Marcus Popplow — Orta Çağ Teknolojisi (2026)

Marcus Popplow’un bu çalışması, Orta Çağ’ın teknoloji açısından “karanlık” bir dönem olduğu yönündeki yaygın kanaati sorguluyor. Popplow, 500 ile 1500 yılları arasındaki Avrupa’yı durağan değil, teknik yeniliklerin ve üretim pratiklerinin sürekli geliştiği bir laboratuvar olarak ele alıyor. Böylece Orta Çağ’ı modernliğin pasif bir öncesi değil, teknik dönüşümlerin aktif bir evresi olarak yeniden konumlandırıyor.

Kitap, tarım tekniklerinden su ve yel değirmenlerine, madencilikten metal işçiliğine, inşaat teknolojilerinden savaş araçlarına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Özellikle su gücünün mekanik üretimde kullanılması, ağır sabanın yaygınlaşması ve şehirleşmeyle birlikte zanaat örgütlenmelerinin gelişmesi gibi süreçler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Popplow, teknik yeniliklerin yalnızca icatlarla değil, toplumsal ihtiyaçlar ve ekonomik yapılarla birlikte şekillendiğini gösteriyor.

‘Orta Çağ Teknolojisi’ (‘Technik im Mittelalter’) , teknolojiyi yalnızca araçsal bir ilerleme hikâyesi olarak sunmuyor; bilgi aktarımı, ustalık geleneği ve pratik deneyimin rolünü vurguluyor. Manastırlar, şehir loncaları ve saray çevreleri teknik bilginin dolaşımında önemli merkezler olarak değerlendiriliyor. Böylece teknoloji, toplumsal ağlar ve kültürel değerlerle iç içe bir olgu olarak kavranıyor.

Popplow ayrıca Orta Çağ teknolojisinin Rönesans ve erken modern döneme nasıl zemin hazırladığını tartışıyor. Süreklilik ve kopuş noktalarını birlikte ele alarak, modern teknolojinin köklerinin Orta Çağ’daki deneyimlerde bulunduğunu savunuyor.

Technik im Mittelalter, Orta Çağ’ı teknik yaratıcılık ve üretim kapasitesi açısından yeniden düşünmeye çağıran, tarih yazımındaki basmakalıp yargıları eleştiren kapsamlı bir çalışma niteliği taşıyor.

Marcus Popplow — Orta Çağ Teknolojisi
Çeviren: Özden Ayşegül Karaçam • Runik Kitap
Tarih • 130 sayfa • 2026

Benno Teschke — 1648 Miti (2026)

Benno Teschke bu çalışmasında, modern uluslararası ilişkiler disiplininin kurucu anlatılarından birini kökten sorguluyor. Westphalia Barışı’nın (1648) egemen, eşit ve birbirine dışsal ulus-devletlerden oluşan modern bir devletler sistemini başlattığı iddiasının tarihsel bir mit olduğunu ileri sürüyor. Teschke’ye göre bu anlatı, hem tarihsel olarak indirgemeci hem de toplumsal dönüşümleri göz ardı eden bir soyutlamaya dayanıyor.

‘1648 Miti’ (‘The Myth of 1648’), feodal üretim ilişkilerinden kapitalist toplumsal ilişkilere geçiş sürecini merkeze alarak jeopolitiği sınıf ilişkileriyle birlikte düşünüyor. Ortaçağ Avrupa’sında siyasal iktidarın toprak mülkiyeti ve kişisel bağımlılık ilişkileri üzerinden örgütlendiğini, dolayısıyla “egemen devlet” fikrinin henüz ortaya çıkmadığını gösteriyor. 1648 sonrasında da Avrupa’nın bir anda modern devlet sistemine geçmediğini; aksine hanedanlık imparatorlukları, mutlak monarşiler ve feodal kalıntıların uzun süre varlığını sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Teschke, özellikle İngiltere’de kapitalizmin özgül gelişimini belirleyici görüyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkışıyla birlikte siyasal iktidarın biçiminin ve dış politikanın mantığının değiştiğini savunuyor. Modern uluslararası sistemin asıl belirleyicisinin diplomatik bir antlaşma değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerindeki dönüşüm olduğunu ileri sürüyor. Böylece jeopolitiği devletler arası soyut bir güç mücadelesi olarak değil, belirli sınıf yapılarının ve üretim tarzlarının ürünü olarak kavrıyor.

