Christopher Pierson – Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi (2025)

Christopher Pierson bu çalışmasında, Latin Batı düşüncesinde mülkiyet kavramının ahlaki, hukuki ve siyasal anlamlarını tarihsel bir süreklilik içinde inceliyor. Servet, erdem ve yasa arasındaki ilişkiyi merkeze alan yazar, mülkiyetin yalnızca bireysel bir hak değil, toplumsal düzeni meşrulaştıran normatif bir yapı olarak anlam kazandığını gösteriyor.

Pierson, Antik Roma’dan Ortaçağ skolastiğine, doğal hukuk öğretisinden erken modern siyasal teorilere uzanan geniş bir çerçevede mülkiyetin adaletle nasıl ilişkilendiriliyor olduğunu analiz ediyor. Hristiyan ahlakı, sivil hukuk ve felsefi tartışmalar arasındaki gerilim, sahipliğin meşruiyetini sürekli yeniden tanımlıyor ve mülkiyetin erdemle temellendiriliyor oluşu sorgulanıyor.

Yazar, zenginliğin ahlaki bir ödül olarak sunulduğunu eleştiriyor ve eşitsizlik üreten yapıların nasıl doğal ve kaçınılmaz gibi gösterildiğini açığa çıkarıyor. Mülkiyetin sadece ekonomik bir düzenleme değil, aynı zamanda siyasal iktidarı yeniden üreten bir mekanizma olarak işlediğini vurguluyor.

‘Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi’ (‘Just Property: A History in the Latin West’), mülkiyet anlayışının tarih boyunca sabit kalmadığını, aksine etik, hukuki ve politik tartışmalar içinde sürekli yeniden biçimlendiğini ortaya koyuyor. Böylece okur, modern mülkiyet rejiminin kökenlerini sorguluyor ve adaletle ilişkisini daha eleştirel bir gözle yeniden düşünmeye yöneliyor.

  • Künye: Christopher Pierson – Latin Batı’da Mülkiyetin Tarihi, Birinci Cilt: Refah, Erdem, Hukuk, çeviren: Kıvılcım Turanlı, Zoe Kitap, tarih, 352 sayfa, 2025

Gülnur Acar Savran – Özne-Yapı Gerilimi (2025)

‘Özne-Yapı Gerilimi’ adlı bu çalışma, Gülnur Acar Savran’ın Marksist kuram içindeki temel bir sorunsalı, yani özne ile yapı arasındaki diyalektik ilişkiyi maddeci bir perspektiften yeniden düşünmesini konu alıyor. Yazar, Marksizmin tarihsel olarak taşıdığı belirlenimcilik ve iradecilik arasındaki gerilimi görünür kılıyor ve bu ikiliğin eleştirel toplum kuramları açısından hâlâ merkezi bir tartışma alanı oluşturuyor olduğunu gösteriyor.

Kitap, postmodernizmle birlikte güç kazanan öznelci ve tikelci yaklaşımları sorguluyor, bu yaklaşımların sınıf politikası ve kolektif özne fikrini aşındırıyor olduğunu ileri sürüyor. Savran, yapıların nesnel gerçekliğini göz ardı eden eğilimlerin özgürleşme potansiyelini zayıflatıyor olduğunu savunuyor ve teorik arayışların yeniden maddi temele yöneliyor olduğunu vurguluyor.

Derleme, Althusser, Laclau ve Mouffe gibi düşünürler üzerinden öznesiz yapı anlayışını tartışıyor, Lukács ve Gramsci’nin sınıf bilinci, hegemonya ve şeyleşme kavramları aracılığıyla bu sorunsala müdahale ediyor. Özellikle Lukács’ın bütünlük ve dolayım yaklaşımı, özne-yapı ilişkisini anlamada güçlü bir alternatif sunuyor ve maddeci diyalektiğin olanaklarını açığa çıkarıyor.

Savran, feminist teoride yaygın öznelcilikle de hesaplaşıyor ve maddeci bir feminizmin mümkün olduğunu söylüyor. Kitap, yapı ile özne arasında kurulmuş olan gerilimin yalnızca teorik değil, politik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor, böylece eleştirel düşüncenin yönünü yeniden belirliyor.

