Flora Tristán – İşçi Birliği (2025)

Flora Tristán imzalı bu kitap, 19. yüzyılın işçi sınıfı mücadelesine hem teorik hem de duygusal bir perspektifle yaklaşan öncü bir metin. ‘İşçi Birliği’ (‘Union ouvrière, suivi de lettres’), kadın hakları ve işçi sınıfı hareketlerini birleştirme çağrısıyla sosyalizmin erken döneminde dikkat çeken nadir seslerden biri.

Kitabın temelinde, işçilerin dayanışma içinde birleşerek kendi kaderlerini değiştirebileceği fikri yatar. Tristán, işçilerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal düzeyde de örgütlenmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre, sömürüye karşı verilecek mücadele, kadınları dışlayan bir yapıyla eksik kalacaktır.

Kadınların da işçi sınıfının bir parçası olduğunu vurgulayan yazar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle sınıf sömürüsünü birlikte ele alıyor. Bu yaklaşımı, onu döneminin diğer sosyalistlerinden ayırıyor. Kadınların eğitimi, evlilikteki hakları ve kamusal alana katılımları gibi konular Tristán için toplumsal dönüşümün ön koşuludur.

Kitaba eşlik eden mektuplar ise Tristán’ın düşünsel yolculuğuna, karşılaştığı direnişlere ve kişisel kararlılığına ışık tutuyor. Bu metinler, onun bir teorisyen olduğu kadar bir eylem insanı olduğunu da gösteriyor.

‘İşçi Birliği’, sınıf mücadelesini feminizmle harmanlayan erken ve güçlü bir manifestodur. Tristán, işçilerin birliği kadar kadınların özgürlüğünü de insanlığın kurtuluşu için vazgeçilmez görür.

  • Künye: Flora Tristán – İşçi Birliği, çeviren: İsmail Kılınç, Epos Yayınları, siyaset, 160 sayfa, 2025

Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup (2025)

Frédéric Lenoir’in bu kitabı, hayvanlara ve onları seven insanlara yönelik içten bir çağrı niteliğinde. ‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’ (‘Lettre Ouverte aux Animaux (Et à Ceux Qui Les Aiment)’), hayvanlarla olan ilişkimizin ahlaki, felsefi ve duygusal boyutlarını sorgularken, insan-merkezli dünyamızda onların sesine kulak vermemiz gerektiğini vurguluyor.

Kitap, insan ile hayvan arasındaki tarihsel ayrımı eleştirerek başlıyor. Lenoir, Descartes’tan beri süregelen hayvanları “duygusuz makineler” olarak gören anlayışın hem bilimsel hem de etik açıdan çöktüğünü savunuyor. Modern bilimsel bulguların hayvanların bilinç, acı, sevgi ve empati gibi duygulara sahip olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.

Yazar, hayvanlara yönelik şiddetin, endüstriyel tarımda maruz kaldıkları eziyetin ve doğadaki yaşam alanlarının yok edilmesinin ardında yatan ideolojik körlüğe dikkat çekiyor. Bu durumun sadece hayvanlara değil, insanlığın ruhuna da zarar verdiğini ileri sürüyor.

Lenoir, hayvanlarla daha adil ve saygılı bir ilişki kurmanın yalnızca ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda içsel bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Onlara duyulan sevginin insanın kendisiyle ve doğayla uyum içinde yaşamasının anahtarlarından biri olduğunu vurguluyor.

‘Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup’, insan merkezli düşünceyi aşarak türler arası empatiyi merkeze alan, duyarlı ve dönüştürücü bir metin olarak öne çıkıyor.

Künye: Frédéric Lenoir – Hayvanlara ve Hayvanları Sevenlere Açık Mektup, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 144 sayfa, 2025

Şevket Furkan Erbay – Zeki ve Çevik (2025)

Şevket Furkan Erbay’ın ‘Zeki ve Çevik’ adlı eseri, Türkiye’de sporun serüvenine yalnızca sonuçlar ve istatistikler üzerinden değil, o sonuçların ardındaki kültürel, siyasal ve toplumsal bağlamlara odaklanarak yaklaşıyor. Yazar, spor tarihini kuru skor tablosundan çıkarıp canlı bir insan hikâyeleri ağına dönüştürüyor.

Her on yıla özgü bir spor dalını mercek altına alarak, bu alanların tarihsel gelişimini hem geçmişle bağ kurarak hem de geleceğe uzanan çizgilerle aktarıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında atletizmle başlayan bu yolculuk, 1930’larda binicilik, 1940’larda tenis, 1950’lerde güreş, 1960’larda bisiklet ve yüzme gibi branşlarla devam ediyor.

