Atsuko Ichijo ve Ronald Ranta – Yemek ve Ulusal Kimlik (2018)

Yemek yaşam için vazgeçilmezdir.

Ve tam da bu yüzden, özünde siyasi bir şeydir.

Fakat işin ilginç yanı, ulus devletlerin egemenliğini sürdürmesine, milliyetçiliğin yığınları etkilemesine ve yemeğin birçok durumda “ulusal” bir şey olarak tanımlanmasına rağmen, yemek ve milliyetçilik/ulusal kimlik arasındaki ilişki sistematik bir şekilde irdelenmedi.

İşte, Atsuko Ichijo ve Ronald Ranta’nın bu ilginç çalışmaları, tam da bunu yapıyor.

Yemek ve milliyetçilik ekseninde siyasetin doğasını irdeleyen yazarlar, milliyetçilik çalışmalarında ihmal edilmiş bir alana ışık tutuyor.

Kitabın bir diğer önemli katkısı ise, okurun dikkatini “yemek ve milliyetçilik” ilişkisinin eksenine, siyaseti araştırma ve anlamaya, politik ekonomi ve uluslararası ilişkilere çekmesi.

‘Yemek ve Ulusal Kimlik’, her anlamda ilgi çekici ve eğitici bir kitap.

  • Künye: Atsuko Ichijo ve Ronald Ranta – Yemek ve Ulusal Kimlik: Gündelik Yaşamdan Küresel Siyasete, çeviren: Emrullah Ataseven, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 2018

 

Maksim Gorki – Tolstoy’dan Anılar (2018)

Maksim Gorki’nin Lev Tolstoy’la yakın bir ilişkisi olmuştu.

Tolstoy Kırım’dayken, Gorki, Gaspra’da yaşadığı sırada ona sık sık giderdi.

Aynı şekilde Tolstoy da Gorki’yi ziyarete giderdi.

İşte Gorki bu kitabında da, büyük yazarın hastalığı sürecine ilişkin anı ve gözlemlerini paylaşıyor.

Gorki’nin içten üslubuyla öne çıkan kitap, Tolstoy’un bu dönemine ilişkin ilginç anılar sunduğu gibi, o dönem altın çağını yaşamakta olan Rus edebiyatı hakkında aydınlatıcı değerlendirmeler de barındırıyor.

Kitabın bir diğer önemli katkısı da, Tolstoy’un Dostoyevski ve Çehov gibi bazı öne çıkan Rus yazarları hakkındaki düşüncelerini sunması.

  • Künye: Maksim Gorki – Tolstoy’dan Anılar, çeviren: Akşit Göktürk, Yapı Kredi Yayınları, anı, 64 sayfa, 2018

Salim Fikret Kırgi – Osmanlı Vampirleri (2018)

Salim Fikret Kırgi’nin bu ilginç çalışması, folklorik vampir fenomeninin gelişimini Osmanlı Avrupası kültürel tarihi perspektifinden değerlendiriyor.

Vampirlerle ilgili araştırmalardaki genel eğilim, folklorik vampirin modern-öncesi dönemde çoğunlukla Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Slav ve Grek toplulukların takip ettiği bir halk inanışı şeklinde tanımlamaktır.

Burada bizim açımızdan dikkat çekici husus ise, kurgusal vampire öncülük eden bu folklorik vampirin ortaya çıktığı coğrafyanın, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde bulunmasıdır.

İşte Kirgi de, folklorik vampir inanışını, dinî ve etnik sınırların üzerinde ‘bölgesel’ bir halk inanışı kabul ederek Osmanlı Avrupası içerisindeki dinî-etnik toplulukların iletişimleri, etkileşimleri ve değiş tokuşları çerçevesinde vampir mitinin tarihine zengin bir katkı yapıyor.

