Ahmet Yeşilyurt – Tanzimat’tan Erken Cumhuriyet’e Kumar (2022)

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kumarın evrimini yakından izlemek isteyenler bu çalışmayı kaçırmamalı.

Ahmet Yeşilyurt, zengin arşiv belgelerinden yararlanarak “talihe zar atanların” enteresan hikâyelerini anlatıyor.

Yeşilyurt, Osmanlı topraklarında çok daha önce görülmeye başlamış̧ olsa da özellikle Tanzimat dönemiyle birlikte gittikçe daha da yaygınlaşan “kumar”ı ve para için oyun oynama alışkanlıklarını çeşitli yönleriyle ele alıyor:

Bugün “kumarhane” olarak değerlendirdiğimiz yerlerin oluşum süreci nasıldı?

Devletin “kumarla mücadele” kapsamında aldığı tedbirler, yaptığı düzenlemeler nelerdi?

Kumar tutkunlarının her koşulda oynamaya devam etmek için buldukları çözümler nelerdi, yakalanmamak için neler yapıyorlardı?

Tanzimat sonrasına kadar Osmanlı topraklarına yabancı olan modern anlamdaki kumarhaneler, Osmanlı ve Cumhuriyet basınında, kitaplarda, dergilerde nasıl yer alıyorlardı?

Kapsamlı bir arşiv araştırmasına dayanan, kumarın ve oyunların ne şekilde evrildiğini, Osmanlı ve erken Cumhuriyet devri acısından belgeler üzerinden kronolojik denilebilecek şekilde ortaya koyan çalışma “talihe zar atanları”, kumar masalarında bütün varlıklarını yitirseler de oynamaktan vazgeçmeyenleri, kumar yüzünden işlenen cinayetleri, yürütülen takibatları, kumar düşkünü devlet görevlilerini, resmî ve gayriresmî kumar salonlarını, “bitirimhaneleri” ve bunlara yönelik tepkileri gözler önüne seriyor.

‘Tanzimat’tan Erken Cumhuriyet’e Kumar’, “Kâr etmek isterseniz hiç oyun oynamayın, muhakkak kârlı çıkarsınız” sözünün de ortaya çıktığı trajikomik durumları, gerek devletin gerek kumarbazların tutumlarını düşündürücü olduğu kadar yer yer eğlenceli boyutlarıyla da ortaya seren bir çalışma.

  • Künye: Ahmet Yeşilyurt – Tanzimat’tan Erken Cumhuriyet’e Kumar: Talihe Zar Atmak, İletişim Yayınları, tarih, 191 sayfa, 2022

Vedat Milor – Devleti Geri Getirmek (2022)

Vedat Milor’un yeni bir maharetine tanık olduğumuz bu kitabı, Türkiye’nin 1960’lı ve 1970’li yıllardaki planlama deneyimi üzerine yapılan en iyi çalışmalardan biri.

Milor, Fransa ve Türkiye’deki kapitalist planlama serüvenlerini ve dönemin siyasal iktisadını ustaca inceliyor.

Milor, “planlama” konusunu ve planlamanın ekonomik kalkınmadaki yerini Fransa ve Türkiye örneklerini karşılaştırarak ele alıyor.

Milor’un 1990’da Amerikan Sosyoloji Derneği’nin verdiği “en iyi tez ödülü”nü kazandığı doktora tezinden kitaplaştırılan ‘Devleti Geri Getirmek’, egemen sınıfların yapılanışını, güç̧/iktidar blokları arasında kurulan ve dağılan ittifakları, ülkelerinin kalkınması için uğrasan planlamacıların tüm bu ilişkiler içinde nasıl konumlandıklarını, çıkar çatışmalarının ekonomik kararlar üzerindeki etkisini ustalıkla sergiliyor. Planlamanın getirilerini, uygulamada karşılaşılan zorlukları, bu iki ülkedeki anlayış̧ farklılıklarını kapsamlı bir sosyolojik ve iktisadi literatür çerçevesinde değerlendiren Milor, bu alanda yapılmış̧ en iyi çalışmalardan birine imza atıyor.

Cin modelinin başarısıyla Avrupa’da ve Amerika’da yeniden gündeme gelen “ekonomik planlama”yı inceleyen, bilhassa Türkiye’nin 1960’lı yıllardan sonraki kalkınma rotasına daha yakından bakmak isteyenler için önemli bir kitap.

