Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, sanatın yalnızca duygularla ilgili bir alan olmadığını, aynı zamanda düşünmenin farklı bir biçimi olduğunu savunuyor. Rancière, “estetik bilinçdışı” kavramını ortaya atarken, sanatın düşünceyi kelimelerle değil görsel, işitsel ve duyusal biçimlerle ifade ettiğini söylüyor. Yani sanat, bilincin değil, bilinçdışının diliyle konuşur; ancak bu, Freud’un anlamıyla bastırılmış arzuların değil, düşüncenin görünmez biçimlerinin alanıdır.

Kitap, estetiğin tarihini 18. yüzyıldan itibaren ele alıyor. Rancière, Schiller, Hegel ve Kant gibi düşünürlerin sanatı ahlak, temsil ve güzellik üzerinden tanımladığını, ancak modern dönemde sanatın bu sınırları aştığını belirtiyor. Sanat artık sadece “güzel” olanı üretmez; dünyayı farklı bir biçimde algılamamızı sağlar. Bu noktada “estetik bilinçdışı”, sanatın bize dünyayı başka türlü düşünmeyi öğreten gizli gücüdür.

Rancière ayrıca Freud, Mallarmé, Proust ve Valéry gibi isimlerden yola çıkarak, sanatın insan deneyimini nasıl dönüştürdüğünü inceler. Ona göre bir şiir, bir tablo ya da bir roman, bilinçli bir fikir aktarmasa bile, düşüncenin biçimini değiştirir. Sanat, dünyayı açıklamaz ama onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düzenler. Bu yüzden Rancière için estetik, yalnızca sanat kuramı değil, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik üzerine bir düşünme biçimidir.

‘Estetik Bilinçdışı’ (‘L’Inconscient esthétique’), karmaşık felsefi terimleri sadeleştirerek söyleyecek olursak, sanatın neden yalnızca duygusal değil, aynı zamanda düşünsel bir etkinlik olduğunu açıklar. Rancière, sanatı bilimin ve siyasetin yanında, insanın dünyayı anlama yollarından biri olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, felsefe, 80 sayfa, 2025

Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim (2025)

Uğur Tanyeli’nin ‘Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar’ adlı kitabı, Türkiye’de modernleşmenin mimarlık üzerinden nasıl okunabileceğini sorgulayan eleştirel bir düşünce denemesi. Tanyeli, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin her zaman bir gerilim alanı yarattığını, bu gerilimin de özellikle mimarlıkta görünür hale geldiğini öne sürüyor. Mimarlık, yalnızca yapılar üretmez; aynı zamanda değişimle baş etmenin, yeniyi olağanlaştırmanın, toplumsal kaygıyı yatıştırmanın bir aracıdır. Ancak Türkiye’de bu aracın sorumluluğu neredeyse bütünüyle devlete yüklenmiştir.

Tanyeli, mimarlığın modernleşme sürecindeki rolünü devlet merkezli düşünme alışkanlığına indirgemeyi “naif bir ideolojik saplantı” olarak tanımlar. Ona göre, toplumsal değişimi yönlendiren tek fail siyasal iktidar değildir; mimarlar, kullanıcılar, kentliler ve kültürel aktörler de bu sürecin etkin öznesidir. Türkiye’deki mimarlık tarihinin, devletin “ufuk açıcı” gücüyle açıklanması, toplumun dinamik çeşitliliğini perdeleyen bir yanılsamadır. Kitap, bu yanılsamayı kırmak için mimarlığı devletin değil, toplumun ürettiği bir anlamlar alanı olarak yeniden konumlandırır.

Tanyeli, modernliğin Türkiye’deki seyrini “gerilimli değişim” kavramıyla açıklar: değişim kaçınılmazdır ama hiçbir zaman pürüzsüz değildir. Her yenilik, yerleşik olanla çatışır; her dönüşüm, eskiyle yeni arasında bir çekişme yaratır. Bu çatışma, mimarlıkta yalnız biçimlerde değil, düşünme biçimlerinde ve mesleki kimliklerde de kendini gösterir.

‘Gerilimli Değişim’, mimarlığı yalnızca teknik bir üretim değil, toplumsal bir düşünme pratiği olarak yeniden tanımlıyor. Devletin gölgesinden çıkarak, Türkiye’nin modernleşme hikâyesini farklı aktörlerin elinde şekillenen bir ortak tarih olarak okumaya davet ediyor.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar, Metis Yayınları, mimari, 360 sayfa, 2025

Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında (2025)