Kırgi, bunu yaparken de şu soruların yanıtlarını arıyor:

  • Eğer folklorik vampir çoktanrıcı dönemden kalma bir inanışsa Rum Ortodoks inanç sistemiyle ilişkileri hangi koşullar altında şekillenmişti?
  • Müslümanlar da vampir benzeri doğaüstü varlıklara dair halk inanışlarına sahip olamazlar mıydı?
  • Osmanlı ulemasının vampir salgınlarıyla mücadele konusundaki görüşleri, mahkemelerin konuyla ilgili almış oldukları kararlar neydi?
  • Vampir olduğuna inanılan Müslümanlar var mıydı ve –eğer öyleyse– onların cesetleri de kazıklanıp yakılıyor muydu?
  • Müslüman Osmanlıların vampir farkındalığı ne koşullar altında şekillendi ve halk inanışının Batı Avrupa’da kazandığı tanınırlık sonrası ne yönde gelişti?

Künye: Salim Fikret Kırgi – Osmanlı Vampirleri: Söylenceler, Etkileşimler, Tepkiler, İletişim Yayınları, tarih, 128 sayfa, 2018

Kevin B. Anderson – Marx Sınırlarda (2018)

Bilindiği gibi, Karl Marx’ın Hindistan, Çin, Rusya, Polonya, Amerika Birleşik Devletleri, İrlanda ve Cezayir gibi, o zamanın kapitalist sisteminin sınırlarında kalmış ülkeler hakkında kaleme aldığı, fakat üzerinde pek durulmamış yazıları bulunuyor.

Kevin Anderson da bu muazzam çalışmasında, söz konusu binlerce sayfalık yazıyı didik didik ederek, Marx’ın kapitalizmin farklı coğrafyalardaki seyri konusundaki düşüncelerini açıklığa kavuşturuyor.

Bunu yaparken Marx’ın 1848-1883 arasında düşüncelerinin gelişimini de kayda alan Anderson’ın kitabı bununla da yetinmiyor.

‘Marx Sınırlarda’, Marx’ın ‘Kapital’in Fransızca basımı için yaptığı kritik değişiklikleri, New York Tribune için yaptığı gazetecilik faaliyetlerini, diğer yazılarını ve tuttuğu kitap notlarını da yorumlayarak, özgün bir Marx portresi de sunuyor.

Bu portredeki Marx, sınıfın yanında ulus, ırk ve etnisiteyi de hesaba katan bir teorisyen olarak karşımıza çıkıyor.

Kitabın bu nitelikleriyle, birçok tartışmaya kapı aralayacağını söylemeliyiz.

  • Künye: Kevin B. Anderson – Marx Sınırlarda: Etnisite, Ulus, Ulusçuluk ve Batı Dışı Toplumlar, çeviren: Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, siyaset, 432 sayfa, 2018

Julia Kristeva – Hannah Arendt (2018)

Julia Kristeva’nın bu kitabı, Hannah Arendt’in eserlerinin dil, benlik, beden, politik mekân ve yaşam gibi felsefi kavramları derinlemesine sorguluyor.

Kristeva’nın çalışması, esasında, kendisinin Toronto Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Merkezi’nde yaptığı bir dizi konferansa dayanıyor.

Kristeva’nın, politik olmaktan ziyade felsefi olan bu çalışmasının, bilhassa Arendt hakkındaki bazı çelişkileri ve Arendt’in konumlarına dair yanlış anlaşılmaları netleştirmek bakımından faydalı olduğunu düşünüyoruz.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Anlatı derhal paylaşılan eylemdir ve dolayısıyla ilk politik eylemdir.”

“Düşünce, irade gösterme ve muhakeme onu felsefi gibi görünen tefekkürlere, tıpkı politikanın kendisine yaptığı gibi felsefeyi parçalarına ayıran tefekkürlere yöneltir ve bunlar, özgürlüğe bakmak için yeni bir yol, bilhassa Arendtçi olan yeni bir yol tasarlamaya devam eder.”

