Kolektif — Tarih ve Mimarlık (2026)

Celal Abdi Güzer’in derlediği ‘Tarih ve Mimarlık’, mimarlığı yalnızca estetik başarıların ya da “büyük eserlerin” tarihi olarak okumaya karşı çıkan çok katmanlı bir tartışma alanı açıyor. Kitap, geçmişi değişmez ve nesnel bir miras olarak görmek yerine, hangi yapıların korunacağına, hangilerinin unutulacağına ve hangi hikâyelerin anlatılacağına karar veren seçici bir süreç olarak ele alıyor. Böylece mimarlık tarihi, yalnızca taşların ve binaların değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, kültürel tercihlerin ve toplumsal hafızanın da tarihi hâline geliyor.

Çalışmanın temel meselelerinden biri, tarihin aslında nasıl kurulduğu sorusu. Bugün “anıt”, “başeser” ya da “kültürel miras” olarak kabul edilen yapıların bu konuma nasıl yerleştirildiği sorgulanıyor. Çünkü mimarlık tarihi çoğu zaman belirli yapıları görünür kılarken, gündelik yaşamın sıradan ama belirleyici mekânlarını sessizce dışarıda bırakıyor. Kitap, bu dışarıda bırakılmış alanlara dikkat çekerek mimarlığın yalnızca saraylar, büyük camiler ya da ikonik modern yapılar üzerinden okunamayacağını savunuyor. Bir bisiklet kulübesi, bir hayvan barınağı, unutulmuş bir dergi arşivi ya da kent belleğinde silikleşmiş bir yapı da tarihin asli parçaları olarak görülüyor.

Metinlerde sık sık mimarlık ile bellek arasındaki ilişki tartışılıyor. Yapılar yalnızca fiziksel nesneler değil; toplumların zamanı algılama biçimlerini, kimliklerini ve dünyayla kurdukları ilişkiyi taşıyan canlı hafıza alanları olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle kitap, mimarlık tarihini donmuş bir geçmiş anlatısı olmaktan çıkarıp sürekli yeniden yorumlanan bir düşünme pratiğine dönüştürüyor. Kent planları, anıtlar, haritalar ve tarihsel belgeler, tamamlanmış hakikatler değil; eksik, parçalı ve yeniden okunmaya açık yapbozlar gibi ele alınıyor.

Eserde popüler kültürün mimarlık algısını nasıl şekillendirdiği de önemli bir yer tutuyor. Toplumların belirli tarih imgelerine neden tutkuyla bağlandığı, bazı yapıların neden kutsal sembollere dönüştüğü ve estetik yargıların nasıl ideolojik kabullere dönüştüğü sorgulanıyor. Bu bağlamda kitap, mimarlık tarihinin yalnızca akademik bir alan olmadığını; gündelik hayatın, medyanın, milliyetçiliğin ve kültürel stereotiplerin de bu tarihi sürekli yeniden ürettiğini gösteriyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de mimarlık ile zaman arasındaki ilişkiyi sabit bir çizgi olarak değil, kırılmalar ve çoğulluklar üzerinden düşünmesi. Geçmişin tek bir anlatı hâline getirilemeyeceği, her dönemin kendi bakış açısıyla tarihi yeniden kurduğu vurgulanıyor. Bu nedenle mimarlık tarihi, kesin hükümler veren kapalı bir disiplin olmaktan çok, sürekli yeniden sorular üreten eleştirel bir alan olarak sunuluyor.

Sonuçta ‘Tarih ve Mimarlık’, okuru yalnızca yapılara bakmaya değil, bakış biçimini de sorgulamaya çağırıyor. Hangi yapıların görünür olduğunu, hangilerinin sessizce kaybolduğunu ve geçmişin kim tarafından yazıldığını düşünmeye davet eden kitap, mimarlığın tarihini çoğaltılmış sesler, unutulmuş mekânlar ve alternatif hafızalar üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Celal Abdi Güzer, Uğur Tanyeli, Gülsüm Baydar, Jale Erzen, Alev Erkmen, Ahmet Turan Köksal, T. Elvan Altan, Pelin Yonca Arslan, Gizem Sivri, Lale Özgenel ve Tansel Korkmaz Bilgin.

Kolektif — Tarih ve Mimarlık
Derleyen: Celal Abdi Güzer • Fol Kitap
Mimarlık • 272 sayfa • 2026

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar (2026)

Léon Maxime Collignon’un bu seyahatnamesi, 1876 yazında Güneybatı Anadolu kıyılarında gerçekleştirilen uzun ve zahmetli bir yolculuğun gözlemlerini bir araya getiriyor. Marmaris’ten başlayıp Tarsus’a kadar uzanan bu seyahat boyunca Collignon yalnızca antik kentleri, tapınak kalıntılarını ve yazıtları incelemiyor; aynı zamanda Osmanlı taşrasının gündelik yaşamını, toplumsal ilişkilerini ve kültürel atmosferini de kayda geçiriyor. Böylece kitap, bir arkeoloji seyahatnamesinin ötesine geçerek 19. yüzyıl Anadolu’sunun sosyal ve kültürel panoramasına dönüşüyor.