  • Künye: Gülnur Acar Savran – Özne-Yapı Gerilimi: Maddeci Bir Bakış, Dipnot Yayınları, inceleme, 268 sayfa, 2025

Lev Tolstoy, Sophia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya (2025)

Andrew Donskov’un derlediği bu çalışma, Lev Tolstoy ile eşi Sophia Tolstaya arasındaki yoğun mektuplaşmayı merkezine alıyor ve bu yazışmalar üzerinden hem bir evliliğin hem de bir edebi dehanın iç dünyasını görünür kılıyor. Mektuplar, sevgi, hayranlık, kırılganlık ve gerilim arasında salınan bir ilişkinin duygusal haritasını çiziyor ve Tolstoy’un ahlaki arayışları ile Tolstaya’nın pratik gerçekliği nasıl uzlaştırmaya çalışıyor olduğunu gösteriyor.

Dosya, yalnızca romantik bir anlatı sunmuyor, aynı zamanda yazarın yaratı süreci, vicdan muhasebesi, mülkiyet karşıtlığı ve dini dönüşümü üzerine düşünsel izlerini de açığa çıkarıyor. Tolstaya’nın sabrı, emeği ve eleştirel sesi, Tolstoy’un manevi radikalizmiyle çatışıyor, bu çatışma aile içi rollerin, fedakarlığın ve üretim ilişkilerinin sorgulanıyor olduğunu ortaya koyuyor.

Mektuplar boyunca iki karakterin psikolojik derinliği, gündelik hayatın yükleriyle ve tarihsel bağlamın baskısıyla iç içe geçiyor, böylece özel olan ile düşünsel olan arasındaki geçirgenlik belirginleşiyor. Kitap, edebiyat ile yaşam arasındaki sınırların sürekli yeniden tanımlanıyor olduğunu hissettiriyor ve okuru, büyük bir yazarın arkasındaki görünmeyen emeği, duygusal emeği ve süreklilik talebini fark etmeye çağırıyor.

‘Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi’ (‘Tolstoy and Tolstaya: A Portrait of a Life in Letters’), özel hayatın mahremiyeti ile kamusal üretimin gerilimini birlikte ele alıyor ve edebi metnin, ev içi emek ve duygusal dayanıklılık olmadan var olamıyor olduğunu sezdiriyor. Tolstoy’un idealleri ile Tolstaya’nın somut yaşam gerçekliği arasında kuruluyor olan bu ilişki, modern yazarlık mitinin arka planındaki insanî kırılganlığı açığa seriyor ve biyografinin, düşünce tarihine kişisel tanıklıklar üzerinden yeni bir derinlik kazandırıyor. Bu yaklaşım, mektubun hem tarihsel belge hem de etik bir yüzleşme alanı olarak işlev görüyor olduğunu bile düşündürüyor.

  • Künye: Lev  Tolstoy, Sofia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi, derleyen: Andrew Donskov, çeviren: Özge Özdemir, İletişim Yayınları, mektup, 595 sayfa, 2025

Susan J. Brison – Hesaplaşma (2025)

4 Temmuz 1990’da, Güney Fransa’da bir sabah yürüyüşü sırasında Susan J. Brison arkadan saldırıya uğradı, ağır şekilde dövüldü, cinsel saldırıya uğradı, bayılıncaya kadar boğazı sıkıldı ve ölüme terk edildi. Hayatta kaldı, ancak dünyası yıkıldı. Bir filozof olarak aldığı eğitim, olayları anlamlandırmasına yardımcı olamadı ve benliğin doğası ve içinde yaşadığı dünya hakkındaki temel varsayımlarının çoğu paramparça oldu.

Brison, bu eserinde cinsel şiddet deneyiminin bireyin benlik algısını nasıl parçaladığını ve bu yıkımın ardından öznenin kendini yeniden kurma sürecini felsefi ve kişisel bir anlatıyla ele alıyor. Yazar, yaşadığı saldırının ardından bedeniyle, hafızasıyla ve toplumsal çevresiyle kurduğu ilişkinin köklü biçimde değişiyor olduğunu gösteriyor.

