değişimleri kronolojik bir perspektifle izliyor. Roma’nın parçalanışıyla Doğu’da Bizans kimliğinin kurulmasının nasıl gerçekleştiğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Bu süreçte barbar akınlarının, ordunun yeniden örgütlenmesinin ve bürokrasinin genişlemesinin imparatorluğun yapısını dönüştürdüğünü gösteriyor. A. D. Lee, imparatorların stratejik kararlarının hem merkezî otoriteyi hem de yerel yapıları etkilediğini vurguluyor.

Yazar, Hıristiyanlığın devlet dinine dönüşümünün toplumsal ve siyasal sonuçlarını derinlemesine ele alıyor. Pagan kurumların gerilemesi kilise ile saray arasındaki etkileşimin ve teolojik tartışmaların siyasete etkisini artırıyor. Lee kilisenin hukuki, eğitimsel ve kültürel alanlarda yeni otorite biçimleri ürettiğini örneklerle açıklıyor. Manastırların ve piskoposluk ağlarının yerel yönetimler üzerindeki rolüne dikkat çekiyor.

Kitap ayrıca kentsel dokunun değişimini, şehirlerin küçülmesini ve kırsal ekonominin önem kazanmasını inceliyor. Ticaret ağlarındaki dönüşümler vergi ve mülkiyet ilişkilerindeki değişiklikler ve sosyal tabakalaşmadaki kırılmalar ekonomik analizlerle ortaya konuyor. Lee idari reformların, askeri düzenlemelerin ve hukukî uyarlamaların imparatorluğun sürekliliğini desteklediğini anlatıyor. Sonuç olarak yazar Roma mirasının bürokrasi, hukuk ve kültür aracılığıyla Bizans’ta yeniden biçimlendiğini ve bu yeniden biçimlenmenin Orta Çağ dünyasının temel dinamiklerini belirlediğini savunuyor.

Okur bu çalışma sayesinde geç-antik dünyanın dönüşümünü hem siyasal hem kültürel hem de ekonomik açılardan bütüncül biçimde anlama imkânı buluyor.

  • Künye: A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü, çeviren: Ceren Pilevneli Çubuk, Alfa Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025

Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri (2025)

Farhad Daftary’nin bu eseri, Haşhaşiler olarak bilinen Nizârî-İsmaililer hakkındaki efsanelerin kökenlerini ve tarihsel gerçeklerle olan farklarını ele alıyor. ‘Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular’ (‘The Assassin Legends: Myths of the Isma’ilis’), özellikle Orta Çağ’da Haçlı seferleri sırasında Avrupa’ya yayılan, suikast ve haşhaş kullanımıyla özdeşleşmiş anlatıların nasıl doğduğunu ve sonraki yüzyıllarda nasıl kalıcı bir mitolojiye dönüştüğünü inceliyor.

Daftary, Batılı tarihçilerin, gezginlerin ve düşmanlarının kaleme aldığı abartılı ve önyargılı metinlerin, Haşhaşileri gizemli, şeytani ve fanatik bir topluluk olarak betimlediğini gösteriyor. Bu mitlerin, aslında dönemin siyasî mücadeleleri ve mezhepsel çatışmalarının bir ürünü olduğunu vurguluyor. Kitapta Marco Polo’nun seyahatnamelerinden Batılı kronikçilere, Arap ve Fars kaynaklarına kadar geniş bir yazılı miras karşılaştırılıyor; böylece efsanelerin nasıl biçimlenip yayıldığı ortaya konuyor.

Yazar, Nizârî-İsmaililerin tarihsel gerçekliğini ise bu mitlerden ayırarak inceliyor. Hasan Sabbah ve Alamut Kalesi’nin rolü, topluluğun siyasî-stratejik hedefleri ve dinî inançları, efsanelerdeki abartılı unsurların ötesinde açıklanıyor. Kitap, İsmaililerin ne sadece “korku imparatorluğu” kuran bir tarikat ne de yalnızca suikastlarla varlık gösteren bir grup olduğunu, aksine kendi dönemi içinde belirgin siyasî ve toplumsal motivasyonlara sahip bir hareket olduklarını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak Daftary, bu eserinde Haşhaşi imgesinin nasıl Batı kültüründe kalıcı bir “öteki” figürüne dönüştüğünü açığa çıkarırken, tarih yazımındaki önyargıların ve mit yapılarının eleştirisini de yapıyor. Böylece hem İsmaili çalışmalarına hem de genel olarak tarihsel mitlerin işleyişine dair önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Farhad Daftary – Alamut Efsaneleri: Haşhaşiler Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2025

Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi (2025)

Meryem Çakır Kantarcıoğlu’nun ‘Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş’ adlı kitabı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin köy ve köylülerle kurduğu ilişkinin dinamiklerini mercek altına alıyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı ve üretimin tarıma dayalı olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, köyün neden devletin öncelikli ilgi alanı hâline geldiğini açıklıyor. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra gündeme alınan Köy Kanunu’nun yalnızca bir yasal düzenleme değil, aynı zamanda kurucu bir metin olarak taşıdığı sembolik ve işlevsel anlamları inceliyor.

Kitap, devlet ve köylü arasındaki ilişkiyi yalnızca hukuksal çerçevede ele almakla kalmıyor; nüfus, toprak ve yönetim gibi devlet inşasının temel kategorilerini tartışmaya açıyor. Bu üç eksen üzerinden Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını anlamaya çalışan Kantarcıoğlu, süreci çok disiplinli bir yaklaşım ile değerlendiriyor. Sosyoloji, tarih, hukuk, coğrafya, mimarlık, nüfus bilim ve iktisat gibi alanlardan yararlanarak köyün erken Cumhuriyet tahayyülündeki yerini yeniden yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yanlarından biri, devletin merkezî politikalarının kırsalda nasıl karşılandığını ve köylülerin bu politikalara verdikleri tepkileri tarihsel belgeler ışığında irdelemesi. Bu yönüyle kitap, hem devletin düzen ve asayişi sağlama çabasını hem de köylünün kendi gündelik pratikleri üzerinden geliştirdiği direniş veya uyum biçimlerini ortaya koyuyor.

Kantarcıoğlu’nun çalışması, erken Cumhuriyet’in kırsal toplumsal yapıyı dönüştürme girişimlerini ve bu girişimlerin yarattığı gerilimleri anlamak için kapsamlı bir kaynak. Devlet-köylü ilişkisini tek boyutlu bir “merkezden taşraya” bakışa indirgemek yerine, iki taraf arasındaki karşılıklı etkileşimleri ön plana çıkararak Cumhuriyet tarihine yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

  • Künye: Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş, İletişim Yayınları, inceleme, 380 sayfa, 2025

Rashid Khalidi – Filistin: Yüz Yıllık Savaş (2025)

Rashid Khalidi bu eserinde Filistin meselesini yüz yıllık bir sömürgecilik ve direniş tarihi olarak ele alıyor. Yazar, hem tarihçi kimliğini hem de ailesinin yaşadığı deneyimleri bir araya getirerek bireysel tanıklığı tarihsel belgelerle buluşturuyor. Böylece anlatı yalnızca akademik bir inceleme olmaktan çıkıyor, aynı zamanda kişisel bir hafıza kaydına dönüşüyor.

‘Filistin: Yüzyıllık Savaş (Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi, 1917-2017) (‘‘The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017’), 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile başlıyor. İngiliz mandası altında Siyonist yerleşimcilerin Filistin topraklarında sistemli bir şekilde desteklenmesi, yerel halkın haklarının yok sayılmasıyla sonuçlanıyor. Khalidi, bu dönemi Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakıldığı bir başlangıç noktası olarak yorumluyor.

1948 Nakba’sı, yüz binlerce insanın yurdundan koparılmasıyla Filistin tarihinin en büyük travmalarından biri olarak öne çıkıyor. Ardından gelen savaşlar, 1967 işgali ve işgal altındaki topraklarda artan yerleşim politikaları, Filistin’in parçalanma sürecini derinleştiriyor. Yazar, bu gelişmeleri klasik bir çatışma değil, yerleşimci sömürgeciliğin sürekli genişleyen pratikleri olarak değerlendiriyor.