Kitap, realizm ve neorealizm başta olmak üzere ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarının tarih anlayışını eleştiriyor. Devleti zamansız ve değişmez bir aktör gibi ele alan yaklaşımların, tarihsel özgüllüğü silikleştirdiğini iddia ediyor. Bunun yerine tarihsel sosyolojiye yaslanan bir yöntem öneriyor; devlet biçimlerinin ve uluslararası düzenlerin farklı üretim tarzlarına göre değiştiğini gösteriyor.

‘1648 Miti’, modern uluslararası ilişkiler teorisinin temel varsayımlarını sorgulayan, tarih ile toplumsal teoriyi bir araya getiren güçlü bir müdahale niteliği taşıyor. Westphalia’yı bir başlangıç miti olmaktan çıkarıp, modern dünya düzenini sınıf ilişkileri ve kapitalizmin yükselişi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor.

Benno Teschke — 1648 Miti: Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu
Çeviren: S. Erdem Türközü • Nika Yayınevi
Tarih • 406 sayfa • 2026

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü (2026)

Federico Campagna’nın bu çalışması, Akdeniz’i romantize edilen bir “ruh” ya da yekpare bir kültür alanı olarak değil, felaketlerle örülü bir tarihin içinden başka yaşama ve düşünme biçimleri üretmiş melez bir hayal gücü coğrafyası olarak ele alıyor. Kitabın merkezinde, ilerleme, kader ve zorunluluk fikri üzerine kurulu modern tarih anlayışından “kaçış” imkânları yer alıyor. Campagna’ya göre Akdeniz halkları, kuraklık, tufan, fetih, kıtlık ve savaş gibi süreklilik arz eden yıkımlar karşısında, ne galiplerin ne de mağlup edilenlerin diline tam olarak sığan, arada ve akışkan dünyalar kurarak hayatta kaldı.

‘Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler’ (‘Otherworlds: Mediterranean Lessons on Escaping History’), Antikçağ’dan erken modern döneme uzanan geniş bir düşünsel harita çiziyor. Büyük İskender’in farklı kültürlerde farklı anlamlara bürünmesi, Roma’nın gölgesinde yaşamaya çalışan pagan düşünürler, din savaşlarının ortasında çeviri yoluyla fikirleri hayatta tutan entelektüeller, korsanlar, köleler, “dönmeler” ve hain ilan edilen figürler bu anlatının asli kahramanları. Campagna, tarihin merkezine yerleşemeyen bu figürlerin, tam da dışarıda kalmışlıkları sayesinde başka “dünya” tasavvurları geliştirdiklerini gösteriyor.

Akdeniz burada sabit kimliklerin değil, melezliğin, geçişliliğin ve çoğulluğun mekânı olarak beliriyor. Mitolojiyle felsefe, tarih ile edebiyat iç içe geçerken, düşünce doğrusal bir ilerleme çizgisinden çok, kriz anlarında sığınılan muhayyile kaleleri üzerinden okunuyor. Campagna, bu kaleleri nostaljik bir geçmiş olarak değil, bugünün siyasal ve varoluşsal çıkmazları karşısında hâlâ işlevsel olan kaçış yolları olarak değerlendiriyor.

Sonuçta ‘Akdeniz’in Hayal Gücü’, bir tarih kitabından çok, tarihin buyruğuna teslim olmadan yaşamanın imkânlarını arayan şiirsel ve felsefi bir deneme. Akdeniz, burada ne Doğu ne Batı; ne geçmişte kalmış bir miras ne de saf bir kimliktir. O, felaketler çağında “başka türlü” var olmayı mümkün kılan çoğul dünyaların ortak adıdır.