Brison, travmanın yalnızca psikolojik bir yara değil, aynı zamanda varoluşsal bir kırılma olduğunu savunuyor ve şiddetin öznenin zaman algısını, süreklilik hissini ve güven duygusunu nasıl çözüyor olduğunu tartışıyor. Anlatı boyunca hatırlama, susma ve konuşma edimleri iç içe geçiyor ve iyileşme sürecinin doğrusal değil, kırılgan ve geri dönüşlü bir seyir izliyor olduğu vurgulanıyor.

‘Hesaplaşma: Şiddet ve Benliği Yeniden İnşa Etmek’ (‘Aftermath: Violence and the Remaking of a Self’), feminist felsefe ve etik çerçeveler üzerinden adalet, tanıklık ve onarım kavramlarını yeniden düşünmeye çağırıyor. Şiddet sonrası öznenin yeniden kuruluyor oluşu, yalnız bireysel bir toparlanma değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir meseleyi görünür kılıyor. Brison, dilin dönüştürücü gücünü öne çıkarıyor ve anlatmanın travmayı anlamlandıran bir araç olarak işlev görüyor olduğunu gösteriyor.

Kitap, travmanın kalıcı izlerini romantize etmiyor, aksine kırılganlık içinden doğan direnç biçimlerini analiz ediyor. Okur, benliğin parçalanma ve yeniden şekillenme süreçlerini içten bir tanıklık üzerinden izliyor ve etik sorumluluk üzerine düşünmeye yöneliyor. Bu yönüyle eser, şiddet sonrası yaşamın mümkünlüğünü sorguluyor ve insan onurunun yeniden tesis ediliyor oluşunu merkezine alıyor.

  • Künye: Susan J. Brison – Hesaplaşma: Şiddet ve Benliği Yeniden İnşa Etmek, çeviren: Osman Şenkul, Scala Yayıncılık, inceleme, 152 sayfa, 2025

Ozan Doğan – Roman Aleviler (2025)

Ozan Doğan, Roman Aleviler adlı eserinde Türkiye’de hem etnik hem inanç temelli çok katmanlı dışlanmaya maruz kalan Roman Alevilerin toplumsal konumunu sosyolojik bir perspektifle çözümlüyor. Yazar, bu topluluğun yalnızca egemen kültür tarafından değil, Alevi alanının içinde de marjinalleştiriliyor oluşunu görünür kılıyor ve bu durumun bireylerde derin bir aidiyet kırılması yarattığını vurguluyor.

Çalışma, Uşak merkezli saha verileri üzerinden Roman Alevilerin gündelik pratiklerini, inanç ritüellerini ve kimlik anlatılarını analiz ediyor. Demirciler, elekçiler, sepetçiler ve abdallar gibi alt gruplar arasındaki farklılaşma, topluluğun iç heterojenliğini açığa çıkarıyor ve aynı zamanda grup içi tahakküm ilişkilerinin nasıl kurulduğunu gösteriyor.

Doğan, katmanlı ötekilik durumunun yalnızca yapısal bir baskı biçimi olmadığını, aynı zamanda öznel direnç stratejileriyle karşılandığını ortaya koyuyor. Umursamama, karşı söylem geliştirme, kolektif örgütlenme ve Cemevlerinde görünürlük kazanma gibi pratikler, Roman Alevilerin var olma mücadelesini somutlaştırıyor.

Yazar, bu topluluğu tanımlayan yaklaşımın sınır çizici değil, anlamaya yönelen bir tutum olması gerektiğini savunuyor ve Roman Alevilerin deneyimini yalnızca mağduriyet diliyle değil, özneleşme süreci üzerinden okumayı öneriyor. Böylece eser, Türkiye’de kimlik, inanç ve toplumsal adalet tartışmalarına eleştirel bir katkı sunuyor, görünmez kılınan hafızayı akademik alana taşıyor ve çoğul Alevi gerçekliğinin kavranmasını derinleştiriyor.

