Fatih Yeşil ve Yüksel Çelik – Osmanlı Modernleşmesinde Tereddüt ve Teceddüt Yılları (2023)

Bu çalışma Devlet-i Aliyye’nin gölgesinin uzadığı, eski kudretinden hızla uzaklaştığı ve zevâle yaklaştığı yılların hikayesidir.

Çalışmanın temel hedefi, malumu ilamdan ziyade Devlet-i Aliyye’nin 1768-1908 yılları arasındaki modernleşme çabalarını diğer bir ifadeyle teceddüt (reform, ıslahat, yenilik) azminin giderek güçlendiği fakat tereddütlerini de tam anlamıyla gideremediği devrin siyasi tarihini çok yönlü olarak değerlendiriyor.

On sekizinci yüzyılda yaşanan Aydınlanma, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilâli, mikro ölçekte idari zihniyetin, rejim biçimlerinin, sosyal yapının, kentleşmenin, fert-devlet ve üretim-tüketim ilişkilerinin; makro ölçekte ise devletlerarası münasebetlerin çerçevesinin yeniden belirlenmesini zorunlu kıldı.

On dokuzuncu yüzyılın siyasi-sosyal mecrasını belirleyen bu süreç, küresel ölçekteki radikal değişimleri tercihten ziyade zarurete dönüştürdü.

On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihini ‘az gelişmişlik’ parantezine alarak ve küresel çaptaki değişim ve dönüşümü göz ardı ederek bu süreci Osmanlıların zafiyeti perspektifinden değerlendirmek, Batı-merkezci modernleşme paradigmasının aşırı parlatıldığı döneme mahsus, sorunlu bir yaklaşım.

Osmanlı dünyasındaki sınaî, kültürel, sanatsal ve sosyal gelişmeleri dışarıda bırakan, salt siyasi olayların ve özellikle de savaşların sonuçları esas alınarak yapılan periodizasyonun da gerçekçi olmadığı ve birçok soruyu cevaplamakta yetersiz kaldığı açık.

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı tarihi, her alanda kabuk değiştiren, Kānûn-ı kadîm ile sembolize edilen idari zihniyetini, geleneksel kurumlarını ve sosyal yapısını zamanın ruhu doğrultusunda dönüştüren büyük bir imparatorluğun ‘en uzun yüzyılı’nın sancılı hikayesidir.

‘Osmanlı Modernleşmesinde Tereddüt ve Teceddüt Yılları (1768-1908)’, çoklu modernleşme süreçlerinin mevcudiyeti, her devlet ve toplumun farklı iç dinamiklerinin bulunduğu ve değişim-dönüşümün evrensel bir olgu olduğu gerçeğinden hareketle, Devlet-i Aliyye’nin yaklaşık 150 yıllık ayakta kalma mücadelesini ve modernleşme çabalarını diğer bir ifadeyle ‘tereddüt ve teceddüt yıllarını’ ele alıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“İnsanlık tarihini salt Batı medeniyetini merkeze alarak değerlendiren ve oluşturduğu akademik tekellerle modernleşme sürecini temellük eden, bu sürece entegrasyonda geciken devlet ve toplumları ötekileştirip az gelişmiş yapılar ya da bağımlı değişkenler kategorisinde yargılayan anlayış, artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu bağlamda Batı eksenli ve Avro-Amerikan merkezci tekçi-tekelci modernleşme paradigması doğrultusunda Osmanlı devlet aklını, bürokratik birikimini, iç dinamiklerini, değişimin-dönüşümün tabii bir ihtiyaç olduğunu ve özellikle dış dünyaya entegre olma konusundaki çabalarını göz ardı ederek kaleme alınmış siyasi-sosyal tarih anlatılarının artık pek de anlamlı olmadığı üzerinde geniş bir mutabakat mevcuttur.”

  • Künye: Fatih Yeşil ve Yüksel Çelik – Osmanlı Modernleşmesinde Tereddüt ve Teceddüt Yılları (1768-1908), Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 424 sayfa, 2023

Özgü Çilli – Osmanlı’da Eğlence (2023)

‘Osmanlı’da Eğlence’, tüm dinî, etnik, sosyal statü çeşitliliği içinde İstanbul toplumunun kültürel beslenme kanallarını, eğlence dünyasını bize canlı biçimde sunuyor.