1970’lerin boks tutkusu, 1980’lerin Uzakdoğu sporları ve halter merakı, 1990’ların yükselen basketbol ilgisi, 2000’lerde futbolun merkezdeki yeri ve 2010’ların voleybol başarısı detaylıca işleniyor. Son bölümde ise parlayan yeni alanlar olan okçuluk, jimnastik ve atıcılığa yer veriliyor.

Erbay’ın yaklaşımı, sporu yalnızca rekabet ya da eğlence olarak görmeyip, toplumu yansıtan ve dönüştüren bir araç olarak değerlendirmesiyle öne çıkıyor. ‘Zeki ve Çevik’, “spor hayattır” sözünü ciddiyetle ele alan, spor üzerinden Türkiye’nin toplumsal dönüşümünü okumamıza olanak sağlayan özgün bir sosyal tarih çalışması.

Kitaptan iki alıntı:

“Hakkı Koşar’ın binlerce öğrencisi arasında (…) hocalık yaptığı bir isim de, Uzakdoğu sporlarının beyazperdedeki bir numaralı yüzü, siyah kuşak sahibi karateci Cüneyt Arkın’dı. Hakkı Koşar, Arkın’la çalışırken Yeşilçam’da bazı filmlerin (Tarkan filmindeki Wang Yu’yu hatırlayın) dövüş sahnelerinde bile rol almıştı.”

“Sırım gibi bir fiziğe sahip İsmail Ogan’ı Antalya’da izlediği bir yağlı güreş müsabakasında çok beğenen ama babasını ikna edemeyen Yaşar Doğu, Antalya valisinden yardım istedi. Valinin telefonuyla köye gönderilen iki jandarmayı görünce korkan baba Ogan, oğlunun güreş kampına katılmasına mecburen izin vermişti.”

  • Künye: Şevket Furkan Erbay – Zeki ve Çevik: Türkiye’de Sporun Bir Asırlık Kültürel Muhasebesi, İletişim Yayınları, spor, 232 sayfa, 2025

Jacqueline Rose – Veba (2025)

Jacqueline Rose’un bu kitabı, modern çağın krizlerini, özellikle pandemi deneyimini merkeze alarak siyaset, şiddet, eşitsizlik ve ölüm kavramları üzerinden sorgular. ‘Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak’ (‘The Plague: Living Death in Our Times’), bu kitabında yalnızca biyolojik bir salgını değil, toplumsal yapının içindeki “yaşayan ölümü” inceliyor.

Rose, ölümün ve acının yalnızca bireysel değil, kolektif boyutlarını da vurgular. COVID-19 pandemisinin, yalnızca bir sağlık sorunu değil; aynı zamanda ırkçılık, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği ve devlet şiddeti gibi yapısal sorunları da açığa çıkardığını savunuyor. Ayrıca, Ukrayna’nın işgali gibi yakın dönemde meydana gelen felaketlerin yarattığı ruh durumlarını mercek altına alıyor. Bu krizlerin, özellikle marjinalleştirilmiş gruplar üzerinde nasıl yıkıcı etkiler bıraktığını analiz ediyor.

Kitapta psikanaliz, edebiyat ve siyaset teorisi iç içe geçirilir. Rose, Susan Sontag’dan Freud’a, Arendt’ten Fanon’a kadar birçok düşünür ve yazarın izinden giderek, çağımızın bastırdığı korkularla yüzleşme yollarını arıyor.

‘Veba’, yalnızca bir kriz zamanının tanıklığı değil, aynı zamanda bu çağda insan olmanın etik sorumluluklarını da hatırlatıyor. Rose, kitlesel kayıplar ve bastırılmış acılar karşısında sessiz kalmamak gerektiğini; düşünmenin ve empati kurmanın direnişin bir biçimi olabileceğini güçlü bir dille ifade ediyor.

  • Künye: Jacqueline Rose – Veba: Çağımızda Ölümü Yaşamak, çeviren: Burcu Tümkaya, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 128 sayfa, 2025

Daniel J. Levitin – Müzik ve Beyin (2025)

Daniel J. Levitin’in bu çalışması, adlı kitabı, müziğin insan beyni, duyguları ve sağlığı üzerindeki etkilerini bilimsel ve kişisel bir anlatımla ele alıyor. ‘Müzik ve Beyin: Bilim, Duygu ve İyileşme Arasında Akustik Bir Köprü’ (‘I Heard There Was a Secret Chord: Music as Medicine’), nörobilim ile müzik arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamaya çalışırken, müziğin yalnızca bir sanat formu değil, aynı zamanda biyolojik ve terapötik bir araç olduğunu savunuyor.