  • Künye: Vedat Milor – Devleti Geri Getirmek: Türkiye ve Fransa’da Planlama ve Ekonomik Kalkınma Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma, çeviren: Feza Aygen, İletişim Yayınları, sosyoloji, 387 sayfa, 2022

Ali Artun – Eros ve Sanat (2022)

Sanat ve erotizm ilişkisi hakkında sağlam bir inceleme.

Ali Artun, Antik Yunan sanatından Ortaçağ’da cinsellik tabusuna, oradan Bataille antropolojisine ve Picasso’ya uzanarak konuyu geniş bir pencereden irdeliyor.

Kitapta,

  • Georges Bataille’da erotizm ile ölümün birliği ve sanat,
  • Erotizm tabusu ve orjiler,
  • Filozof fahişeler,
  • Ortaçağ ve cinsellik tabusu,
  • Rönasans’ta erotizm,
  • Seksin felsefesi, bilimi ve sanatı,
  • Picasso ve şehvetin estetiği,
  • Alain Badiou ve aşkın komünizmi,
  • Ve şehvetin yitimi gibi ilgi çekici konular tartışılıyor.

Bataille’ın antropolojisinde insan, sadece icat ettiği aletlerle akıllı isler yaparak insan olmuyor.

Arzuları ve hayalleriyle de insan oluyor.

Erotizmi keşfederek ve sanatı yaratarak insan oluyor. Antik dinler ve mitolojiler bu kaynaklardan türüyor.

Antik Yunan kültürüne egemen olan erotizm ile sanatın birliği, Ortaçağ’da gerilerken, Rönesans’la yeniden canlanıyor ve hümanizmi güdülüyor.

On sekizinci yüzyılda romantik filozoflarla birlikte estetiğin ve sanatın özerkleşmesi olayının temelini oluşturuyor.

Erotizm-sanat birliği, estetik modernizmin ve avangardın örgütlenmesiyle iyice politikleşiyor ve rasyonalist dogmalara karşı, faydaya ve işleve indirgenmiş̧ disiplinlere karşı arzunun, hayal gücünün, büyünün, düşün, oyunun yaratıcılığını seferber ediyor.

  • Künye: Ali Artun – Eros ve Sanat: Modernizm Çağında Sanat ve Cinsellik, İletişim Yayınları, sanat, 148 sayfa, 2022

Berke Özenç – Demokrasiyi ve Anayasayı Korumak (2022)

 

Weimar Cumhuriyeti’nde Hans Kelsen ve Carl Schmitt arasındaki anayasa, devletin niteliği, kuvvetler ayrılığının anlamı ve parlamentarizmin özellikleri ve sorunlarına uzanan polemik çok önemlidir.

Berke Özenç, demokrasinin ayaklar altına alındığı bugün, bu polemiği güncel bir okumaya tabii tutuyor.

Yazar, anayasanın korunmasına ve koruyucusuna dair, iki önemli kamu hukukçusu arasında yaşanan tarihî bir polemiği ve bu polemiğin arka planında yer alan iki farklı demokrasi ve anayasa yaklaşımını, bağlamı içinde değerlendiriyor ve bugün için de yararlanabilecek şekilde tartışmaya açıyor.

Dünyanın popülist sağ siyasetlerin eksenine kaydığı, anayasanın ve kamu tarifinin “kişisel ihtiyaçlara” göre sürdürüldüğü, demokrasinin pekâlâ siyasal “mugalata” olarak ele alınabildiği bu dönemde muhakkak okunması gereken bir çalışma.

  • Künye: Berke Özenç – Demokrasiyi ve Anayasayı Korumak: Kelsen Schmitt’e Karşı, İletişim Yayınları, siyaset, 254 sayfa, 2022

Melek Mutioğlu Özkesen – Toprakları Kapatmak (2022)

İktidar, bize ait toprakları özelleştirerek bu araziler üzerinde yaşayan bütün canlıların yaşam alanlarını gasp ediyor, bizi gün geçtikçe yoksullaştırıyor.

Melek Mutioğlu Özkesen, AKP’nin rant ve kendi sermaye tabanını kurmak amacıyla, hepimize ait kamu arazilerini nasıl kullandığını gözler önüne seriyor.

