Herkül Millas – Yunanistan’da Milli Mitoslar (2024)

Herkül Millas, ‘Yunanistan’da Milli Mitoslar’da, günümüz Yunanistanı’nda canlı biçimde var olan bazı mitosları çıkış kaynaklarından hareketle incelerken, aynı zamanda genel olarak insan toplumlarında mitosların yeri ve işlevini de ele alıyor.

Tarihyazımından siyasete, kültürel yaşamdan yasalara ve eğitime kadar hemen her alanda yaygın ve etkili olan mitosların, bir “yalan”dan veya “doğru olmayan bir hikâyeden” “birleştirici bir toplumsal anlatıya” nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

Yunanlıların kendilerini, diğerlerini, geçmişlerini nasıl algıladıklarını, tarihsel ve toplumsal olgulara bakışlarını, kimi tehdit, neyi sorun olarak gördüklerini anlamayı sağlayacak bir malzeme sunuyor. Milli kimlik meselesini mitosların rehberliğinde görmemizi mümkün kılıyor. Aynı zamanda günümüzün diğer toplumlarında var olan dürtülere ışık tutuyor. Yunanistan’da Milli Mitoslar, Yunanlılarla tanışmak için bir rehber olarak da okunabilir.

Kitaptan bir alıntı:

“Milli kimliği tanımlamak için (olumsuz) ’Öteki’ vazgeçilmezdir. Yunanistan’da Türkler çoğunlukla ‘tarihsel öteki’ olarak görülürler. Bir milletin stereotipleştirilmesine ilişkin bu mitos, 1980’lerden itibaren çoğunlukla akademisyenler tarafından incelendi. Bu eleştiride en büyük engel milletlerin kimliklerini Öteki üzerinden oluşturduklarını görebilmeleridir. Milli kimlik sahibi kimseler için kimliklerinin ‘tepkisel’ olduğunu kabullenmeleri imkânsız değilse, çok zordur. Hatta çoğu Öteki diye bir algıları olduğunun bilincinde bile değildir.”

  • Künye: Herkül Millas – Yunanistan’da Milli Mitoslar, İletişim Yayınları, inceleme, 272 sayfa, 2024

David Nash – Küfrün Kısa Tarihi (2024)

Tarih boyunca kutsal değerlere hakaret veya daha iyi bilinen adıyla küfür, en büyük günahlardan ve suçlardan biri sayılageldi.

Eski Yunanistan’da filozof Sokrates tanrıları aşağıladığı, gençleri doğru yoldan saptırdığı gerekçesiyle idama mahkûm edildi.

Ortaçağda yerleşik Hıristiyanlık geleneği sayısız tarikatı sapkın ilan etti, Engizisyon küfür suçlamasıyla insanları cezalandırdı.

Reform Avrupası’nda mezhep savaşları karşılıklı küfür suçlamalarıyla alevlendi.

Günümüzde ise bu konuda yaşanan tartışmalar uzun ve zorlu bir süreçte kazanılmış ifade özgürlüğünün nerede başlayıp nerede bittiği ve modern dünyada böyle bir suçlamanın yerinin olup olmadığı etrafında gelişiyor.

Bu kitapta David Nash, Batı’da uygarlığın şafağından bu yana küfür eylemlerinin ve küfre karşı verilen mücadelenin kolay anlaşılır bir tarihini ortaya koyuyor.

Dünyanın dört bir yanından zengin ve çarpıcı örneklerle küfür suçlamasının toplumları düzene sokmak, asayişi sağlamak için nasıl kullandığının, modern devletin ortaya çıkışıyla yabancıyı yerliden ayırmak için kullanılan bir araca dönüştüğünün ve nasıl modern hukuk sistemlerinin parçası hâline geldiğinin izini sürüyor.

Aydınlanma idealleriyle bireyin düşünce ve ifade özgürlüğüne açılan alanın çağdaş dünyada küfür yasalarının yerini nefret suçu yasalarına bırakmasıyla yeniden tehdit altına girdiğini, inancın kimlik unsuru hâline gelmesiyle eski defterlerin nasıl yeni bir kılıkta açılabildiğini ve gerilimin neden yeniden arttığını gösteriyor.

