Gülnur Acar Savran – Özne-Yapı Gerilimi (2025)

‘Özne-Yapı Gerilimi’ adlı bu çalışma, Gülnur Acar Savran’ın Marksist kuram içindeki temel bir sorunsalı, yani özne ile yapı arasındaki diyalektik ilişkiyi maddeci bir perspektiften yeniden düşünmesini konu alıyor. Yazar, Marksizmin tarihsel olarak taşıdığı belirlenimcilik ve iradecilik arasındaki gerilimi görünür kılıyor ve bu ikiliğin eleştirel toplum kuramları açısından hâlâ merkezi bir tartışma alanı oluşturuyor olduğunu gösteriyor.

Kitap, postmodernizmle birlikte güç kazanan öznelci ve tikelci yaklaşımları sorguluyor, bu yaklaşımların sınıf politikası ve kolektif özne fikrini aşındırıyor olduğunu ileri sürüyor. Savran, yapıların nesnel gerçekliğini göz ardı eden eğilimlerin özgürleşme potansiyelini zayıflatıyor olduğunu savunuyor ve teorik arayışların yeniden maddi temele yöneliyor olduğunu vurguluyor.

Derleme, Althusser, Laclau ve Mouffe gibi düşünürler üzerinden öznesiz yapı anlayışını tartışıyor, Lukács ve Gramsci’nin sınıf bilinci, hegemonya ve şeyleşme kavramları aracılığıyla bu sorunsala müdahale ediyor. Özellikle Lukács’ın bütünlük ve dolayım yaklaşımı, özne-yapı ilişkisini anlamada güçlü bir alternatif sunuyor ve maddeci diyalektiğin olanaklarını açığa çıkarıyor.

Savran, feminist teoride yaygın öznelcilikle de hesaplaşıyor ve maddeci bir feminizmin mümkün olduğunu söylüyor. Kitap, yapı ile özne arasında kurulmuş olan gerilimin yalnızca teorik değil, politik bir mesele olduğunu ortaya koyuyor, böylece eleştirel düşüncenin yönünü yeniden belirliyor.

  • Künye: Gülnur Acar Savran – Özne-Yapı Gerilimi: Maddeci Bir Bakış, Dipnot Yayınları, inceleme, 268 sayfa, 2025

Lev Tolstoy, Sophia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya (2025)

Andrew Donskov’un derlediği bu çalışma, Lev Tolstoy ile eşi Sophia Tolstaya arasındaki yoğun mektuplaşmayı merkezine alıyor ve bu yazışmalar üzerinden hem bir evliliğin hem de bir edebi dehanın iç dünyasını görünür kılıyor. Mektuplar, sevgi, hayranlık, kırılganlık ve gerilim arasında salınan bir ilişkinin duygusal haritasını çiziyor ve Tolstoy’un ahlaki arayışları ile Tolstaya’nın pratik gerçekliği nasıl uzlaştırmaya çalışıyor olduğunu gösteriyor.

Dosya, yalnızca romantik bir anlatı sunmuyor, aynı zamanda yazarın yaratı süreci, vicdan muhasebesi, mülkiyet karşıtlığı ve dini dönüşümü üzerine düşünsel izlerini de açığa çıkarıyor. Tolstaya’nın sabrı, emeği ve eleştirel sesi, Tolstoy’un manevi radikalizmiyle çatışıyor, bu çatışma aile içi rollerin, fedakarlığın ve üretim ilişkilerinin sorgulanıyor olduğunu ortaya koyuyor.

Mektuplar boyunca iki karakterin psikolojik derinliği, gündelik hayatın yükleriyle ve tarihsel bağlamın baskısıyla iç içe geçiyor, böylece özel olan ile düşünsel olan arasındaki geçirgenlik belirginleşiyor. Kitap, edebiyat ile yaşam arasındaki sınırların sürekli yeniden tanımlanıyor olduğunu hissettiriyor ve okuru, büyük bir yazarın arkasındaki görünmeyen emeği, duygusal emeği ve süreklilik talebini fark etmeye çağırıyor.

