Gabriel Piterberg – Bir Osmanlı Trajedisi: Tarihyazımının Tarihle Oyunu (2018)

UCLA Tarih Bölümü’nde profesör olan Gabriel Piterberg elimizdeki ilgi çekici çalışmasında, 1622’de önce tahttan indirilen, ardından genç yaşta katledilen II. Osman olayını ayrıntılı bir bakışla irdeliyor.

Kitabın asıl özgün katkısı ise, bu trajik olayı, olayın farklı temsilleri üzerinden kapsamlı bir perspektifle izleyerek devlet kuramı üzerine katmanlı bir bakış sunması.

Piterberg, o süreci ele alan bu çelişkili ve siyasi yönü ağır basan tarihyazımı anlayışının, aynı zamanda Osmanlı tarihinin yadsınamaz bir gerçeği olduğunu savunuyor.

Kitapta,

  • Osmanlı tarihyazımının oluşumu ve çalışmaları,
  • Tûği’nin Hâile-i Osmaniye temsili,
  • Alternatif anlatıların oluşumu,
  • Devlet anlatısı kavramı,
  • Erken modern dönem Osmanlı devleti,
  • Bir söylemsel çekişme alanı olarak Osmanlı devleti,
  • Ve Osmanlı tarihyazımının şiirselliği gibi, ilgi çekici konular irdeleniyor.

Kitap, yaşanmış tarih ile yazılmış tarih arasındaki bariz uçurumu görmek ve Osmanlı tarihçiliğindeki yöntem ve gündemleri kavramak için şahane bir vesile.

  • Künye: Gabriel Piterberg – Bir Osmanlı Trajedisi: Tarihyazımının Tarihle Oyunu, çeviren: Uygar Abacı, Koç Üniversitesi Yayınları, tarih, 261 sayfa, 2018

Pyotr Kropotkin – Bir İsyancının Sözleri (2018)

“Anarşist Prens” Pyotr Kropotkin’in bu kitabı, ilk olarak, kendisinin uzun zamandır cezaevinde yattığı bir zamanda, 1885 yılında yayınlanmıştı.

Kropotkin burada, devlet örgütlenmesiyle sıkı bir hesaplaşmaya giriyor ve tarihte yaşanmış örneklerden de yola çıkarak hiçbir gücün bilinçli yığınların, halkın karşısında duramayacağını söylüyor.

Kropotkin burada,

  • Devletlerin çözülüp dağılması,
  • Devrimin gerekliliği,
  • Geleceğin devrimi,
  • Siyasi haklar için mücadele etmek,
  • Devrimci azınlıklar,
  • Düzen,
  • Topluluk,
  • Paris Komünü,
  • Tarım sorunu,
  • Temsili yönetim,
  • Yasa ve yetki,
  • Devrimci yönetim,
  • Ve kamulaştırma gibi, birçok konuyu tartışıyor.

“Yönetici sınıflar bizlere çalışma özgürlüğü sözü vermişlerdi… bizleri fabrikanın, patronun, ustabaşının köleleri yaptılar; herkes için öğrenim vaat etmişlerdi… bizleri kendi kendimizi yetiştirme olanaksızlığı seviyesine düşürdüler; siyasî özgürlük vaat ettiler… bizleri savaşlara, bitip tükenmez savaşlara sürüklediler.” diyen Kropotkin, tam 133 yıl öncesinden bize seslenerek var olan düzeni sorgulamaya davet ediyor.

Künye: Pyotr Kropotkin – Bir İsyancının Sözleri, çeviren: İhya Kahraman, Ayrıntı Yayınları, siyaset, 304 sayfa, 2018

Douglas Spencer – Neoliberalizmin Mimarlığı (2018)

Kimi mimar ve mimarlık kuramcıları, kendilerini mimarlığa yeni ve özgürleştirici bir yön kazandıran birer öncü gibi göstermek amacıyla Deleuze ve Guattari’ye ait kavramsal sözdağarcığını nasıl suistimal ediyor?