“Bağışlama eyleme değil, kişiye hitap eder. Birisi cinayeti ya da hırsızlığı bağışlayamaz, sadece katili ya da hırsızı bağışlayabilir. Bağışlama, bir şeyi değil de birisini amaçlayarak, kendisini bir sevgi eylemi olarak açığa vurur; fakat sevgi olsun ya da olmasın, bağışladığımız kişiyi dikkate alır.”

  • Künye: Julia Kristeva – Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır, çeviren: Necdet Dümelli, İletişim Yayınları, felsefe, 80 sayfa, 2018

John S. Allen – Obur Zihin (2018)

John Allen, evrimsel biyoloji alanında çalışan bir antropolog.

Bu ilgi çekici kitap ise, yeme ve düşünme biçimimizin tarihsel gelişimini, başka bir deyişle, yiyeceklerle ilişkimizin evrimini zengin ayrıntılar eşliğinde araştırıyor.

Allen,

  • Fastfood kültürünün egemen olduğu Amerika’da, bugün yavaş da olsa damak tadının ve mutfak kültürünün nasıl geliştiğini,
  • Çıtır yiyecekleri yememizin altındaki nedenleri,
  • Yiyeceklerin hayatımızdaki yerinin, neden yalnızca bunların kalori ve besin değerlerinin çok ötesinde olduğunu,
  • Ve bunun gibi birçok aydınlatıcı konuyu irdeliyor.

‘Obur Zihin’, modern biyoloji ve evrimi harmanlayarak yiyeceklerin tarihsel ve kültürel olarak nasıl dönüştüğünü ortaya koymasıyla önemli.

  • Künye: John S. Allen – Obur Zihin: Yiyeceklerle İlişkimizin Evrimi, çeviren: Erdem Gökyaran, Yapı Kredi Yayınları, yemek kültürü, 264 sayfa, 2018

Louis Althusser – Felsefede Marksist Olmak (2018)

Louis Althusser’in felsefe ve Marksizm arasındaki ilişkiyi derinlemesine irdelediği yazıları, bu kitapta.

Althusser bu ilişkiyi sorgularken,

  • Felsefi dil ve sıradan dil ilişkisi,
  • Öznesiz süreç,
  • Felsefi kurgu,
  • Mutlak hakikat,
  • İdealizm/materyalizm,
  • Bilimin felsefe tarafından sömürülmesi,
  • Doğruluk/haklılık,
  • Özne/nesne,
  • Pratik/teorik,
  • Materyalist felsefe,
  • Bilgi teorisinin çöküşü,
  • Marksist gnoseoloji ve mitoloji,
  • Maddenin düşünceye göre önceliği,
  • Sınıf mücadelesi,
  • Ve Felsefenin ideolojik ve politik işlevi gibi, birçok konu ve kavramı tartışıyor.

Althusser’in çalışması, tarihsel gelişim çizgisi içinde felsefenin ne olduğunu, siyasal mücadele alanı olarak bilgi üretiminin nasıl tanımlanacağını ve daha da önemlisi, felsefecinin sınıf savaşı açısından önemini ortaya koymasıyla dikkat çekiyor.

  • Künye: Louis Althusser – Felsefede Marksist Olmak, çeviren: İsmet Birkan, Can Yayınları, felsefe, 248 sayfa, 2018

Tiffany Watt Smith – Duygular Sözlüğü (2018)

Bazen yaşadığımız duygulara ad koyamayız, belki de bunu asla başaramayacağız.

Bu konuda bize yardımcı olmayı amaçlayan elimizdeki sözlük ise, dünyanın farklı kültürlerinde yaşanan tam 154 duyguyu açıklıyor.

Sözlüğün asıl güzelliği ise, yalnızca bu duyguları açıklaması değil, bu duyguları tarihsel bir perspektifle ele alarak, biz okurlara, kültür tarihinde keyifli ve aydınlatıcı bir yolculuk sunması.