‘Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi’ (‘Tolstoy and Tolstaya: A Portrait of a Life in Letters’), özel hayatın mahremiyeti ile kamusal üretimin gerilimini birlikte ele alıyor ve edebi metnin, ev içi emek ve duygusal dayanıklılık olmadan var olamıyor olduğunu sezdiriyor. Tolstoy’un idealleri ile Tolstaya’nın somut yaşam gerçekliği arasında kuruluyor olan bu ilişki, modern yazarlık mitinin arka planındaki insanî kırılganlığı açığa seriyor ve biyografinin, düşünce tarihine kişisel tanıklıklar üzerinden yeni bir derinlik kazandırıyor. Bu yaklaşım, mektubun hem tarihsel belge hem de etik bir yüzleşme alanı olarak işlev görüyor olduğunu bile düşündürüyor.

  • Künye: Lev  Tolstoy, Sofia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi, derleyen: Andrew Donskov, çeviren: Özge Özdemir, İletişim Yayınları, mektup, 595 sayfa, 2025

Susan J. Brison – Hesaplaşma (2025)

4 Temmuz 1990’da, Güney Fransa’da bir sabah yürüyüşü sırasında Susan J. Brison arkadan saldırıya uğradı, ağır şekilde dövüldü, cinsel saldırıya uğradı, bayılıncaya kadar boğazı sıkıldı ve ölüme terk edildi. Hayatta kaldı, ancak dünyası yıkıldı. Bir filozof olarak aldığı eğitim, olayları anlamlandırmasına yardımcı olamadı ve benliğin doğası ve içinde yaşadığı dünya hakkındaki temel varsayımlarının çoğu paramparça oldu.

Brison, bu eserinde cinsel şiddet deneyiminin bireyin benlik algısını nasıl parçaladığını ve bu yıkımın ardından öznenin kendini yeniden kurma sürecini felsefi ve kişisel bir anlatıyla ele alıyor. Yazar, yaşadığı saldırının ardından bedeniyle, hafızasıyla ve toplumsal çevresiyle kurduğu ilişkinin köklü biçimde değişiyor olduğunu gösteriyor.

Brison, travmanın yalnızca psikolojik bir yara değil, aynı zamanda varoluşsal bir kırılma olduğunu savunuyor ve şiddetin öznenin zaman algısını, süreklilik hissini ve güven duygusunu nasıl çözüyor olduğunu tartışıyor. Anlatı boyunca hatırlama, susma ve konuşma edimleri iç içe geçiyor ve iyileşme sürecinin doğrusal değil, kırılgan ve geri dönüşlü bir seyir izliyor olduğu vurgulanıyor.

‘Hesaplaşma: Şiddet ve Benliği Yeniden İnşa Etmek’ (‘Aftermath: Violence and the Remaking of a Self’), feminist felsefe ve etik çerçeveler üzerinden adalet, tanıklık ve onarım kavramlarını yeniden düşünmeye çağırıyor. Şiddet sonrası öznenin yeniden kuruluyor oluşu, yalnız bireysel bir toparlanma değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir meseleyi görünür kılıyor. Brison, dilin dönüştürücü gücünü öne çıkarıyor ve anlatmanın travmayı anlamlandıran bir araç olarak işlev görüyor olduğunu gösteriyor.

Kitap, travmanın kalıcı izlerini romantize etmiyor, aksine kırılganlık içinden doğan direnç biçimlerini analiz ediyor. Okur, benliğin parçalanma ve yeniden şekillenme süreçlerini içten bir tanıklık üzerinden izliyor ve etik sorumluluk üzerine düşünmeye yöneliyor. Bu yönüyle eser, şiddet sonrası yaşamın mümkünlüğünü sorguluyor ve insan onurunun yeniden tesis ediliyor oluşunu merkezine alıyor.