Özgü Çilli, bu değerli araştırmasında, dinî mensubiyetin şekillendirdiği farklı yaşam gelenekleri ile eğlenceler arasındaki ilişkileri, kadınların bu etkinlikler üzerinden sosyal hayata dahil olma imkân ve çabalarını, modernleşme hareketinin eğlence hayatında yarattığı değişimleri, yönetimin ve aydınların bu yeni süreçteki rol ve tutumlarını aktarıyor.

Osmanlı döneminde İstanbul’un eğlence hayatını ele alırken, çalışmasının merkezine sosyal ve kültürel etkinlikler içindeki insanı yerleştiriyor.

Bir anlamda Karagöz’den ziyade, Karagöz üzerinden Karagöz’e giden seyirciyi anlatıyor.

Tüm dinî, etnik, sosyal statü çeşitliliği içinde İstanbul toplumunun kültürel pratiklerinin neler olduğu, bu pratiklerin toplumda ürettiği gerilim ve tepkiler, yönetimin bunlara yönelik tavrı ve müdahalelerinin ne yönde olduğunu ortaya koyan kitap, aynı zamanda Cumhuriyet’in nasıl bir sosyal-kültürel ortam üzerinde kurulduğunu ortaya koymasıyla da ayrıca önemli.

Kitaptan bir alıntı:

“İnsanların sadece kendi hemcinsleriyle sosyalleşebildiği Osmanlı toplumunda eğlence dönemlerinde bahşedilen geçici özgürlüğü içselleştirememiş bireylerin davranışlarının bir uçtan diğer uca savrulabildiği görülür. Yüzyıllar boyunca geleneksel gösterilerde, bastırılmış her türlü duygunun serbestçe dışavurumuna alışan ve bu gösterileri seyirci olarak izlemeleri konusunda herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmayan bireyler, 19. yüzyılın modernleşmiş dünyasına özgü yeni kültürel ortamlarda da önceleri eski alışkanlıklarını muhafaza etmeye çalışmıştır. Ancak bu yeni hayatın adab-ı muaşeret kuralları yavaş yavaş kendilerini dayatmış, eğlence esnasında her şeyin mubah görülmesi olgusu, yerini belli bir görgüye bırakmıştır.”

  • Künye: Özgü Çilli – Osmanlı’da Eğlence: İstanbul’un Sosyal ve Kültürel Hayatından Manzaralar, İletişim Yayınları, tarih, 199 sayfa, 2023

Kolektif – Cumhuriyet’in İlk Yılı (2023)

29 Ekim 1923’te ilan edilen ve yüzüncü yaşını kutladığımız Cumhuriyet’in en yoğun yılı kuşkusuz ilk yılıdır.

Yıllarca süren savaşlardan, salgın hastalıklardan, geçim sıkıntısından yorgun düşmüş bir halk…

Siyasi tartışmalar, ekonomik sorunlar, nüfus mübadelesi, idari yapıdan eğitime, yargı sisteminden belediyelere kadar her alanda yapılan yenilikler, Anayasa’nın kabulü, halifeliğin kaldırılması, laiklik yönünde yapılan köklü değişimler ve ülkenin yeniden inşa edilmesi…

Tüm bunlar olurken bir yandan da günlük yaşam yeni kitapların yayımlanması, sinemalarda gösterilen filmler, tiyatro oyunları, konserler ve spor karşılaşmalarıyla devam eder.

Bütün zorluklara karşın umut hep vardır, bayramlar da kutlanır, Hıdırellez’de mesire alanlarına da gidilir, balo salonlarında dans da edilir.

Cumhuriyet’in ilk yılında, muhalif seslerin yanı sıra, Meclis’te mebusların, Gazi Paşa’yı karşılayan halkın, grevlerde işçilerin, genel afla salınan mahkûmların, valiliğe şikâyete giden kadın ve çocukların, kısaca her kesimden halkın ortak sloganı şudur: “Yaşasın Cumhuriyet!”

Bu görkemli dönemin belli başlı siyasi ve ekonomik gelişmelerinin yanı sıra tüm bu ayrıntıları okura yansıtmayı amaçlayan ‘Cumhuriyet’in İlk Yılı’ kitabı, o yıllarda çıkan gazete ve dergilerin titiz bir taraması yapılarak Banu İşlet, Binnur Mörel Büyükertan ve Eser Demirkan tarafından hazırlandı.