Pulitzer ödüllü yazar Elizabeth Kolbert’in bu kitabı, insanlığın doğa üzerindeki etkilerini tersine çevirmeye çalışırken aslında doğayı yeniden tasarladığı paradoksal bir dönemi anlatıyor. 2021’de yayımlanan kitap, üç bölümde ilerliyor: İlk bölüm mühendislik müdahaleleriyle nehirlerin yönünü değiştirmenin ekolojik bedellerini, ikinci bölüm nesli tükenen canlıları genetik müdahaleyle kurtarma çabalarını, son bölüm ise, kitabın başlığındaki “beyaz gökyüzü”yle, gezegenin iklim mühendisliğiyle soğutulabileceği bir geleceğe işaret ederken, iklim mühendisliğinin yarattığı etik ve çevresel gerilimleri inceliyor. Kolbert, Chicago Nehri’nin ters çevrilmesinden Avustralya’daki “süper mercan” deneylerine, İzlanda’daki karbon yakalama tesislerinden güneş ışığını yansıtma projelerine kadar çok sayıda örnek üzerinden modern bilimin ikili doğasını gözler önüne seriyor.

Yazarın temel savı, insanlığın artık “doğayı koruma” aşamasını geride bıraktığı ve şimdi “doğayı tamir etme” çabasıyla yeni bir çağa girdiği yönünde. Ancak bu tamir, çoğu zaman yeni hataların tohumlarını ekiyor. Kolbert, bilimsel çözümlerin umut verici olduğu kadar riskli de olduğunu gösteriyor; doğayı kontrol etme hırsının, gezegeni geri döndürülemez biçimde insan yapımı bir sisteme dönüştürebileceği uyarısında bulunuyor. “Beyaz gökyüzü” imgesi, güneş ışığını azaltma fikrinin sembolü olarak, insanın gezegenin iklimini tasarlama arzusunu temsil ediyor.

‘Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?’ (‘Under a White Sky: The Nature of the Future’), çevre yazını içinde hem eleştirel hem uyarıcı bir yere sahip. Kolbert, teknolojik ilerlemeyi ne romantize ediyor ne de bütünüyle reddediyor; asıl soruyu şu şekilde soruyor: “İnsanın doğayı yeniden yaparken kendini de dönüştürme gücü nerede durmalı?” Bu soruyla kitap, geleceğin doğasını değil, doğanın geleceğini tartışıyor.

  • Künye: Elizabeth Kolbert – Beyaz Bir Gökyüzü Altında: Dünyayı Geç Olmadan Kurtarabilir miyiz?, çeviren: Hasan Can Utku, Minotor Kitap, ekoloji, 256 sayfa, 2025

İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi (2025)

İbrahim Aylak’ın ‘Şizofreni Fenomenolojisi’ adlı kitabı, zihinsel bozuklukları anlamanın sınırlarını zorlayan özgün bir düşünsel deneme niteliğinde. Kitap, klasik psikiyatrik tanı dilinin ötesine geçerek, şizofreniyi bir “bozukluk”tan çok, insan olma hâlinin uç noktalarından biri olarak ele alıyor. Aylak, fenomenolojik psikopatolojinin kavramsal araçlarını kullanarak şizofreninin zamanı, bedeni ve öznelerarasılığı nasıl dönüştürdüğünü inceliyor; hastalığın “ne olduğu”ndan çok “nasıl deneyimlendiği” sorusuna yoğunlaşıyor.

Kitabın sunuş bölümünde Özgür Taburoğlu, Aylak’ın yaklaşımını “psikiyatrinin sınırlarını genişleten” bir tutum olarak tanımlıyor. Gerçekten de Aylak, hastayı yalnızca bir “vaka” olarak değil, anlam üreten bir özne olarak konumlandırıyor. DSM veya ICD gibi tanı sistemlerinin dar çerçevesine sıkışmadan, açıklamak ile anlamak arasındaki mesafeyi fenomenolojik bir köprüyle aşmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, Husserl’in yönelimsellik, Heidegger’in dünya-içinde-olmak, Merleau-Ponty’nin bedenlenme gibi kavramlarını modern psikiyatrik gözlemle buluşturuyor.

Kitabın bölümleri de bu kavramsal hattı izliyor: zaman deneyimi, bedenlenmiş kendilik, öznelerarasılık gibi temel fenomenolojik alanlar şizofreni deneyimiyle birlikte yeniden ele alınıyor. Zamanın akışı tuhaflaşıyor, bedenle dünya arasındaki bağ çözülüyor, başkalarıyla ilişki alanı kırılganlaşıyor. Bu çözülme, yalnızca bir patoloji değil, varoluşun sınırında beliren yeni bir anlam biçimi olarak sunuluyor.

‘Şizofreni Fenomenolojisi’, tanıların soğuk yüzeyinin ötesine geçip, hastanın dünyasını içeriden duyumsamaya çağıran bir çalışma. Klinik bilgiyi felsefi sezgiyle birleştiriyor; “normal” bilincin güvenli zeminini sorgularken, düşüncenin sınırına dokunan bir varoluş anlatısı kuruyor.

