Mehmet Alper Yalçınkaya – Osmanlı’da Bilimin Siyaseti (2024)

Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun yüzyılı Büyük Güçler’in tahakküm biçimlerine karşılık verme mücadelesiyle geçti.

Bu mücadelede Büyük Güçler arasında değil de öteki tarafta olmanın yenik hissine türlü çareler arandı.

Üstelik zaman ritminin Batı’nın teknolojide ve bilimde gösterdiği hızla değişmesi, Osmanlıları aciliyet duygusuna gark etti.

“Batı neden ilerledi, Osmanlı neden geri kaldı?” sorusu toplumun her kesiminde, farklı ideolojiler etrafında tek bir fenomenin yorumuyla cevaplanmaya çalışıldı: bilim.

Mehmet Alper Yalçınkaya, 19. yüzyıl Osmanlı okuryazarlarının bilimden ne anladığını siyasal ve toplumsal bir bağlama yerleştirerek inceliyor.

Erdem, ahlak gibi değerler sistemi ile altın çağa geri dönememe endişesinin yarattığı “bilim adamı portreleri”ni bir kültür haritasına yerleştiriyor.

Devlet ve toplum için makbul bir kimliğin inşasında bilim ve ahlakın girift ilişkisini analiz ediyor.

Kitap, Osmanlı’nın son döneminde bilime ve topluma ilgi duyan herkese hitap ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yeni ideolojik akımların gelişmesinde bilime ilişkin yeni fikirlerin önemi bir süredir kabul ediliyor, fakat çok az kitap, bu konuyu Yalçınkaya’nın kitabı kadar ayrıntılı odaklanarak ele aldı.

  • Künye: Mehmet Alper Yalçınkaya – Osmanlı’da Bilimin Siyaseti: 19. Yüzyılda Bilimi, Devleti ve Toplumu Tartışmak, çeviren: Çağdaş Sümer, Fol Kitap, tarih, 384 sayfa, 2024

Maurus Reinkowski – Türkiye Tarihi (2024)

Türkiye’nin cumhuriyet düzeni, kurulduğu 1923 yılından bu yana pek değişmemiş gibi görünse de Atatürk’ün 1920’ler ve 1930’lardaki modernleşmeci diktatörlüğünden 20. yüzyılın ikinci yarısındaki kentlere kitlesel göç ve askeri darbelere ve 2010’lardaki Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim otokrasisine kadar dramatik dönüşümler yaşadı.

Bu kitap, Türkiye’nin 19. yüzyılın sonundan 21. yüzyılın başına kadarki siyasi kültürünün ve toplumsal değişiminin, başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere çeşitli toplulukların ve etnik grupların tecrübelerini de göz önünde bulundurarak, kendine özgü bir güven ve çekişme ile zafer ve hüsran arasındaki sürekli gelgitlerini tarihsel perspektiften anlama çabasının bir sonucudur.

Reinkowski’nin çalışması, kırk yıla yayılmış farklı dönemlerdeki araştırmaların, Ortadoğu dillerine nüfuzun, titiz gözlemlerin ve Türkiye toplumuyla olan yoğun temasının neticesinde ortaya çıkmış.

Sonuçta, entelektüel açıdan analizler ve ayrıntılarla dolu ve Türkiye’nin coğrafyasına, devlet yapısına ve toplumuna dair yeni bir yaklaşım getiren ustaca yazılmış bir eserle karşı karşıyayız.

Zengin bir bibliyografyaya dayanan bu kitap, günümüz devlet ideolojisinin oluşumunun geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin temelleri üzerine ne kadar sağlam bir şekilde inşa edildiğini okuyucuya etkili ama aynı zamanda sürekli huzursuz edici bir şekilde hatırlatıyor.

Ayrıca, bu kitapta Türkiye’nin Osmanlı sonrasında kurulan ülkelerle ilişkilerinin ötesinde küresel perspektiften öz ama yetkin bir anlatımı da yer alıyor.

  • Künye: Maurus Reinkowski – Türkiye Tarihi (Atatürk’ten Bugüne), çeviren: Hamide Koyukan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 336 sayfa, 2024

Victoria Shepherd – Yürüyen Ceset Sendromu (2024)

“Ben aslında ölüyüm” demeye başlayan 19. yüzyıl İngilteresi kadınları, kemiklerinin camdan yapıldığını düşünen ve hareket etmekten korkar olan orta çağ Fransa kralı, Waterloo savaşının ardından akıl hastanelerinde pıtrak gibi çoğalan sahte Napoleon’lar…

Uzun yıllar BBC’ye radyo programları hazırlamış araştırmacı Victoria Shepherd, eski zamanlardan bu yana görünüp kaybolmuş ilginç hezeyanların üzerindeki sır perdesini aralıyor.

