John King Fairbank, Merle Goldman — Çin (2026)

John King Fairbank ve Merle Goldman’ın bu eseri, Çin uygarlığının binlerce yıllık gelişimini siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışma. ‘Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet’ (‘China: A New History’), arkeolojik bulgulardan başlayarak imparatorluk düzeninin oluşumunu, Konfüçyanizmin devlet yönetimindeki belirleyici rolünü, Budizmin etkisini ve Song, Ming ile Qing hanedanları boyunca şekillenen yönetim anlayışını inceliyor. Yazarlar, Çin’in uzun ömürlü siyasal istikrarını sağlayan kurumları, bürokratik yapıyı ve toplumsal örgütlenmeyi açıklarken, bu düzenin zaman içinde karşılaştığı iç ve dış sorunları da tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Fairbank ve Goldman, 17. yüzyıldan itibaren Çin’in Batı dünyasıyla giderek yoğunlaşan temaslarının geleneksel düzen üzerinde yarattığı baskıyı ayrıntılı biçimde ele alıyor. Nüfus artışı, ekonomik dengesizlikler, isyanlar, dış müdahaleler ve reform girişimleri, Qing Hanedanı’nın çözülüşünü hazırlayan başlıca dinamikler olarak öne çıkıyor. Ardından Cumhuriyet’in kuruluşu, savaş ağaları dönemi, milliyetçi hareketler, Japon işgali ve Çin Komünist Partisi’nin yükselişi, yalnızca siyasal olaylar dizisi olarak değil, modern Çin kimliğinin oluşum süreci olarak yorumlanıyor.

Kitabın son bölümleri, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başlayan yeni dönemi kapsamlı biçimde inceliyor. Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi gibi radikal siyasal deneyimlerin toplumsal sonuçları, Mao sonrası reformların ekonomi ve devlet yapısında yarattığı dönüşümlerle birlikte ele alınıyor. Çin’in küresel sistemde yeniden güç kazanmasını yalnızca ekonomik büyümeyle açıklamayan eser, tarihsel mirasın, devlet geleneğinin ve toplumsal sürekliliğin bu yükselişteki belirleyici rolünü de vurguluyor.

Kitabın önemli özelliklerinden biri, olayları yalnızca kronolojik olarak aktarmak yerine bunların nedenlerini ve uzun vadeli etkilerini tartışmasıdır. Fairbank, Çin’in modernleşmesini büyük ölçüde Batı ile karşılaşmasının doğurduğu dönüşümler üzerinden açıklarken, kitabın editörü de bu yaklaşımın güçlü yanlarını ve postkolonyal tarihçilik tarafından yöneltilen eleştirileri de okuyucuya sunuyor. Böylece eser, yalnızca Çin tarihini anlatmakla kalmıyor; tarih yazımının nasıl kurulduğunu, hangi varsayımlara dayandığını ve farklı bakış açılarının aynı geçmişi nasıl farklı biçimlerde yorumlayabileceğini de düşündürüyor.

Merle Goldman’ın genişletilmiş baskıya eklediği değerlendirmeler ise Mao sonrası reform dönemini daha kapsamlı biçimde ele alarak Fairbank’in görüşlerini güncelliyor ve Çin’in geleceğine ilişkin farklı yorumlar sunuyor. Bu yönüyle kitap, hem klasik bir tarih anlatısı hem de Çin’in geçmişiyle bugünkü küresel konumu arasındaki sürekliliği anlamaya yardımcı olan temel bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. Çin’in siyasal kurumlarını, kültürel mirasını ve modernleşme serüvenini uzun erimli bir perspektifle açıklayan eser, ülkenin tarihsel gelişimini bütüncül bir çerçevede kavramak isteyen okurlar için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olmayı sürdürüyor.

John King Fairbank, Merle Goldman — Çin: Tarih, Kültür ve Medeniyet
Çeviren: Aişe Handan Konar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 544 sayfa • 2026

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi (2026)

Malcolm Barber’ın bu eseri, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın kuruluşundan dağıtılışına kadar uzanan yaklaşık iki yüzyıllık tarihini, efsanelerden ve komplo teorilerinden uzak durarak birincil kaynaklara dayalı biçimde ele alan kapsamlı bir araştırma. Orta Çağ tarihinin önde gelen uzmanlarından Barber, tarikatın yalnızca askerî faaliyetlerini değil, dinsel kimliğini, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve Avrupa siyasetindeki etkisini birlikte değerlendirerek Tapınak Şövalyeleri’nin tarihsel rolünü bütüncül bir bakışla inceliyor.

‘Tapınak Şövalyelerinin Tarihi’ (‘The New Knighthood’), 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulan küçük bir kardeşliğin kısa sürede nasıl uluslararası bir askerî-dinî teşkilata dönüştüğünü anlatıyor. Tarikatın yoksulluk, itaat ve bekâret yemini eden keşişlerden oluşmasına rağmen aynı zamanda savaşçı bir kimlik taşıması, dönemin Hristiyan dünyasında yeni bir şövalyelik anlayışı doğuruyor. Barber, bu modelin hem Kilise hem de Haçlı devletleri tarafından nasıl desteklendiğini ve Tapınakçıların kutsal savaş düşüncesinin en önemli temsilcilerinden biri hâline geldiğini açıklıyor.