Meralar, yaylaklar, kışlaklar, otlaklar, harman ve panayır yerleri…

Ormanlar…

Yollar, meydanlar, köprüler…

Kamu hizmet binaları, parklar, bahçeler…

Sahipsiz yerler…

Kamunun, bütün insanların öteden beri müştereken yararlandığı kaynakların, mekânların, ortamların özelleştirilmesi gerçekten ne anlama geliyor?

Özkesen, işte bu yalın sorunun cevaplarını arıyor.

‘Toprakları Kapatmak’, Türkiye’de özelleştirmenin köy toprakları, ormanlar, TOKİ, Yeşil Yol Projesi, Kuzey Marmara Otoyolu Projesi ve Üçüncü Köprü gibi birçok örneğini ele alan kapsamlı bir çalışma.

Bu özelleştirme siyasetinin, her şeyden önce devletin kamusal niteliğini aşındıran etkisini ortaya koyuyor.

Neoliberalizmin üzerindeki sermaye tahakkümünü artırdığı devletin, kendini yeniden üretebilmek için kamu topraklarını bir bakıma “yeniden keşfederek” rant kaynağı olarak kullandığını savunuyor.

AKP döneminde toprağı ticarileştirme siyasetinin, iktidarın toplumsal ve sermaye tabanını kurmak için de kullanıldığını görüyoruz.

“Toprakları kapatma” siyasetinin, “kamu alemi”ni mülksüzleştiren, halkı yoksunlaştıran sonuçlarına dikkat çeken bir kitap.

Kitaptan bir alıntı:

“Yaşamsal bir kaynak olan toprağın özelleştirilmesi üzerinde yasayan insanların ve tüm canlıların yaşam alanlarının gasp edilmesi, o toprak üzerinde örgütlenmiş̧ yerleşik toplumsal formların ve ekosistemin bozulması anlamına gelir. Bu nedenle özelleştirmeler, tek başına bir toprak parçasının/arazinin kullanım hakkının ya da mülkiyetinin değişmesinden ibaret olmayan; toplumsal ilişkileri, yaşam biçimlerini, doğayı ve çevreyi etkileyen ve siyasi-iktisadi stratejiler ile şekil değiştiren oldukça hayati bir süreç olarak karşımızdadır.”

  • Künye: Melek Mutioğlu Özkesen – Toprakları Kapatmak: Kamu Arazilerinin Özelleştirilmesi, İletişim Yayınları, siyaset, 268 sayfa, 2022

Mete Tunçay – Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Solun Tarihine Düşülen Notlar (2022)

Mete Tunçay’ın Toplumsal Tarih dergisinde sol hareketin gelişimini Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan geniş bir çerçevede araştırdığı yazıları, bu kitapta.

‘Solun Tarihine Düşen Notlar’, Türkiye solunun özgün dinamiklerini daha iyi kavramak için birebir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş̧, imparatorluğun yapısını değiştirmekle kalmadı.

Aynı zamanda siyasal, sosyal, kültürel değişmeleri de beraberinde getirdi.

Siyasal hareketler imparatorluk yapısından ulus-devlet bünyesine “aktarılırken” bu değişimleri de taşıyarak var olmak zorunda kaldı.

Benzer bir dönüşüm Rusya için de geçerliydi ve imparatorluk Bolşevik devrimiyle ortadan kalktı; sosyalist ve komünist hareketler için bambaşka bir dünya kuruldu.

Tunçay, uzun yıllara yayılan araştırmalarında Türkiye’de solun tarihini kendi bütünlüğü içinde takip ederken, II. Meşrutiyet’ten 1930’ların sonuna uzanan bir tarihsel kesitte konunun çeşitli yönlerini, eksik parçalarını, tek-partinin kurulusu ve iktidarı sırasında sol hareketlerin konumlarını ve hükûmet karsısındaki pozisyonlarını, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini, parti yapısı ve çalışmalarını, sol örgütlenmeler içinde yer alan bireylerin etki ve önemlerini bir arada incelemeyi gözeten bir yaklaşım ortaya koyuyor.

  • Künye: Mete Tunçay – Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Solun Tarihine Düşülen Notlar: Toplumsal Tarih Yazıları, İletişim Yayınları, tarih, 363 sayfa, 2022

Elbruz Aksoy – Beyaz Köleler (2022)

‘Beyaz Köleler’, Türkiye’de inatla görmezden gelinen kölelik olgusu üzerine eşsiz bir eleştirel tarih incelemesi.

