Slavoj Žižek – Evrensel İstisna (2021)

“Bugün tanık olduğumuz şey, ‘postmodern’ kapitalizme tanımını veren özellik, deneyimimizin doğrudan metalaşmasıdır.”

‘Evrensel İstisna’, güncel siyasi olaylar üzerine ufuk açıcı bir tartışma sunuyor.

Slavoj Žižek, burada, 3. Yol olarak da adlandırılan siyasi-felsefi tavrı genişletiyor ve böylece kapitalizm karşıtlığını farklı bir boyuta getiriyor.

Žižek, kapitalizm karşısında konumlanırken her kapitalizm-karşıtlığının da iyi olmadığı noktasında ısrar ediyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Bugün tanık olduğumuz şey, ‘postmodern’ kapitalizme tanımını veren özellik, deneyimimizin doğrudan metalaşmasıdır: pazarda satın aldığımız şey sahip olmak istediğimiz ürünler (maddi nesneler) olmaktan çıkıp hayat deneyimleri haline geliyor gitgide –cinsellik, yemek, iletişim, kültürel tüketim, belli bir hayat tarzına katılım deneyimleri. Bu tür deneyimler için aksesuar görevi gören maddi nesneler bizi esas ‘deneyim metası’nı satın almaya ayartmak için bedavaya sunuluyor gitgide (bir yıllık taahhüt verdiğimiz takdirde bedava verilen cep telefonları örneğin.)”

“Piyasa mübadelesinin mantığı kendi kendisiyle ilişki kuran bir tür Hegelci özdeşlik noktasına ulaşıyor burada: artık nesne değil en nihayetinde hayatımızı (hayat zamanı) satın alıyoruz. Michel Foucault’nun kendi benliğini sanat eserine dönüştürme anlayışı beklenmedik bir onay almış oluyor böylece: spor salonlarına giderek “bedenimi” satın alıyorum; transandantal meditasyon derslerine kaydolarak manevi aydınlanmamı satın alıyorum; birlikte anılmak istediğim insanların gittiği lokantalara giderek kamusal şahsiyetimi satın alıyorum vb. Bu değişim kapitalist piyasa ekonomisinden kopuş gibi görünebilir, ama onun mantığını son noktasına götürdüğünü savunmak mümkündür.”

“Sanayiye dayalı piyasa ekonomisinde metanın alımı ile tüketilmesi arasında zamansal bir mesafe söz konusudur: satıcı açısından bakıldığında meta satıldığı anda ilişki bitmiştir –sonrasında ne olduğu (alıcının o metayla ne yaptığı, metanın doğrudan tüketimi) onu ilgilendirmez. Oysa deneyimin metalaşmasında bu mesafe kapanır ve satın alınan meta tüketimin ta kendisidir…”

  • Künye: Slavoj Žižek – Evrensel İstisna, çeviren: Barış Engin Aksoy, MonoKL Yayınları, siyaset, 416 sayfa, 2021

Jacques Rancière – Anlaşmazlık (2021)

 

Jacques Rancière, siyasetin ve felsefenin doğası ve özgüllüğü üzerine derinlemesine düşünüyor.

‘Anlaşmazlık’, Aristoteles’ten yola çıkıp demokrasinin çağdaş görünümlerine uzanıyor ve bu esnada “politik felsefe”nin temelini ve başat biçimlerini tanımlıyor.

Rancière çalışmasına, Aristoteles’in politikaya özgü logos’u tanımladığı, temellendirici sayılan damarları tartışmaya açarak başlıyor.

Daha sonra, mantıksal-politik hayvan kavramsallaştırması içerisinde, felsefenin

Platon’la beraber reddettiği, ama Aristoteles’le beraber kendi bünyesine maletmeye çalıştığı noktayı açımlamaya girişiyor.