  • Künye: Susan J. Brison – Hesaplaşma: Şiddet ve Benliği Yeniden İnşa Etmek, çeviren: Osman Şenkul, Scala Yayıncılık, inceleme, 152 sayfa, 2025

Samuel Farber – Stalinizmden Önce (2025)

Samuel Farber bu çalışmasında, Stalin öncesi Sovyet deneyimini merkezine alarak devrimin ilk yıllarında ortaya çıkan Sovyet demokrasisini inceliyor. ‘Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü’ (‘Before Stalinism: The Rise and Fall of Soviet Democracy’), devrim sonrasında işçi konseyleri üzerinden şekillenen katılımcı yapının, karar alma süreçlerinde gerçek bir çoğulluk yarattığını ve farklı siyasal eğilimlerin tartışmasına alan açtığını gösteriyor.

Farber, bu dönemde Bolşevik Parti içinde yürütülen yoğun tartışmaların ve taban örgütlenmelerinin varlığını vurguluyor. Ancak iç savaş, ekonomik yıkım ve dış müdahaleler, giderek merkeziyetçi bir yönetim biçimini güçlendiriyor ve bürokratikleşme eğilimi derinleşiyor.

Sovyet demokrasisinin bu erken evresi, Farber’e göre kaçınılmaz bir diktatörlüğün habercisi değil, bastırılan bir potansiyelin göstergesi oluyor. İşçi sınıfının öz yönetim kapasitesi zayıfladıkça parti-devlet yapısı toplumsal tabandan kopuyor ve devrimin ruhu daralıyor.

Yazar, bu süreci romantize etmiyor ve tarihsel koşulların yarattığı zorunlulukları eleştirel bir dikkatle yorumluyor. Sovyet deneyimi üzerinden, sosyalist demokrasinin farklı bir yönelimle gelişebileceğini gösteriyor ve günümüz politik mücadelelerine eleştirel bir perspektif sunuyor.

Farber’in yaklaşımı, Sovyet tarihine tek hatlı bir çöküş anlatısı yerine, açılmamış olanaklar üzerinden bakıyor. Bu bakış, işçi demokrasisi deneyiminin tarihsel önemini görünür kılıyor ve devrimci pratik ile demokratik katılım arasındaki kopuşun nedenlerini daha berrak biçimde çözümlemeye olanak tanıyor.

Bu çözümleme, Sovyetler Birliği’nin erken dönemine dair yerleşik kabulleri sarsıyor. Okur, kaybedilen siyasal ihtimallerin izini sürerken sosyalizmin demokratik bir tahayyülle yeniden düşünülmesi gerektiğini seziyor.

Metin, tarihsel deneyimi dogmatik yargılardan arındırıyor ve özgürleşme olasılığını canlı tutuyor. Böylece sosyalist düşüncenin geleceğine dair eleştirel bir kapı aralıyor ve umut yaratıyor.

  • Künye: Samuel Farber – Stalinizmden Önce: Sovyet Demokrasisinin Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Edebi Şeyler Yayınları, siyaset, 376 sayfa, 2025

François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025

Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (2025)

‘Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776–1876)’, Ender Kuntsal’ın iki devlet arasındaki ilişkilerin denizcilik ekseninde nasıl şekillendiğini ele aldığı kapsamlı bir çalışma sunuyor. ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Akdeniz’de güvenli ticaret yapma arayışının Garp Ocaklarıyla yapılan antlaşmalar üzerinden Osmanlı coğrafyasına uzanmasına neden oluyor. Bu ilk temaslar, Amerikan denizciliğinin Osmanlı limanlarıyla kurduğu pratik ilişkilerin temelini oluşturuyor.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması, iki devlet arasında yeni bir diplomatik ve askeri iş birliği ihtiyacını doğuruyor. Hüsrev Paşa ile Komodor John Rodgers arasında yürütülen görüşmeler, 1831 Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’yla sonuçlanarak hem ABD’nin Akdeniz ve Karadeniz’deki ticari etkinliğini artırıyor hem de Osmanlı’nın donanmasını modernleştirme arzusunu besliyor. Bu dönemde Amerikan maslahatgüzarı olarak İstanbul’a gönderilen David Porter ile gemi inşa mühendisi Henry Eckford’un faaliyetleri, Osmanlı bahriyesinin teknik dönüşümünde belirgin izler bırakıyor.