  • Künye: Ozan Doğan – Roman Aleviler, İletişim Yayınları, inceleme, 232 sayfa, 2025

Emily Austin – Haz İçin Yaşamak (2025)

Emily Austin bu kitabında, Epikürcü felsefeyi günümüz yaşamına uyarlayarak haz kavramını yanlış anlaşılan yüzeysellikten kurtarıyor ve onu bilinçli, dengeli bir yaşam pratiği olarak ele alıyor. Kitap, hazza ulaşmanın aşırılık değil ölçülülük gerektirdiğini, gerçek mutluluğun sade keyiflerde ve zihinsel dinginlikte şekillendiğini anlatıyor.

Austin, Epikür’ün öğretilerinden yola çıkarak korku, kaygı ve sosyal baskıların bireyi hazdan uzaklaştırdığını gösteriyor ve arzuyu yöneten dürtülerin fark edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bedensel zevklerin geçiciliği karşısında zihinsel huzurun kalıcılığı ön plana çıkıyor ve okur, tatmin duygusunun dış rekabetten değil iç dengeden doğduğunu seziyor.

‘Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi’ (‘Living for Pleasure: An Epicurean Guide to Life’), modern tüketim kültürünü eleştiriyor ve mutluluğun sürekli daha fazlasını aramakla değil, yeterlilik bilinci geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Günlük küçük ritüeller, dostluk, düşünsel özgürlük ve doğayla temas, haz dolu bir yaşamın temel bileşenleri olarak yeniden anlam kazanıyor.

Austin, Epikürcülüğü edilgen bir keyif anlayışı yerine bilinçli seçimlere dayanan etik bir duruş olarak yorumluyor ve bireyin kendi yaşam temposunu kurmasını teşvik ediyor. Böylece okur, haz merkezli ama sorumlulukla örülü bir yaşam perspektifi geliştiriyor ve varoluşunu daha berrak bir farkındalıkla deneyimliyor.

Yazar, hangi arzuların doğal ve gerekli olduğunu, hangilerinin ise huzursuzluk yarattığını ayırt etmeye çağırıyor ve bu ayrımın bireysel özgürlüğü nasıl güçlendirdiğini açıklıyor. Okur, kendi haz anlayışını sorgularken suçluluk ve utanç yerine şefkatli bir bilinç geliştirmeyi öğreniyor ve yaşamdan alınan keyfin nicelikten çok nitelikle ölçüldüğünü kavrıyor.

Bu rehber, haz ile bilgelik arasındaki dengeyi görünür kılıyor ve insanın kendine karşı daha sakin, daha dürüst bir ilişki kurmasını sağlıyor. Okur, yaşamını acele değil bilinçle yönlendiriyor.

  • Künye: Emily Austin – Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, felsefe, 352 sayfa, 2025

Samuel Farber – Stalinizmden Önce (2025)

Samuel Farber bu çalışmasında, Stalin öncesi Sovyet deneyimini merkezine alarak devrimin ilk yıllarında ortaya çıkan Sovyet demokrasisini inceliyor. ‘Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü’ (‘Before Stalinism: The Rise and Fall of Soviet Democracy’), devrim sonrasında işçi konseyleri üzerinden şekillenen katılımcı yapının, karar alma süreçlerinde gerçek bir çoğulluk yarattığını ve farklı siyasal eğilimlerin tartışmasına alan açtığını gösteriyor.

Farber, bu dönemde Bolşevik Parti içinde yürütülen yoğun tartışmaların ve taban örgütlenmelerinin varlığını vurguluyor. Ancak iç savaş, ekonomik yıkım ve dış müdahaleler, giderek merkeziyetçi bir yönetim biçimini güçlendiriyor ve bürokratikleşme eğilimi derinleşiyor.

Sovyet demokrasisinin bu erken evresi, Farber’e göre kaçınılmaz bir diktatörlüğün habercisi değil, bastırılan bir potansiyelin göstergesi oluyor. İşçi sınıfının öz yönetim kapasitesi zayıfladıkça parti-devlet yapısı toplumsal tabandan kopuyor ve devrimin ruhu daralıyor.