Akıl sağlığı tarihinin tuhaf kaprislerinin gülünç tesadüflerden çok daha fazlası olduğuna ışık tutuyor.

Yaygın delüzyonların esasında toplumların kaygılarına ve travmalarına açılan bir pencere olduğunu ustalıkla öykülüyor.

  • Künye: Victoria Shepherd – Yürüyen Ceset Sendromu: Hezeyanlar Tarihi, çeviren: Elif Zeynep Yıldırım, Okuyanus Yayınları, tarih, 404 sayfa, 2024

Annalee Newitz – Dört Kayıp Şehir (2024)

Gazeteci Annalee Newitz, ‘Dört Kayıp Şehir: Kentsel Çağın Gizli Tarihi’ kitabında, okurları kent yaşamının gizemli tarihine doğru eğlenceli bir maceraya çıkarıyor.

Newitz, dünyanın dört bir yanındaki araştırmalarının sonucunda, her biri çok yönlü bir medeniyetin merkezi olan dört antik kentin yükselişini ve çöküşünü anlatıyor: Anadolu topraklarının gizemli kenti Çatalhöyük, İtalya’nın güney kıyısındaki Pompeii, Kamboçya’daki Orta Çağ megakenti Angkor ile Mississippi Nehri’nin yanında yer alan yerli metropol Cahokia.

Newitz; Çatalhöyük, Pompeii, Angkor ve Cahokia’da yapılan son araştırmaları yerinde inceleyip bu antik yerleşimlerin sonunu getiren çevresel değişiklikler ile siyasi kargaşanın bir resmini çiziyor.

Şehir planlamasının erken dönem gelişiminin izini süren yazar, aynı zamanda bizi bu şehirleri inşa eden ve binlerce yıllık eserleri meydana getiren çoğu zaman isimsiz işçilerle -köleler, kadınlar, göçmenler ve el işçileri- tanıştırıyor.

  • Künye: Annalee Newitz – Dört Kayıp Şehir: Kentsel Çağın Gizli Tarihi, çeviren: Çiğdem Köfüncü, The Kitap Yayınları, tarih, 296 sayfa, 2024

Hans Renders, Binne de Haan, Jonne Harmsma – Biyografik Dönemeç (2024)

‘Biyografik Dönemeç’, tarih ve sosyal bilimlerde biyografi alanındaki gelişmelere ışık tutan en güncel araştırmaları bir araya getiriyor.

Bu alanda önde gelen on beş akademisyen, biyografik perspektifi bir araştırma metodolojisi olarak sunuyor.

Biyografi, 1980’lerden bu yana akademik çevrelerde giderek daha çok rağbet görüyor.

Bu kitap, beşerî bilimlerin içinden geçmekte olduğu biyografik dönemecin teorik sonuçlarını ve imkânlarını vurgulamaktadır.

Kitabın bölümleri din, ırk, medya ve mikro tarih gibi konuları ele alarak biyografiyi sadece tarihçiler için değil aynı zamanda edebiyat, sosyoloji, ekonomi ve siyaset gibi alanlardaki keşifler için de uygun bir saha olarak sunmakta.

Bu kitap tarihsel failliği, birincil kaynakların kullanımı ile bağlam ve tarih yazımının eleştirel analizini vurgulayarak biyografinin bilimsel bir metodoloji olarak nasıl iş görebileceğini göstermektedir.

Yirminci yüzyıl tarih yazımında siyaset, toplum ve iktisat perspektifleri güç kazandı.

Bireyin geçmiş üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olabileceği çoğunlukla göz ardı edildi.

Bireysel yaşamların tarih anlatısı için devletler, kurumlar ve olguların tarihi kadar önemli olabileceği bu kitapta ileri sürülüyor.

Kitap biyografi, tarih ve tarih teorisi okurları için önemli, değerli bir kaynak.

  • Künye: Hans Renders, Binne de Haan, Jonne Harmsma – Biyografik Dönemeç: Tarih ve Sosyal Bilimlerde Biyografinin Yeniden Keşfi, çeviren: Uğur Yankı Üçkardeşler, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2024

Herkül Millas – Yunanistan’da Milli Mitoslar (2024)

Herkül Millas, ‘Yunanistan’da Milli Mitoslar’da, günümüz Yunanistanı’nda canlı biçimde var olan bazı mitosları çıkış kaynaklarından hareketle incelerken, aynı zamanda genel olarak insan toplumlarında mitosların yeri ve işlevini de ele alıyor.