Başka bir deyişle Zaha Hadid, Patrik Schumacher, Rem Koolhaas ve Greg Lynn Spencer gibi bugün mimarlık alanının şöhretli isimlerinin ortaya koydukları, özünde neoliberal düşünceyle nasıl bir ortaklık kurdu?

Şehircilik tarihi ve kuramı ile mimarlık üzerine uzun yıllardır ders vermekte olan Douglas Spencer bu önemli çalışmasında, çağdaş mimarlıktaki egemen düşünce ve uygulamaların neoliberal yönetim teknikleriyle nasıl bir ittifak kurduğunu gözler önüne seriyor.

Spencer, “mimari Deleuze’cülük”ün hem yazılı söylemini yakın bir okumaya tabi tutuyor, hem de inşa edilmiş projelerini analiz ederek aslında bunların, özgürleştirici olmak şöyle dursun, neoliberal özneleştirme gündemine alet olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap bunun yanı sıra, mimarlıkta post-eleştirel ve “projeci” görüşün gelişimini ve bunun hayata geçirilmesi için mimarlık kuramına nasıl yeni bir biçim ve amaç kazandırıldığını ele alıyor.

Ayrıca mimarlıkta kendiliğinden organizasyona, karmaşıklığa ve oluşuma ilişkin genel modeller üzerinde, özellikle de bunların neoliberalizme ait “hakikat oyunları”nın inşasında nasıl rol oynadığı üzerinde duruyor.

Spencer, buna ilaveten, son zamanlarda mimarlık söylemine hâkim olan duygulanım kuramlarını eleştirel bir bakışla ele alarak, yapılı çevreyle ilgili dolayımsız ve post-linguistik deneyimlerin olumlanmasını sorguluyor.

Spencer, aynı zamanda, Foucault’nun izinden giderek “öznelliğin üretimi” dediği mesele bağlamında, neoliberalizmin verimli bir iktidar ve denetim modeli ve aracı olarak işleyişini anlamaya ve ortaya sermeye çalışıyor; neoliberalizmi, kapitalizmin hiç değişmeyen asli “doğasının” gem vurulamayan aşırı bir dışavurumu gibi sunmaktansa, bir iktisadi düşünce ekolü olarak kavramaya çalışıyor.

Bu minvalde hem Foucault’nun “Biyopolitikanın Doğuşu” üzerine derslerini, hem de daha yakın zamanlarda bu dersler üzerinden çalışmalarını geliştiren Christian Laval, Pierre Dardot ve Philip Mirowski gibi yazarların yazılarını esas alan Spencer, Zaha Hadid Architects, Foreign Office Architects, Rem Koolhaas/OMA gibi önemli mimari projeleri bu bağlamda analiz ediyor.

  • Künye: Douglas Spencer – Neoliberalizmin Mimarlığı: Çağdaş Mimarlığın Denetim ve İtaat Aracına Dönüşme Süreci, çeviri: Akın Terzi, İletişim Yayınları, mimari, 304 sayfa, 2018

Max Haiven – Radikal Hayalgücü ve İktidarın Krizleri (2018)

Max Haiven’ın araştırmaları, geçen kırk yılda toplumun finansallaşması ve kültür üzerinde yoğunlaşmıştır.

Yazarın ‘Radikal Hayalgücü ve İktidarın Krizleri’ ise, sermayenin yaratıcılık, hayalgücü ve müşterekler üzerinde kurduğu hegemonyayı nasıl aşabileceğimizi tartışıyor.

Haiven, sağcı “değerlerin” toplumsal hayata yön verdiği bugün, yaratıcılığın özelleştirildiğini, sermayenin hayalgücünü baskılamaya başladığını ve yaratıcılığın devasa bir krizle boğuştuğunu gözler önüne seriyor.

Yazar, buna karşı çıkmanın tek yolunun, ortak değerleri yeniden gözden geçirerek bunları radikal bir yaratıcılıkla birleştirmek ve bu yolla yeni bir toplumsal hareketler bütünü inşa etmek olduğunu belirtiyor.