Federico Campagna — Akdeniz’in Hayal Gücü: Tarihten Kaçmak Üzerine Dersler
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Tarih • 320 sayfa • 2026

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz (2026)

Rob Dunn ve Monica Sanchez’in bu kitabı, insanlık tarihini mutfaktan ve tat alma duyusundan hareketle yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazarlar, “lezzet”in yalnızca keyif veren bir ayrıntı değil, biyolojik evrimimizi, toplumsal örgütlenmemizi ve kültürel yaratıcılığımızı şekillendiren temel bir güç olduğunu savunuyor.

‘Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?’ (‘Delicious: The Evolution of Flavor and How It Made Us Human’), tat alma duyusunun kökenlerini insan öncesi canlılara kadar izliyor ve acı, tatlı, tuzlu, ekşi ve umami gibi tatların hayatta kalma stratejileriyle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Zehirden kaçınma, besin değeri yüksek gıdaları ayırt etme ve çevreye uyum sağlama gibi biyolojik ihtiyaçlar, zamanla damak zevkine ve kültürel tercihlere dönüşüyor. Ateşin kontrol altına alınması, fermantasyon, baharat kullanımı ve pişirme teknikleri ise yalnızca yiyecekleri değil, insan bedenini, beyin gelişimini ve sosyal ilişkileri de dönüştürüyor.

Dunn ve Sanchez, lezzetin aynı zamanda ortak yaşamın dili olduğunu vurguluyor. Paylaşılan yemekler, topluluk bağlarını güçlendiriyor; tarifler ve mutfak alışkanlıkları kuşaktan kuşağa aktarılarak kültürel hafızanın parçası haline geliyor. Modern dünyada endüstriyel gıda, şeker ve tuz fazlalığı gibi olgular ise evrimsel mirasımızla çelişen yeni sorunlar yaratıyor.

‘Lezzet’, insanı “düşünen bir varlık” olmanın yanı sıra “tadan, pişiren ve paylaşan” bir canlı olarak ele alıyor. Lezzetin evrimsel geçmişini anlamanın, bugün nasıl beslendiğimizi ve gelecekte nasıl bir gıda dünyası kurabileceğimizi yeniden düşünmek için güçlü bir anahtar sunduğunu gösteriyor.

Rob Dunn, Monica Sanchez — Leziz: Lezzetin Evrimi Bizi Nasıl İnsan Yaptı?
Çeviren: Doğuş Çakan • Minotor Kitap
İnceleme • 328 sayfa • 2026

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti (2026)

Patricia Blessing’in bu incelemesi, 15. yüzyıl Osmanlı mimarisini yalnızca estetik ya da teknik bir üretim alanı olarak değil, siyasal iktidarın maddi ve mekânsal olarak kurulduğu bir alan olarak ele alıyor. Blessing, erken Osmanlı döneminde mimarinin, imparatorluk kimliğinin inşasında ve farklı toplumsal grupların bu kimliğe eklemlenmesinde merkezi bir rol oynadığını savunuyor.

‘15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti’ (‘Architecture and Material Politics in the Fifteenth-century Ottoman Empire’), özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi merkezlerde inşa edilen camiler, külliyeler, medreseler ve kamusal yapılar üzerinden, mimari formların nasıl siyasal anlamlar taşıdığını inceliyor. Osmanlıların Bizans, Selçuklu, İlhanlı ve Memlük miraslarından seçici biçimde yararlandığını; bu mirasların taklit edilmediğini, aksine yeni bir iktidar dili kurmak üzere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Böylece mimari, fetih ve süreklilik arasındaki gerilimi yöneten bir araç haline geldi.