Collignon’un anlatısında en dikkat çekici unsur, Batılı oryantalist bakış ile sahada karşılaştığı gerçeklik arasındaki sürekli gerilim. Yazar, Osmanlı yönetimini ve Türk toplumunu çoğu zaman geri kalmışlık, ihmal ve durağanlık imgeleriyle tanımlıyor; antik uygarlıkların mirasının “çorak” bir coğrafyada unutulduğunu düşünüyor. Ancak aynı Collignon, Anadolu insanının misafirperverliği, ağırbaşlılığı ve gündelik yaşamındaki inceliği karşısında sık sık hayranlığını gizleyemiyor. Abdullah Bey’in evindeki zarafet, Yörüklerin sunduğu sıcak misafirperverlik, köylülerin meraklı ama samimi tavırları, onun önyargılı bakışını zaman zaman kırıyor. Kitap bu nedenle yalnızca Anadolu’ya değil, Avrupa’nın Doğu’ya nasıl baktığına dair de önemli ipuçları taşıyor.

Eser boyunca antik dünyanın izleriyle yaşayan halk kültürü iç içe ilerliyor. Collignon bir yandan Likya, Karya ve Kilikya bölgelerindeki harabeleri incelerken diğer yandan pazarlarda, köylerde ve kasabalarda karşılaştığı yaşam biçimlerini aktarıyor. Marmaris kıyılarındaki halk ozanlarından Karaman’daki şenliklere, Tefenni’deki pehlivanlardan Tarsus çevresindeki söylencelere kadar birçok ayrıntı, Anadolu’nun modernleşme öncesi toplumsal dokusunu görünür kılıyor. Kitapta doğa da önemli bir yer tutuyor; sarp yollar, sıcak iklim, ulaşım zorlukları ve izole yerleşimler, yolculuğun fiziksel ağırlığını sürekli hissettiriyor.

Collignon’un seyahati aynı zamanda dönemin siyasal atmosferiyle de iç içe ilerliyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecine girdiği, milliyetçi gerilimlerin yükseldiği ve Avrupa müdahalelerinin arttığı bir dönemin izleri anlatının arka planında sürekli hissediliyor. Selanik’teki konsolos cinayetleri sonrası Rum toplulukları arasında yayılan korku, Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışı ve yaklaşan Osmanlı-Yunan çatışmasının yarattığı huzursuzluk, seyahat notlarını yalnızca kültürel değil siyasal bir belgeye de dönüştürüyor.

Sonuçta ‘Bir Anadolu Seyahatinden Notlar’ (‘Notes d’un voyage en Asie Mineure’), antikite merakıyla yapılmış bir keşif yolculuğunu aşarak, Avrupa’nın Doğu tahayyülü ile Anadolu’nun gerçekliği arasındaki çatışmayı görünür kılan çok katmanlı bir eser hâline geliyor. Collignon, kimi zaman kibirli ve indirgemeci bir gözle baksa da karşılaştığı insanların ve coğrafyanın canlılığı karşısında tamamen mesafeli kalamıyor. Bu yüzden kitap, hem 19. yüzyıl Anadolu’sunun tarihsel bir portresi hem de oryantalist düşüncenin kendi iç çelişkilerini açığa çıkaran önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Léon Maxime Collignon — Marmaris’ten Tarsus’a Bir Anadolu Seyahatinden Notlar
Çeviren: Halil Kaya • Selenge Yayınları
Seyahatname • 104 sayfa • 2026

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu (2026)

Jean Bottéro bu çalışmasında, Kitabı Mukaddes’i yalnızca dinsel bir metin olarak değil, tarihsel bir belge olarak da ele alıyor. Bottéro’ya göre Kitabı Mukaddes, inanç dünyasının ötesinde, insanlığın düşünsel dönüşümünü ve Tanrı fikrinin tarihsel biçimde nasıl kurulduğunu anlamak için benzersiz bir kaynak niteliği taşıyor. Bu nedenle yazar, çalışmasını “Kitabı Mukaddes ve Tarih” yerine “Kitabı Mukaddes ve Tarihçi” başlığı altında kurarak metni, tarihsel çözümleme ve eleştirel yorum aracılığıyla yeniden okumayı öneriyor.