Khalidi ayrıca ABD başta olmak üzere Batı’nın İsrail’e verdiği kesintisiz desteğin Filistinlilerin uluslararası meşruiyet mücadelesini zorlaştırdığını vurguluyor. Ancak bu tabloya rağmen Filistin halkının farklı dönemlerde geliştirdiği direniş biçimleri –siyasal girişimler, kültürel üretimler, kitlesel ayaklanmalar– tarihin belirleyici unsurları arasında yer alıyor.

Kitap, Filistin meselesini yalnızca güncel bir kriz değil, yüz yıllık küresel güç dengelerinin ve sömürgecilik pratiklerinin sonucu olarak kavrıyor. Khalidi, Filistin’i hem kayıp bir toprak hem de kesintisiz bir direniş geleneği olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Rashid Khalidi – Filistin: Yüz Yıllık Savaş (Yerleşimci Kolonyalizmin ve Direnişin Tarihi, 1917-2017), İletişim Yayınları, siyaset, 422 sayfa, 2025

Selman Saç – Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi (2025)

Fransa, coğrafi olarak bize uzak olsa da siyasal düşünce ve modernleşme tarihimizdeki etkisiyle oldukça yakın bir ülke. Türkiye’nin Cumhuriyet deneyimi büyük ölçüde Fransız modelinden ilham aldı; ancak Fransa’nın kendi cumhuriyetçi tarihinin iniş çıkışları, bizde yeterince bilinmiyor. Selman Saç, bu kitapta Fransa’da cumhuriyet fikrinin nasıl doğduğunu, devrim sürecinde hangi mücadelelerden geçerek kurumsallaştığını ve hangi ilkeler üzerine inşa edildiğini derinlikli bir analizle ortaya koyuyor.

Kitap, cumhuriyet kavramının Fransız Devrimi’nden önce nasıl anlaşıldığını, devrimcilerin hangi şartlarda bu fikre yöneldiğini ve yeni rejime karşı çıkan çevrelerin gerekçelerini tartışıyor. Cumhuriyetin yalnızca monarşinin zıddı bir yönetim biçimi olmadığını, aksine özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık ilkeleriyle örülü kapsamlı bir siyasal düzen olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Fransa’da yaşanan bu tarihsel dönüşümün, cumhuriyetin bugün neredeyse tüm dünyada meşru bir rejim olarak kabul edilmesine nasıl zemin hazırladığını da inceliyor.

Günümüzde Türkiye’de yeniden alevlenen Cumhuriyet tartışmaları, bu tarihi perspektifle daha geniş bir çerçevede değerlendirilebilir. Cumhuriyetin hangi ilkeler üzerine kurulması gerektiği, hangi kurumlarla güçleneceği ve demokrasiyle nasıl bütünleşeceği soruları, hem bizim için hem de Fransa’nın geçmişi için ortak bir tartışma alanı yaratıyor. Saç’ın bu çalışması, yalnızca Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi’ni anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bugünkü Türkiye’de yürütülen “Cumhuriyet neydi, ne olmalı?” sorularına da tarihsel bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Selman Saç – Fransa’nın Cumhuriyetçi Tarihi, Metis Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2025

Heinz Heinen – Helenizmin Tarihi (2025)

 

Hellenistik dönem, MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in seferleriyle başlayan ve Kleopatra’nın ölümüne kadar uzanan tarihsel bir dönüşüm süreci olarak tanımlanıyor. Heinz Heinen, bu süreçteki siyasi, kültürel ve toplumsal değişimleri detaylı bir çerçevede inceliyor. ‘Helenizmin Tarihi: Büyük İskender’den Kleopatra’ya’ (‘Geschichte des Hellenismus: Von Alexander bis Kleopatra’), yalnızca bir kronoloji sunmakla kalmıyor; imparatorlukların kuruluş mantığını, güç ilişkilerini ve kültürler arası etkileşimi analiz ediyor.