Haiven, hayalgücü ve yaratıcılığın finansallaşmasıyla ortaya çıkan güncel krizi saptıyor, değer kavramı üzerine yeniden düşünüyor ve nihayet, kamu ve müşterekler üzerindeki işgallerin, tarihin ve yaratıcılığın çitlenmesini nasıl aşabileceğimizi tartışıyor.

  • Künye: Max Haiven – Radikal Hayalgücü ve İktidarın Krizleri: Kapitalizm, Yaratıcılık, Müşterekler, çeviren: Kübra Kelebekoğlu, Sel Yayıncılık, siyaset, 296 sayfa, 2018

Zeynep Sayın – Ölüm Terbiyesi (2018)

‘İmgenin Pornografisi’ ve ‘Kötülük Cemaatleri’ adlı ufuk açıcı kitaplarıyla bildiğimiz Zeynep Sayın, şimdi de ölümle, cesetle kurduğumuz tarihsel ilişkinin dönüşümünü irdeliyor.

Sayın ‘İmgenin Pornografisi’nde, imgenin nasıl pornografik boyutlar aldığını, teşhircilik kültürünü Bizans ikonalarından ve Anadolu yazı-resimlerine ve 20. yüzyıldan ve günümüze uzanan bir bakışla ve çok zengin örneklerle irdelemişti.

Sayın ‘Ölüm Terbiyesi’nde ise, yine tarihsel ve güncel perspektifle ölümün ve cesedin kültürel inşa sürecine odaklanıyor.

İlk mezarlar, ölü maskeleri, ölü gömme törenlerinin tarihsel gelişimi, eskiçağlardan bugüne ölüme bakışımızdaki dönüşüm, cesedin imgeye dönüşmesi, Romalıların evlerini neden atalarının mezarı üzerine inşa ettikleri, hem tanrının evi hem insanlığın ilk evi kabul edilen Kâbe’nin mezar oluşu ve daha fazlası, burada.

“İnsanlık tarihi, insanlığın ötekisinin, cesedin de tarihidir. İmge üretimi tarihi, insanın iki ayağı üzerine basmasından beri artık ayağa kalkamayan cesede bakmasının tarihidir.” diyen Sayın, ölümün imgeye dönüşümünü tartışıyor.

Hatırlatmadan geçmeyelim:

Zeynep Sayın gibi önemli bir akademisyen, muhbir bir öğrencinin ihbarıyla, üniversitedeki görevinden uzaklaştırılmıştı.

  • Künye: Zeynep Sayın – Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, kültür, 168 sayfa, 2018

Çilem Tercüman – Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940) (2018)

Moda denince, herkesin aklına öncelikle kıyafet gelir.

Oysa moda, politik doktrinlerden ev dekorasyonuna, sanat akımlarından davranış biçimlerine kadar sosyal hayatın değişikliğe açık olan bütün cephelerinde var olabilen bir olgudur.

Dolayısıyla moda, geleneksel toplumlarda bugünkü anlamında görülmezken modern toplumlarda en yaygın ve etkileyici hâliyle ortaya çıkar; toplumsal değişimle birlikte hızını ve gücünü arttırarak mevcudiyetini devam ettirir.

İşte Çilem Tercüman’ın bu muhteşem çalışması da, modanın yarattığı toplumsal değişimi erken Cumhuriyet dönemi romanları üzerinden inceliyor.

Çalışmanın çerçevesini, 1923-1940 yılları arasında yayınlanmış romanlar oluşturuyor.

Bilindiği gibi, erken Cumhuriyet yılları, Türkçede, yaygın olarak Batılılaşma ile ifade edilmeye başlanan modayla ilgili gündemin hayatın içinde belirginleşerek yaygınlaştığı bir dönem olmasıyla ayrıca dikkat çekicidir.

Tercüman, kadınlar için kürkten ipek çoraba, şapkadan mücevhere ve makyaja; erkekler için de monokldan bastona, yaka çiçeğinden kol saatine yanık deri modasından zayıflık modasına bu dönemin kılık kıyafet ve moda anlayışında öne çıkan eğilimleri bir bir izliyor.