‘Tanrı Fikrinin Doğuşu’ (‘Naissance de Dieu’), İsrail toplumunun dinsel düşüncesinin nasıl şekillendiğini ve tek tanrılı inancın hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını inceliyor. Bottéro, Yeşaya, Yeremya ve Vaiz gibi metinler üzerinden yalnızca peygamberlik geleneğini değil; insanın kader, adalet, ölüm, bilgelik ve Tanrı ile kurduğu ilişkinin dönüşümünü de tartışıyor. Böylece Kitabı Mukaddes’in yalnızca kutsal anlatılar bütünü olmadığını, aynı zamanda toplumsal krizlerin, siyasal kırılmaların ve kültürel dönüşümlerin izlerini taşıyan tarihsel bir hafıza olduğunu gösteriyor.

Bottéro’nun çalışmasının merkezinde Mezopotamya ile İsrail arasındaki düşünsel ilişki de önemli bir yer tutuyor. Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik ve dinsel mirasının, İsrail düşüncesinin oluşumunda nasıl etkili olduğunu ele alan yazar, Batı uygarlığının düşünsel köklerini de bu tarihsel süreklilik içinde değerlendiriyor. Ona göre Tanrı fikri, donmuş ve değişmez bir hakikat değil; insan topluluklarının tarih boyunca geliştirdiği düşünsel ve kültürel bir inşa sürecidir. Bu yaklaşım, kutsal metinleri dogmatik bir alanın dışına taşıyarak tarihsel sorgulamanın konusu hâline getiriyor.

‘Tanrı’nın Doğuşu’, dinler tarihi, Mezopotamya çalışmaları ve Kitabı Mukaddes araştırmaları açısından önemli bir eser niteliği taşıyor. Bottéro, karmaşık tarihsel meseleleri sade ama derinlikli bir anlatımla ele alırken, inanç ile tarih arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Kutsal metinleri yalnızca iman ekseninde değil, insanlığın düşünsel serüveninin parçası olarak okumak isteyenler için güçlü ve ufuk açıcı bir kitap.

Jean Bottéro — Tanrı Fikrinin Doğuşu: Kitabı Mukaddes ve Tarihçi
Çeviren: İsmail Yerguz • Alfa Yayınları
Tarih • 264 sayfa • 2026

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm (2026)

Mesut Sert bu çalışmasında, Osmanlı iktisat düşüncesinin yalnızca Tanzimat sonrası modernleşme hareketleriyle başlamadığı fikrinden hareket ediyor. ‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı entelektüel dünyasında ekonomik düşüncenin köklerini 18. yüzyıla kadar geri götürerek, dönemin siyasal ve bürokratik metinlerinde saklı kalan dönüşüm izlerini ortaya çıkarıyor. Özellikle Ebubekir Râtip Efendi’nin Avusturya gözlemleri üzerinden şekillenen “politika fenn-i” anlayışının aslında Avrupa’daki Kameralizm düşüncesiyle doğrudan ilişkili olduğunu ileri sürüyor. Kameralizm ise en kısa hâliyle, devletin mali gücünü ve toplumsal düzenini artırmayı amaçlayan yönetim merkezli bir iktisat anlayışı olarak tanımlanıyor.

Kitap, Osmanlı iktisadi düşüncesini yalnızca ekonomik kavramlar üzerinden değil; devlet yönetimi, bürokrasi, bilgi üretimi ve modernleşme tartışmalarıyla birlikte ele alıyor. İlk bölümde iktisadi olanın nasıl tanımlanabileceği tartışılırken, Osmanlı düşünce dünyasında ekonomik meselelerin hangi kavramsal çerçeveler içinde şekillendiği inceleniyor. Modern öncesi dönemden 19. yüzyıl reformlarına uzanan çizgide, yerel iktisat dilinin nasıl oluştuğu ve Kameralizmin bu düşünsel zemine nasıl etki ettiği ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor.

Çalışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de sefaretnameleri yalnızca diplomatik belgeler olarak değil, aynı zamanda iktisadi düşünce tarihinin önemli kaynakları olarak okuması. Ahmed Resmî Efendi ile Ebubekir Râtip Efendi’nin Viyana ve Berlin gözlemleri üzerinden Avrupa’daki devlet yapısı, mali düzen, üretim anlayışı ve bürokratik organizasyon inceleniyor. Böylece Osmanlı aydınlarının Batı’yı yalnızca askerî açıdan değil, ekonomik ve yönetsel bir model olarak da değerlendirdiği gösteriliyor. Özellikle Büyük Layiha’nın, Osmanlı’nın değişen dünya düzenini anlama çabasının önemli metinlerinden biri olduğu vurgulanıyor.