Eserde Tapınak Şövalyeleri’nin Haçlı Seferleri boyunca üstlendikleri askerî görevler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kalelerin savunulması, stratejik bölgelerin kontrolü, büyük savaşlara katılımları ve disiplinli askerî örgütlenmeleri sayesinde tarikatın Doğu Akdeniz’deki Latin devletlerinin en etkili güçlerinden biri olduğu gösteriliyor. Ancak Barber, askerî başarıların yanında yaşanan yenilgileri, iç tartışmaları ve Haçlı devletlerinin giderek zayıflayan siyasal yapısını da göz ardı etmiyor.

Kitap, tarikatın Avrupa’da oluşturduğu ekonomik ve idarî ağı da geniş biçimde ele alıyor. Bağışlarla edinilen topraklar, çiftlikler, limanlar ve ticaret merkezleri sayesinde Tapınakçılar kıtanın en güçlü kurumlarından biri hâline geliyor. Geliştirdikleri mali yönetim sistemi, para transferi uygulamaları ve geniş mülk ağı, yalnızca askerî faaliyetleri finanse etmekle kalmıyor; Orta Çağ Avrupa’sının ekonomik yaşamında da önemli bir rol üstleniyor. Barber, bu yapının modern bankacılığın doğrudan öncüsü olduğu yönündeki abartılı iddiaları ise tarihsel kanıtlar ışığında dikkatle değerlendirerek gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırıyor.

Eserin son bölümü, Tapınak Şövalyeleri’nin dramatik çöküşünü ayrıntılarıyla inceliyor. Kutsal Topraklar’ın kaybedilmesinden sonra tarikatın siyasî işlevinin zayıflaması, Fransa Kralı IV. Philippe’in mali ve siyasî hesaplarıyla birleşince, Tapınakçılar sapkınlık ve çeşitli dinî suçlamalarla hedef alınıyor. Tutuklamalar, işkence altında alınan ifadeler, papalık soruşturmaları ve uzun yargı süreci sonunda tarikat dağıtılıyor, son büyük üstat Jacques de Molay idam ediliyor. Barber, bu sürecin ardındaki hukukî, siyasî ve dinî dinamikleri ayrıntılı biçimde inceleyerek olayları romantik efsanelerden arındırılmış tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor.

Kitap, Tapınak Şövalyeleri’ni gizli hazineler, kutsal emanetler ya da ezoterik örgütler etrafında oluşan popüler anlatılar yerine tarihsel belgeler ışığında ele alan en önemli akademik çalışmalardan biri kabul ediliyor. Tarikatın askerî başarılarını, kurumsal yapısını, ekonomik gücünü ve trajik sonunu dengeli bir yaklaşımla analiz ederken, Orta Çağ Avrupa’sının din, siyaset ve toplum ilişkilerini anlamak için de güçlü bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, Tapınak Şövalyeleri tarihi üzerine yazılmış en güvenilir ve en etkili başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Malcolm Barber — Tapınak Şövalyelerinin Tarihi: Yeni Şövalyelik
Çeviren: Fatma Berna Yıldırım • Alfa Yayınları
Tarih • 512 sayfa • 2026

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları (2026)

Gülbahar Baran Çelik’in bu eseri, İstanbul’un tarihi yarımadasında Yenikapı, Sirkeci ve Vezneciler raylı sistem kazıları sırasında ortaya çıkarılan Geç Antik Çağ’a ait takı ve kişisel kullanım eşyalarını ayrıntılı biçimde inceleyen kapsamlı bir arkeoloji çalışması. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı tarafından yürütülen kazılarda, arkeolojik bağlamları korunmuş şekilde gün ışığına çıkarılan bu buluntular, yalnızca zenginlikleriyle değil, ait oldukları yaşam çevreleriyle birlikte değerlendirilebilmeleri sayesinde Geç Antik Dönem’in maddi kültürüne ışık tutuyor. Kitap, bu özgün koleksiyon aracılığıyla dönemin üretim tekniklerini, estetik anlayışını ve toplumsal yaşamını yeniden yorumluyor.

Eserde küpeler, yüzükler, kolyeler, bilezikler, broşlar, kemer parçaları, saç aksesuarları ve çeşitli süs eşyaları ayrıntılı biçimde sınıflandırılıyor. Her eser; üretildiği malzeme, işçilik özellikleri, süsleme teknikleri, kullanım amacı ve bulunduğu arkeolojik bağlam dikkate alınarak değerlendiriliyor. Altın, gümüş, bronz, cam, kemik ve değerli taşlar gibi farklı malzemelerin kullanım biçimleri incelenirken, kuyumculuk sanatında ulaşılan teknik ustalık ile zanaatkârların estetik tercihleri de ortaya konuyor.

‘Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları’ (‘Late Antique Jewelry And Accessories Finds From The Marmaray And Metro Excavations At Istanbul’s Historical Peninsula’), takıları yalnızca sanat tarihi açısından ele almıyor; onları Geç Antik Dönem toplumunun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını anlamaya yarayan tarihsel belgeler olarak değerlendiriyor. Mücevherlerin statü göstergesi olarak üstlendikleri rol, dinsel sembollerle ilişkileri, gündelik yaşamda ve törensel ortamlarda nasıl kullanıldıkları ile farklı toplumsal kesimlerin tüketim alışkanlıkları ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Böylece kişisel süs eşyaları, bireysel beğeninin ötesinde dönemin kimlik anlayışını, inanç dünyasını ve toplumsal hiyerarşisini yansıtan maddi kültür unsurları olarak okunuyor.