Blessing’in temel katkılarından biri, “maddi siyaset” kavramı. Yapıların planı, süslemeleri, malzemeleri ve konumları; yalnızca estetik tercihler değil, iktidarın görünür kılınma biçimleri olarak okunuyor. Vakıf sistemi, patronaj ilişkileri ve sultanlarla elitler arasındaki güç dengeleri, mimari üretimin arkasındaki toplumsal ve politik ağlar üzerinden analiz ediliyor. Bu bağlamda mimari, merkezi otoritenin yanı sıra yerel aktörlerin de söz sahibi olduğu bir müzakere alanı olarak ortaya çıkıyor.

Kitap, Osmanlı mimarisini “klasik dönem öncesi bir hazırlık evresi” olarak gören yaklaşımlara karşı çıkarak, 15. yüzyılı özgün, deneysel ve çok katmanlı bir dönem olarak konumlandırıyor.

Kitap, erken Osmanlı İmparatorluğu’nda iktidarın nasıl somutlaştığını, mekân ve malzeme üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren, mimarlık tarihi ile siyaset tarihini güçlü biçimde buluşturan bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Patricia Blessing — 15. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda Mimarlık ve Malzeme Siyaseti
Çeviren: Zeynep Rona • Koç Üniversitesi Yayınları
Mimari • 256 sayfa • 2026

Touraj Daryaee — Sâsâniler (2026)

Touraj Daryaee’nin bu çalışması, Sasani İmparatorluğu’nu yalnızca Roma–Bizans’la yürütülen askerî mücadeleler üzerinden değil, siyasal kurumları, dini yapıları, ekonomik örgütlenmesi ve ideolojik dünyasıyla birlikte ele alan bütünlüklü bir tarih anlatısı sunuyor. Daryaee, Sasani Devleti’ni geç antik çağın “doğulu” bir arka plan gücü olarak değil, kendi başına özgün bir imparatorluk modeli olarak konumlandırıyor.

‘Sâsâniler’ (‘Sasanian Persia’), Sasani hanedanının MS 3. yüzyılda Part mirası üzerinde yükselişini, merkezi krallık anlayışını güçlendirmesini ve “İranşehr” fikri etrafında yeni bir siyasal-kültürel kimlik inşa etmesini inceliyor. Zerdüştlüğün devlet ideolojisiyle kurduğu ilişki, krallığın kutsallığı, ateş tapınakları ve din adamlarının siyasetteki rolü ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Daryaee, dinin yalnızca inanç alanını değil, hukuk, meşruiyet ve toplumsal hiyerarşiyi de belirlediğini gösteriyor.

Eserde Sasani ekonomisi, vergi sistemi, tarımsal üretim, ticaret ağları ve şehirleşme süreçleri de önemli bir yer tutuyor. İmparatorluğun gücünün yalnızca ordudan değil, idari kapasitesinden ve ekonomik sürekliliğinden kaynaklandığı vurgulanıyor. Aynı zamanda aristokrasi, bürokrasi ve krallık arasındaki gerilimlerin zamanla merkezi otoriteyi zayıflattığı ortaya konuyor.

Kitabın son bölümleri, 7. yüzyılda Sasani Devleti’nin çöküşünü ele alıyor. Daryaee’ye göre bu çöküş ani ve tek nedenli değil; uzun süredir biriken iç krizler, sınıfsal gerilimler, ekonomik yıpranma ve siyasal parçalanma Arap fetihlerini mümkün kılan zemini hazırlıyor.

Kitap, Sasani İmparatorluğu’nu yükseliş ve çöküş dinamikleriyle ele alan, İran tarihini geç antik dünyanın merkezine yerleştiren temel bir başvuru eseri olarak öne çıkıyor.