‘18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm’, Osmanlı modernleşmesini alışılmış kronolojilerin dışına taşıyan özgün bir çalışma niteliği taşıyor. Kitap, ekonomik düşüncenin Tanzimat’la aniden ortaya çıkmadığını; 18. yüzyılda Avrupa ile kurulan diplomatik ve düşünsel temaslar aracılığıyla daha erken bir dönemde şekillenmeye başladığını savunuyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı düşünce tarihine, modernleşme tartışmalarına ve iktisat tarihi çalışmalarına yeni bir perspektif kazandırıyor.

Mesut Sert — 18. Yüzyıl Osmanlı İktisat Düşüncesinde Kameralizm
• Heretik Yayıncılık
İktisat • 201 sayfa • 2026

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm (2026)

Jeff Schuhrke bu çalışmasında, 20. yüzyıl Amerikan sendikacılığının görünürdeki emek mücadelesi ile perde arkasındaki emperyal işlevi arasındaki çelişkiyi inceliyor. Kitap, Amerikan işçi hareketinin yalnızca ücret artışları ve sosyal haklar için mücadele eden bir yapı olmadığını; aynı zamanda Soğuk Savaş boyunca ABD dış politikasının küresel uzantılarından biri hâline geldiğini ortaya koyuyor. AFL ve ardından AFL-CIO’nun yöneticileri, antikomünizm adına CIA, USAID ve çeşitli devlet kurumlarıyla iç içe geçerek dünyanın farklı bölgelerinde sendikal hareketleri yönlendirmeye, bölmeye ve denetim altına almaya çalışıyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’ (‘Blue-Collar Empire’), bu dönüşümün kökenlerini Birinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak izliyor. Başlangıçta enternasyonalist eğilimler taşıyan Amerikan işçi hareketi, zamanla devletle bütünleşen bir çizgiye kaydı. Özellikle George Meany, Jay Lovestone ve Irving Brown gibi isimler aracılığıyla “hür sendikacılık” adı verilen antikomünist sendikal model küresel ölçekte yaygınlaştırıldı. Fransa’dan Latin Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya kadar pek çok ülkede komünist ya da bağımsız sendikaların etkisini kırmak için rakip örgütler kuruluyor, grevler destekleniyor, mali yardımlar dağıtılıyor ve eğitim programları düzenleniyordu. Kitap, bu süreçte sendikaların çoğu zaman işçi dayanışmasının değil, Amerikan jeopolitiğinin araçlarına dönüştüğünü gösteriyor.

Schuhrke, özellikle CIA ile sendikal yapılar arasındaki bağları ayrıntılı biçimde ele alıyor. Marshall Planı döneminden Guatemala darbesine, Brezilya ve Şili müdahalelerinden Vietnam Savaşı’na kadar birçok olayda AFL-CIO’nun doğrudan ya da dolaylı rol oynadığı aktarılıyor. Antikomünizm, yalnızca Sovyet etkisini sınırlandırma hedefiyle değil; aynı zamanda küresel kapitalist düzeni güvence altına alma amacıyla işlev görüyor. Bu nedenle kitap, “özgür sendikacılık” söyleminin çoğu zaman sınıf uzlaşmasını ve Amerikan çıkarlarına bağlı bir işçi hareketini meşrulaştırdığını savunuyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri de Türkiye’ye ayrılmış. Yazarın Türkçe baskı için kaleme aldığı önsözde, Türk-İş ile AFL-CIO arasındaki ilişkiler ve USAID destekleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. DİSK’in kuruluş süreci, Türk-İş yönetiminin Amerikan sendikacılığıyla kurduğu bağlar ve sol sendikal hareketlere karşı yürütülen müdahaleler, Türkiye işçi hareketinin Soğuk Savaş içindeki konumunu görünür kılıyor. Schuhrke’ye göre bu ilişkiler, yalnızca Türkiye’ye özgü değil; dünya çapında bağımsız ve sınıf temelli işçi hareketlerini etkisizleştirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçasıydı.

Kitap aynı zamanda Amerikan sendikacılığının iç çelişkilerini de inceliyor. Vietnam Savaşı döneminde yükselen muhalefet, neoliberalizmin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve serbest ticaret politikaları, AFL-CIO’nun tarihsel çizgisini yeni krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Antikomünist zaferin ardından gelen neoliberal dönüşüm, ironik biçimde Amerikan işçi sınıfının kendi kazanımlarını da aşındırıyor. Böylece eser, emperyalizmle kurulan ittifakın uzun vadede işçi hareketinin bağımsızlığını ve gücünü zayıflattığını ileri sürüyor.