Elbruz Aksoy, büyük Kafkas göçünden sonra buraya gelen Çerkes topluluklarının anayurttan ve feodal sınıfsallıklarından kaynaklanan kölelik kurumunun burada nasıl devam ettirildiğini gözler önüne seriyor.

Kitap, her şeyden önce büyük bir yüzleşme çalışması: Türkiye’deki kölelik “geleneği” ile, kitaba adını veren ‘Beyaz Köleler’ olgusu ile yüzleşme.

  • Genellikle unutulan, unutulmak istenen veya “bir tür hizmetçilikti” diye yumuşatılan kölelik, nasıl bir sınıfsal-toplumsal ilişki ağı içinde ortaya çıkmış̧, kurumlaşmıştı?
  • Nasıl bir anlatıyla meşrulaştırılıyordu?
  • Başta “cariyeler,” köleler nasıl bir toplumsal cinsiyet rejimine ve cinsel sömürüye tabi idiler?
  • Çarlık Rusya’sının, Osmanlı’nın son devirlerinde ve 1864 Çerkes Sürgünü sonrasında kölelik nasıl evrildi?
  • İttihat Terakki, Çerkes Ethem ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, kölelerle “ne yaptılar”?
  • Ve sonunda, kölelik nasıl sona erdi, nasıl izler bıraktı, nasıl hatırlandı ve unutuldu?

‘Beyaz Köleler’, Türkiye’nin toplumsal tarihinin gizli saklı olgusu hakkında kapsamlı bir araştırma.

Kitaptan bir alıntı:

“Beyaz Köleler Osmanlı coğrafyasının farklı birçok şehir ve kasabasının çok dilli, çok kültürlü̈ kalabalık aileleri içinde onlara verilen çiçek isimlerine alışamadan, takılıp düştükleri süslü kıyafetleri içinde, sahiplerini güldüren kırık Türkçeleriyle ve namaz kılarken mırıldandıkları bozuk Arapçalarıyla her gecen gün Osmanlılaşırken, ellerinde büyüttükleri bir nesli de sessizce kendilerine benzetiyorlardı.”

  • Künye: Elbruz Aksoy – Beyaz Köleler: Son Sesler, İletişim Yayınları, tarih, 320 sayfa, 2022

Kolektif – Sanat ve Ekoloji (2022)

Sanat pratiğine bakarken, parçası olduğu ekolojik yıkımı yok mu sayacağız?

Bu Bruno Latour’dan Vandana Shiva’ya pek çok ismin metinlerini barındıran bu değerli derleme, sanat ve ekoloji ilişkisine politik ekoloji ekseninden bakıyor.

Kitabın ilk bölümü 1960’lardan günümüze sanat ve politik ekoloji ilişkisine, çağdaş sanat ve politik ekolojinin birbirini besleyen yaklaşım ve pratiklerine odaklanıyor.

İkinci bölüm, ilerleme eleştirisi ve Bruno Latour’un bu bağlamdaki kozmopolitika anlayışına ayrılmış.

Çalışmanın üçüncü bölümü biyoteknoloji üzerinden ekolojinin kurumsal boyutuna ve bu bağlamda Neil Smith ve Vandana Shiva’nın politik ekolojik yaklaşımlarına yer veriyor.

Kitabın son bölümü ise, biyoteknolojinin, biyo-estetik pratikler üzerindeki dönüştürücü etkisini irdeliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler: Eda Sezgin, T. J. Demos, Arne Naess, Gary Genosko, Charles Baudelaire, Bruno Latour, Neil Smith, Vandana Shiva ve Sven Lütticken.

  • Künye: Kolektif – Sanat ve Ekoloji:  Sanat, Yaşam, Üretim, derleyen: Eda Sezgin, çeviren: Merve Tokmakçıoğlu ve Eda Sezgin, İletişim Yayınları, sanat, 204 sayfa, 2022

Duygu Çayırcıoğlu – Kadınca Bilmeyişlerin Sonu (2022)

1960-1980 arasında Türkçe edebiyatta feminist hissiyat ve fikriyatın temelinin oluşturulmasına katkı sunmuş edebiyatçılar üzerine çok önemli bir inceleme.