Kitapta ayrıca,

Şark veya eski Türk odası, Amerikan bar, dans salonuyla karşımıza çıkan ev modalarını; Pera Palas, Lebon, Maksim Bar, Serkldoryan (Cercle d’Orient), Büyükada, Yat Kulübü ve Splendid Otel’le eğlence mekânları modalarını ve nihayet müzik, dans, kumar, balo, çay, spor gibi dönemin eğlence modasını da kapsamlı bir şekilde inceliyor.

  • Künye: Çilem Tercüman – Türk Romanında Moda ve Toplumsal Değişim (1923-1940), İletişim Yayınları, edebiyat inceleme, 302 sayfa, 2018

Levent Üzümcü – Boyun Eğme (2018)

Türkiye çok zor zamanlardan geçiyor ve göründüğü kadarıyla bu durum, kısa süre içinde de bitmeyecek gibi.

AKP’nin 2002’de iktidara gelişi ve sonrasında yürüttüğü politikalara karşı çıkan ciddi bir kesimin yanı sıra, bu dönemin öne çıkan isimleri de oldu.

İşte tiyatrocu Levent Üzümcü de bu simge isimlerden biri.

Üzümcü, başından beri doğru bildiklerinden hiç taviz vermemesi ve en önemlisi de sözünü hiç sakınmadan söylemesiyle dikkatleri üzerine çekti.

Şimdi baktığımızda, Üzümcü ve onun gibi cesur birkaç insanın, ümidimizi diri tutmamız açısından ne denli değerli olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

İşte Üzümcü’nün elimizdeki kitabı da, okurunu teslim olmamaya, boyun eğmemeye, bu kötüye gidişi durdurmak adına sesini çıkarmaya ve asıl önemlisi de gerçek anlamda demokratik bir ülke için direnmeye davet ediyor.

“Gücünüzün farkında olun. Demokrasi beden ağırlığı üstünde yürüyor ama akıl ağırlığı çok daha etkilidir. Bir başkası yok, sadece siz varsınız. Lütfen boyun eğmeyin.” diyen Üzümcü, demokrasinin tüm imkânlarını kullanarak demokrasiyi yok etmekte olan bir zümreyi, onların itinayla ve gözlerini kırpmadan kandırdıkları koca bir kalabalığı, üstüne üstlük kötülüğü fütursuzca destekleyen bir yığını anlatıyor.

Üzümcü belki ilk etapta karamsar bir tablo sunuyor.

Fakat kitap aynı zamanda, ne yapmamız ve neden yılmadan mücadele etmemiz gerektiği konusunda bizi ikna edecek pek çok gerekçe de sunuyor.

Ses çıkarmak, hayır demek isteyen her okura önerilir.

  • Künye: Levent Üzümcü – Boyun Eğme, İnkılap Kitabevi, siyaset, 174 sayfa, 2018

Barış Ünlü – Türklük Sözleşmesi (2018)

 

Barış Ünlü’nün elimizdeki kitabı, Türkiye’nin yazılı olmayan esas anayasası dediği Türklük Sözleşmesi’nin ortaya çıkışını, kimlere ne gibi imtiyazlar getirdiğini, gelişimini, doğurduğu sonuçları ve bugün yaşadığımız krizle nasıl bir ilişkisi olduğunu tartışıyor.

Ünlü’nün burada tarif ettiği şekliyle Türklüğün kökenleri, gayrimüslimlerin ve Türk-olmayanların oluşmakta olan Türk ulus-devletinden dışlandıkları 1910’lara ve 1920’lere kadar uzanır.

Yazar “Türklük Sözleşmesi”yle tanımladığı bu içerme ve dışlamanın da, devlet ve Türkleşmeyi kabul eden çeşitli Müslüman etnik gruplar arasındaki karşılıklı bir anlaşma olduğunu ve yazılı olmayan bu Sözleşmenin hayati maddelerinden birisinin de, Müslüman ve Türk olmayanlara/Türkleşmeyenlere yapılanlarla ilgili herhangi bir siyaset veya bilimsel çalışma üretmenin yasak olduğunu söylüyor.