‘Mavi Yakalı Emperyalizm’, yalnızca sendikal tarihe dair bir inceleme değil; emek hareketinin etik ve siyasal yönelimlerine dair bir hesaplaşma çağrısı niteliği taşıyor. Schuhrke, gerçek bir işçi enternasyonalizminin ancak devletlerin ve emperyal çıkarların gölgesinden bağımsız bir dayanışma anlayışıyla mümkün olabileceğini savunuyor. Bu yönüyle kitap, sendikaların tarihsel rolünü yeniden düşünmeye ve emek mücadelesini küresel ölçekte değerlendirmeye davet eden kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Jeff Schuhrke — Mavi Yakalı Emperyalizm: Amerikan Sendikacılığının Küresel Antikomünist Haçlı Seferi
Çeviren: Ümit Şenesen • Yordam Kitap
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Sebastian Haffner — Churchill (2026)

Sebastian Haffner, Winston Churchill’in yaşamını yalnızca büyük savaşların kahramanı olarak değil; çelişkileri, tutkuları, siyasi manevraları ve kişisel zaaflarıyla birlikte ele alan yoğun bir biyografik inceleme sunuyor. Haffner, Churchill’i 20. yüzyıl tarihinin merkezinde duran olağanüstü bir figür olarak görürken, onu romantikleştirmeden değerlendirmeye çalışıyor. Kitap, Churchill’in hayatını bir “başarı hikâyesi” olmaktan çok, sürekli iniş çıkışlarla şekillenen politik bir mücadele olarak anlatıyor.

Eserde Churchill’in gençlik yıllarından başlayarak askerlik deneyimleri, gazeteciliği ve siyasete giriş süreci ayrıntılı biçimde inceleniyor. Haffner’e göre Churchill’in karakterini belirleyen temel özelliklerden biri hareket ve çatışma tutkusu. Savaş yalnızca politik bir zorunluluk değil, onun kişiliğini besleyen bir alan haline geliyor. Bu nedenle Churchill, askerlik döneminden itibaren kendisini tarihin merkezine yerleştirmek isteyen hırslı bir figür olarak öne çıkıyor.

Kitapta Churchill’in Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında gidip gelen siyasi kariyeri de önemli bir yer tutuyor. Haffner, onun sık sık yalnız kaldığını, birçok dönemde kendi partisinde bile kuşkuyla karşılandığını gösteriyor. Churchill’in özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaptığı yanlış hesaplar, emperyalist düşünceleri ve sert anti-komünizmi eleştirel biçimde değerlendiriliyor. Buna rağmen yazar, onun en büyük tarihsel rolünün Nazi Almanyası karşısında gösterdiği direnç olduğunu vurguluyor.

İkinci Dünya Savaşı kitabın merkezini oluşturuyor. Haffner’e göre Churchill’in büyüklüğü, askeri dehasından çok moral ve siyasi liderliğinde ortaya çıkıyor. Avrupa’nın büyük kısmı Nazi işgali altındayken Churchill, Britanya’nın teslim olmaması gerektiğini savunan en kararlı isim haline geliyor. Konuşmaları, hitabet gücü ve kamuoyunu harekete geçirme becerisi sayesinde yalnızca bir başbakan değil, savaş döneminin sembolik yüzü oldu. Haffner, Churchill’in tarihsel öneminin tam da bu kritik anda belirginleştiğini savunuyor.

Kitap aynı zamanda Churchill’in çelişkili yönlerini de saklamıyor. Demokrasi savunucusu olmasına rağmen sömürgeciliği desteklemesi, halkçı bir lider gibi görünürken aristokrat reflekslerini koruması ve değişen dünyaya zaman zaman uyum sağlayamaması dikkat çekiyor. Haffner, Churchill’i kusursuz bir kahraman olarak değil; tarihin belirli anlarında olağanüstü bir etki yaratmayı başarmış karmaşık bir siyasetçi olarak yorumluyor.

Kitap, yalnızca bir devlet adamının biyografisi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa siyasetinin krizlerini ve dönüşümlerini anlatan güçlü bir tarihsel portre sunuyor. Bizde bilhassa ‘Bir Alman’ın Hikâyesi’ adlı kitabıyla bilinen Sebastian Haffner, Churchill’in başarılarını kadar hatalarını da görünür kılarak, onu hem çağının ürünü hem de çağını değiştiren figürlerden biri olarak değerlendiriyor.