İskender’in fetihleriyle Yunan kültürü geniş bir coğrafyaya yayılıyor, fakat bu yayılma basit bir aktarım değil; yerel geleneklerle kaynaşarak yeni bir sentez doğuruyor. Bu dönemde Doğu ve Batı’nın karşılaşması, bilim, felsefe ve sanat alanında eşsiz bir yaratıcılık ortamı oluşturuyor. İskender sonrası kurulan Seleukos, Ptolemaios ve Antigonid hanedanlıkları, yalnızca askeri güçleriyle değil, şehirleşme ve ekonomik yapılarıyla da öne çıkıyor. Heinen, bu krallıkların birbirleriyle olan rekabetini ve ittifaklarını, Akdeniz’in siyasal dengelerini belirleyen faktörler olarak değerlendiriyor.

Kitap, aynı zamanda Hellenistik çağın gündelik yaşamına da ışık tutuyor. Ticaretin genişlemesi, para ekonomisinin gelişimi, kozmopolit şehirlerin doğuşu ve kültürel melezleşme, bu dönemi bir “erken küreselleşme” evresi hâline getiriyor. Stoacılık ve Epikürcülük gibi felsefi akımların yaygınlaşması, bireysel mutluluk arayışının öne çıkmasını sağlıyor. Ancak bu kültürel canlılık, sürekli savaşlarla gölgeleniyor ve Roma’nın yükselişiyle sona eriyor.

Heinen’in çalışması, Hellenistik dönemi yalnızca İskender’den Kleopatra’ya kadar uzanan bir siyasi hikâye olarak değil; aynı zamanda kültürel çeşitlilik ve karşılaşmaların şekillendirdiği dinamik bir çağ olarak yorumluyor. Bu bakış, Antik Çağ tarihine farklı bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Heinz Heinen – Helenizmin Tarihi: Büyük İskender’den Kleopatra’ya, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 116 sayfa, 2025

Ahmet Yaşar Ocak – Farklı Bir İslam Tarihi (2025)

Ahmet Yaşar Ocak, İslam zihniyeti, kültür tarihi ve heterodoks akımları üzerine yaptığı çalışmalarıyla biliniyor. Bu kitapta ise alışılmış anlatıların ötesine geçerek farklı bir İslam tarihi perspektifi sunuyor. Yazar, eleştirisiz ve hamasî tarih yazımına karşı çıkarak, sorular sormaya ve derinlikli bir anlama çabasına davet ediyor. Teferruatın ardındaki büyük dalgalara, tarihsel kırılmaların köklerine bakıyor.

Eserde, Müslüman toplulukları yüzyıllar boyunca etkileyen kritik dönemeçler ele alınıyor. Hilafetin monarşiye dönüşümü, iç savaşların yarattığı çatışmalar, siyasal gücün Türklere geçişi, Moğol istilasının sarsıcı sonuçları kitapta dikkatle inceleniyor. Ayrıca fetihlerin etkisi, mevalî sınıfının yükselişi, mezheplerin ortaya çıkışı ve Mehdi inancı gibi konular derin bir analizle değerlendiriliyor. Tasavvufun düşünsel ve toplumsal hayattaki rolü de yazarın bakış açısından önemli bir yer tutuyor.

Ocak, bu tarihsel meseleleri aktarırken sadece olayların kronolojisini sunmuyor, aynı zamanda tarihsel sosyoloji ve sosyal psikoloji perspektifini kullanarak İslam tarihinin zihniyet dünyasını yorumluyor. Böylece yalnızca İslam’ın tarihini değil, İslam tarih yazımının da eleştirel bir çözümlemesini ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, okura ezberlerin ötesinde bir kavrayış kazandırıyor ve İslam tarihine dair farklı bir ufuk açıyor.

Farklı Bir İslam Tarihi, merakı diri tutan, düşünmeye teşvik eden ve İslam tarihine yeni bir gözle bakmak isteyenler için kapsamlı bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Ahmet Yaşar Ocak – Farklı Bir İslam Tarihi: Siyasal, Toplumsal, Kültürel Kırılmalar ve Dönüşümler Işığında, İletişim Yayınları, tarih, 552 sayfa, 2025

Daniel Finn – IRA (2025)

Daniel Finn bu kitabında, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun (IRA) yirminci yüzyıl boyunca geçirdiği dönüşümü politik bir çerçevede ele alıyor. IRA’nın yalnızca silahlı bir örgüt değil, aynı zamanda bir ideoloji ve hareket olarak nasıl şekillendiğini anlatıyor. ‘IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu)’ (‘One Man’s Terrorist: A Political History of the IRA’), sömürgecilik karşıtı mücadelenin ve İrlanda milliyetçiliğinin dinamiklerini anlamak için önemli bir perspektif sunuyor.

