Lauren Elkin – Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar (2018)

Lauren Elkin’den, şehirde yürüyen kadınların, flanözlerin tarihi.

Başka bir deyişle, kadın kent gezginlerinin bir şeceresi.

Flanör, Paris’in pasajlarında “amaçsızca dolaşan kişi” anlamına geliyor ve kavramın kendisi de daha ziyade erkekleri kapsıyor.

Elkin de, flanörü erilden dişile flanöz şeklinde dönüştürüyor ve hem kavramın temsil ettikleri üzerine derinlemesine düşünüyor hem de bunu temsil eden kadın figürlerin dünyasına iniyor.

Elkin, okurunu Paris, New York, Tokyo, Venedik ve Londra’nın sokaklarında bir yolculuğa çıkarıyor ve George Sand, Virginia Woolf, Jean Rhys, Agnes Varda, Sophie Calle, Martha Gellhorn ve Joan Didion gibi güçlü kadınların, birer flanöz olarak izlerini takip ediyor.

Deneme, biyografi, kültürel tarih, gezi, edebi eleştiri, kent topografyası ve anı türlerinin harika bir bireşimi olarak okunabilecek kitap, kadınların edebiyat, sanat, tarih, sinema aracılığıyla şehirle, metropolle kurdukları ilişkinin tarihini kapsamlı bir gözle ortaya koymasıyla çok ilgi çekici.

Lauren Elkin’in kitabı, sürekli sokaktan kovalanan kadınların, geçmişten bugüne kamusal alanla nasıl güçlü bir bağa ve tarihe sahip olduklarını gözler önüne sermesiyle, özellikle kadın okurlar için güçlü ve güncel bir moral kaynak olmaya aday.

  • Künye: Lauren Elkin – Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar, çeviren: Doğancan Dilcun Doğan, Nebula Kitap, deneme, 372 sayfa, 2018

 

Thomas Bührke – Einstein’ın Görelilik Kuramı (2018)

Albert Einstein’ın bilim tarihine yeniden yön vermiş Genel Görelilik Kuramının tarihsel arka planı ve astronomik-kozmolojik sonuçları hakkında dört dörtlük bir çalışma.

Thomas Bührke burada, kütleçekimi dalgalarından karanlık madde ve kara enerjiye, kara deliklerden kütleçekimi etkisiyle ışığın sapmasına, Özel Görelilik ve Genel Görelilik kuramlarının iyi bir özetini yapıyor ve bu kuramların astronomi ve astrofizik başta olmak üzere bilimde yarattığı büyük dönüşümün sağlam bir kaydını sunuyor.

Kuram taraftarları kadar kurama karşı çıkanların fikirlerine de yer veren Bührke, alanın önde gelen isimleriyle yapılmış aydınlatıcı söyleşilere de yer veriyor.

Bununla da yetinmeyerek kuramın edebiyattaki ve sanattaki yansımalarını da izleyen çalışma, böylece fizik ve astronominin entelektüel dinamiklerini de ortaya koymuş oluyor.

Her Einstein meraklısının kitaplığında bulunması gereken bir eser.

  • Künye: Thomas Bührke – Einstein’ın Görelilik Kuramı, çeviren: Zeynep Taşkın, Say Yayınları, bilim, 288 sayfa, 2018

Christopher S. Wilson – Anıtkabir’in Ötesi (2018)

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, Anıtkabir’e nakledilip halkın ziyaretine açılana kadar farklı yerlerde kalmıştı.

Christopher Wilson’ın, ilk baskısı 2015’te yapılan, şimdi ikinci baskısıyla raflardaki yerini alan bu ilgi çekici kitabı da, Atatürk’ün naaşının tutulduğu bu yerlerden, o dönemde yapılan cenaze törenlerinden ve Anıtkabir’in inşa sürecinden hareketle, mezar mimarisinde ortaya çıkan Atatürk temsillerinin ulusal ve kolektif belleği nasıl şekillendirdiğini kapsamlı bir bakışla ortaya koyuyor.