Sebastian Haffner — Churchill
Çeviren: Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Biyografi • 181 sayfa • 2026

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat (2026)

Çin tarihinin en görkemli dönemlerinden biri kabul edilen Tang Hanedanlığı’nı yalnızca imparatorlar, savaşlar ve saray entrikaları üzerinden değil; gündelik yaşamın ayrıntıları üzerinden anlamaya çalışan kapsamlı bir çalışma. Charles Benn, 618 ile 907 yılları arasındaki Tang dünyasını sıradan insanların deneyimleri üzerinden yeniden kurarak, dönemin toplumsal atmosferini canlı ve somut bir biçimde görünür hale getiriyor. Kitap, aristokratlardan köylülere, keşişlerden tüccarlara kadar farklı toplumsal kesimlerin nasıl yaşadığını ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserde Tang Çin’inin siyasi gücü kadar kültürel çeşitliliği de öne çıkıyor. Başkent Chang’an, dönemin en büyük ve en kozmopolit şehirlerinden biri olarak resmediliyor. İpek Yolu sayesinde Orta Asya, Hindistan, Pers ve Arap dünyasıyla kurulan ilişkiler yalnızca ticareti değil; yemek kültürünü, müziği, dini yaşamı, modayı ve düşünce dünyasını da dönüştürüyor. Böylece Tang dönemi, dış dünyaya kapalı bir imparatorluk değil; farklı kültürlerin karşılaştığı devasa bir merkez olarak ortaya çıkıyor.

‘Geleneksel Çin’de Günlük Hayat’ta (‘Daily Life in Traditional China’) gündelik yaşamın maddi yönleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. İnsanların nasıl beslendiği, hangi kıyafetleri giydiği, evlerin nasıl düzenlendiği ve şehir yaşamının nasıl işlediği anlatılıyor. Çay kültürünün yaygınlaşması, ipekli kumaşların toplumsal statü göstergesine dönüşmesi ve büyük şehirlerde gelişen eğlence hayatı, dönemin sosyal dinamizmini gösteren önemli unsurlar arasında yer alıyor. Benn ayrıca şiirin, müziğin ve kaligrafinin yalnızca elitlerin uğraşı olmadığını; gündelik yaşamın estetik anlayışını da belirlediğini vurguluyor.

Tang toplumundaki sınıfsal farklılıklar da kitabın önemli meselelerinden biri. Aristokrat ailelerin lüks yaşamı ile kırsal bölgelerde çalışan köylülerin ağır hayat koşulları arasındaki fark açık biçimde ortaya konuyor. Buna rağmen kitap, Tang dünyasının yalnızca katı bir hiyerarşiyle tanımlanamayacağını; toplumsal hareketliliğin, bürokratik sınav sisteminin ve kent yaşamının yeni fırsatlar yarattığını da gösteriyor. Özellikle devlet memurluğu sınavları, eğitimli erkekler için yükselmenin en önemli yollarından biri haline geliyor.

Dinî yaşam da dönemin gündelik kültüründe merkezi bir yere sahip. Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük aynı toplumsal alanda iç içe geçerken, tapınaklar yalnızca ibadet mekânı değil; aynı zamanda ekonomik ve kültürel merkezler olarak işlev görüyor. Benn, insanların ölüm, hastalık, kader ve doğaüstü güçlerle ilişkilerini aktararak Tang insanının zihinsel dünyasını da görünür kılıyor.

Sonuç olarak kitap, Tang Hanedanlığı’nı yalnızca Çin tarihinin “altın çağı” olarak idealize etmek yerine, bütün karmaşıklığıyla yaşayan bir toplum olarak ele alıyor. Gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden büyük tarihsel dönüşümleri açıklayan eser, Çin uygarlığının sosyal dokusunu, kültürel zenginliğini ve çok katmanlı yapısını anlamak isteyen okurlar için güçlü bir tarihsel panorama sunuyor.

Charles Benn — Geleneksel Çin’de Günlük Hayat: Tang Hanedanlığı
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 488 sayfa • 2026

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini (2026)

Kadın düşmanlığının yalnızca bireysel önyargılardan ibaret olmadığını; mitoloji, din, hukuk, tıp, bilim ve kültür aracılığıyla yüzyıllar boyunca kurumsallaştırılmış tarihsel bir zihniyet olduğunu gösteren kapsamlı bir çalışma. Adeline Gargam ile Bertrand Lançon, Antik Yunan’dan günümüze uzanan geniş bir tarihsel hat boyunca, kadının neden sürekli “eksik”, “tehlikeli” ya da “denetlenmesi gereken” bir varlık olarak tasvir edildiğini inceliyor.