Tarihyazımından siyasete, kültürel yaşamdan yasalara ve eğitime kadar hemen her alanda yaygın ve etkili olan mitosların, bir “yalan”dan veya “doğru olmayan bir hikâyeden” “birleştirici bir toplumsal anlatıya” nasıl dönüştüğünü gösteriyor.

Yunanlıların kendilerini, diğerlerini, geçmişlerini nasıl algıladıklarını, tarihsel ve toplumsal olgulara bakışlarını, kimi tehdit, neyi sorun olarak gördüklerini anlamayı sağlayacak bir malzeme sunuyor. Milli kimlik meselesini mitosların rehberliğinde görmemizi mümkün kılıyor. Aynı zamanda günümüzün diğer toplumlarında var olan dürtülere ışık tutuyor. Yunanistan’da Milli Mitoslar, Yunanlılarla tanışmak için bir rehber olarak da okunabilir.

Kitaptan bir alıntı:

“Milli kimliği tanımlamak için (olumsuz) ’Öteki’ vazgeçilmezdir. Yunanistan’da Türkler çoğunlukla ‘tarihsel öteki’ olarak görülürler. Bir milletin stereotipleştirilmesine ilişkin bu mitos, 1980’lerden itibaren çoğunlukla akademisyenler tarafından incelendi. Bu eleştiride en büyük engel milletlerin kimliklerini Öteki üzerinden oluşturduklarını görebilmeleridir. Milli kimlik sahibi kimseler için kimliklerinin ‘tepkisel’ olduğunu kabullenmeleri imkânsız değilse, çok zordur. Hatta çoğu Öteki diye bir algıları olduğunun bilincinde bile değildir.”

  • Künye: Herkül Millas – Yunanistan’da Milli Mitoslar, İletişim Yayınları, inceleme, 272 sayfa, 2024

David Nash – Küfrün Kısa Tarihi (2024)

Tarih boyunca kutsal değerlere hakaret veya daha iyi bilinen adıyla küfür, en büyük günahlardan ve suçlardan biri sayılageldi.

Eski Yunanistan’da filozof Sokrates tanrıları aşağıladığı, gençleri doğru yoldan saptırdığı gerekçesiyle idama mahkûm edildi.

Ortaçağda yerleşik Hıristiyanlık geleneği sayısız tarikatı sapkın ilan etti, Engizisyon küfür suçlamasıyla insanları cezalandırdı.

Reform Avrupası’nda mezhep savaşları karşılıklı küfür suçlamalarıyla alevlendi.

Günümüzde ise bu konuda yaşanan tartışmalar uzun ve zorlu bir süreçte kazanılmış ifade özgürlüğünün nerede başlayıp nerede bittiği ve modern dünyada böyle bir suçlamanın yerinin olup olmadığı etrafında gelişiyor.

Bu kitapta David Nash, Batı’da uygarlığın şafağından bu yana küfür eylemlerinin ve küfre karşı verilen mücadelenin kolay anlaşılır bir tarihini ortaya koyuyor.

Dünyanın dört bir yanından zengin ve çarpıcı örneklerle küfür suçlamasının toplumları düzene sokmak, asayişi sağlamak için nasıl kullandığının, modern devletin ortaya çıkışıyla yabancıyı yerliden ayırmak için kullanılan bir araca dönüştüğünün ve nasıl modern hukuk sistemlerinin parçası hâline geldiğinin izini sürüyor.

Aydınlanma idealleriyle bireyin düşünce ve ifade özgürlüğüne açılan alanın çağdaş dünyada küfür yasalarının yerini nefret suçu yasalarına bırakmasıyla yeniden tehdit altına girdiğini, inancın kimlik unsuru hâline gelmesiyle eski defterlerin nasıl yeni bir kılıkta açılabildiğini ve gerilimin neden yeniden arttığını gösteriyor.

  • Künye: David Nash – Küfrün Kısa Tarihi: Tanrı’ya Karşı İşlenen Suçlar, çeviren: Cemal Can Tarımcıoğlu, Fol Kitap, tarih, 256 sayfa, 2024

Mark Bertness – Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi (2024)

Kim olduğumuza, nereden geldiğimize, nereye gittiğimize dair yeni ve cesur bir anlayış sunan ekolojist Mark Bertness, insanlığın ve uygarlığın yeryüzündeki başka diğer yaşamları da yaratan öz örgütlenme, evrimsel adaptasyon ve doğal seçilimin ürünü olduğunu savunur.