Düşünür ayrıca, demokrasi teriminden ne anlaşılabileceğini ve onun konsensus sisteminin pratiklerinden ve meşrulaştırmalarından ne bakımdan farklı olduğunu açıklayacak bir takım düşünme önerileri de sunuyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Siyasete özgü olan şey yarattığı kopuştur; halkın ihtilaflı “özgürlüğü” olarak ortaya çıktığı vakit eşitliğin yarattığı etkidir… Siyaset, paydan yoksun bir paydanın kayda geçmesi sonucu toplumun pay ve paydalarının hesabının altüst edildiği yerde varolur. Herhangi bir kimsenin herhangi bir başkasıyla olan eşitliği, halkın özgürlüğünde kayda geçtiği zaman siyaset başlar.”

“Demokrasinin biçimleri, üç ilkeye dayanan bu düzeneğin tezahür biçimlerinden başka birşey değildir. Halkın görünür olabileceği belli bir alan varsa, demokrasi vardır. Ne devlet düzeneğine ne de toplumun kesimlerinden herhangi birine ait olan siyasi aktörler her nerede mevcutsa, Devleti ya da toplumu oluşturan kesimlerle özdeşleşimi altüst edecek topluluklar her nerede mevcutsa, işte orada demokrasi vardır. Son olarak, nerede kendiyle özdeş olmayan bir aktör tarafından halkın belirdiği sahnede ortaya konan bir ihtilaf mevcutsa, orada demokrasi vardır.”

“Demokrasinin biçimleri, bu görünüşün ortaya çıkış biçimidir; kimlik temelli olmayan bu özneleşmenin ve bu ihtilafın ortaya konuş biçimleridir… Bireyleri demokrasiye yatkın kılan şey onların ethos’u veya ‘varoluş tarzı’ değil, fakat bu ethos’tan kopuş, konuşan bir varlık olma yetisi ile yapıp-etme, varolma ve söyleme arasındaki her tür “etik” uyum arasında deneyimlenen bir gediktir.”

  • Künye: Jacques Rancière – Anlaşmazlık: Siyaset ve Felsefe, çeviren: Ayşe Deniz Temiz, MonoKL Yayınları, felsefe, 168 sayfa, 2021

Judith Butler – Çöz(ül)en Cinsiyet (2020)

Cinsel farkı nedeniyle dışlananlar için yeni bir hayat dilini nasıl kurabiliriz?

Judith Butler, toplumsal cinsiyet ve feminist teorinin, yalnızca dışlananı değil ataerkiyi, iktidarı, kısacası tüm bir toplumu nasıl özgürleştirebileceğini ortaya koyuyor.

Çalışmasında toplumsal cinsiyet karmaşıklığına hukuk, psikiyatri, sosyal teori ve edebiyat teorisi içinde yeni bir meşrulaştırma lügatı geliştirmeye koyulan Butler, bunu da iyi bir hayat nasıl yaşanır sorusunu merkeze alarak yapıyor.

Böylece ‘Çöz(ül)en Cinsiyet’, cinsel farkı nedeniyle dışlananlar için iyi bir hayatın nasıl yaşanacağını toplum, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve klinikte izlemesiyle çok önemli.

  • Künye: Judith Butler – Çöz(ül)en Cinsiyet, çeviren: Barış Engin Aksoy, MonoKL Yayınları, feminizm, 304 sayfa, 2020

Simon Critchley – Mizah Üzerine (2020)

Mizah ve kahkahanın anti-depresan özelliği üzerine usta işi bir felsefi soruşturma.

Simon Critchley, insan gibi melankolik bir varlığın nasıl olup da gülebildiğini, başka bir deyişle biçareliğimizdeki yüceliğimizin izini sürüyor.

Kitapta, esprinin fenomenolojisinden bedenin dışa vurduğu bir patlama olarak kahkahaya, tutucu mizahtan kahkahanın mesiyanik gücüne, felsefede mizahtan etnisite ve mizahın etnisitesine ve mizah ile psikanalize pek çok ilgi çekici konu ele alınıyor.