‘Mizojini’ (‘Histoire de la misogynie’), mizojininin yalnızca toplumsal davranışlarda değil, düşünce sistemlerinin merkezinde yer alan köklü bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Eserin başlangıcında Yunan-Roma mitolojisi ile Kitabı Mukaddes’teki kadın figürleri ele alınıyor. Pandora ve Havva gibi karakterlerin, felaketin ve günahın kaynağı olarak sunulmasının Batı düşüncesinde kadınlığın suçla özdeşleştirilmesine nasıl zemin hazırladığı gösteriliyor. Özellikle Havva anlatısının, kadını baştan çıkarıcı, zayıf iradeli ve erkeği yoldan çıkaran bir figür şeklinde yeniden ürettiği vurgulanıyor. Böylece kadın bedeni ve arzusu, tarih boyunca korkulan ve kontrol edilmesi gereken bir alan haline geliyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, bilimsel ve tıbbi söylemlerin kadın düşmanlığını nasıl meşrulaştırdığına odaklanıyor. Kadının “zayıf cinsiyet” olarak tanımlanması, biyolojik farklılıkların toplumsal eşitsizlik için gerekçe haline getirilmesi ve özellikle rahim etrafında geliştirilen tanımları ve histeri teorileri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Rahmin “gezgin”, “zehirli” ya da “düşünen” bir organ gibi görülmesi, kadınların irrasyonel ve dengesiz kabul edilmesine hizmet eden uzun bir düşünsel geleneğin parçası olarak ele alınıyor. Böylece tıp ve bilim, tarafsız bilgi üretmekten çok eril tahakkümü destekleyen araçlara dönüşüyor.

Gargam ile Lançon ayrıca mizojininin gündelik kültürde nasıl yeniden üretildiğini de gösteriyor. Edebiyatta, hicivlerde, atasözlerinde ve popüler anlatılarda kadınların geveze, değişken, manipülatif ya da ahlaken zayıf figürler olarak temsil edilmesi, toplumsal algının şekillenmesinde belirleyici rol oynuyor. Hukuk sistemleri de bu kültürel yapıyı güçlendiriyor; kadınların eğitimden, mülkiyet hakkından, siyasetten ve kamusal yaşamdan dışlanması uzun süre yasalarla destekleniyor.

Kitap yalnızca baskının tarihini anlatmakla yetinmiyor; aynı zamanda buna karşı geliştirilen direniş biçimlerini de görünür kılıyor. Oy hakkı mücadelelerinden feminist hareketlere, ikinci dalga feminizmden MeToo’ya kadar uzanan süreçte kadınların bu tarihsel aşağılanmaya nasıl itiraz ettiği gösteriliyor. Ancak yazarlar, mizojininin yalnızca geçmişe ait bir sorun olmadığını, biçim değiştirerek günümüzde de sürdüğünü vurguluyor. Modern toplumların eşitlik söylemine rağmen kadın cinayetleri, çevrimiçi taciz, beden denetimi ve kültürel dışlama gibi sorunların hâlâ devam ettiğini hatırlatıyorlar.

Özetle kitap, kadın düşmanlığını münferit nefret örnekleri olarak değil, Batı uygarlığının düşünsel ve kurumsal yapısına işlemiş tarihsel bir mekanizma olarak değerlendiriyor. Mizojininin kökenlerini anlamanın, yalnızca geçmişi çözümlemek değil, günümüzde süren eşitsizlik biçimlerini fark etmek açısından da hayati olduğunu gösteriyor.

Adeline Gargam, Bertrand Lançon — Mizojini: Antikçağdan Günümüze Kadın Düşmanlığının Tarihi
Çeviren: Ecenur Değirmenci • Say Yayınları
Tarih • 296 sayfa • 2026

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? (2026)

“Batı’nın yükselişi” anlatısını sorgulayan ve Batı uygarlığının dünyanın geri kalanından bağımsız biçimde geliştiği fikrine karşı çıkan kapsamlı bir dünya tarihi çalışması. Josephine Quinn’e göre Batı, kendi içine kapanmış bir medeniyetin doğal sonucu değil; binlerce yıl boyunca farklı toplumlarla kurduğu ilişkiler, alışverişler ve karşılaşmalar sayesinde şekillenmiş tarihsel bir oluşumdur.

‘Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?’ (‘How The World Made The West’), Antik Çağ’dan modern döneme uzanan yaklaşık dört bin yıllık süreçte Avrupa’nın nasıl sürekli dış etkilerle dönüştüğünü gösteriyor. Ticaret yolları, göç hareketleri, savaşlar, diplomatik ilişkiler, dinler ve bilgi dolaşımı, Batı’nın gelişiminde belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Quinn, Avrupa’yı tarihin merkezine yerleştiren geleneksel anlatının aksine, Avrupa’nın da daha geniş küresel ağların bir parçası olduğunu savunuyor.

Eserde özellikle Akdeniz dünyasının çok kültürlü yapısı, Yakın Doğu’nun siyasal ve düşünsel etkileri, Afrika’nın tarihsel katkıları ve Asya ile kurulan ticaret ağları ön plana çıkıyor. Antik Yunan ve Roma gibi uygarlıkların bile çevrelerindeki toplumlarla yoğun etkileşim içinde geliştiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, Batı’yı “benzersiz” ve “yalıtılmış” bir başarı hikâyesi olarak gören anlayışı sarsıyor.