Finn, IRA’nın kökenlerini, 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan başlayarak inceliyor. Ardından İrlanda’nın bölünmesi, bağımsızlık mücadelesi ve Kuzey İrlanda’daki “Sorunlar” dönemine kadar uzanan tarihsel süreci ayrıntılı biçimde aktarıyor. Bu süreçte örgütün stratejik dönüşümlerini, silahlı direnişten politik alana kayışını ve Sinn Féin ile kurduğu ilişkiyi inceliyor. Özellikle 1970’lerde yükselen şiddet dalgası ve buna karşı geliştirilen karşı stratejiler kitapta önemli bir yer tutuyor.

Kitap, IRA’yı yalnızca bir terör örgütü olarak değil, bir toplumsal hareket ve politik aktör olarak analiz ediyor. İdeolojik çerçevenin, katılım motivasyonlarının ve meşruiyet arayışlarının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Finn, aynı zamanda İngiltere’nin ve uluslararası aktörlerin rolünü değerlendirerek, barış sürecinin nasıl mümkün hale geldiğini tartışıyor. Böylece, çatışma ve müzakere arasındaki karmaşık ilişki gözler önüne seriliyor.

Kitap, İrlanda tarihi, şiddet ve siyaset ilişkisi ile ulusal hareketlerin dönüşümünü anlamak isteyenler için kapsamlı ve analitik bir kaynak.

  • Künye: Daniel Finn – IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu), çeviren: S. Erdem Türközü, Ayrıntı Yayınları, tarih, 240 sayfa, 2025

Mary Beard – Pompeii (2025)

Mary Beard bu eserinde, antik Pompeii kentinin yalnızca bir arkeolojik kalıntılar topluluğu olmadığını, canlı bir Roma toplumunun aynası olduğunu gösteriyor. Yazar, şehrin sokaklarından evlerine, meyhanelerinden hamamlarına kadar her köşeyi detaylıca inceliyor. Günlük yaşamın izlerini fresklerde, duvar yazılarında ve sıradan eşyalarda buluyor. Böylece Roma dünyasının sıradan insanlarının sesini bugüne taşıyor.

‘Pompeii: Bir Roma Şehrinde Yaşam’ (‘Pompeii: The Life of a Roman Town’), yalnızca patlamayla yok olan bir şehri değil, aynı zamanda sosyal ilişkileri, ekonomik yapıyı ve toplumsal hiyerarşiyi de ele alıyor. Mary Beard, Pompeii’nin bir “Roma vitrini” olmadığını, aksine çelişkilerle dolu bir yer olduğunu vurguluyor. Zengin villalar ve gösterişli bahçelerle birlikte, dar sokaklara sıkışmış fakir mahalleler yan yana duruyor. Bu karşıtlık, Roma toplumunun karmaşıklığını anlamak için önemli bir ipucu sunuyor.

Yazar ayrıca, şehirde kadınların konumunu, kölelerin yaşamını ve eğlence kültürünü detaylı biçimde aktarıyor. Amfitiyatrolarda yapılan gösteriler, hamamlardaki sosyal buluşmalar ve meyhanelerdeki gündelik sohbetler kitabın en canlı bölümlerinden birini oluşturuyor. Beard, tüm bu sahneleri arkeolojik bulgular ve yazılı kaynaklar ışığında titizlikle yorumluyor.

Son olarak, Pompeii’nin yok oluşunu tek bir felaket hikâyesine indirgemekten kaçınıyor. Kentin Vezüv patlamasına kadar geçirdiği değişimleri, deprem izlerini ve yeniden inşa çabalarını anlatıyor. Böylece Pompeii yalnızca ölümle anılan bir şehir olmaktan çıkıyor ve Roma yaşamının en gerçekçi portrelerinden birine dönüşüyor.

  • Künye: Mary Beard – Pompeii: Bir Roma Şehrinde Yaşam, çeviren: Nilüfer Şen, Pegasus Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025