Kitap, müziğin beynin farklı bölgelerini nasıl etkilediğini açıklıyor. Ritmin motor hareketlerle, melodinin hafıza ve duygularla, armoninin ise karmaşık bilişsel süreçlerle nasıl ilişkilendiğini gösteriyor. Müzik dinlemenin, hatta söylemenin, ağrıyı azalttığı, stres hormonlarını düşürdüğü ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilimsel bulgularla destekleniyor.

Levitin, müziğin tedavi edici gücüne dair pek çok örnek sunuyor: Alzheimer hastaları, travma yaşayan bireyler ya da depresyonla mücadele eden insanlar üzerinde müziğin olumlu etkileri gözlemleniyor. Müziğin bu yönü, hem geleneksel kültürlerde hem de modern tıpta kendine yer buluyor.

Ayrıca, kitabın kişisel tonu da dikkat çekici. Levitin, kendi müzik deneyimlerini ve gözlemlerini de katarak, müziğin insani tarafını ön plana çıkarır. ‘Müzik ve Bayin’, müziğin sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda bir şifa ve bağ kurma biçimi olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koyuyor.

  • Künye: Daniel J. Levitin – Müzik ve Beyin: Bilim, Duygu ve İyileşme Arasında Akustik Bir Köprü, çeviren: Nilbert Yılmaz, Say Yayınları, müzik, 424 sayfa, 2025

Irène Melikoff – Destandan Masala (2025)

Irène Melikoff’un bu eseri, yazarın yıllar süren Türkoloji serüveninin izini sürerken, Türk halk kültürü, inanç sistemleri ve anlatı gelenekleri üzerine derinlemesine çözümlemeler sunar. ‘Destandan Masala: Türkoloji Yolculuklarım’ (‘De l’épopée au mythe: Itinéraire turcologique’), özellikle epik anlatılardan mitik düşünceye geçiş sürecini merkeze alarak, Oğuz destanları, heterodoks inançlar ve halk tasavvufu üzerine yoğunlaşıyor.

Kitapta Melikoff, epik geleneklerin toplumsal bellek ve kimlik oluşumundaki rolünü inceliyor. Dede Korkut, Battal Gazi ve diğer sözlü anlatıların sadece kahramanlık hikâyeleri değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel kodların taşıyıcısı olduğunu savunuyor.

Yazar, Alevilik-Bektaşilik gibi inanç sistemlerini yalnızca dinsel yapılar olarak değil, aynı zamanda mitolojik ve kültürel anlatı formları olarak değerlendiriyor. Bu yapıların İslam öncesi inançlarla İslami öğeleri nasıl harmanladığını örneklerle açıklıyor.

Melikoff’un bu eseri çeşitli akademik dergilerde, sempozyumlarda yayımlanmış makalelerinden oluşan bu seçki, disiplinlerarası yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Tarih, edebiyat, antropoloji ve dinler tarihi gibi alanları birleştirerek Türk halk kültürünün çok katmanlı yapısını çözümlüyor.

‘Destandan Masala’, bir akademik serüvenin anlatısı olmasının ötesinde, Türk halk inançları ve anlatılarının evrensel kültürel anlamlarına ışık tutan kapsamlı bir eser.

  • Künye: Irène Melikoff – Destandan Masala: Türkoloji Yolculuklarım, çeviren: Selen Okumuş, Monografi Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2025

Thor Hanson – Yanı Başımızdaki Doğa (2025)

Thor Hanson’ın bu kitabı, doğanın mucizelerinin yalnızca uzak ormanlarda ya da el değmemiş alanlarda değil, gündelik yaşamın tam ortasında da var olduğunu gözler önüne serer. ‘Yanı Başımızdaki Doğa: Görmeyi, Keşfetmeyi, İyileştirmeyi Öğrenmek’ (‘Close to Home: The Wonders of Nature Just Outside Your Door’), evin kapısından dışarı adım attığımız anda karşılaştığımız canlıların, döngülerin ve ekosistemlerin büyüleyici detaylarını sade ve etkileyici bir dille anlatır.

Hanson, arka bahçelerden şehir parklarına, kaldırımlardan çatı aralarına kadar doğanın izlerini sürer. Kuşların göçü, arıların hareketleri, yabani otların dayanıklılığı gibi sıradan görünen ama karmaşık düzenlere sahip olayları bilimsel bir merakla inceler.