Cumhuriyet’in kurulduğu yıl yaşanan olayların kronolojik bir sırayla sunulduğu kitap, Cumhuriyet’in ilk yıllarını o dönem yaşanan önemli siyasi ve toplumsal anlarla anlatıyor.

29 Ekim 1923 – 29 Ekim 1924 arasındaki o günlerde Türkiye’de neler oluyor, toplum nasıl yaşıyor, neler konuşuyor, neler seyrediyor, nasıl eğleniyordu?

Tüm bu soruların cevapları’Cumhuriyet’in İlk Yılı’nda.

  • Künye: Kolektif – Cumhuriyet’in İlk Yılı (29 Ekim 1923 – 29 Ekim 1924), hazırlayan: Banu İşlet, Binnur Mörel Büyükertan ve Eser Demirkan, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 416 sayfa, 2023

Kolektif – Pergamon (2023)

Büyük İskender’in ölümünden sonra Mekedonya kökenli Philetairos tarafından bir kale yerleşimi olarak kurulan ve zamanla Anadolu’nun en güçlü krallıklarından birine dönüşen Pergamon Krallığı’nın başkenti üzerine arşivlik bir eser.

Çalışma, Pergamon araştırmalarının tarihi, koruma çalışmaları, kent tarihi ve çevre kültürleri, şehir planlamacılığı ve mimarisi, insanların yaşam alanları, tapınma merkezleri, kutsal alanları gibi tematik ana başlıklar altında her biri alanında uzman bilim insanları tarafından kaleme alınan 30 akademik makaleden oluşuyor.

MÖ 3. yüzyılda Attalos Hanedanı’nın kurulmasıyla Attalos Krallığı’nın başkenti ve resmi ikametgâhı haline gelen antik Pergamon kenti, birçok sivil kurumu olan az çok bağımsız bir polisti.

Bu nedenle eldeki çalışma da, Pergamon’da yaşayan halkın yanı sıra Athena Kutsal Alanı, Büyük Sunak, Asklepieion ve Kızıl Avlu gibi önemli kutsal yerleriyle birlikte Pergamon’u büyük bir kent ve krallık başkenti olarak sunuyor.

Her ne kadar Hellenistik Dönem’e ağırlık verilmişse de kitapta genel olarak prehistorik çağlardan Bizans Dönemi’ne kadar uzanan geniş bir zaman dilimi inceleniyor.

Böylece içinde bulunduğu doğal çevrenin kentin gelişimindeki etkileri gözler önüne serilirken aynı zamanda Hellenistik Dönem mirasına daha sonraki zamanlarda nasıl sahip çıkıldığı, ne şekilde değiştirildiği ve zenginleştirildiği ya da bu mirasın nasıl tahrip edildiği daha net bir şekilde anlaşılabiliyor.

  • Künye: Kolektif – Pergamon: Anadolu’da Hellenistik Bir Başkent, hazırlayan: Felix Pirson ve Andreas Scholl, çeviren: Güler Ateş, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 432 sayfa, 2023

Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri (2023)

En eski ve en seçkin Hellēn logográphos’larından, coğrafyacılarından ve tarihçilerinden birisi olan Mílēsios’lu Hekataĩos’un Tarih biliminin öncüsü olduğu kabul ediliyor.

Kaydedilmesi gereken konularda kendi yargısını uygulayan, kendisine masalsı görünen şeyleri reddetmek için tarihsel eleştiriyi kullanan ve mitsel bir geleneğin temelini oluşturan tarihsel gerçeği bulmaya çalışan “ilk tarih yazarı”dır.

Eserde Cebelitarık Boğazı’ndan başlayarak Akdeniz ve Karadeniz bölgelerindeki ülkeler, kentler ve halklar tasvir ediliyor.

Hekataĩos, önce halkların adından sonra yaşadıkları kasabalardan bahsetmiş ve bazen yerleşim yerlerinin kuruluşundan ya da dikkate değer diğer konulardan söz etmiş.

Yalnızca Batı Tarihi’nden bahsetmekle kalmayıp aynı zamanda Doğu Tarihi’nden de bahseden Hekataĩos’un aktarımları, Sehriye Şahin tarafından Hellēnce aslından çevrilen ‘Yeryüzünün Tasviri’ (‘Asya’) adlı eserinde.