Kitapta,

  • Mezar mimarisi bağlamında Atatürk ve Atatürk’ün Türkiye’deki temsiliyeti,
  • Kimlik, bellek ve milliyetçilik ile mimari arasındaki ilişki,
  • Atatürk’ün naaşının Dolmabahçe Sarayı’ndan Ankara’ya nakli,
  • Atatürk’ün Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabri,
  • Naaşın Anıtkabir’e nakli,
  • Anıtkabir için yapılan mimari yarışma,
  • Kazananın ödüllendirilmesi,
  • Anıtkabir’in inşası gibi birçok ilgi çekici konu ele alınıyor.

Wilson’ın çalışmasını önemli kılan hususlardan biri de, Dolmabahçe Müzesi, Atatürk’ün Dolmabahçe’deki yatak odası, Anıtkabir’in abidevi niteliği, Atatürk evleri ve müzeleri ve son olarak da törenler ve anmalar ile Atatürk kimliği üzerinden ulusal belleğin nasıl sürdürüldüğünü ortaya koyması.

  • Künye: Christopher S. Wilson – Anıtkabir’in Ötesi: Atatürk’ün Mezar Mimarisi – Ulusal Belleğin İnşası ve Sürdürülmesi, çeviren: Mehmet Beşikçi, Koç Üniversitesi Yayınları, mimari, tarih, 176 sayfa, 2018

Sara Villanueva – Ergenlik: Sıkıntılı Yıllar (2018)

“Kucağıma sokulmaya can atan tatlı minnoş oğluma ne oldu?”

“Saçlarını taratmak için hevesle önüme oturup ardından benimkileri taramak için yalvaran küçük sevecen kızım nereye kayboldu?”

Bunlar, birçok ebeveynin, çocukları ergenliğe adım attıktan sonra yaşanan gelişmelere bakıp kendilerine sık sık sordukları sorulardır.

Kendisi de dört çocuk sahibi bir anne olan Sara Villanueva’nın, kendi deneyimlerinden de yola çıkarak kaleme aldığı bu kitap, “fırtına ve stres” olarak özetlenebilecek ergenlik dönemine ebeveynlerin nasıl daha sağlıklı ve yapıcı bir şekilde yaklaşabileceklerini anlatıyor.

Ergenlik dönemindeki muazzam gelişmeleri açıklayarak açılan kitapta,

  • Ergenlerde kavrama,
  • Ebeveyn-ergen çatışmasının nedenleri,
  • Gençlerin bağımsızlıklarını kazanmasının ailedeki yansımaları,
  • Gençlerde buluğ ve seks süreci,
  • Ergen çocuğun sosyal dünyası,
  • Ergenlikte flört, romantik ilişkiler ve seks,
  • Ergenlikteki olası tuzaklar ve sorunlar,
  • Ergen yetiştirmenin yarattığı korku ve güvensizlikle yüzleşmek,
  • Ve ergenler dışarıya açılırken ebeveynlerinin bu değişime kucak açması gibi önemli konular irdeleniyor.

Son olarak belirtelim: Sara Villanueva’nın uzmanlık alanı, ergen gelişimi.

Villanueva, halen görevli olduğu St. Edward Üniversitesi’nde çocuk ve ergenlik psikolojisi, gelişimsel psikopatoloji ve insan cinselliği gibi konularda ders veriyor.

  • Künye: Sara Villanueva – Ergenlik: Sıkıntılı Yıllar (Ergen Çocuklarımıza Keyifle Ebeveynlik Etmenin Yolları), çeviren: Defne Orhun, İletişim Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2018

Walter Benjamin – Radyo Benjamin (2018)

‘Radyo Benjamin’, her şeyden önce, Walter Benjamin’in ne denli çok yönlü ve üretken bir düşünür olduğunu ortaya koymasıyla dikkat çekiyor diyebiliriz.

Bu kitap, düşünürün 1929-1933 arasında Frankfurt ve Berlin radyolarında yaptığı 80’i aşkın yayınından yapılmış bir derleme.