1850’lerde Emin Bey ve ileride Kaptan-ı Derya olacak Mehmet Salih Paşa’nın ABD’ye yaptığı ziyaretler, özellikle modern harp gemisi temini konusundaki temasların derinleşmesini sağlıyor. Aynı yıllarda Amerikan savaş gemilerinin bilimsel araştırmadan diplomatik desteğe kadar çeşitli amaçlarla Osmanlı limanlarına yaptığı seyahatler, ilişkilerin çok katmanlı bir karakter kazanmasına katkı veriyor.

Kuntsal bu kitapta, 1776–1876 arasında iki ülke arasındaki temasları şekillendiren gemileri, deniz subaylarını ve denizcilik kökenli devlet görevlilerini merkeze alarak Türk-Amerikan ilişkilerinin denizlerde başlayan hikâyesini ayrıntılı ama derli toplu bir çerçevede anlatıyor. Eser, hem diplomatik tarihle hem de denizcilik mirasıyla ilgilenen okuyucular için benzersiz bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776-1876), İş Kültür Yayınları, tarih, 528 sayfa, 2025

Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı (2025)

Yevgeni Aleksandroviç Adamov 1924 tarihli bu eserinde, bu eserde İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki gizli diplomatik ilişkileri, Asya Türkiye’sinin paylaşımı üzerinden ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Asya Türkiye’sinin Paylaşımı’, Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi sonrası açığa çıkarılan gizli arşivlerine dayanıyor ve emperyalist güçlerin savaş sürecinde yürüttüğü çıkar hesaplarını bütün açıklığıyla görünür kılıyor. Belgeler, ittifakların ardındaki çelişkileri, karşılıklı aldatmaları ve bölüşüm planlarının nasıl şekillendiğini somut bir zemin içinde ortaya koyuyor.

Adamov, yalnızca Osmanlı topraklarının paylaşımını değil, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki diplomatik mutabakatları da kapsamına alarak dönemin jeopolitik hesaplarını daha geniş bir bağlamda ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından savaşın ilk yıllarında hazırlanan dosyalar üzerinden ilerleyen çalışma, imparatorlukların çözülme sürecini ve modern dünya düzeninin oluşumunu belirleyen politik kırılmaları derinlemesine analiz ediyor. Böylece eser, Birinci Dünya Savaşı’nın görünmeyen yüzünü belge temelli bir perspektifle aydınlatıyor.

Kitap, tarihsel olayları yalnızca kronolojik bir anlatı olarak sunmakla yetinmiyor, aynı zamanda diplomatik belgeler aracılığıyla güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve sömürgeci projelerin nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Adamov’un titiz yaklaşımı, Osmanlı’nın savaş içindeki konumunu ve büyük devletlerin stratejik hesaplarını daha net okumayı sağlıyor. Bu yönüyle çalışma, imparatorluk sonrası dünyayı anlamak isteyenler için temel bir referans niteliği taşıyor ve tarihsel bilinçle eleştirel kavrayışı birlikte geliştiriyor. Bu bütüncül bakış, belgelerin sadece geçmişi değil, güncel küresel ilişkileri de anlamaya yardımcı olan eleştirel bir zemin sunduğunu açık biçimde hissettiriyor ve ufuk açıyor.

  • Künye: Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı: Eski Dışişleri Bakanlığı’nın Gizli Belgelerinde, çeviren: Fırat Sözeri, Kabalcı Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei bu eserinde hayal gücünü yalnızca zihinsel bir süs değil, insan deneyimini kuran temel bir yeti olarak ele alıyor. Hayal gücü, algı ile düşünce arasında kurduğu köprü sayesinde bireyin dünyayı anlamlandırma biçimini derinden etkiliyor. Yazar, bu yetinin sanatsal yaratıcılıktan bilimsel keşfe, etik yargıdan öznel deneyime kadar geniş bir alanda işlev gördüğünü vurguluyor ve hayal gücünün yaşamın her boyutuna yayılan dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor.