Touraj Daryaee — Sâsâniler: Bir İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü
Çeviren: Muhammet Yücel • Alfa Yayınları
Tarih • 372 sayfa • 2026

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler (2026)

Selahattin Hantal’ın ‘Osmanlı’da Köpekler’ çalışması, tarihsel olarak Osmanlı şehir hayatında köpeklerin nasıl sadece “hayvan” değil, toplumun gündelik, dini, kültürel ve kamusal yaşamının parçası olarak konumlandığını inceliyor. Köpekler sokaklarda serbestçe dolaşıyor, halk tarafından korunuyor, vakıf kültürü ve esnaf düzeni içinde yer alıyordu. Hatta İstanbul sokaklarında, yalnızca hayvanların beslenmesi için çalışan “mancacı” adında özel bir esnaf da bulunuyordu. Devletin zaman zaman sert müdahaleleri bile güçlü toplumsal kabuller karşısında etkisiz kalıyordu.

Bugün Türkiye’de yürütülen devletin onayı ve belediyelerin eliyle gerçekleştirilen köpek katliamları, “temizlik” söylemleri ve kamusal alanın hayvansızlaştırılması uygulamaları, bu tarihsel kültürel süreklilikle çarpıcı bir tezat oluşturuyor. Osmanlı’da köpekler “kentsel hayatın doğal parçası” olarak kabul edilirken ve toplumsal himaye ile koruma mekanizmalarıyla çevrelenirken; günümüz politikaları köpekleri kriminalize ediyor, “sorun” olarak yapılandırıyor ve çoğu zaman güvenlik/estetik/hijyen gerekçeleriyle şiddet politikalarına tabi tutuyor.

Bu karşılaştırma, yalnızca “daha iyi bir hayvan hakları algısı” meselesi değil. Hantal’ın ortaya koyduğu tarihsel eğilim, hayvanseverlik, toplumsal himaye ve kamusal vicdanın Osmanlı kent kültüründe güçlü bir yer tuttuğunu gösteriyor. Buna karşılık modern devlet ve yerel yönetim pratikleri, köpekleri düzen dışı, kontrol edilmesi gereken ve bazen ortadan kaldırılması meşru görülen bir varlık olarak işaretliyor. Bu dönüşüm, tarihsel bilinçten kopuşu ve hayvanları kamusal yaşama dair siyasi bir “düzenleme nesnesi” hâline getiren iktidar mantığını ortaya koyuyor.

Tarihsel süreklilik perspektifi, bugün yaşananları sadece bir güncel kriz olarak okumayı aşarak, bu politikaları daha geniş toplumsal ve ideolojik bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor: Osmanlı’da köpekler toplumsal kabullenme ve himaye ile yaşarken, bugün sokak köpeklerine yönelik uygulamalar dışlama, yok sayma ve şiddet ekseninde şekilleniyor.

Bu bağlamda Hantal’ın çalışması, günümüz Türkiye’sindeki hayvan politikalarının tarihsel olarak nasıl belirli kültürel momentlerden koparılarak yeniden kurgulandığını görmemize yardımcı oluyor. Köpeklere yönelik devlet/yerel yönetim politikaları, sadece hayvanlara yönelik kötü uygulamalar olarak değil, aynı zamanda kamusal vicdanın nasıl yeniden tanımlandığının, hayvan-insan ilişkilerinin nasıl siyasi bir araca dönüştüğünün de göstergesi oluyor. Dolayısıyla tarihsel okumalar, bugünkü krizleri sadece eleştirmekle kalmayıp, bu politikaların ardındaki zihniyet dönüşümünü anlamak için de önemli bir çerçeve sunuyor.

Selahattin Hantal — Osmanlı’da Köpekler
• Kabalcı Yayınları
Tarih • 362 sayfa • 2026

Pierre Vidal-Naquet — Kara Avcı (2026)

Pierre Vidal-Naquet bu çalışmasında, Antik Yunan toplumunun nasıl kurulduğunu iki karşıt figür üzerinden anlatıyor: hoplit ve kara avcı.