  • Künye: Hekataĩos – Yeryüzünün Tasviri, çeviren: Sehriye Şahin, Kabalcı Yayınevi,  tarih, 176 sayfa, 2023

Shane Ewen – Şehir Tarihi Nedir? (2023)

Bu kitap, şehir yaşamının konumsal ve deneysel yönlerinin anlaşılmasını hedefliyor ayrıca karşılaştırmalı ve disiplinlerarası yaklaşımların ortak değerlerini vurguluyor.

Bu türden bütünlüklü bir yaklaşım, kentsel deneyimde ortak olanın ne olduğunu ve bir şehirsel mekânı diğerinden ayıran şeyin ne olduğunu belirlemek için deneysel kanıtların sistematik olarak bir araya getirilmesine olanak sağlıyor.

Disiplinlerarasılık, şehir tarihi için gereklidir çünkü bu alan yirminci yüzyıl boyunca hem beşerî bilimlerden hem sosyal bilimlerden sayısız etkiyle büyüdü ve gelişti.

Hem güzel sanatlarda ve beşerî bilimlerde hem de alanda yeterli çoğunluğu, yoğun bir tarz ve kaynaklar yapısının oluşumunu sağlayan; sanat, edebiyat, fotoğraf, arkeoloji, kültürel çalışmalar ve film çalışmalarının da dâhil olduğu sosyal bilimlerde yaygın olarak görülür.

Şehir tarihinin önemi, dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun şehirlere taşınmasıyla epeyce arttı.

Öte yanda şehirlerin, uluslararası karşılaştırmalarını yapmanın önemi ve zorlukları (şehir tarihinin lojistik ve tarihsel/kültürel geleneklerinden ötürü) ulusal bir ölçme ve değerlendirme açısından verimli oluyor.

Ancak uluslararası ve ulus aşırı karşılaştırma güdüsü, özellikle Latin Amerika ve Hindistan alt kıtasından Çin ve Orta Doğu’ya kadar gelişmekte olan dünyadaki hızla büyüyen mega kentler ve mega bölgelerle gelişmiş dünyadaki iyi yapılandırılmış ve bütünlüklü şehirler arasında daha belirgin.

Bu türden kıtalar arası bir araştırma hem bu mega kentlerde hem de gelişmiş dünyada yaşayanlara maddesel olarak fayda sağlayabilecek daha geniş bir sosyo-politik alışveriş içinde konumlandırma imkânı sağlıyor.

‘Şehir Tarihi’, değerli dersler sunuyor.

Şehir kapitalizminin büyük eşitsizliklerinin adil biçimde çözümlenebilmesine; piyasanın aşırılıklarına kapılması durumunda yaşanan hızlı şehirleşmenin ortaya çıkardığı çevresel tehlikelerin tespit edilerek en aza indirgenmesine ve şehirlerin yaşamak, çalışmak ya da seyahat etmek için cazip yerlere dönüştürülmesinde kültür, doğa ve planlamanın önemine ilişkin olarak önemli veriler aktarıyor.

  • Künye: Shane Ewen – Şehir Tarihi Nedir?, çeviren: Gökçe Metin, Yeni İnsan Yayınevi, tarih, 172 sayfa, 2023

Elif Mahir Metinsoy – Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Kadınları (2023)

Osmanlı toplumu açısından I. Dünya Savaşı dört yıldan daha uzun sürdü.

1911 Trablusgarp Savaşı ile başlayıp Balkan Savaşları, Cihan Harbi ve Kurtuluş Savaşı ile devam eden savaş hali 1922’de sona erdi.

11 yıllık bu dramatik süreçte bir imparatorluk yıkılırken, onun küllerinden yeni Türkiye Cumhuriyeti doğdu.

Bu zorlu sürecin en mağdur toplumsal kesimi cephe gerisinde kalanlar, özellikle de yoksul, kimsesiz ve korumasız kadınlar oldu.

Elif Mahir Metinsoy’un, ilk kez 2017’de Cambridge University Press’ten çıkan, ‘Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Kadınları: Gündelik Yaşamda Siyaset ve Mücadele’ adlı çalışması bu kadınların deneyimlerini ortaya koyuyor.

Kitap, dönemi ele alan Osmanlı-Türk kadın tarihyazımındaki eğitimli ve elit kadın yazarları, onların yayıncılık ve dernek faaliyetlerini öne çıkarma yaklaşımı yerine, ilgi odağına yoksul, kimsesiz ve çoğu taşrada yaşayan kadınları yerleştiriyor.