Eserin en önemli katkılarından biri, buluntuları arkeolojik bağlamları içinde değerlendirmesi oluyor. Takıların hangi yapılarda, mezarlarda ya da yerleşim katmanlarında bulunduğu dikkate alınarak kullanım süreleri, üretim merkezleri ve dolaşım ağları hakkında çıkarımlar yapılıyor. Bu yaklaşım, Konstantinopolis’in Geç Antik Çağ’daki ticaret ilişkilerini, zanaat üretimini ve Bizans İmparatorluğu’nun ekonomik yapısını daha iyi anlamaya katkı sağlıyor. Aynı zamanda farklı bölgelerden bilinen benzer eserlerle yapılan karşılaştırmalar sayesinde İstanbul’un Doğu Akdeniz dünyasındaki konumu da daha net biçimde ortaya konuyor.

Kitap, Marmaray ve metro kazılarında ortaya çıkarılan eşsiz buluntu grubunu bilimsel yöntemlerle değerlendirirken, Geç Antik Çağ Bizans dünyasının gündelik yaşamına, kuyumculuk geleneğine ve maddi kültürüne kapsamlı bir bakış sunuyor. İstanbul’un son yıllardaki en önemli arkeolojik keşiflerinden birine dayanan eser, takı ve aksesuarların estetik değerinin ötesine geçerek bunların tarih, sanat tarihi, arkeoloji ve Bizans araştırmaları açısından taşıdığı çok yönlü önemi ortaya koyan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Gülbahar Baran Çelik — Geç Antik Dönem Takı ve Aksesuarları: İstanbul Tarihi Yarımada Marmaray ve Metro Kazı Buluntuları
Çeviren: Merve Özkılıç, Umut Çelikyay • Koç Üniversitesi Yayınları
Arkeoloji • 296 sayfa • 2026

Fernand Braudel — Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi (2026)

Fernand Braudel’in Bir Tarih Dersi (Une leçon d’histoire de Fernand Braudel), ünlü tarihçinin yaşamı, eserleri ve tarih anlayışı üzerine düzenlenen kapsamlı bir kolokyumun kayıtlarını bir araya getirerek onun düşünsel mirasını bütüncül biçimde ele alıyor. Akdeniz, Fransa ve kapitalizmin tarihine ilişkin çalışmalarıyla tarih yazımında köklü bir dönüşüm gerçekleştiren Braudel, bu kitapta yalnızca kendi kuramlarını açıklamakla kalmıyor; farklı disiplinlerden araştırmacılarla yürüttüğü tartışmalar aracılığıyla tarihin yöntemini, amacını ve sınırlarını da yeniden sorguluyor. Böylece eser, hem Braudel’in fikirlerini tanıtan hem de onun tarihçilik anlayışının nasıl şekillendiğini gösteren canlı bir düşünce platformuna dönüşüyor.

Kitabın merkezinde Braudel’in tarih anlayışını belirleyen uzun süre (longue durée) yaklaşımı yer alıyor. Braudel, tarihin yalnızca savaşlar, devrimler ya da büyük siyasal olaylardan oluşmadığını; toplumların gerçek dönüşümünü belirleyen asıl unsurların coğrafya, iklim, ekonomi, ticaret ağları, demografik değişimler ve gündelik yaşam gibi yüzyıllara yayılan yapılar olduğunu savunuyor. Ona göre kısa süreli olaylar tarihsel sürecin yalnızca görünen yüzünü oluştururken, bu olayları mümkün kılan derin yapılar tarihçinin asıl inceleme alanını meydana getiriyor. Bu nedenle geçmişi anlamak için olayların ötesine geçmek ve farklı zaman katmanlarını birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Braudel, tarih araştırmalarının tek başına ilerleyemeyeceğini de vurguluyor. Tarihin coğrafya, sosyoloji, ekonomi, antropoloji ve siyaset bilimiyle sürekli etkileşim içinde olması gerektiğini savunarak disiplinler arası yaklaşımın önemini ortaya koyuyor. Seminerlerde yürütülen tartışmalar, tarihçinin yalnızca belge toplayan biri değil, farklı bilim dallarından yararlanarak karmaşık toplumsal süreçleri açıklayan bir araştırmacı olması gerektiğini gösteriyor. Böylece tarih, geçmiş olayları sıralayan bir anlatı olmaktan çıkarak insan toplumlarını bütün yönleriyle anlamaya çalışan kapsamlı bir inceleme alanına dönüşüyor.