Duygu Çayırcıoğlu, bu yazarların hayat verdiği metinlere odaklanarak bu durgun yılların kadın sözü, kadınların kadınlık durumu üzerine düşünmesi ve feminist düşünce açısından sanıldığı kadar çorak ve pasif geçmediğini gözler önüne seriyor.

Çayırcıoğlu, Türkiye’de feminizmin henüz adının anılmadığı, anılsa da olumsuz şekilde anıldığı bir dönemde, feminist duyarlılığın edebiyatta yol alan güçlü̈ dip dalgasına dikkat çekiyor bu kitapla.

Kadınların siyasal ve toplumsal hareketliliğinin, görünürlüğünün arttığı fakat özerk seslerinin henüz gür çıkmadığı 1960-1980 döneminde, edebiyat evreninde bir ön-feminizmin geliştiğini gösteriyor.

Nezihe Meriç, Sevim Burak, Sevgi Soysal, Leylâ Erbil, Adalet Ağaoğlu, Füruzan ve Tezer Özlü’nün eserlerinde, erkek egemenliğinin ve ataerkil aile kurumunun nasıl sorgulandığını görüyoruz.

Özel olanın gerçekten politik olduğunu ve kadınların hayatının nasıl daraltıldığını “canhıraş” tasvir eden bu eserler, aynı zamanda kadınların bu baskıya –bazen de “delilikle”- nasıl direndiklerini hikâye ediyorlar.

Sevgi Soysal, ‘Tante Rosa’yı “bütün kadınca bilmeyişlerin tek adı” diye tanımlamıştı.

‘Kadınca Bilmeyişlerin Sonu’ da, kadınca bilinçlenmenin hikâyesini anlatıyor.

  • Künye: Duygu Çayırcıoğlu – Kadınca Bilmeyişlerin Sonu: 1960-1980 Döneminde Feminist Edebiyat, İletişim Yayınları, feminizm, 196 sayfa, 2022

Achille Mbembe – Brütalizm (2022)

Olağanüstü halin sıradanlaştığı bugün, insanlar muazzam bir sindirme ve öğütülme ile karşı karşıya.

Achille Mbembe, hem bu muazzam yıkımın ve yağmanın sağlam bir resmini çekiyor, hem de bunu aşmanın yolları üzerine düşünüyor.

Sermaye artık varoluşumuzun her alanına sızmış durumda.

İnsanlık sayısallaşmış ve amansızca ele geçirme, kırma, yıkma, parçalama dürtüsünün esiri bir dünyada sıkışıp kalmış halde.

İstisna halinin norm olduğu, olağanüstü halin kalıcılaştığı bu evrede iktidar sadece denetlemekle ilgilenmiyor; insanlığı ve Yeryüzü’nü tümüyle maddeleştirme, yiyip bitirme, bastırma, sindirme ve öğütme yolunda.

Mbembe, zencilik halinin evrenselleşmesi olarak tanımladığı bu surecin yıkım ve tüketim gücünü, mimariden ödünç aldığı “brütalizm” kavramıyla yorumluyor.

Brütalizm, dünyanın kamplara bölündüğü, sınırların asılması imkânsız duvarlara çevrildiği, insanın yersiz yurtsuz kaldığı, tüm canlılarla birlikte dünyanın da yağmaya teslim edildiği cağımızdan çıkış̧ yollarını sorgulayan, bir onarım siyaseti öneren, sarsıcı bir eleştiri sunuyor.

Tüm canlılarla dayanışma içinde, yıkılanı yeniden inşa etmenin mümkün olup olmadığı sorusunu canlı bicimde ortaya koyuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Onarım, münhasır sahiplenme biçimlerinden vazgeçmeyi gerektirir; hesap edilemez ve temellük edilemez şeyler olduğunun ve dolayısıyla kimsenin Yeryüzü’ne münhasıran sahip olamayacağının veya onu münhasıran işgal edemeyeceğinin teslim edilmesine bağlıdır. Hükümran bir olay olan Yeryüzü, sadece kendi kendisine aittir ve barındırdığı yaşamsal tohum rezervini kimse kapatamaz, ne peşinen ne de ebediyen…”

  • Künye: Achille Mbembe – Brütalizm, çeviren: P. Burcu Yalım, İletişim Yayınları, siyaset, 243 sayfa, 2022