Gülmenin bizim hem yüceliğimiz hem de çaresizliğimiz olduğunu belirten Critchley, gülmenin gerçek bir anti-depresan olduğunu, özgürleştirdiğini ve hafiflettiğini söylüyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Mizah, egonun kendisini gülünç bulmasıyla harekete geçen bir anti-depresandır. Özne kendini adi bir nesne olarak görünce, acı acı ağlamak yerine, kendine gülerek teselli bulur. Mizah egoyu körelten, Prozak kaynaklı sersemlik gibi işleyen bir anti-depresan olmaktansa, bir tür kendini tanıma ilişkisidir.”

“Mizah genellikle karanlık ama her zaman berraktır. Kişinin kendisi ve dünyası ile kurduğu derinlemesine bilişsel bir ilişkidir. Mizahın bize insan durumunun tevazusu ve sınırlılığını hatırlattığını ileri sürmek isterim; trajik-kahramansı bir olumlamaya değil güldürücü onaya, Prometheusçu bir otantikliğe değil, otantik olmamanın komikliğine çağrıda bulunan bir sınırlılığı.”

“Benim için gülümseme – sahip olmak ile olmamakla, haz ile acıyla, insan durumunun yüceliği ve acısıyla alay eden – mizahın özüdür. Bu, en yüce gülüş, gülmeye gülen gülüş, mutsuzluğa gülen gülüş, epigrafın bu kitaba karşı neşesiz gülüşüdür, risus purus’tur. Yine de bu gülümseme mutsuzluk değil yükselme, serbestlik, özgürlük ve tesellinin duruluğunu getirir. Bu nedenle, biz, melankolik hayvanlar yani insanlar aynı zamanda en güler yüzlü olanlarız. Gülümseriz, kendimizi gülünç buluruz. Biçareliğimizden gelir yüceliğimiz.”

  • Künye: Simon Critchley – Mizah Üzerine, çeviren: Seyran Sam, MonoKL Yayınları, felsefe, 136 sayfa, 2020

Alain Badiou – Siyah (2021)

Yası da simgeleyen siyah rengi, zihinlerde karanlık düşüncelere sebep olur.

Alain Badiou ise, siyaha farklı bir pencereden bakıyor ve bizi ölünün ardından verilen ziyafetlerden kara mizaha, bu rengin sağaltıcı yönleri üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kitabın en dikkat çeken yönü, siyahın aslında arada olma durumunu en iyi simgeleyen ve bu durumun da hayat üzerine özgün bir sorgulama geliştirebileceğimiz en özgün renklerden biri olduğu gerçeği.

Çünkü siyah, varoluşsal barikatın her iki tarafında da yer alır.

Yas şeklini alıp ağlatır da, kara mizah şeklini alıp güldürebilir de.

Bu kısacık metin, renkler üzerine, özellikle de en çok kötülenen, hakkında en çok önyargı olan renklerden biri üzerine yeniden düşünmek için çok iyi fırsat.

  • Künye: Alain Badiou – Siyah, çeviren: Nihan Çetinkaya, MonoKL Yayınları, felsefe, 100 sayfa, 2021

Jean-Luc Nancy – Esersiz Ortaklık (2020)

Zorlu ve bir o kadar da büyük dönüşümlere gebe bir döneme tanıklık ediyoruz.

Jean-Luc Nancy’nin ‘Esersiz Ortaklık’ı, bu kritik günlerin bizi nereye götüreceği üzerine düşünürken komünizm fikrini yeni baştan tartışmaya açarak çıkış yolları arıyor.

Nancy’nin sorgusunu özgün kılan asıl husus, komünizm üzerine düşünürken kültür/toplum ya da elitler/kitleler gibi ilk akla gelen aşırı basit şemalara başvurmadan sorunun terimlerini yeni baştan tartışmaya açması.

Filozofa göre, eğer komünizm üzerine düşüneceksek, asıl işlerlik kazandırılması gereken şey bizzat ortaklık meselesidir, başka bir deyişle topluluk meselesidir.

Zira ayakları yere basan bir komünist fikrin ve pratiğin yeniden düzenlenişi, tamı tamına bu meseleye bağlıdır.