Yazar ‘Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi’nde iki milyar yıl önceden günümüze kadarki evrimsel süreci takip ederek, rekabet ve işbirliğinin karşıt güçlerinin günümüz insanlarına, hayvanlara ve bitkilere nasıl yön verdiğinin hikâyesini anlatır.

Dünya üzerindeki insan etkisinin hiç olmadığı kadar arttığı günümüz koşullarında dünyaya ve birlikte yaşadığımız tüm canlılara ne kadar bağlı olduğumuzun anlatılması özellikle önemlidir.

Çünkü bu anlatı hem bencillik ve rekabet söylemini aşar hem de geleceğe dair yeni kavrayışlar edinmemizi sağlar.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitabı, geçtiğimiz yarım yüzyılda bilimcilerin ve akademisyenlerin doğal dünya, evrim ve bizim hakkımızda öğrendiklerini aktarmak için yazdım. Umudum, dünyadaki diğer organizmalara ve karmaşık sistemlere ne kadar bağımlı ve ilişkili olduğumuzu fark etmemiz ve bunun da evrimin sadece bir rekabet olduğu yolundaki düşüncemizi değiştirmesidir.”

  • Künye: Mark Bertness – Uygarlığın Kısa Bir Doğa Tarihi, çeviren: Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2024

Neil Oliver – Eskilerin Bilgeliği (2024)

Zaman zaman balinaların karaya vurduklarını görürüz.

Üstelik bir başlarına da değil, sürü halinde.

Peki bunu neden yaparlar?

Yaşlı ve bilge bir Maori’ye göre bu elim olaylar bir balinanın hastalanmasıyla ilgilidir.

Hastalanan balina artık kendinde yüzecek gücü bulamaz ve karaya çıkıp dinlenmek ister.

Onu seven aile fertleri de peşinden gider…

Yaşlı Maori balinaların çok uzun zaman önce suya geri dönen suaygırı benzeri amfibi bir hayvandan evrimleştiklerini bilmez.

Bilmez ama, olaya getirdiği açıklama bize bu bağlantıyı her nasılsa sezmiş olduğunu düşündürür.

İşte böyledir eskilerin bilgeliği…

Neil Oliver, unutulmuş kültürlerin ve ilk uygarlıkların kalıntıları altında gömülü kalmış fikirleri gün ışığına çıkarmak için bizi zamanda geriye götürüyor.

Tanzanya’daki Laetoli ayak izlerinde, Göbekli Tepe ve Çatalhöyük’te, Stonehenge’de ve Chauvet mağara resimlerinde saklı mesajları bizim için yorumluyor.

Usta hikâye anlatıcısı, eskilerin bilgeliğini zamanın testinden geçmiş on iki mesaja ayrıştırıyor ve bizi bunların bugünkü yaşamlarımıza nasıl uygulanabileceğini düşünmeye davet ediyor.

Sonuç güçlü, ilham verici ve etkileyici.

  • Künye: Neil Oliver – Eskilerin Bilgeliği: Uzak Geçmişten Yaşam Dersleri, çeviren: Şükrü Alpagut, Say Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2024

Katja Hoyer – Kan ve Demir (2024)

1871’den önce Almanya henüz bir ulus değil, sadece bir fikirdi.

Otto von Bismarck, “Devrin büyük meseleleri müzakerelerle ve çoğunluğun tercihleriyle değil, demir ve kanla karara bağlanacak.” demişti.

Bismarck’ın önünde zorlu bir görev vardı.

Otuz dokuz ayrı devlet tek bir Kayser’in hükmü altına nasıl girebilirdi?

Birleşebilse bu genç Avrupa ulusu Britanya ve Fransa imparatorluklarına rakip olacak güce sahip olabilir miydi?

Yoksa böyle bir gaye bu ulusun sonunu mu getirecekti?

Katja Hoyer, modern tarihin akışını değiştirecek elli yıllık bir macerayı kitabına konu ediyor.

Bismarck’ın Realpolitik’inden II. Wilhelm’in Weltpolitik’ine Alman İmparatorluğu’nun kan ve demirle geçen bir devrini akıcı bir şekilde okura sunan bu kitap 20. yüzyılın insanlık felaketlerini anlamak için bir rehber.

  • Künye: Katja Hoyer – Kan ve Demir: Alman İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü (1871-1918), çeviren: Sinan Çakır, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2024