  • Künye: David Nash – Küfrün Kısa Tarihi: Tanrı’ya Karşı İşlenen Suçlar, çeviren: Cemal Can Tarımcıoğlu, Fol Kitap, tarih, 256 sayfa, 2024

Mark Bertness – Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi (2024)

Kim olduğumuza, nereden geldiğimize, nereye gittiğimize dair yeni ve cesur bir anlayış sunan ekolojist Mark Bertness, insanlığın ve uygarlığın yeryüzündeki başka diğer yaşamları da yaratan öz örgütlenme, evrimsel adaptasyon ve doğal seçilimin ürünü olduğunu savunur.

Yazar ‘Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi’nde iki milyar yıl önceden günümüze kadarki evrimsel süreci takip ederek, rekabet ve işbirliğinin karşıt güçlerinin günümüz insanlarına, hayvanlara ve bitkilere nasıl yön verdiğinin hikâyesini anlatır.

Dünya üzerindeki insan etkisinin hiç olmadığı kadar arttığı günümüz koşullarında dünyaya ve birlikte yaşadığımız tüm canlılara ne kadar bağlı olduğumuzun anlatılması özellikle önemlidir.

Çünkü bu anlatı hem bencillik ve rekabet söylemini aşar hem de geleceğe dair yeni kavrayışlar edinmemizi sağlar.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitabı, geçtiğimiz yarım yüzyılda bilimcilerin ve akademisyenlerin doğal dünya, evrim ve bizim hakkımızda öğrendiklerini aktarmak için yazdım. Umudum, dünyadaki diğer organizmalara ve karmaşık sistemlere ne kadar bağımlı ve ilişkili olduğumuzu fark etmemiz ve bunun da evrimin sadece bir rekabet olduğu yolundaki düşüncemizi değiştirmesidir.”

  • Künye: Mark Bertness – Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi, çeviren: Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2024

Neil Oliver – Eskilerin Bilgeliği (2024)

Zaman zaman balinaların karaya vurduklarını görürüz.

Üstelik bir başlarına da değil, sürü halinde.

Peki bunu neden yaparlar?

Yaşlı ve bilge bir Maori’ye göre bu elim olaylar bir balinanın hastalanmasıyla ilgilidir.

Hastalanan balina artık kendinde yüzecek gücü bulamaz ve karaya çıkıp dinlenmek ister.

Onu seven aile fertleri de peşinden gider…

Yaşlı Maori balinaların çok uzun zaman önce suya geri dönen suaygırı benzeri amfibi bir hayvandan evrimleştiklerini bilmez.

Bilmez ama, olaya getirdiği açıklama bize bu bağlantıyı her nasılsa sezmiş olduğunu düşündürür.

İşte böyledir eskilerin bilgeliği…

Neil Oliver, unutulmuş kültürlerin ve ilk uygarlıkların kalıntıları altında gömülü kalmış fikirleri gün ışığına çıkarmak için bizi zamanda geriye götürüyor.

Tanzanya’daki Laetoli ayak izlerinde, Göbekli Tepe ve Çatalhöyük’te, Stonehenge’de ve Chauvet mağara resimlerinde saklı mesajları bizim için yorumluyor.

Usta hikâye anlatıcısı, eskilerin bilgeliğini zamanın testinden geçmiş on iki mesaja ayrıştırıyor ve bizi bunların bugünkü yaşamlarımıza nasıl uygulanabileceğini düşünmeye davet ediyor.

Sonuç güçlü, ilham verici ve etkileyici.

  • Künye: Neil Oliver – Eskilerin Bilgeliği: Uzak Geçmişten Yaşam Dersleri, çeviren: Şükrü Alpagut, Say Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2024

Katja Hoyer – Kan ve Demir (2024)

1871’den önce Almanya henüz bir ulus değil, sadece bir fikirdi.

Otto von Bismarck, “Devrin büyük meseleleri müzakerelerle ve çoğunluğun tercihleriyle değil, demir ve kanla karara bağlanacak.” demişti.

Bismarck’ın önünde zorlu bir görev vardı.

Otuz dokuz ayrı devlet tek bir Kayser’in hükmü altına nasıl girebilirdi?