Adı ekseriyetle fotoğraf hakkındaki yazılarıyla ve sinema, mimari, Yahudi teolojisi, Marksizm, çeviri çalışmaları, şiddet ve egemenlik alanlarına yaptığı katkılarla anılan Benjamin’in, radyo tarihinin ilk dönemlerindeki katkıları ise nispeten gölgede kaldı.

İşte Benjamin’in çoğu çocuklara yönelik yapılmış bu programları, hayranlık uyandıran genişlikte bir konu yelpazesine yayılıyor:

  • Hızla değişen Berlin’in tipolojileri ve arkeolojileri,
  • Çocukluk dünyasının değişen yüzünden sahneler,
  • Doğru ile yanlışın sınırlarını belirsizleştiren örnek üçkâğıtçılık, dolandırıcılık, sahtekârlık vakaları,
  • Vezüv’ün patlaması ve Missisipi Nehri’nin taşması gibi felaketler ve daha niceleri…

Benjamin’in konuşmaları, çocuklara yönelik olanlarına ek olarak, edebiyat zevki, okuma pratiklerinin popülerleşmesiyle ilgili Aydınlanma dönemi tartışmaları ve insanların mutsuz olma kapasitesi gibi konuları da ele alıyor.

Kitabın birinci bölümünde, Benjamin’in Berlin Radyosu ve Frankfurt Radyosu’nun “gençlik saati” için yazıp sunduğu “çocuklar için radyo hikâyelerinden” günümüze ulaşan metinler yer alıyor.

İkinci bölümde, Benjamin’in çocuklar için yazdığı radyo oyunları olan Kaspercik Hakkında Kuru Gürültü ve Soğuk Kalp bulunuyor.

Üçüncü bölüm, Benjamin’in “edebi radyo konuşmalarını”, derslerini, okumalarını, radyo sohbetlerinden ulaşılabilen metinleri, Hörmodelle yani ibretlik radyo oyunlarını ve çocuklar için hazırlanmamış iki radyo oyununu bir araya getiriyor.

Son olarak dördüncü bölümde ise, Benjamin’in radyoda yayınlanmak üzere kaleme alınmamış olmakla beraber radyo üzerine olan yazılarından bir seçki sunuluyor.

  • Künye: Walter Benjamin – Radyo Benjamin, hazırlayan: Lecia Rosenthal, çeviren: Cemal Ener ve Elif Okan Gezmiş, Metis Yayınları, deneme, 440 sayfa, 2018

Tanıl Bora – Milliyetçiliğin Provokasyonu: Yugoslavya (2018)

Tanıl Bora’nın bu kitabı, ilk olarak 1991’de yayınlanmasına rağmen, bir uluslar mozaiği olarak kurulmuş Yugoslavya’nın dağılma ve parçalanma sürecini zengin bir perspektifle ortaya koymasıyla, konu hakkında güncelliğini korumaya devam ediyor.

Yugoslavya deneyimi, neden önemliydi?

Yugoslavya, eski SSCB’nin olduğu gibi çokuluslu modern imparatorluk modeli ile bildik millî devlet modeli arasında çoğulcu, ademimerkeziyetçi ve özyönetimci üçüncü yol umudu taşımasıyla önemliydi.

Bora da Yugoslavya’nın tarihsel macerasına, tam da bu pencereden; “millî mesele”de bir “üçüncü yol” umudu, bir alternatif oluşturma potansiyeli açısından bakıyor ve Yugoslavya’da yaşanan iç savaş sürecini de, bu umudun yitişinin, yitirilişinin hikâyesi olarak ele alıyor.

Kitap, Habsburg ve Osmanlı egemenliklerinden Yugoslavya’nın bağımsızlığını kazanışına, anti-faşist partizan savaşından Stalin dönemine, Yugoslav milli sosyalizm modelinden yükselen milliyetçiliğin Yugoslavya’daki etkilerine, 1990/91 seçimlerinden neo-Stalinist restorasyona, Bosna-Hersek sorunundan iç savaşa ve Yugoslavya bunalımının Türkiye’ye yansımalarına pek çok önemli konuyu derinlemesine irdeliyor.