İğneyle kuyu kazar gibi yapılmış bir arşiv çalışmasıyla; kadınların telgraflarına, dilekçelerine, karakol ve mahkeme tutanaklarına, gazete haberlerine, anı ve mektuplara dayanarak “meçhul asker”in “meçhul kadını”nın bugüne dek anlatılmamış hikâyesini anlatıyor.

Bu kadınların çilelerini, ekmek ve adalet mücadelelerini, gündelik hayatın bir parçası haline gelen protestolarını ve eylemlerini, bedenleri üzerindeki dayatmaları aşmaya yönelik çabalarını canlı tablolar halinde gözlerimizin önüne seriyor.

Yazar, kadınların sadece savaşa destek olmaları sayesinde değil, protesto, mücadele ve direnişleriyle de devleti onları dikkate almaya ve sorunlarını çözmeye zorladığına işaret ediyor.

  • Künye: Elif Mahir Metinsoy – Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Kadınları: Gündelik Yaşamda Siyaset ve Mücadele, İş Bankası Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2023

Abdulhalik Bakır – Eskiçağlardan Ortaçağlara Doğuda ve Batıda Tıp ve Tababet (2023)

İnsan sağlığı ve insanların maruz kaldığı hastalıklar tarihin en eski devirlerinden günümüze kadar devam eden ve hiç değişmeyen önemli olgular.

Tıp ve tababet ise teorisi ve pratiğiyle insanlık tarihi kadar eski bir bilim ve meslek dalının adıdır.

Dolayısıyla da insan sağlığı ve hastalıklar sebep, tıp ve tababet ise sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

Yeryüzünde kurulan bütün uygarlıklarda tıp ve tababet önemli bir yer işgal etti.

Bu meyanda Eski ve Antikçağlarda Mezopotamya, Mısır, Anadolu, İran, Orta Asya, Çin ve Hindistan coğrafyalarında tıp ve tababet bilimi ve çalışmaları önemli bir gelişme gösterdi ve bu birikimler daha sonra Erken ve Geç Ortaçağlara intikal ederek olgunlaşma düzeyine ulaştı.

Bu uzun soluklu zaman diliminde eserleriyle tanınan onlarca hekim, yüzlerce sağlık çalışanı, hasta bakıcısı yetişmiş ve dur durak bilmeden geceli gündüzlü insanlara hizmet sunmaya çalıştı.

Aynı süre içerisinde devlet adamları tarafından onlarca sağlık kurumu inşa edilerek hastaların hizmetine sunuldu.

İşte ‘Eskiçağlardan Ortaçağlara Doğuda ve Batıda Tıp ve Tababet’ adlı bu eser, anılan çağlarda kurulan devlet ve uygarlıklardaki tıp ve tababetin bir nevi serüvenini okuyuculara sunuluyor.

  • Künye: Abdulhalik Bakır – Eskiçağlardan Ortaçağlara Doğuda ve Batıda Tıp ve Tababet, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, tıp, 592 sayfa, 2023

 

Andrew J. Newman – Safevi İranı (2023)

1979 İran Devrimi’nin ardından dünya kamuoyu gözlerini İran topraklarında On İki İmam Şiiliğini ilk defa resmî mezhep olarak kabul eden Safevîlere çevirdi.

Safevî tarihine duyulan bu merak, söz konusu döneme ilişkin akademik çalışmalara yeni bir soluk getirdi.

Fakat bu çalışmalar bir dizi problemi de beraberinde getirdi: Safevî tarihi Avrupa-merkezci bir perspektife sıkıştı; Osmanlı tarihine reva görülen ilerleme-gerileme gibi indirgemeci yaklaşımlar bu önemli erken modern dönem devletinin tarihini anlaşılmaz bir hâle getirdi.

Edinburgh Üniversitesi profesörlerinden Andrew Newman’ın ‘Safevî İranı: Pers İmparatorluğu’nun Yeniden Doğuşu’ başlıklı çalışması günümüz Safevî tarihi çalışmalarında önemli bir merhaleyi temsil ediyor.

Bu eser, E. Brown, V. Minorsky ve L. Lockhart ve onların çalışmalarının bir özetini sunan, hemen Devrim sonrasında yayınlanmış Roger Savory’nin eserlerinden farklı bir perspektif sunuyor ve yeni sorular soruyor.