Birleşebilse bu genç Avrupa ulusu Britanya ve Fransa imparatorluklarına rakip olacak güce sahip olabilir miydi?

Yoksa böyle bir gaye bu ulusun sonunu mu getirecekti?

Katja Hoyer, modern tarihin akışını değiştirecek elli yıllık bir macerayı kitabına konu ediyor.

Bismarck’ın Realpolitik’inden II. Wilhelm’in Weltpolitik’ine Alman İmparatorluğu’nun kan ve demirle geçen bir devrini akıcı bir şekilde okura sunan bu kitap 20. yüzyılın insanlık felaketlerini anlamak için bir rehber.

  • Künye: Katja Hoyer – Kan ve Demir: Alman İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü (1871-1918), çeviren: Sinan Çakır, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2024

Guillaume Antoine Olivier – Türkiye Seyahatnamesi (2024)

Fransız doğa bilimci, bitki ve böcek uzmanı Guillaume Antoine Olivier 1756’da Fransa’da doğdu.

Doğa bilimlerine meraklıydı, tıp okuyup bir süre doktorluk yapsa da çok geçmeden asli merakına eğildi ve Hollanda, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu gibi farklı ülkelere böcek araştırma, derleme göreviyle gitti.

1792 yılında Akdeniz ülkelerinde araştırma yapmakla görevlendirilen Olivier, altı sene boyunca Anadolu, İran, Mısır, Yunanistan ve Kıbrıs’ı dolaştı.

1801 yılında yayımladığı seyahatnamesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu detaylı şekilde inceledi, seyahat ettiği yerlerin yalnızca coğrafyası, ticareti, tıbbı ve ziraatı gibi konularla değil, aynı zamanda toplumları, kültürleri, adetleri ve hukuklarıyla da ilgilendi.

Bir bilimadamı olarak Guillaume Antoine Olivier, hem İstanbul’u hem de Türkiye dedikleri Anadolu’yu karış karış gezdi, ilginç olaylar yaşadı ve hiç alışık olmadığı bir hayat tarzının içine düştü.

Şaşkınlığını, sevincini ve üzüntüsünü canlı bir şekilde kaleme aldı ve 18. yüzyılın Türkiye’sini bir fotoğraf edasıyla yansıttı.

Olivier’nin ‘Türkiye Seyahatnamesi’yle kendinizi 18. Asır Payitahtında bulacak, Fatih’in, Galata’nın ve Pera’nın sokaklarını adımlayacak ve şehrin kozmopolit yapısına tanık olacaksınız.

Ege adalarını karış karış gezerken, yolunuz bir Batı Anadolu’ya, bir Doğu Anadolu’ya düşecek; Bursa, İznik, İzmir, Mardin ve Urfa gibi Türkiye’nin önemli şehirlerinde dolaşacaksınız.

Fransızca aslından dilimize kazandırılan ‘Türkiye Seyahatnamesi’, 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun eşsiz bir panoramasını sunuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Anadolu, en soğuk ülkelerin olduğu kadar, en mutedil iklimli ülkelerin ürünlerini de toprakları üzerinde toplamış. Deniz kıyılarında ve civarda ılık ve sıcak, iç taraflarda soğuk ve ormanlık dağlar; geniş, mümbit ve sulak ovalarla kaplı olan Anadolu, belki de dünyanın en güzel, en değişik ve çeşitli ülkesi olarak büyük bir nüfusu en ziyade kolaylıkla besleyebilecek bir görünüştedir. Dünyanın hiçbir ülkesinde burada olduğu kadar girintili çıkıntılı sahiller, bu kadar çok sayıda, bu kadar emin ve geniş tabii limanlar mevcut değildir…”

  • Künye: Guillaume Antoine Olivier – Türkiye Seyahatnamesi: 18. Yüzyılda İstanbul ve Türkiye, çeviren: Oğuz Gökmen, Kronik Kitap, seyahatname, 368 sayfa, 2024

Suraiya Faroqhi – Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir? (2024)