Kitap, yalnızca bir doğa gözlemi değil; aynı zamanda bir farkındalık çağrısıdır. Hanson, doğayla bağ kurmanın çevreyi koruma bilinci oluşturduğunu savunuyor. İnsanların doğaya yabancılaşmasının, çoğu zaman onu sadece “uzakta” aramasından kaynaklandığını belirtiyor.

Hanson doğayla yeniden bağ kurmanın ve biyoçeşitliliğin korunmasına yardımcı olmanın etkili yöntemleri olarak “vatandaş bilimi” ve “arka bahçe biyolojisi” kavramlarını tanıtıyor ve bunları hemen her yerde uygulamaya koymanın mümkün olduğunu, dahası bu pratiklerle tanışmanın aslında bir keşif değil hatırlama eylemi olduğunu söylüyor. Dünyanın dört bir yanında sıradan insanların katılımıyla yürütülen yaratıcı projeleri hayata geçiren kişilerle görüşerek, biraz merak ve farkındalıkla hepimizin hem bilime hem de gezegenimizin sağlığına katkıda bulunabileceğimizi gösteriyor.

‘Yanı Başımızdaki Doğa’, büyük keşiflerin küçük adımlarla da yapılabileceğini, doğanın hemen yanı başımızda saklı olduğunu hatırlatıyor. Hanson, hem bilimsel bilgiyi hem de kişisel gözlemleri bir araya getirerek okuyucuyu çevresine daha dikkatli ve saygılı bakmaya davet ediyor.

  • Künye: Thor Hanson – Yanı Başımızdaki Doğa: Görmeyi, Keşfetmeyi, İyileştirmeyi Öğrenmek, çeviren: Deniz Keskin, Metis Yayınları, bilim, 272 sayfa, 2025

Vybarr Cregan Reid – Modern İnsanın Evrimi (2025)

 

Vybarr Cregan Reid’in bu çalışması, modern yaşamın insan bedenini nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. ‘Modern İnsanın Evrimi: Kendi Yarattığımız Dünya Bizi Nasıl Değiştiriyor?’ (‘Primate Change: How the World We Made is Remaking Us’) teknolojik, çevresel ve toplumsal değişimlerin evrimsel süreci nasıl etkilediğini sorguluyor ve insan bedeninin bu yeni dünyaya uyum sağlamakta zorlandığını ortaya koyuyor.

Kitap, insanın binlerce yıl süren evrimine karşılık son birkaç yüzyılda yaşanan ani değişimlerin; duruş bozukluklarından uyku sorunlarına, ruh sağlığı problemlerinden obeziteye kadar pek çok fiziksel ve zihinsel sorunu beraberinde getirdiğini savunuyor.

Reid, ayakkabılarla yürümekten ofis sandalyelerinde oturmaya, ekranlara bakmaktan yapay ışığa kadar pek çok alışkanlığın bedenimizi doğal ortamdan kopardığını belirtiyor. Modern insanın, evrimsel olarak tasarlanmadığı bir yaşam biçimini sürdürmeye çalıştığını vurguluyor.

Yazar, bu dönüşümün sadece olumsuz olmadığını da kabul ediyor; mesela tıptaki gelişmelerin ve bazı teknolojik olanakların yaşam kalitesini artırdığını belirtiyor. Ancak bu değişimin bedenimizle olan ilişkimizi kökten değiştirdiğine dikkat çekiyor.

‘Modern İnsanın Evrimi’, insan bedeniyle çağdaş yaşam arasındaki çatışmayı anlamak isteyenler için bilimsel verilerle zenginleşmiş, düşündürücü bir çalışma.

  • Künye: Vybarr Cregan Reid – Modern İnsanın Evrimi: Kendi Yarattığımız Dünya Bizi Nasıl Değiştiriyor?, çeviren: Mirhan Petek, İnkılap Kitabevi, bilim, 424 sayfa, 2025

Bartholomaeus Georgieviz – Türklerin Âdetleri Üzerine (2025)

Bartholomaeus Georgieviz’in bu eseri, 16. yüzyılda Osmanlı toplumunun yaşam biçimini, inanç sistemini ve siyasi yapısını Avrupalı okuyuculara tanıtmak amacıyla yazılmış. Georgieviz, bir dönem Osmanlılar tarafından esir alınmış bir Hristiyan din adamı olarak gözlem ve deneyimlerine dayanır.