Eserde Braudel’in özellikle Akdeniz üzerine geliştirdiği bakış açısı ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Akdeniz, birbirinden bağımsız devletlerin mücadele alanı olmaktan çok, ortak ekonomik ilişkiler, kültürel etkileşimler ve ticaret ağlarıyla birbirine bağlanan geniş bir uygarlık coğrafyası olarak değerlendiriliyor. Aynı bütüncül yaklaşım kapitalizmin tarihine ilişkin yorumlarında da görülüyor. Kapitalizm, yalnızca modern çağın ekonomik sistemi olarak değil, yüzyıllar boyunca şekillenen dünya ekonomisinin ve ticaret ağlarının uzun vadeli gelişiminin sonucu olarak inceleniyor. Böylece Braudel, ulusal tarihin sınırlarını aşarak küresel ölçekte işleyen tarihsel süreçleri görünür kılıyor.

‘Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi’ (‘Une leçon d’histoire de Fernand Braudel’), Fernand Braudel’in eserlerini özetlemekten çok, onun tarih disiplinine kazandırdığı yeni bakış açısını anlamaya imkân veren kapsamlı bir düşünce yolculuğu. Canlı tartışmalar, farklı yorumlar ve Braudel’in doğrudan katıldığı değerlendirmeler aracılığıyla tarih yazımının yalnızca geçmişi anlatmak değil, geçmişi mümkün kılan uzun vadeli yapıları çözümlemek olduğu fikrini temellendiriyor. Bu yönüyle eser, modern tarihçiliğin en etkili isimlerinden birinin yöntemini, entelektüel mirasını ve tarih anlayışını derinlemesine kavramak isteyenler için temel başvuru kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Fernand Braudel — Fernand Braudel’den Bir Tarih Dersi
Çeviren: Levent Başaran • Alfa Yayınları
Tarih • 272 sayfa • 2026

Rudi Vermote — Bion’u Okumak (2026)

Rudi Vermote’nin bu eseri, psikanalizin en özgün kuramcılarından biri olan Wilfred Ruprecht Bion’un düşünsel gelişimini kronolojik bir düzen içinde ele alan kapsamlı bir inceleme. Bion’un farklı dönemlerde kaleme aldığı eserleri tek tek değerlendiren Vermote, yalnızca temel kavramları açıklamakla yetinmiyor; bu kavramların ortaya çıkış koşullarını, birbirleriyle ilişkilerini ve psikanalitik kuram üzerindeki uzun vadeli etkilerini de ayrıntılı biçimde inceliyor. Böylece Bion’un ilk bakışta karmaşık görünen kuramsal dünyasını sistemli ve anlaşılır bir çerçeve içinde yeniden kuruyor.

‘Bion’u Okumak’ (‘Reading Bion’), Bion’un düşüncesini klasik psikanalitik geleneğin içinde konumlandırarak onun özellikle nesne ilişkileri kuramı, grup psikolojisi ve düşünmenin doğasına ilişkin katkılarının nasıl şekillendiğini gösteriyor. Freud ve Melanie Klein’dan devraldığı mirası eleştirel biçimde yeniden yorumlayan Bion’un, zihnin gelişimini yalnızca içgüdüler üzerinden değil, düşüncenin oluşumu, deneyimin işlenmesi ve duygusal yaşantının anlamlandırılması süreçleri üzerinden ele aldığı vurgulanıyor. Böylece psikanalizin odağını semptomlardan çok zihnin düşünme kapasitesine yönelten yaklaşımının önemi açıklanıyor.

Vermote, Bion’un en etkili kavramlarını ayrıntılarıyla ele alıyor. Beta öğeleri ve alfa işlevi, kapsama (container–contained) ilişkisi, düşüncelerin ortaya çıkışı, bilgiye yönelme arzusu, “O” kavramı, negatif kapasite ve bellekten ya da arzudan bağımsız dinleme gibi fikirlerin birbirini tamamlayan yönlerini açıklıyor. Bu kavramların yalnızca kuramsal açıklamalar olmadığını; analitik ilişkinin içinde sürekli işleyen dinamikleri anlamaya yönelik klinik araçlar olduğunu gösteriyor. Okur, bu sayede Bion’un soyut görünen terminolojisinin terapi pratiğinde nasıl karşılık bulduğunu daha açık biçimde kavrıyor.

Kitap ayrıca Bion’un düşüncelerindeki dönüşümleri de izliyor. Erken dönem grup dinamikleri çalışmalarından başlayarak psikotik süreçlere ilişkin araştırmalarına, oradan da bilgi, hakikat ve zihinsel dönüşüm üzerine geliştirdiği daha felsefi yaklaşımlara uzanan çizgi ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor. Vermote, bu değişimlerin rastlantısal olmadığını; Bion’un yaşamı boyunca zihnin bilinmeyen yönlerini anlama çabasının doğal bir devamı olduğunu savunuyor. Böylece farklı dönemlerde yazılmış eserler arasında güçlü bir düşünsel süreklilik bulunduğunu ortaya koyuyor.

‘Bion’u Okumak’, yalnızca Bion’un eserlerini tanıtan bir rehber olmanın ötesine geçerek onun kuramını tarihsel, felsefi ve klinik bağlamlarıyla birlikte değerlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı. Psikanalitik düşüncenin en etkili isimlerinden birinin karmaşık fikirlerini anlaşılır hâle getirirken, bu fikirlerin çağdaş psikoterapi, psikopatoloji ve zihin felsefesi açısından neden hâlâ belirleyici olduğunu da gösteriyor. Bu yönüyle eser, hem Bion’u ilk kez okuyacaklar hem de onun çalışmalarını daha derinlikli biçimde anlamak isteyenler için güçlü bir kılavuz niteliği taşıyor.