Safevî öncesi İran kültürü ve bu yeni hanedanın söz konusu kültürle nasıl bir ilişki kurduğu; Safevî hanedanının nasıl bu kadar uzun ömürlü olabildiği, Şiiliğin bu hikâyedeki konumu ve önemi, Türkmen kabilelerinin siyasi ve sosyal pozisyonları kitap boyunca çeşitli açılardan ele alınıyor.

Safevîlerin “çoklu söylemi”, “birleştirici hükümdar” idealleri ve “kapsayıcılıkları” Newman’ın bu devleti tanımlarken kullandığı kavramlar olarak öne çıkıyor.

Farsça başta olmak üzere birçok dilde birincil kaynaklar kullanılarak titiz bir araştırmayla yazılmış eser, Türkçe Safevî tarihi çalışmalarında önemli bir konuma sahip olacaktır.

  • Künye: Andrew J. Newman – Safevi İranı: Pers İmparatorluğu’nun Yeniden Doğuşu, çeviren: Damla Gürkan Anar, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 296 sayfa, 2023

Sadullah Gülten – Heterodoks Dervişler ve Aleviler (2023)

Osmanlı Devleti tarafından tutulan kayıtlar arasında bulunan başta tahrir, mühimme ve vakıf defterlerinin satır aralarında, Anadolu’da faaliyet gösteren abdal, ata, dede ve baba unvanını taşıyan Yesevi, Kalenderi, Haydari, Vefai ve Bektaşi tarikatlarına mensup derviş ve şeyhler hakkında da mühim bilgiler bulunur.

Özellikle, bahsedilen belgelerin adı geçen tarikatlara mensup şeyhlerin hayat hikâyesini ve kerametlerini ihtiva eden menakıbnâmeler ile desteklenmesi hem bu kaynaklarda geçen bilgilerin test edilmesine hem de konunun genişletilmesine imkân veriyor.

Osmanlı dönemi konar-göçerleri ile Kızılbaşlar/Aleviler üzerine yaptığı çalışmalarla bildiğimiz Sadullah Gülten, ‘Heterodoks Dervişler ve Aleviler’ kitabında sözü geçen kaynaklarda Güvenç Abdal, Barak Baba, Seyyid Velâyet, Üryan Hızır, Şeyh Çoban, Baba Mansur, Abdal Ata, Dede Karkın gibi şahsiyetlerin izini sürerek onlarla ilgili yaptığı tespit ve değerlendirmelerin yanı sıra, Tahtacılar, Vefailer, Etyemezler, Kalenderiler, Haydariler ve Bektaşiler gibi gruplar hakkında kayda değer sonuçlara ulaşmış.

Böylece Osmanlı arşiv belgeleri ve menakıbnâmeleri birlikte kullanarak pek çok tartışmalı konuya yeni bir bakış açısı getirmiş ve daha önce farklı akademisyenlerce ele alınan konuları genişletmiş.

Okuyucu bu kitapta Aleviliğin tarihsel altyapısını oluşturan öncü şahsiyetlere, tarikatlara ve Alevi ocaklarının oluşum sürecine dair önemli bilgiler buluyor.

Bu kitap, Anadolu tasavvuf tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Aleviliğin tarihini ve bugüne kadar gelme tecrübesini tüm birincil ve ikincil kaynakları değerlendirerek anlatan en önemli eserlerden biri.

Gülten bu alanda yaptığı çok önemli çalışmalarla kendini alanda ispatlayan genç yazarlardan biridir.

Ahmet Yaşar Ocak, kitapla ilgili şunları söylüyor:

“Sadullah Gülten’in çoğu Alevilik araştırmacısında bulunmayan bir farklılığı, kaynaklarını genellikle malum literatürle sınırlamayıp elde ettiği verileri geniş ölçüde arşiv belgeleriyle takviye ederek kullanmasıdır. Bu yöntem onu hem sair yazılı kaynaklarla yetinen ve çoğu defa bunlar üzerinden tutarsız genellemeler yapan, bu genellemeleri ‘mahz-ı hakikat’ imiş gibi sunan bazı iddialı profesyonel veya amatör araştırmacılardan farklı bir yere oturtur.”

  • Künye: Sadullah Gülten – Heterodoks Dervişler ve Aleviler, Timaş Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2023