  • Künye: Tanıl Bora – Milliyetçiliğin Provokasyonu: Yugoslavya, İletişim Yayınları, siyaset, 256 sayfa, 2018

Nikki van der Gaag – Feminizm (2018)

Feminizm kavramını ilk kez olumlu bir şekilde 1882 yılında, kadınların hayatlarını iyileştirmeyi amaçlayan mücadele olarak tanımlayan, Fransız aktivist Hubertine Auclert oldu.

Kuşkusuz feminizm de o günden bu yana epey yol kat etti, fakat bugün, özellikle ırkçılığın veya yoksulluğun neden olduğu türden dezavantajlarla karşı karşıya olan kadınlarla kız çocukları için hâlâ yapılacak çok şey var.

İşte Nikki van der Gaag’ın bu rehber çalışması, feminizme ihtiyacımızın bugün neden daha yakıcı bir hal aldığını gözler önüne seriyor.

Yazar, feminizmin anlamı, tarihi, karşılaştığı güçlükler ve kuramın kendi içindeki farklılıkların izini sürüyor ve ardından gündelik hayat, sosyal ilişkiler, toplumsal roller veya iş dünyasında feminist tavrın ve duruşun ne anlama geldiğini açıklıyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğin sonuçlarını çarpıcı verilerle ortaya koyan der Gaag, her şartta kadınların hayatlarını değiştirmelerinin mümkün olduğunu, dünya çapından derlediği örnek olaylar eşliğinde anlatıyor.

  • Künye: Nikki van der Gaag – Feminizm: Dünyanın Neden Bu Kelimeye Hâlâ İhtiyacı Var?, çeviren: Beyza Sumer Aydaş, Sel Yayıncılık, feminizm, 147 sayfa, 2018

Kolektif – Assurlular (2018)

Assur kenti ve adını bu kentten alan krallık, MÖ 2. binyılın başlarında Kuzey Irak’ta, Dicle Nehri kıyısında kurulmuş ve MÖ 7. yüzyılın sonlarına kadar yaklaşık 1400 yıl neredeyse kesintisiz biçimde varlığını sürdürmüştü.

Türkçe ve İngilizce basılan bu kapsamlı kitap da, MÖ 2. binyılda ilk uluslararası organize ticareti başlatan ve bütün günlük ve ticari faaliyetlerini tabletlere yazdıran tüccarlar ile sonraki binyılda sarp yamaçlara kabartmalarını yaptıran Assurlu kralların, başta Anadolu olmak üzere Yakındoğu coğrafyasında bıraktıkları izleri takip ediyor.

Araştırmacıların uzun yıllar süren çalışmalar sonucunda elde ettikleri Assur Dönemi Anadolu kültür tarihine dair veriler, her biri alanında uzman bilim insanları tarafından kaleme alınmış.

Kitapta, Assur tarihini ana hatlarıyla tanımlayan girişin ardından, sırasıyla Eski, Orta ve Yeni Assur dönemlerine ilişkin bölümler geliyor.

Burada, Eski Assur Dönemi’nde ticaret ve ticaret merkezleri, Orta Assur Dönemi’nde göçler ve Güneydoğu Anadolu’daki siyasi egemenlik süreci tartışılıyor.

Kitabın büyük bölümünü oluşturan Yeni Assur Dönemi, Anadolu’yla ilişkili sefer kayıtları, Güneydoğu Anadolu’daki steller, kabartmalar ve çiviyazılı arşivler; Assur-Urartu, Assur-Geç Hitit, Assur-Orta Anadolu ve Assur-Arami ilişkileri gibi konuları irdeliyor.

Son iki bölümde ise, Assurluların doğrudan inşa ettiği veya kültürel etkilerinin taşındığı Anadolu’daki merkezler, garnizonlar/eyalet merkezleri ve köyler/kırsal yerleşmeler ele alınıyor.