Quinn’in temel meselelerinden biri de tarih yazımının kendisi oluyor. Kitap yalnızca geçmişte ne yaşandığını anlatmıyor; aynı zamanda tarihin neden belirli biçimlerde aktarıldığını da sorguluyor. Avrupa merkezli tarih anlayışının bazı toplumların katkılarını görünmez hale getirdiğini, “Batı” fikrinin ise büyük ölçüde sonradan kurulmuş ideolojik bir çerçeve olduğunu öne sürüyor. Böylece tarih, tarafsız bir kayıt olmaktan çok, güç ilişkileriyle biçimlenen bir anlatı biçimi olarak ele alınıyor.

Eserde “Batı” sabit bir coğrafi kimlik değil, sürekli değişen ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan tarihsel bir sonuç olarak tanımlanıyor. Merkezin zaman içinde farklı bölgelere kaydığı; kültürel, ekonomik ve düşünsel etkilerin tek yönlü değil karşılıklı olduğu gösteriliyor. Bu nedenle modern dünyanın oluşumu, yalnızca Avrupa’nın iç dinamikleriyle açıklanmıyor.

Sonuç olarak kitap, dünya tarihini birbirinden kopuk medeniyetlerin hikâyesi olarak değil, bağlantılar ve etkileşimler tarihi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Quinn, Batı’yı dünyanın geri kalanından üstün ve ayrıcalıklı bir yapı olarak görmek yerine, küresel karşılaşmaların ürünü olarak ele alıyor. Bu yönüyle eser, hem tarih anlayışını hem de günümüzde sıkça kullanılan “Batı değerleri” gibi kavramları yeniden değerlendirmek isteyenler için güçlü bir eleştirel perspektif sunuyor.

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?: 4.000 Yıllık Tarih
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Tarih • 546 sayfa • 2026

 

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz” (2026)

‘“Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor’, Serdar Korucu tarafından Süryani toplumunun yakın tarihini doğrudan tanıklıklar üzerinden görünür kılan sözlü tarih çalışması olarak öne çıkıyor. Kitap, resmi anlatıların dışında bırakılmış bir topluluğun hafızasını, acılarını, kayıplarını ve aidiyet duygusunu kendi sesleriyle aktarıyor.

Eserde Türkiye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Süryanilerin kişisel anıları, aile hikâyeleri ve kuşaklar boyunca aktarılan tanıklıkları bir araya geliyor. Böylece Süryanilerin bu topraklardaki varlığı yalnızca tarihsel bir dipnot olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir yaşam deneyimi olarak ortaya konuyor. Kitap, Süryanice “Sayfo,” yani “Kılıç” diye anılan dönemden Cumhuriyet yıllarına, ayrımcı uygulamalara, zorunlu göçlere ve şiddet ortamına kadar uzanan kırılmaları toplumsal hafıza üzerinden anlatıyor.

Anlatılar boyunca Süryani toplumunun maruz kaldığı dışlanma, mülksüzleştirme ve güvensizlik duygusu kadar, kültürlerini ve kimliklerini koruma çabaları da öne çıkıyor. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, köy boşaltmaları ve faili meçhul cinayetler gibi olaylar, bireysel hayatlarda bıraktıkları izlerle birlikte ele alınıyor. Buna rağmen kitap, yalnızca kayıplara odaklanan karanlık bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda geri dönüş arzusu, yeniden kurulan bağlar ve kültürel süreklilik üzerinde de duruyor.

Diyaspora deneyimi kitabın önemli eksenlerinden birini oluşturuyor. Avrupa’ya ve dünyanın farklı bölgelerine göç eden Süryanilerin, fiziksel olarak uzaklaşsalar bile Türkiye ile kurdukları duygusal bağın sürdüğü gösteriliyor. Bir kısmı geri dönmeye çalışırken, bir kısmı da hafızasını ve aidiyetini uzaktan korumaya devam ediyor. Bu aidiyet duygusu, Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Efrem II’nin “Biz bu topraklara aitiz” sözüyle simgeleşiyor.

Sonuç olarak eser, Süryani toplumunun geçmişini yalnızca acılar üzerinden değil; hafıza, direnç, kültürel devamlılık ve eve dönüş isteği üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal tarihine başka bir pencereden bakmayı sağlayan kitap, unutulmuş ya da bastırılmış hikâyeleri görünür kılarak kolektif hafızaya önemli bir katkı sunuyor.

Serdar Korucu — “Biz Bu Topraklara Aitiz”: Türkiye ve Diyasporadaki Süryaniler Anlatıyor
• İstos Yayın
Tarih • 592 sayfa • 2026