Yazar, bu süreci romantize etmiyor ve tarihsel koşulların yarattığı zorunlulukları eleştirel bir dikkatle yorumluyor. Sovyet deneyimi üzerinden, sosyalist demokrasinin farklı bir yönelimle gelişebileceğini gösteriyor ve günümüz politik mücadelelerine eleştirel bir perspektif sunuyor.

Farber’in yaklaşımı, Sovyet tarihine tek hatlı bir çöküş anlatısı yerine, açılmamış olanaklar üzerinden bakıyor. Bu bakış, işçi demokrasisi deneyiminin tarihsel önemini görünür kılıyor ve devrimci pratik ile demokratik katılım arasındaki kopuşun nedenlerini daha berrak biçimde çözümlemeye olanak tanıyor.

Bu çözümleme, Sovyetler Birliği’nin erken dönemine dair yerleşik kabulleri sarsıyor. Okur, kaybedilen siyasal ihtimallerin izini sürerken sosyalizmin demokratik bir tahayyülle yeniden düşünülmesi gerektiğini seziyor.

Metin, tarihsel deneyimi dogmatik yargılardan arındırıyor ve özgürleşme olasılığını canlı tutuyor. Böylece sosyalist düşüncenin geleceğine dair eleştirel bir kapı aralıyor ve umut yaratıyor.

  • Künye: Samuel Farber – Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Edebi Şeyler Yayınları, siyaset, 376 sayfa, 2025

François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025

Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları (2025)

Dasha Kiper bu eserinde, demansın yalnızca bilişsel bir hastalık olmadığını, kişinin gerçeklik algısını, benlik hissini ve ilişkiler kurma biçimini kökten dönüştüren bir yolculuk olduğunu anlatıyor. Yazar, nörobilimsel verilerle kişisel bakım hikayelerini birleştiriyor ve hastalar ile bakım verenler arasındaki görünmez sınırların nasıl yeniden çiziliyor olduğunu gösteriyor. Demanslı bireylerin davranışlarının iradi bir tercih değil, değişen beyin işlevlerinin doğal sonucu olduğunu vurguluyor.

Kiper, bakım verenlerin sevgi, sabır, öfke ve suçluluk arasında gidip gelen karmaşık bir ruh halinde yaşadığını aktarıyor. Empati kurma çabasının çoğu zaman mantıkla çatışıyor olması, bakım ilişkisini yıpratıyor ve insan zihninin sınırlı duygusal kapasitesini görünür kılıyor. Bu süreçte gerçekliğe uyum sağlama zorunluluğu, bakım verenleri sürekli bir iç sorgulamaya sürüklüyor.

‘Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri’ (‘Travelers to Unimaginable Lands: Stories of Dementia, the Caregiver, and the Human Brain’), demansla yaşamanın bir kayıp hikayesi değil, dönüşen bir varoluş deneyimi olduğunu söylüyor. Kiper, kabullenmenin teslimiyet değil, yeni bir iletişim biçimi geliştirme çabası olduğunu hissettiriyor. Anlatı, hem bilimsel hem insani bir perspektiften, kırılgan hafızaların içinde anlam arıyor ve okuru derin bir farkındalığa çağırıyor.

Yazar, okuyucuya bakım sürecinde kontrol edemediği durumlarla barışmayı öğretiyor ve mükemmel çözüm arayışının yerini anlayışın alması gerektiğini sezdiriyor. Zamanın parçalanıyor olması, dilin çözülüyor gibi görünmesi ve tanıdık yüzlerin yabancılaşıyor hissi yaratması, anlatının merkezinde yer alıyor. Böylece demans, korkutucu bir bilinmezlik değil, dikkatle izleniyor ve anlamlandırılıyor bir iç hareket olarak kavranıyor. Okur, hafıza kaybının ardındaki insan hikayesini görmeye başlıyor ve bu kırılgan yolculuğa daha şefkatli bakıyor.

  • Künye: Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri, çeviren: Zeynep Arık Tozar, Domingo Kitap, psikoloji, 240 sayfa, 2025