Yani Ünlü, kişinin gayrimüslimlere (özellikle Ermenilere) ve Kürtlere yapılanlar hakkında konuşup yazmadığı sürece Türklüğün potansiyel ve reel imtiyazlarından yararlandığını, bu maddeye uyulmadığı takdirde çok ağır cezaların verileceğini de açıkça belli ettiğini, dolayısıyla bu metaforik sözleşmenin, modern Türkiye tarihinin ve bu tarihin içinde şekillenen kişilerin epistemolojik, psikolojik ve duygusal dünyalarının tarihsel ve maddi temellerini attığını belirtiyor.

Beyazlık çalışmalarından duygular sosyolojisine kadar kapsamlı bir çerçevede, Türkiye’nin kanayan yarası Kürt sorunu ve Ermeni soykırımından Barış İçin Akademisyenler’e kadar çeşitli meseleleri ele alan Ünlü, siyasal yelpazenin çok farklı noktalarında duran kişilerin bile “yeri gelince” nasıl aynı paydada buluşabildiğini gözler önüne seriyor.

Türklük halinin ideal bir stereotip olarak dayatılmasının ne büyük sorunlara yol açtığını ve bunun günümüze uzanan etkileriyle nasıl yakıcı bir meseleye dönüştüğünü daha iyi kavramak için bu kitaba bakmalı.

Yrd. Doç. Dr. Barış Ünlü, barış metinine imza attıktan sonra KHK ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi bölümünden ihraç edilen akademisyenlerden.

  • Künye: Barış ünlü – Türklük Sözleşmesi, Dipnot Yayınları, siyaset, 386 sayfa, 2018

Fredric Jameson – Gerçekçiliğin Çelişkileri (2018)

Önde gelen Marksist eleştirmenlerden Fredric Jameson elimizdeki çalışmasında, on dokuzuncu yüzyıl gerçekçi romanının üzerine derinlemesine bir sorgulama gerçekleştiriyor.

Bu sorgulamayı Balzac, Flaubert, Zola, Tolstoy, Pérez Galdós ve George Eliot gibi isimlerin eserleri üzerinden ilerleyerek yapan Jameson, gerçekçiliği ikili karşıtlıklar üzerinden irdeliyor.

Yazar, gerçekçiliği, gerçekçilik ve epik, gerçekçilik ve idealizm, gerçekçilik ve doğalcılık, gerçekçilik ve sosyalist gerçekçilik, gerçekçilik ve modernizm gibi ikili zıtlıklar bağlamında tartışıyor ve bunu yaparken söz konusu eserlerde gerçekçiliğin siyasal ve metafizik boyutları nasıl inşa edildiğini gözler önüne seriyor.

Gerçekçilikle modernizm arasındaki karşıtlığın içinde başından beri bir tarihsel tahkiye olduğunu belirten Jameson, bu eserleri ortaya çıkaran koşulları daha iyi kavramak için, kaçınılmaz olarak edebiyat tarihinin dışına çıkıp o dönemin kültürel tarihine ve üretim tarzlarına, başka bir deyişle söz konusu dönemin özgül kapitalist koşullarına odaklanmamız gerektiğini gösteriyor.

Jameson’a göre, gerçekçilik bir ideolojidir ve bunun da burjuvazi ve burjuva günlük hayatının ortaya çıkışıyla sıkı bir ilişkisi vardır.

Jameson kitabının ikinci bölümündeyse, gerçekçiliğin, ileri teknoloji savaşının sürdüğü bugünkü durumunu ele alıyor.

Kendisine göre bu yeni küresel gerçeklikte, tarih ve zaman algısını dönüştürmeyi dert edinmiş yazarlar, tarihsel veya bilimkurgu türleri aracılığıyla romana ve gerçekçiliğe yeni bir boyut kazandırıyorlar.

  • Künye: Fredric Jameson – Gerçekçiliğin Çelişkileri, çeviren: Orhan Koçak, Metis Yayınları, edebiyat inceleme, 360 sayfa, 2018