‘Esersiz Ortaklık’, komünizmin sürüklendiği aşırılıkları inkâr etmeden, ayrıca beraberinde getirdiği borcu da unutmadan, nasıl bir gelecek tahayyülü kurabileceğimizi irdelemesiyle önemli.

  • Künye: Jean-Luc Nancy – Esersiz Ortaklık, çeviren: Devrim Çetinkasap, MonoKL Yayınları, felsefe, 192 sayfa, 2020

Fredric Jameson – Zamanın Tohumları (2020)

Fredric Jameson’dan, postmodernizme karşı mimari ve edebiyattan yola çıkarak sıkı eleştiriler getiren, bunu yaparken de ütopya kavramı ve deneyimini yeniden okuyan özgün bir inceleme.

Kitabında, kapitalizme karşı adım adım teorik bir hat oluşturan Jameson, postmodernite çağı tartışmalarındaki paradoksları, çağdaş mimari eğilimler ile postmodern arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini, çağdaş toplumlarda ütopyanın nasıl algılandığını ve geç kapitalizmde mal fetişizminin sosyal ilişkiler üzerindeki etkilerini tartışıyor.

Yazar bunun yanı sıra, Andrey Platonov’un ütopik kurgusu ‘Çevengur’u ve ayrıca komünizmin ütopik vizyonlarını da derinlemesine irdeliyor.

  • Künye: Fredric Jameson – Zamanın Tohumları, çeviren: Onur Gayretli, MonoKL Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2020

Maurice Blanchot – Kafka’dan Kafka’ya (2020)

Fransız düşüncesinin en parlak isimlerinden Maurice Blanchot’dan Kafka’yı farklı yönleriyle irdeleyen ufuk açıcı denemeler.

Blanchot, Kafka’nın kitaplarından olduğu kadar, yazarın en az kurmaca eserleri kadar ünlü günlüklerinden de yola çıkarak Kafka’nın hayatının ve yazarlığının izini sürüyor.

Blanchot bunu yaparken, yalnızca Kafka değil, genel olarak edebiyat, yazmak ve yazarlık üzerine harikulade saptamalar da yapıyor.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Bir yapıt ortaya koyan yazar kendini bu yapıtta ortadan kaldırır ve kendini onda onaylar. Onu kendinden uzaklaştırmak için yazmışsa, öyle olur ki bu yapıt onu angaje eder ve kendini çağırır, eğer onu kendine göstermek ve onda yaşamak için yazıyorsa, yaptığı şeyin hiçbir şey olmadığını, en büyük yapıtın en önemsiz edime değmediğini, yapıtın onu kendisinin olmayan bir varoluşa ve yaşam olmayan bir yaşama mahkûm ettiğini görür.”

“Yapıtı okur yapar; onu okuyarak yaratır; onun gerçek yazarıdır, Yazılı Şey’in bilinci ve canlı tözüdür; nitekim yazarın artık tek bir amacı vardır, bu okur için yazmak ve onunla özdeşleşmek.”

“Tamı tamına belli bir kitle için yazan yazar, hakikatte, yazıyor değildir: yazan bu kitledir ve bu nedenle de bu kitle artık okur olamaz; okuma sadece görünüştedir, gerçeklikte yok hükmündedir. Okunmak için yaratılmış yapıtların önem taşımaması buradan gelir, onları hiç kimse okumaz.”

“Yazmak gececil şeydir; kendini karanlık güçlere bırakmak demektir, aşağıdaki bölgelere inmek, kendini saf olmayan kucaklaşmalara teslim etmektir. Bütün bu ifadeler Kafka için dolaysız bir hakikati barındırır. Karanlık büyülenmeyi, arzunun iç karartıcı parıltısını, her şeyin radikal ölümle son bulduğu geceleyin zincirlerinden boşanan şeyin tutkusunu çağrıştırır.”