Birkaç örnek:

  • Antik Yunan mahkemelerinde ağlayan jüri,
  • Cesur, sakallı Rönesans kadınları,
  • Duygusal 18. yüzyıl doktorları,
  • Darwin’in Londra Hayvanat Bahçesi’nde kendi üzerinde yaptığı deneyler,
  • Birinci Dünya Savaşı’nda bunalıma giren askerler…

Üzülmek, somurtmak, ürkmek, sevinmek gibi duygular kadar, duygularımızın kendimizi ait hissettiğimiz ahlaki ve siyasi hiyerarşilerle, cinsiyetimizle ve milliyetimizle ne denli iç içe geçtiğini açık seçik görmek isteyenler bu kitabı edinmeli.

  • Künye: Tiffany Watt Smith – Duygular Sözlüğü, çeviren: Hale Şirin, Kolektif Kitap, sözlük, 322 sayfa, 2018

Ahmet Soysal – Heidegger’de Zaman Üzerine (2018)

Ahmet Soysal bu kitaptaki denemelerinde, Martin Heidegger felsefesinde zaman sorunsalına odaklanıyor.

Kitap, Heidegger’in ilk ve son zamanlarında zaman kavramının nasıl ele aldığı konusunda önemli perspektifler sunuyor.

Soysal burada,

  • Zamanın özsel bir belirlenimini tanımlayan ekstatikon kavramını,
  • Heidegger’in tanımladığı şekliyle zamanın “ekstaz”larının ne anlama geldiğini,
  • Heidegger’de zamanın uzay’la eş-kökenselliği durumunu,
  • Ve Heidegger’in sıklıkla kullandığı Zeit-Raum (uzay-ve-zaman) deyişinin ne anlama geldiğini tartışıyor.

Kitapta bu iki denemenin yanı sıra, Volkan Çelebi ile kapsamlı bir söyleşi, Bergson ve Husserl’de zaman sorunsalı üzerine bir sunum ve bir Heidegger terimleri sözlüğü de yer alıyor.

  • Künye: Ahmet Soysal – Heidegger’de Zaman Üzerine, MonoKL Yayınları, felsefe, 128 sayfa, 2018

Theodor W. Adorno – Müzik Yazıları (2018)

Theodor Adorno’nun modern müzik sosyolojisi üzerine önemli saptamalar sunan yazıları her açıdan olağanüstüdür.

İşin tuhafı, bu yazılar şu ana dek Türkçeye çevrilmemişti.

İşte bu kitap, bu boşluğu dolduruyor.

“Bir dil olarak müzik katıksız bir ada, dolaysızlığı nedeniyle insan bilgisinin erişimine tamamen kapalı olan, şeyle göstergenin mutlak birliğine yönelir.” diyen Adorno burada, Bach, Wagner, Schubert, Beethoven, Schönberg gibi bestecilerle, caz ve opera gibi müzik türleri üzerine derinlemesine düşünüyor.

Bunların da ötesinde, müziğin toplumsal işlevi, kültür endüstrisindeki rolü ve açmazları üzerine düşünen Adorno’nun yazıları, müzik üzerine ufuk açıcı saptamalar sunmalarıyla güncelliğini koruyor.

Yukarıda yaptığımız Adorno alıntısı, şöyle devam ediyor:

“Müziğin ada yönelik ütopyacı ve aynı zamanda umutsuz çabaları onu felsefeyle ilişkilendirir ki, müzik düşüncesi tam da bu yüzden, öteki her sanat dalından daha yakındır felsefeye.

Günümüzde felsefeyle müziğin ilişkisi üzerine düşünmek müziğin zamansız esasının aslında bir kuruntudan ibaret olduğunun görülmesine yol açacaktır. Sadece tarih, bütün sıkıntıları ve çelişkileriyle gerçek tarih kurar müziğin hakikatini.”

  • Künye: Theodor W. Adorno – Müzik Yazıları, çeviren: Şeyda Öztürk, Yapı Kredi Yayınları, müzik, 288 sayfa, 2018