‘Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş’ (‘Imagination: A Very Short Introduction’), hayal gücünün felsefe tarihindeki konumunu izleyerek antik dönemden modern düşünceye uzanan tartışmaları ele alıyor. Kant, Sartre ve Heidegger gibi düşünürlerin yaklaşımlarını karşılaştırırken, hayal gücünün pasif bir temsil değil, dünyayı yeniden kuran aktif bir güç olduğunu savunuyor. Bu güç, bireyin olasılıkları görmesini, empati geliştirmesini ve kendini aşan anlam alanları yaratmasını sağlıyor.

Gosetti-Ferencei, hayal gücünün bedensel deneyimle sıkı bir ilişki içinde olduğunu belirtiyor. Duyular, mekân ve zaman algısı bu yetiyle birleşerek özgün bir bilinç alanı oluşturuyor. Böylece hayal gücü, gerçeklikten kopan bir kaçış değil, gerçekliğin daha derin ve zengin bir kavrayışına açılan yaratıcı bir kapı olarak değerlendiriliyor.

Yazar, modern dünyada hayal gücünün teknoloji ve görsel kültürle nasıl yeniden biçimleniyor olduğunu da tartışıyor. Dijital imgelerle kuşatılan bireyin, imgeleri tüketmekle kalmayıp onları üretme ve dönüştürme kapasitesini koruması gerektiğini savunuyor. Hayal gücü, burada eleştirel düşünceyle birleşerek edilgenliği aşan bir yaratım alanı açıyor ve bireyin kendi varoluşunu anlamlı biçimde kurmasına aracılık ediyor. Bu nedenle eser, hayal gücünü bireysel özgürlüğün ve kültürel yenilenmenin vazgeçilmez bir kaynağı olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş, çeviren: Bülent O. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para (2025)

Oğuz Tekin’in ‘Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak’ adlı çalışması, sikkeleri yalnızca birer ekonomik nesne olarak değil, Roma ve Bizans dünyasının siyasetini, kültürünü, inançlarını ve toplumsal yapısını anlamamıza yardımcı olan birer tarihsel belge olarak ele alıyor. Yazar, MÖ 4. yüzyıl sonlarında Roma’da sikke basımının başlamasından, XI. Konstantinos döneminin son Bizans sikkelerine kadar uzanan yaklaşık 1800 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan bir panorama sunuyor.

Kitap, Roma devletine ait sikkelerden Roma kolonilerinin bastığı örneklere, imparatorluk egemenliği altındaki kentlerin yerel sikkelerinden Bizans döneminin karakteristik tiplerine uzanan dört ana başlık etrafında şekilleniyor. Bu çeşitlilik, Akdeniz dünyasını yönlendiren devletlerin ekonomik tercihlerinden dinsel sembollerine, mitolojik anlatılarından siyasi propaganda yöntemlerine kadar birçok dinamiği gözler önüne seriyor. Zengin görsel malzeme eşliğinde sunulan bu içerik, hem meraklı okuyuculara hem de konuya akademik ilgi duyanlara dönemin atmosferini canlı biçimde hissettiriyor.

Tekin’in çalışması yalnızca sikkeleri tanıtmakla kalmıyor; üzerlerindeki tasvirlerin, lejantların, sembollerin ve mitolojik göndermelerin nasıl okunabileceğini de adım adım açıklıyor. Böylece numismatik alanında temel metodolojiye ihtiyaç duyan tarih ve arkeoloji öğrencilerine pratik bir rehber sunuyor. Tasvir tiplerini yorumlama, sembolleri teşhis etme ve kronolojik bağlam kurma gibi araştırmacılar için kritik beceriler, kitabın önemli katkılarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, Roma ve Bizans dünyasını paranın dili üzerinden anlamaya davet eden; siyaset, ekonomi, kültür ve dinin kesiştiği noktaları somut buluntularla aydınlatan kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

  • Künye: Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak, Koç Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 724 sayfa, 2025