Rudi Vermote — Bion’u Okumak
Çeviren: Gülin Ekinci • Minotor Kitap
Psikanaliz • 496 sayfa • 2026

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar (2026)

Erdem Göktürk’ün ‘Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi’ adlı bu kitabı, Türkiye’de kadın futbolunun uzun yıllar görmezden gelinen geçmişini kapsamlı bir tarih çalışmasıyla görünür kılıyor. Kitap, kadınların futbolda yalnızca önyargılarla değil, kurumsal engeller, toplumsal kalıplar ve ilgisizlikle de mücadele ederek oluşturdukları birikimi kronolojik bir anlatı içinde ele alıyor. Erdem Göktürk, arşiv belgeleri, basın taramaları ve sözlü tarih çalışmalarıyla kadın futbolunun gelişimini yalnızca sportif başarılar üzerinden değil, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak değerlendiriyor.

Anlatı, dünyada kadın futbolunun ilk örneklerinden başlayarak Türkiye’deki ilk gösteri maçlarına, öncü futbolculara ve ilk resmî girişimlere uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren kadınların futbol sahasına çıkışına yönelik tepkiler, basının değişen yaklaşımı ve zamanla oluşan kulüp yapılanmaları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kınalıada, Dostlukspor, Dinarsu ve daha sonra belediye ile okul takımlarının öncülüğünde gelişen örgütlenmeler, kadın futbolunun kurumsallaşma sürecinin kilometre taşları olarak ele alınıyor.

Kitap, yalnızca kulüplerin ve liglerin tarihini aktarmakla yetinmiyor; millî takımın kuruluşu, kadın hakemlerin yükselişi, eğitim kurumlarının katkısı, yerel yönetimlerin desteği ve büyük spor kulüplerinin kadın futboluna yönelişi gibi gelişmeleri de geniş bir çerçevede değerlendiriyor. Futbolun yalnızca saha içindeki rekabetten ibaret olmadığını; medya, siyaset, eğitim, yerel yönetimler ve toplumsal cinsiyet algısıyla sürekli etkileşim içinde geliştiğini gösteriyor. Böylece kadın futbolunun yükseliş ve duraklama dönemlerini belirleyen yapısal etkenleri görünür kılıyor.

Göktürk, bu tarihi oluştururken yalnızca yazılı kaynaklara dayanmıyor; eski futbolcular, yöneticiler, hakemler ve tanıklarla yaptığı görüşmeler sayesinde eksik kalan halkaları tamamlıyor. Arşivlerdeki boşlukları sözlü tarih yöntemiyle doldurarak farklı dönemlere ait parçaları bir araya getiriyor. Böylece resmî kayıtların ötesine geçen çok sesli bir anlatı kuruyor ve kadın futbolunun unutulmuş öncülerini yeniden gün yüzüne çıkarıyor.

‘Ofsayt Bilen Kadınlar’, Türkiye’de kadın futbolunun yalnızca spor tarihi açısından değil, toplumsal cinsiyet, kültürel değişim ve modernleşme tarihi açısından da neden önemli olduğunu ortaya koyuyor. Kadınların futbol sahasında görünür olabilmek için verdikleri uzun mücadeleyi belgelerle destekleyerek anlatırken, bugünkü gelişmelerin ardında onlarca yıllık emek, direnç ve kararlılık bulunduğunu gösteriyor. Bu yönüyle eser, Türkiye spor tarihinin ihmal edilmiş bir alanını ayrıntılı biçimde aydınlatan temel başvuru kaynaklarından biri olma niteliği taşıyor.

Erdem Göktürk — Ofsayt Bilen Kadınlar: Türkiye’de Kadın Futbolu Tarihi
• İletişim Yayınları
Futbol • 208 sayfa • 2026

Annie Jacobsen — Nükleer Savaş (2026)

Annie Jacobsen bu eserinde, nükleer savaşın tarihini anlatmaktan çok, tek bir nükleer füzenin ateşlenmesinden sonraki dakikalarda dünyanın nasıl geri dönüşü olmayan bir felakete sürüklenebileceğini adım adım tasvir ediyor. Pulitzer Ödülü finalisti gazeteci Jacobsen, onlarca askerî yetkili, nükleer silah mühendisi, bilim insanı, istihbarat uzmanı ve eski hükümet görevlisiyle yaptığı görüşmelere dayanarak, gerçek savaş planlarından hareketle kurgulanmış ancak teknik açıdan mümkün bir senaryo oluşturuyor. Kitabın temel amacı, nükleer caydırıcılığın ardındaki karmaşık komuta sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu ve birkaç dakikalık kararların insanlığın geleceğini belirleyebileceğini göstermek oluyor.