  • Künye: Kolektif – Assurlular: Dicle’den Toroslar’a Tanrı Assur’un Krallığı, hazırlayan: Kemalettin Köroğlu ve Selim Ferruh Adalı, çeviren: Azer Keskin, B. Nilgün Öz ve G. Bike Yazıcıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 480 sayfa, 2018

Rita Ender – Aile Yadigârları (2018)

Daha önce ‘Kolay Gelsin’ ve ‘İsmiyle Yaşamak’ gibi birbirinden güzel iki kitaba imza atmış Rita Ender’den yine harika bir çalışma.

Ender burada, Türkiyeli otuz genç Yahudi ile “aile yadigârları” üzerine söyleşiyor.

Söyleşiye katılanlar, kutu, örtü, saat, elbise, bardak ve semaver gibi ailelerinden kendilerine miras kalmış yadigârlardan yola çıkarak “Ailemden bana ne kaldı ve ben çocuğuma ne aktaracağım?” sorusunun yanıtını arıyor.

Bu söyleşiler, okuru, kişiden kişiye, kuşaktan kuşağa anılar kadar, kimi duyguların da aktarılabildiğini göstermesiyle dikkat çekiyor.

Yine bu söyleşiler, aynı zamanda Türkiyeli Yahudi toplumu hakkında bir belgesel niteliğinde.

Zira söyleşiler, bir zamanlar Türkiye’nin her yerinde; Van’da, Adana’da, Edirne’de, Bursa’da, Ankara’da, Diyarbakır’da, Tekirdağ’da, Bodrum’da ve başka pek çok yerde yaşamış Yahudi nüfusun, bugün daha çok antisemitizm nedeniyle Adana, Antakya, Ankara, Bursa’da kalan son aileler haricinde çoğunlukla İzmir ve İstanbul’da yaşadıklarını da bir kez daha bize hatırlatıyor.

  • Künye: Rita Ender – Aile Yadigârları, İletişim Yayınları, kültür, 230 sayfa, 2018

Servet Gün – Piyasa Hukukunun İnşası: Zorunlu Arabuluculuk (2018)

Yakın zamanda iş mahkemesi kanununda yapılan değişiklikle, çalışan tazminatında tümüyle çalışanın aleyhine işleyen, onun haklarını büyük oranda tırpanlayan “zorunlu arabuluculuk”  düzenlemesi getirildi.

Servet Gün de bu çalışmasında, zorunlu arabuluculuk düzenlemesini, tam da olması gerektiği şekilde, devlet ve hukuk aracılığıyla ‘işleyen piyasalar’ yaratan müdahalelerin bir örneği olarak, başka bir deyişle dolayımlanmış bir sınıf müdahalesi örneği olarak inceliyor.

Kitabının ilk bölümünde neoliberalizmin piyasa yönelimli müdahalelerini irdeleyen Gün, neoliberal süreçte geleneksel iş hukuku anlayışının nasıl dönüştürüldüğünü gösteriyor.

Kitabın ikinci bölümü, bugüne kadar kamusal hizmet statüsüne tabi olagelmiş yargının, bugün nasıl piyalaştırıldığıyla ilgili.

Gün, yargı faaliyetlerinin piyasa mantığına tabi kılınarak metalaştırıldığını, bunun bir sonraki aşaması olan iş mahkemeleri kanunuyla getirilen “zorunlu arabuluculuk” kurumunun, sınıfsal kazanımların kamu otoritesi önünde talep edilebilirliğini riske attığını ortaya koyuyor.

Başka bir deyişle yazar, “zorunlu arabuluculuk” kurumunun yalnızca kamusal hizmetin niteliğini değiştirmediğini, bunun yanı sıra büyük tarihsel mücadelelerin ürünü olan iş hukukuna içerilmiş sınıfsal kazanımları da berhava ettiğini söylüyor.

Özellikle yargının özelleştirilmesi ve iş yargısında yaşanan gelişmelerin sıkı bir sınıfsal analizini okumak isteyenler, bu kitabı kaçırmamalı.

  • Künye: Servet Gün – Piyasa Hukukunun İnşası: Zorunlu Arabuluculuk, Nota Bene Yayınları, siyaset, 96 sayfa, 2018