Hoplit, şehir düzeninin askeri. Gündüz savaşıyor, meydanda savaşıyor, ağır zırh giyiyor, düzenli saflar halinde yürüyor. Yani disiplinli, kurallı, görünür, kamusal ve yasal olanı temsil ediyor. Bu figür sadece asker değil; Yunan yurttaşlığının modeli. Düzen, yasa, şehir, devlet, vatandaşlık, meşruiyet bu figürde toplanıyor.

Kara avcı ise bunun tam tersi. Gece hareket ediyor, ormanda yaşıyor, hafif silahlar kullanıyor, açık savaşmıyor; gizleniyor, kaçıyor, hile yapıyor. Şehirde değil doğada var. Düzenin içinde değil, dışında. Vidal-Naquet bu figürü sadece bir avcı tipi olarak değil, toplumdan dışlanan herkesin sembolü olarak okuyor.

Kara avcı figürü üzerinden: köleleri, kadınları, zanaatkârları, yoksulları, göçerleri, yurttaş sayılmayan insanları, “vahşi” kabul edilenleri anlatıyor.

Yazara göre, Yunan toplumu sadece yurttaşlardan oluşmuyor. Bu düzen, kendini kurarken bir sürü insanı dışarıda bırakıyor. Şehir düzeni (polis) kendini “merkez” yapıyor, doğayı ve doğaya ait olanları “dışarısı” ilan ediyor.

Burada Hoplit merkezin insanını, Kara Avcı ise dışarının insanı oluyor.

Melanion, Meleagros gibi mitolojik figürler bu “dışarının insanını” temsil ediyor. Mitler burada masal değil; toplumun bastırdığı gerçeklerin dili.

Antik Yunan, sadece felsefe, akıl, demokrasi ve düzen üretmedi.

Aynı zamanda dışlama, bastırma, görünmezleştirme ve değersizleştirme üretti.

Ve bu düzen şöyle çalıştı:

Merkez (şehir, yurttaş, yasa, düzen) ancak bir “dışarısı” (doğa, kara avcı, yurttaş olmayan, görünmez insanlar) yaratarak var olabildi.

Başka bir deyişle Yunan uygarlığı sadece akıl üzerine değil, dışlama üzerine de kuruldu.

Kitap aslında Antik Yunan’ı anlatıyor gibi görünse de Pierre Vidal-Naquet’e göre bugünkü Batı düşüncesi de aynı modeli kullanıyor.

‘Kara Avcı: Yunan Dünyasında Düşünce Toplum Biçimleri’ (‘Le chasseur noir: Formes de pensée et formes de société dans le monde grec’), Yunan dünyasını “aklın uygarlığı” olarak değil, düzeni kurmak için dışlanan insanlar üzerine inşa edilmiş bir uygarlık olarak anlatıyor.

Pierre Vidal-Naquet — Kara Avcı: Yunan Dünyasında Düşünce Toplum Biçimleri
Çeviren: Zeynep Atay • Alfa Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri (2026)

Felipe Rojas’ın bu kitabı, Roma Anadolu’sunun geçmişinin nasıl üretildiğini, aktarıldığını ve anlamlandırıldığını merkezine alıyor. Rojas, tarihi yalnızca yaşanmış olaylar toplamı olarak değil, bu olayları anlatan, yorumlayan ve yeniden kuran “aracılar” üzerinden okuyor. Bu aracılar; yerel elitler, rahipler, entelektüeller, yazıcılar, yöneticiler ve çevirmenler gibi figürlerden oluşuyor. Kitap, Roma egemenliği altındaki Anadolu’da geçmiş bilgisinin kimler tarafından, hangi amaçlarla ve hangi söylemlerle kurulduğunu gösteriyor.