‘Nükleer Savaş: İnsanlığın Son 72 Dakikası’ (‘Nuclear War: A Scenario’), Soğuk Savaş’tan günümüze geliştirilen nükleer stratejilerin mantığını açıklayarak başlıyor. ABD’nin onlarca yıldır yürürlükte tuttuğu genel nükleer savaş planları, erken uyarı sistemleri, komuta zinciri ve “karşılık verme” doktrini ayrıntılı biçimde inceleniyor. Jacobsen, nükleer güçlerin olası bir saldırıyı doğrulamak ve yanıt vermek için yalnızca birkaç dakikaya sahip olduğunu, bu nedenle liderlerin çoğu zaman eksik bilgiyle karar vermek zorunda kaldığını vurguluyor. Kitap, “sınırlı nükleer savaş” fikrinin pratikte büyük ölçüde gerçekçi olmadığını; bir kez başlayan sürecin hızla küresel bir felakete dönüşme eğiliminde olduğunu savunuyor.

Senaryonun merkezinde, Amerika Birleşik Devletleri’ne doğru fırlatılan tek bir termonükleer füze yer alıyor. Erken uyarı sistemlerinin tehdidi algılamasıyla birlikte dakikalar içinde başkan, askerî komutanlar ve güvenlik bürokrasisi harekete geçiyor. Ancak zamanın son derece kısıtlı olması, yanlış değerlendirme ihtimalini artırıyor. Jacobsen, karar alma süreçlerini, güvenlik protokollerini ve nükleer komuta sisteminin işleyişini dakika dakika izleyerek okuyucuyu kriz masasının içine taşıyor. Bu süreçte yanlış alarm, iletişim kopukluğu veya hatalı istihbarat gibi küçük görünen aksaklıkların bile zincirleme sonuçlar doğurabileceği gösteriliyor.

Kitabın ilerleyen bölümleri, ilk saldırının kısa sürede karşılıklı nükleer bombardımana dönüşmesini ele alıyor. Büyük şehirlerin, askerî üslerin ve stratejik altyapının hedef alınmasıyla milyonlarca insanın dakikalar içinde yaşamını yitirebileceği; elektromanyetik darbeler, yangınlar, radyasyon ve altyapı çöküşünün modern devletlerin işleyişini felce uğratacağı anlatılıyor. Jacobsen, yalnızca patlamaların değil, sağlık sistemlerinin çökmesi, iletişim ağlarının kesilmesi ve kamu düzeninin dağılması gibi ikincil etkilerin de felaketin boyutunu katlayacağını ortaya koyuyor.

Eser, ilk saatlerin ardından yaşanacak uzun vadeli sonuçlara da odaklanıyor. Radyoaktif serpinti, nükleer kış, küresel tarım üretiminin çökmesi, kitlesel açlık, salgın hastalıklar ve ekolojik yıkım gibi etkiler, bilimsel araştırmalar ışığında değerlendiriliyor. Böylece nükleer savaşın yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın tamamını etkileyen küresel bir medeniyet krizi yaratacağı savunuluyor. Devletlerin sürekliliğini korumaya yönelik acil durum planlarının bile böylesine kapsamlı bir yıkım karşısında son derece sınırlı kalacağı belirtiliyor.

‘Nükleer Savaş: Bir Senaryo’, teknik ayrıntılar ile gerilimli anlatımı bir araya getirerek nükleer silahların yalnızca askerî değil, aynı zamanda insani, siyasal ve uygarlık düzeyinde bir tehdit oluşturduğunu gözler önüne seriyor. Annie Jacobsen, kamuoyunda çoğu zaman soyut kalan nükleer caydırıcılık kavramını somut bir zaman çizelgesine dönüştürüyor ve birkaç dakikalık kararların milyonlarca insanın yaşamını, hatta modern uygarlığın geleceğini belirleyebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, nükleer silahların kullanımına ilişkin riskleri günümüz koşullarında yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı ve çarpıcı bir çalışma niteliği taşıyor.

Annie Jacobsen — Nükleer Savaş: İnsanlığın Son 72 Dakikası
Çeviren: İbrahim Ayyıldız • Serbest Kitaplar
İnceleme • 334 sayfa • 2026

Albert Moukheiber — Nöromanya (2026)

Albert Moukheiber bu eserinde, son yıllarda büyük ilgi gören nörobilimin kamuoyunda çoğu zaman yanlış yorumlandığını ve insan davranışlarını yalnızca beyne indirgeme eğiliminin hem bilimsel hem de toplumsal açıdan ciddi sorunlar doğurduğunu savunuyor. ‘Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar’ (‘Neuromania: Le vrai du faux sur votre cerveau’), nörobilimin bulgularını reddetmiyor; aksine, araştırmaların gerçekten ne söylediğini anlaşılır biçimde açıklayarak popüler kültürde yaygınlaşan yanlış inanışları sorguluyor. Moukheiber, beynin insan yaşamındaki merkezi önemini kabul ederken, bireyi yalnızca nöronlardan oluşan bir varlık gibi görmenin insan deneyiminin karmaşıklığını göz ardı ettiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, nörobilim ile psikoloji, sosyoloji ve felsefe arasında daha dengeli bir bakış açısı kurmayı amaçlıyor.