  • Künye: İbrahim Aylak – Şizofreni Fenomenolojisi, Akademim Yayıncılık, felsefe, 262 sayfa, 2025

Julian Huxley – Transhümanizm (2025)

Julian Huxley’nin bu kitabı, ilk olarak 1957 yılında yayımlandı ve modern çağın bilim, ahlak, din ve insanlık anlayışına dair yeni bir zihinsel çerçeve önermesiyle 20. yüzyıl düşünce tarihinin önemli eserlerinden biri sayılıyor. Huxley, kitabında insanlığın artık “eski şişelere konmuş eski şaraplarla” yaşayamayacağını, yani geçmişe ait dini ve metafizik inançların modern dünyanın karmaşık gerçeklerini açıklamakta yetersiz kaldığını söylüyor. Bu nedenle yeni bilimsel keşiflerin ışığında, insanın kendisini ve evreni anlamlandırma biçimini kökten dönüştürmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin merkezinde Huxley’nin “bilimsel hümanizm” adını verdiği düşünce yer alıyor. Ona göre insanlık, evrim sürecinde artık bilinçli bir aşamaya ulaşmıştır; bundan sonra “insan türü, kendi evrimini yönlendirebilecek” bir varlık haline gelmelidir. Bu görüş, sonradan transhümanizmin entelektüel temellerinden biri haline gelmiştir. Huxley, biyolojik ve kültürel evrimin insanın kendi potansiyelini aşma yönündeki kaçınılmaz süreci olduğunu söyler. İnsan, doğanın pasif ürünü olmaktan çıkarak, evrimin aktif öznesine dönüşmelidir.

Julian Huxley bu bakışında, kardeşi Aldous Huxley’nin distopik uyarılarından belirgin biçimde ayrılır. Aldous, ‘Cesur Yeni Dünya’da bilimin ve teknolojinin insanı özgürlüğünden mahrum bırakabileceği karanlık bir gelecek resmederken, Julian daha iyimser ve ilerlemeci bir vizyon ortaya koyar. Ona göre insanlık, akıl, etik ve bilimsel sorumlulukla birleştiğinde, kendi evrimsel kaderini özgürce biçimlendirebilir.

‘Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler’ (‘New Bottles for New Wine’), transhümanist düşüncenin erken bir manifestosu olarak, modern insanın hem bilimin hem ahlakın rehberliğinde daha bilinçli, dayanışmacı ve umutlu bir gelecek kurabileceğine inanan bir çağrıdır.

  • Künye: Julian Huxley – Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, siyaset, 328 sayfa, 2025

Bruce Fink – Lacan’da Arzu (2025)

Bruce Fink’in ‘Lacan’da Arzu’ (‘Lacan on Desire’) adlı kitabı, Jacques Lacan’ın arzu kavramına dair en karmaşık seminerlerinden birini –Seminar VI: Desire and Its Interpretation– ayrıntılı biçimde çözümleyen bir yorum çalışması. Fink, Lacan’ın psikanalitik teorisini teknik dilinden arındırarak anlaşılır hâle getirirken, arzunun hem bilinçdışı yapı içindeki yerini hem de öznenin oluşumundaki kurucu rolünü açığa çıkarıyor.

Kitabın merkezinde, arzunun asla tamamen doyurulamayacağı fikri yer alıyor. Lacan’a göre insanı hareket ettiren şey ihtiyaç değil, sürekli ertelenen bir eksiklik duygusudur. Fink, bu eksikliğin öznenin “Büyük Öteki”yle kurduğu ilişki içinde nasıl biçimlendiğini, dil ve simgesel düzen aracılığıyla nasıl yapılandığını ayrıntılarıyla açıklıyor. Arzunun nesnesi (objet petit a), burada hem bir kayıp hem de özneyi yaşama bağlayan bir itki olarak ele alınıyor.

Fink, kitabında edebiyat, mitoloji ve klinik örnekler üzerinden Lacan’ın düşüncesini somutlaştırıyor. Hamlet, Antigone ve Freud’un vakaları aracılığıyla arzunun bastırılma biçimleri, suçluluk ve özdeşleşme süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Bu sayede arzu, yalnızca psikolojik bir dürtü değil, öznenin kimliğini kuran ve aynı anda onu bölünmüş kılan bir güç olarak tanımlanıyor.