  • Tarih yazıcılığı nedir?
  • Tarihî bilginin sınırları var mıdır?
  • Tarihî kaynaklar nelerdir ve bu kaynaklar nasıl kullanılır?
  • Politika, biyografi, ekonomi, toplum ve zihniyet ekseninde tarih biliminden nasıl yararlanılır?
  • Araştırmacılar Osmanlı arşivlerinde neler bulabilir?
  • Osmanlı coğrafyası nerede başlar nerede biter?
  • Marksist Osmanlı tarihçiliğinin Türkiye’deki seyri nasıl gelişmiştir?
  • Osmanlı tarihine dair hangi ülkelerde ne tarz belgeler bulunur?
  • Osmanlı padişahlarının tebaası doğal çevresiyle ne gibi bir etkileşime girdi?
  • İmparatorluğu oluşturan toplumlarda erkek ve kadın tebaanın rolü ne oldu?

Yeni bölümler ve kaynaklarla güncellenen ‘Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?’, genişletilmiş baskısıyla bir kez daha okurun karşısına çıkıyor.

Yirminci yüzyıla kadar varlığını sürdüren Osmanlılar, arkalarında devasa bir kültürel miras bıraktı; arşiv belgeleri, kronikler, mimari yapılar hem Türkiye’den hem de yurt dışından birçok araştırmacının ilgisini çekti.

Peki ama bu araştırmalar nasıl yapılmalıdır?

Osmanlı medeniyeti araştırmaları konusunda uzun süre çalışmış olan Suraiya Faroqhi, bu alandaki tecrübesiyle araştırmacılara yol gösteriyor.

Bu kitapta bilgi yığınları yerine bilgilere nasıl ulaşacağınızı ve onları nasıl kullanacağınızı bulacaksınız.

‘Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?’de Suraiya Faroqhi, Osmanlı tarihin yorumlanmasında birincil ve ikincil kaynakların nasıl kullanılabileceğini örneklerle okurlara sunuyor.

Arşiv belgelerinin yanında anlatısal ve görsel kaynakları inceleyerek, bu materyallerin ortaya çıkış amaçlarını açıklıyor ve okuyucuları ellerindeki kaynaklara eleştirel bir bakış açısı kazanmaları konusunda yönlendiriyor.

Osmanlı tarihine çeşitli perspektiflerle yaklaşarak, metodolojik açıdan en ilginç olanları vurgulayıp; Avrupa, Hindistan ve hatta Japonya ve Çin tarihi üzerinde yapılan çalışmaların Osmanlı tarihçileri için nasıl bir esin kaynağı olabileceği konusunda önerilerde bulunuyor.

‘Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?’, Osmanlı tarihinin zengin ve karmaşık kaynaklarına yeni adım için bir rehber olacak; deneyimli uzmanlar içinse yeni bakış açıları, kaynaklar ve yorumlar sunacak.

Suraiya Faroqhi bu titizlikle inşa ettiği kitabında, tarihçilerin en çok tercih ettiği kelimelerin neden “acaba?” ve “belki” olması gerektiğini detaylı biçimde gösteriyor.

  • Künye: Suraiya Faroqhi – Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir?’, çeviren: Zeynep Altok, Kronik Kitap, tarih, 448 sayfa, 2024

Judah Benzion Segal – Urfa: Kutsanmış Şehir Edessa (2024)

Hıristiyan âleminde Hıristiyanlığı kabul eden ilk krallık olarak büyük saygı gören ve dârülislâma dönüştükten sonra kutsallığından bir şey kaybetmeyen Edessa, bugünkü adıyla Urfa, Süryani Kilisesinin kalbi oldu, Doğudan ve Batıdan gelen birçok azizle hacıyı bağrına bastı.

Judah Benzion Segal, tarih boyunca pek çok farklı millet tarafından idare edilen ve Mezopotamya’nın tarihsel dönüşümlerini de yansıtan bu kutsanmış şehre dair anlatısında okuru inşalarla, kutsamalarla, işgal girişimleriyle, direniş ve yıkımlarla örülü bir yolculuğa çıkarıyor.

Okur bu yolculukta azizlerle karşılaşıp kutsi bir âleme dalıyor, sakinleriyle birlikte şehre bir savunma hattı kazandırıp saldırılara karşı durmaya çalışıyor, yıkımlara tanıklık ediyor ve nihayetinde kendi şehrini inşa ediyor.