Kitap, öncelikle beynin bilim tarihindeki konumunu ve indirgemeci düşüncenin nasıl geliştiğini inceliyor. Kartezyen düalizmden frenolojiye, beynin belirli bölgelerine belirli işlevler yükleyen yaklaşımlardan günümüz beyin görüntüleme tekniklerine kadar uzanan tarihsel süreç değerlendiriliyor. Moukheiber, sağ ve sol beyin ayrımı, “üçlü beyin” modeli ya da beynin bir bilgisayar gibi çalıştığı düşüncesi gibi popüler açıklamaların bilimsel gerçekliği tam olarak yansıtmadığını anlatıyor. Beyin görüntüleme teknolojilerinin önemli bilgiler sunduğunu, ancak bunların neden-sonuç ilişkilerini kesin biçimde ortaya koymadığını ve çoğu zaman kamuoyunda olduğundan daha güçlü kanıtlar gibi sunulduğunu vurguluyor.

İkinci bölümde, nörobilim kavramlarının kişisel gelişim endüstrisi tarafından nasıl araçsallaştırıldığı ele alınıyor. Kişilik testleri, nöroplastisite, çekim yasası, titreşim frekansları ve “istersen başarırsın” anlayışı gibi popüler söylemlerin bilimsel dayanakları sorgulanıyor. Yazar, beynin değişebilir olmasının sınırsız bir dönüşüm potansiyeli anlamına gelmediğini; bireyin biyolojik özellikleri kadar çevresel koşullar, eğitim, ekonomik durum ve toplumsal ilişkiler tarafından da şekillendiğini gösteriyor. Böylece bireyin tüm başarısını ya da başarısızlığını yalnızca kendi zihnine yükleyen yaklaşımların, özellikle tükenmişlik ve suçluluk duygusunu artırabileceğini savunuyor.

Eserin merkezinde, beynin karmaşık işleyişini basit karşıtlıklarla açıklamanın yanlışlığı yer alıyor. Duygu ile mantığın birbirinin zıddı değil, sürekli etkileşim içinde çalışan süreçler olduğu; bilinç olgusunun ise günümüz biliminin hâlâ kesin biçimde açıklayamadığı en önemli problemlerden biri olmaya devam ettiği belirtiliyor. Moukheiber, insan davranışlarını anlamak için beynin tek başına yeterli olmadığını; beden, çevre, kültür ve sosyal ilişkilerin de bilişsel süreçlerin ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor.

Kitabın sonraki bölümlerinde ağrı, psikiyatrik hastalıklar, ilaç tedavileri, bağımlılık ve performans gibi konular ele alınıyor. Yazar, bu alanlarda yalnızca nörolojik açıklamalara dayanmanın eksik kaldığını; biyolojik süreçlerle birlikte psikolojik, toplumsal ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Özellikle bağımlılık ve ruh sağlığı sorunlarının yalnızca beyin kimyasındaki bozukluklarla açıklanmasının hem tedavi süreçlerini hem de bireylerin yaşadığı deneyimleri daralttığını öne sürüyor.

Son bölüm ise nörobilimin siyaset, hukuk ve medya alanındaki kullanımına odaklanıyor. Beyin verileriyle insanların siyasi tercihlerini tahmin etme iddiaları, nörobilim temelli hukuk uygulamaları, çevre sorunlarına yönelik davranışlar ile sahte haberlerin yayılmasında bilişsel önyargıların rolü eleştirel biçimde inceleniyor. Moukheiber, bilimsel bulguların ideolojik ya da ticari amaçlarla abartılmasının toplumsal sonuçlarına dikkat çekiyor ve insanların yalnızca biyolojik varlıklar değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve sosyal bağlamlar içinde yaşayan bireyler olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşımıyla ‘Nöromanya’, nörobilimin sınırlarını ve gücünü aynı anda gösteren, popüler beyin söylemlerini sorgulayan önemli bir eleştirel çalışma olarak öne çıkıyor.

Albert Moukheiber — Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • İrene Kitap
Psikoloji • 224 sayfa • 2026

Suat Gezgin — Skorun Ötesinde (2026)

Bu kitap, Türkiye’de spor yazarlığının yalnızca maç sonuçlarını aktaran bir alan olmadığını, aynı zamanda toplumsal belleği, medya kültürünü ve gazetecilik anlayışını biçimlendiren önemli bir düşünce geleneği olduğunu ortaya koyuyor. Suat Gezgin, farklı kuşaklardan spor yazarlarını bir araya getirerek spor basınının tarihsel gelişimini, değişen yayıncılık anlayışını ve sporun toplumsal yaşamla kurduğu çok katmanlı ilişkiyi görünür kılıyor. Böylece eser, spor haberciliğinin geçirdiği dönüşümü bireysel tanıklıklar ve mesleki deneyimler üzerinden yeniden değerlendiriyor.

Kitapta yer alan Ahmet Çakır, Atilla Gökçe, Şansal Büyüka, Güntekin Onay, Gülengül Altınsay, Arif Kızılyalın, Bilal Meşe, Orhan Ayhan ve daha birçok deneyimli spor yazarının mesleki yaklaşımları ve yazın anlayışları ele alınıyor. Bu portreler aracılığıyla spor gazeteciliğinin farklı dönemlerde üstlendiği roller, etik ilkeleri, anlatım biçimleri ve medyanın değişen yapısına nasıl uyum sağladığı inceleniyor. Aynı zamanda spor basınının yalnızca futbolu değil, toplumsal olayları, kültürel dönüşümleri ve kamuoyunu etkileyen gelişmeleri yorumlayan bir alan olduğu vurgulanıyor.