Sonuçta ‘Lacan’da Arzu’, arzunun insan deneyimindeki yerini yeniden düşünmeye çağıran, Lacan’ın teorisini hem felsefi hem klinik düzlemde berraklaştıran temel bir rehber niteliğinde. Fink’in titiz çözümlemeleri, Lacan’ı yalnızca bir psikanalist değil, modern özne kavrayışını kökten sarsan bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

  • Künye: Bruce Fink – Lacan’da Arzu: Lacan’ın VI. Semineri Arzu ve Yorumu’nu Okumak, çeviren: Erkal Ünal, Axis Yayınları, psikanaliz, 216 sayfa, 2025

Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi (2025)

Nurcan Abacı’nın ‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme’ adlı kitabı, Osmanlı toplumunun görünmez ama belirleyici duygusal yapısını “korku” ekseninde çözümlüyor. Yazar, arşiv belgeleriyle, özellikle kadı sicillerindeki sıradan insanların hikâyeleri üzerinden toplumsal psikolojinin izini sürüyor. Korkunun yalnızca cezayla değil, “cezalandırılma ihtimali” ve “el âlem ne der” kaygısıyla nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Kitabın yapısı da bu çok katmanlı duygunun anatomisini andırıyor: “El Âlem Ne Der Korkusu”, “Ehl-i Örf Heyulası” ve “Muhtemel Korkular” başlıkları, bireyin toplum, otorite ve kendi iç dünyası karşısındaki kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Abacı’nın yaklaşımı, tarih yazımını belgelerin soğuk yüzeyinden çıkarıp duyguların ve söylentilerin belirleyiciliğine taşıyor. “Gammazlık”, “iftira”, “mahalle baskısı” ve “devlet görevlisi korkusu” gibi mikro düzeydeki olgular, Osmanlı düzeninin sürekliliğini sağlayan görünmez mekanizmalar olarak yorumlanıyor. Korkunun biyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini açıklayan giriş bölümü, tarih anlatısını disiplinlerarası bir zemine taşıyor.

Bu çerçevede, yazarın tarihsel yöntemi İstanbul Latin İmparatorluğu’nun yarattığı travmatik hafızayla da benzerlik gösteriyor. 1204’teki Haçlı istilasının ardından Bizans toplumunun yaşadığı belirsizlik ve güvensizlik duygusu nasıl uzun süre kolektif davranışları belirlediyse, Osmanlı toplumunda da korku aynı şekilde bir “düzen kurucu” unsur haline geliyor. Her iki örnek de iktidar ve toplumsal kontrolün yalnızca kılıçla ya da kanunla değil, insanların zihinlerinde kök salan duygusal rejimler aracılığıyla sürdürüldüğünü hatırlatıyor.

‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi’, tarihsel belgelerin ardındaki sessiz duyguları görünür kılarak, korkunun nasıl bir toplumsal tasarım ilkesi olduğunu düşündüren özgün bir tarih denemesi.

  • Künye: Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme, Fol Kitap, tarih, 176 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025

Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu (2025)

Sigmund Freud’un bu eseri, insan doğası ile uygarlığın yarattığı düzen arasındaki çatışmayı derinlemesine inceliyor. Freud, insanın içgüdüsel arzuları ile toplumun kuralları arasında kaçınılmaz bir gerilim bulunduğunu savunuyor. Uygarlık, bireysel özgürlükleri sınırlayarak ortak yaşamı mümkün kılıyor ancak bu sınırlama, bireyde sürekli bir huzursuzluk yaratıyor. İnsan, doğası gereği haz arayan ve saldırganlık içeren bir varlık olarak tanımlanıyor; oysa toplum, bu eğilimleri bastırmaya zorlayarak suçluluk duygusunu içselleştiriyor.

Freud’a göre uygarlığın ilerlemesi, teknik ve kültürel kazanımlarla birlikte bireyin iç dünyasında artan bir baskı yaratıyor. Vicdanın kökeninde, içe yöneltilmiş saldırganlık bulunuyor; bu da süperego aracılığıyla bireyin kendine karşı acımasızlaşmasına neden oluyor. Dini inançların sunduğu “ilahi baba” fikri, bu içsel çatışmanın geçici bir tesellisi olarak görülüyor. Ancak Freud, dinin huzursuzluğu ortadan kaldırmadığını, yalnızca onu şekil değiştirmiş bir biçimde sürdürdüğünü belirtiyor.

‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ (‘Das Unbehagen in der Kultur’), insanlığın mutluluk arayışını temelden sorguluyor. Freud, uygarlığın bireye güvenlik sağlarken içsel özgürlüğünü tahrip ettiğini, bu yüzden insanın ne tamamen mutlu ne de tamamen uyumlu olamayacağını ileri sürüyor. Sonuçta kitap, modern insanın kendi yarattığı düzen içinde neden tatmin bulamadığını psikolojik bir çerçevede açıklayarak hem bireysel hem toplumsal düzeyde kalıcı bir gerilimin kaçınılmazlığını ortaya koyuyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu, çeviren: Ferhat Jak İçöz, Sel Yayıncılık, psikanaliz, 96 sayfa, 2025