‘Türklerin Âdetleri Üzerine’ (‘De Turcarum Moribus Epitome’), Osmanlıların günlük yaşam alışkanlıklarını, yemek kültürünü, giyim tarzlarını, toplumsal sınıflarını ve özellikle dinî uygulamalarını ayrıntılı şekilde aktarıyor. Yazar, İslam dininin Osmanlı toplumundaki etkisini vurgular; namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri tanımlar. Ancak bu aktarım, genellikle Hristiyanlık merkezli bir bakış açısıyla yapılır.

‘De Turcarum Moribus Epitome’ adlı derlemesi, Batı dünyasında Türklere dair yazılmış eserler arasında farklı bir yere sahiptir. Zira bu eser, yukarıdaki bilgilere ilaveten Türk dilinin kullanımına dair karineler de sunuyor. Bartholomaeus duyduğu Türkçe sözcükleri Latin alfabesi ile transkripte etmeye çalışmış, bu sözcüklerin Latince karşılıklarını aktarmaya gayret etmiş, hattâ Türkçe diyaloglar kaleme almıştır.

Georgieviz, Osmanlı toplumundaki disiplinli askeri düzeni ve özellikle Yeniçeri Ocağı’nı överken, aynı zamanda imparatorluğun genişlemesini bir tehdit olarak sunar. Osmanlıların adalet sistemini etkileyici bulduğunu belirtse de, despotik yönetime dair eleştirilerde bulunur.

‘De Turcarum Moribus Epitome’, erken modern dönemde Avrupa’nın Osmanlı’ya bakışını şekillendiren önemli metinlerden biridir. Eser, dönemin oryantalist söylemini besleyen bir kaynak olarak hem tarihsel hem kültürel değer taşır. Georgieviz’in anlatımı, hem bilgi verici hem de ideolojik izler taşır.

  • Künye: Bartholomaeus Georgieviz – Türklerin Âdetleri Üzerine, çeviren: A. Doğucan Hanegelioğlu, Doğu Batı Yayınları, tarih, 149 sayfa, 2025

Naunihal Singh – Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı (2025)

Naunihal Singh’in bu çalışması, askeri darbelerin nasıl gerçekleştiğini ve neden bazılarının başarılı olup bazılarının başarısız olduğunu anlamak için kapsamlı bir analiz sunuyor. ‘Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı: Yönetime El Koymak’ (‘Seizing Power – Strategic Logic of Military Coups’), bu alandaki mevcut çalışmalardan farklı olarak, darbe girişimlerinin başarısının veya başarısızlığının ardındaki temel faktörün, askeri hizipler arasındaki koordinasyon dinamikleri olduğunu savunur. Kitap, 1950-2000 yılları arasında dünya genelindeki 471 darbe girişimini içeren orijinal bir veri seti ve darbe katılımcılarıyla yapılan 300 saatlik mülakatlara dayanarak yeni bir teori geliştiriyor.

Singh, bir darbenin başarısının, darbecilerin diğer subaylar ve birlikler nezdinde başarının kaçınılmaz olduğu izlenimini yaratma yeteneklerine bağlı olduğunu öne sürüyor. Askeri aktörler, fiili duruma göre genellikle daha güçlü olan “kaçınılmaz zafer” imajını nasıl yansıttıklarını gösteriyor. Bu, darbenin popülaritesinden veya askeri güç üstünlüğünden ziyade, askeri içindeki grupların birbirlerinin eylemlerini tahmin etme ve buna göre koordine olma yeteneğine dayanıyor. Eğer darbeciler, darbenin şimdiden başarılı olduğuna dair güçlü bir sinyal verebilirlerse, diğer birlikler de bu “kazanan” tarafa katılmaya meyilli olurlar.

Kitap, darbe dinamiklerini kökenlerine göre üç farklı türe ayırır: askeri hiyerarşinin tepesinden gelen darbeler, orta rütbelilerden gelen darbeler ve alt rütbeli askerlerin isyan niteliğindeki darbeleri. Her türün kendine özgü başarı olasılıkları ve koordinasyon zorlukları olduğunu gösteriyor. Gana’daki çok sayıda darbe ve 1991’deki Sovyetler Birliği’ndeki darbe girişimi gibi vaka analizleriyle teorisini destekleyen Singh, kitabıyla sivil-asker ilişkileri ve siyasi istikrarsızlık üzerine çalışan akademisyenlere yeni bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Naunihal Singh – Askerî Darbelerin Stratejik Mantığı: Yönetime El Koymak, çeviren: S. Erdem Türközü, Fol Kitap, siyaset, 424 sayfa, 2025