Eserde Roma kültürü ile yerel gelenekler arasındaki ilişki tek yönlü bir “Roma’nın dayatması” olarak ele alınmıyor. Aksine, geçmiş anlatıları müzakere edilen, yeniden yorumlanan ve yerel aktörler tarafından dönüştürülen dinamik süreçler olarak okunuyor. Rojas, Anadolu toplumlarının Roma kimliğini pasif biçimde benimsemediğini, kendi tarihsel hafızalarını Roma dili, kavramları ve kurumlarıyla yeniden kurduklarını gösteriyor. Böylece tarih, sadece imparatorluğun ideolojik bir aracı değil, yerel kimlik inşasının da aktif bir zemini haline geliyor.

‘Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri’ (‘The Pasts of Roman Anatolia: Interpreters’) , antik dünyada tarih yazımının siyasi, kültürel ve simgesel bir pratik olduğunu ortaya koyuyor. Geçmiş, sabit bir miras değil, her dönemde yeniden anlamlandırılan bir anlatı alanı olarak ele alınıyor. Bu yönüyle çalışma, Roma Anadolu’sunu yalnızca idari bir eyalet olarak değil, çok katmanlı hafıza üretimlerinin gerçekleştiği bir kültürel alan olarak yorumluyor. Eser, antik tarih, kültürel bellek ve kimlik çalışmaları açısından önemli bir katkı sunuyor ve Roma dünyasında geçmişin nasıl “yorum yoluyla” kurulduğunu anlamak için güçlü bir teorik çerçeve oluşturuyor.

Felipe Rojas — Roma Döneminde Anadolu’nun Farklı Geçmişleri
Çeviren: Deniz Sever Georgousakis • Koç Üniversitesi Yayınları
Tarih • 328 sayfa • 2026

David Potter — İmparator Constantinus (2026)

David Potter’ın adlı kitabı, I. Constantinus’u yalnızca Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatoru olarak değil, Roma dünyasını siyasal, kültürel ve dinsel olarak yeniden biçimlendiren kurucu bir figür olarak ele alıyor. Potter, Constantinus’u idealleştiren ya da şeytanlaştıran anlatıların ötesine geçiyor ve onu geç antik dünyanın krizleri içinde şekillenen pragmatik bir iktidar aklıyla okuyor. İmparator, bu anlatıda inanç dönüşümü yaşayan bir bireyden çok, imparatorluğu yeniden örgütleyen bir devlet kurucusu olarak konumlanıyor.

‘İmparator Constantinus’ (‘Constantine the Emperor’), Constantinus’un iktidar mücadelesini, iç savaşları, askeri reformları ve yönetim stratejilerini imparatorluğun yapısal sorunlarıyla birlikte analiz ediyor. Hristiyanlık, burada yalnızca dini bir tercih olarak değil, siyasal meşruiyet, toplumsal birlik ve merkezî iktidar inşası açısından işlevsel bir araç olarak yorumlanıyor. Potter, Constantinus’un dini politikalarının ani bir inanç değişimi değil, uzun vadeli bir devlet projesinin parçası olduğunu gösteriyor. Roma geleneği ile yeni dinsel düzen arasında kurulan denge, imparatorluğun dönüşüm mantığını görünür kılıyor.

Eser, Constantinus dönemini Roma’nın “çöküşü” değil, yeniden yapılanma süreci olarak okuyor. İmparatorluk yapısı çözülmüyor, biçim değiştiriyor. Potter, geç antik çağın siyasal kültürünü, meşruiyet anlayışını ve iktidar dilini bu dönüşüm üzerinden anlamlandırıyor. Bu yönüyle kitap, Roma’dan Hristiyan imparatorluğa geçişi tek bir kırılma anı olarak değil, uzun bir dönüşüm süreci olarak yorumluyor.

Çalışma, Constantinus’u tarihsel bir figür olmanın ötesinde, Batı siyasal ve dinsel düzeninin kurucu aktörlerinden biri olarak konumlandırıyor ve geç antik çağ tarihini anlamak için temel bir referans eser niteliği taşıyor.

David Potter — İmparator Constantinus
Çeviren: Ebubekir Çelikcan • Alfa Yayınları
Biyografi • 432 sayfa • 2026