Eser, dijitalleşmeyle birlikte hızın ön plana çıktığı günümüz medya düzenini geçmişin araştırmacı, sorgulayıcı ve derinlikli gazetecilik anlayışıyla karşılaştırıyor. Spor yazarlığının yalnızca anlık yorumlardan ibaret olmadığı; olayları tarihsel bağlamına oturtan, eleştirel düşünceyi besleyen ve okurla kalıcı bir ilişki kuran bir meslek olduğu savunuluyor. Bu yönüyle kitap, spor medyasında yaşanan dönüşümü değerlendirirken gazeteciliğin temel değerleri olan doğruluk, etik sorumluluk ve toplumsal hafıza kavramlarını da merkeze alıyor.

‘Skorun Ötesinde’, sporun yalnızca rekabet ve eğlence alanı olmadığını; eğitim, kültür, iletişim ve toplumsal dayanışmayla iç içe geçen çok yönlü bir olgu olduğunu gösteriyor. Spor kulüplerinin, eğitim kurumlarının ve medya kuruluşlarının bilgi üretimindeki rolüne dikkat çeken eser, spor kültürünün gelişebilmesi için yazılı kaynakların ve araştırmaların önemini vurguluyor. Böylece kitap, spor gazeteciliğinin geçmişini belgeleyen kapsamlı bir başvuru kaynağı olmanın yanı sıra, Türkiye’de spor medyasının düşünsel mirasını geleceğe aktaran önemli bir çalışma niteliği taşıyor.

Suat Gezgin — Skorun Ötesinde
• Doruk Yayınları
Spor • 186 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar (2026)

Alexandra Bleyer bu eserinde, 18. yüzyıl sonlarından 20. yüzyılın başlarına uzanan dönemde özgürlük, eşitlik ve siyasal haklar uğruna mücadele eden yirmi kadının yaşam öyküsünü bir araya getiriyor. ‘Devrimci Kadınlar’ (‘Revolutionärinnen: Frauen’), kadınların yalnızca toplumsal hareketlere katılan figürler olmadığını; devrimci düşüncenin, siyasal dönüşümün ve modern yurttaşlık anlayışının şekillenmesinde etkin rol üstlendiklerini gösteriyor. Farklı ülkelerden ve kültürlerden seçilen bu biyografiler, kadınların tarih boyunca kamusal yaşamın sınırlarını nasıl genişlettiğini ve egemen anlatıların dışında kalan katkılarını görünür kılıyor.

Eserde Olympe de Gouges, Susan B. Anthony, Rosa Luxemburg, Aleksandra Kollontay, Emine Semiye, Hüdâ Şaravî ve Sojourner Truth gibi isimler üzerinden kadın hakları, eğitim, barış, işçi hareketi, sömürgecilik karşıtlığı, ulusal bağımsızlık, din, sosyalizm ve demokrasi gibi farklı mücadele alanları ele alınıyor. Her portre, yalnızca bireysel yaşam öyküsünü değil, içinde bulunulan dönemin siyasal ve toplumsal koşullarını da yansıtarak kadınların düşüncelerini eyleme nasıl dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece kitap, devrim kavramını yalnızca rejim değişikliğiyle sınırlamıyor; toplumsal eşitlik, hukuksal haklar, eğitim reformu ve kültürel dönüşüm gibi geniş bir çerçevede değerlendiriyor.

Bleyer, bu kadınları kusursuz kahramanlar olarak sunmak yerine güçlü ve zayıf yönleriyle, başarıları kadar çelişkileriyle de inceliyor. Kadın hareketleri içindeki görüş ayrılıkları, kişisel rekabetler, sınıfsal farklılıklar ve kimi zaman ortaya çıkan önyargılar da anlatının önemli parçalarını oluşturuyor. Aynı zamanda uluslararası dayanışma ağlarının nasıl kurulduğunu, fikirlerin ülkeler arasında nasıl dolaştığını ve farklı coğrafyalardaki mücadelelerin birbirini nasıl etkilediğini göstererek kadın hareketinin küresel niteliğini vurguluyor.

Kitap, tarihin kimler tarafından yazıldığı ve kimlerin görünmez bırakıldığı sorusunu da merkeze alıyor. Devrimci kadınların birçoğunun yalnızca siyasal mücadele vermekle kalmadığını, kendi deneyimlerini yazarak tarihsel hafızanın oluşumuna da müdahale ettiğini ortaya koyuyor. Böylece tarih yazımının tarafsız bir kayıt süreci olmaktan çok, siyasal ve toplumsal bir mücadele alanı olduğunu hatırlatıyor. Devrimci Kadınlar, modern dünyanın oluşumunda kadınların belirleyici katkılarını görünür kılan, kadın hakları tarihini küresel bir perspektifle ele alan ve özgürlük ile eşitlik mücadelelerinin kadınların düşünceleri ve eylemleri olmaksızın anlaşılamayacağını güçlü biçimde ortaya koyan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Alexandra Bleyer — Devrimci Kadınlar: Üç Yüzyıllık Özgürlük ve Eşitlik Mücadelesi
Çeviren: Sema Özgün • Say Yayınları
İnceleme • 408 sayfa • 2026