“Kendinden kaçmayı isteyerek kendi saplantısına daha da batan kör uyanıklığıyla edebiyat; eğer varoluş varoluştan çıkma olanaksızlığıysa, varlık her zaman varlığa geri itilen şeyse, dipsiz derinlikte olan şey çokta dipteyse, hâlâ uçurumun temeli olan uçurumsa, kendisine karşı çarenin olmadığı çareyse, varoluş saplantısının tek tercümesidir.”

  • Künye: Maurice Blanchot – Kafka’dan Kafka’ya, çeviren: Serdar Rifat Kırkoğlu, MonoKL Yayınları, 240 sayfa, 2020

Ahmet Soysal – Tanık Özne, Şankara ile Diyalog (2019)

 

Çağdaş Fransız felsefesi üzerine yaptığı çalışmalarla bildiğimiz Ahmet Soysal, şimdi de Hint düşüncesinin çok önemli bir damarına indiği bu eseriyle karşımızda.

Soysal burada, M.S. 8. yüzyılın başında yaşamış büyük Hint düşünürü Şankara’ya ve onun Veda metinlerine dayanan Hinduizm’in düşüncedeki yerine odaklanıyor.

Şankara, Veda’ların sonu ya da sonucu anlamına gelen ve temelinde başat Upanişad’lardan oluşan Vedanta sistemini, özellikle Upanişad’lara ve Brahmasutra’lara yaptığı dev Tefsir’lerle aşılmamış bir yetkinliğe eriştirdi.

Şankara’nın geliştirdiği düşünce çizgisi Advaita-Vedanta diye nitelendirilir: İkili-Olmayan Vedanta.

Bu çizgi, Vedanta geleneğine uygun olarak Kendi (Atman) ile Mutlağın (Brahman) özdeşliğini, çoğu kez diyalog biçimini alan sıkı bir felsefî soruşturma aracılığıyla öne sürer ve savunur.

Soysal da, Şankara’nın Türkçe’ye ilk kez kazandırılan kimi temel metinlerinin ışığında, Şankara’nın – dolayısıyla Hinduist düşüncenin – kalbine bir yolculuk yapıyor.

Yazar, çağdaş Batı felsefesinin de merkezinde bulunan öznellik, buna bağlanan ego-dünya, ego-beden ilişkisi ve bunların uzantısında Varlık (Oluş) sorunsalını yeni terimlerle ele alıyor ve böylece çağımızda sıklıkla pazarlama konusu yapılan “bilgelik” pratiklerine indirgenişinin gölgelediği bir geleneği – Hinduizmi – ve onun kalbindeki Şankara düşüncesini bu kez sıkı ve çağdaş bir felsefî okumayla aydınlığa kavuşturuyor.

  • Künye: Ahmet Soysal – Tanık Özne, Şankara ile Diyalog, MonoKL Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2019

Alain Badiou – Deleuze: Varlığın Uğultusu (2019)

Yirminci yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Gilles Deleuze, sinema, edebiyat, resim ve felsefe gibi alanlarda çığır açıcı çalışmalar yaptı.

Çağımızın bir başka büyük düşünürü olan Alain Badiou’da, bu muazzam eserinde, Deleuze’ün mirası üzerine derinlemesine bir sorgulamaya girişiyor.

Badiou’nun temel Deleuzian kavramları çok ustaca yorumlamasıyla büyük önem arz eden çalışma, ayrıca Badiou ve Deleuze arasında uzun yıllara yayılan yazışmalara dayanmasıyla da çok değerli.

Ki bu yazışmalar, iki filozofun çalışma alanlarını, çalışmalarını yaparken karşı karşıya kaldıkları problemleri, kendi aralarındaki fikir alışverişlerini ve Badiou ile Deleuze arasındaki siyasi ve felsefi ayrılıkları ortaya koymalarıyla dikkat çekici.

Kitap, her şeyden önce, zamanımızın en önemli düşünürlerinden biri olan Deleuze’ün sıkı bir yeniden yorumu niyetine okunmalı.

  • Künye: Alain Badiou – Deleuze: Varlığın Uğultusu, çeviren: Murat Erşen, MonoKL Kitap, felsefe, 176 sayfa, 2019