Kitap, tarih boyunca büyük bir siyasi öneme sahip olmuş ve Doğu Hıristiyanlığının gelişiminde hayati bir rol oynamış Edessa’ya dair standart bir kaynak eser.

Kitap özellikle, ortaçağa kafa yoran sosyal ve eklesiyastik tarihçilerin, Hıristiyanlığın erken dönemleri ile İslam tarihine ilgi duyan arkeologların ilgisini çekebilecek türden.

  • Künye: Judah Benzion Segal – Urfa: Kutsanmış Şehir Edessa, çeviren: Ahmet Arslan, Alfa Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2024

Dag Nikolaus Hasse – Avrupalı Nedir? (2024)

Güçlü bir cazibeye sahip olan “Avrupa” kelimesi birçok insan için düşünce ve din özgürlüğü, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ile özgürce gelişen bir kültür umudunu temsil ediyor.

İkinci Dünya Savaşı ve Holokost’tan sadece birkaç on yıl sonra varılan bu nokta, şaşırtıcı derecede olumludur.

Ama aynı zamanda, Avrupa’ya olan bağlılık hissinin başta Avrupalılar olmak üzere pek çok insanda zayıf olduğu da şikâyet konusudur.

Bu nedenle, “Avrupa” ifadesini, onu oluşturan ve bir arada tutan şeyleri tanımlayan fikirler, değerler ve kültürel geleneklerle doldurmaya yönelik pek çok girişim oldu.

‘Avrupalı Nedir?’, yazarının açık uçlu bir Avrupa kavramını teşvik etmesiyle diğer girişimlerden farklı bir yerde duruyor.

Avrupa hakkında konuşmayı sömürgecilikten kurtaran ve romantiklikten arındıran iki yönlü bir değişime çağırıyor.

Bu şekilde düşünmenin, Avrupa kavramının tarihindeki iki dönemden -1700’lerdeki Aydınlanma ve sömürgeci dönem ile 1800’lerdeki Romantik dönem- kaynaklanan düşünce biçimlerinin üstesinden gelmeyi mümkün kılacağını iddia ediyor.

Felsefe tarihçisi ve oryantalist Dag Nicolaus Hasse’nin ‘Avrupalı Nedir?’ kitabı yapay Avrupa fikirlerinin bir eleştirisini sunuyor ve gerçekçi bir Avrupa kavramı geliştiriyor.

  • Künye: Dag Nikolaus Hasse – Avrupalı Nedir?: Sömürgeci ve Romantik Düşünce Biçimlerinin Üstesinden Gelmek, çeviren: Selahattin Akti, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 120 sayfa, 2024

Meri Çevik Simyonidis – Taverna İstanbul (2024)

Taverna bizzat şehirdir.

Yüzyılların imbiğinde damıtılmış rafine bir lezzettir.

Tadı-tuzu zarafeti vardır.

Meyi dozunda, dansı kıvamındadır.

Geceleri zarafetle aydınlatır.

Her dilden müziği, ahengini daima şehrin semalarına asar.

Bahar yürekli bir görgüdür.

İşte eldeki kitap, tam da bu hikâyeyi anlatıyor.

Rumlar’ın İstanbul’un yemek kültürünü zenginleştiren büyük katkıları inkâr edilemez.

Rumlar gerçekten İstanbul’un tuzu biberiydi.

Meri Çevik Simyonidis, bu toplumun varlığını ve kent yaşamına katkısını yeni nesillere hatırlatıyor, tanıtıyor.

Osmanlı’da Müslümanlar’ın yapması yasak olan içkili lokanta, meyhane, braseri, pastahane, taverna ve eğlence yerlerinin işletmecisi Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve Bulgarlar oldu.

Cumhuriyet ile bu yasak kalktı.

Simyonidis, tarihe ışık tutan bu eseriyle bizleri aydınlatıyor.

  • Künye: Meri Çevik Simyonidis – Taverna İstanbul: Çok Kültürlü İstanbul’un Çok Renkli Geceleri (Geçmişten Günümüze Eski & Yeni Nesil İstanbul Tavernaları), Sander Yayınları, kültür, 336 sayfa, 2024