Gary Cox – Sartre ve Kurmaca (2025)

Jean-Paul Sartre genellikle varoluşçuluk felsefesi ve politik yazılarıyla anılıyor, fakat Gary Cox bu kitapta onun edebiyatla kurduğu bağı merkeze alıyor. Sartre’ın romanları, tiyatro oyunları ve eleştirel yazıları yalnızca estetik ürünler olarak değil, aynı zamanda felsefi düşüncesinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor. Cox, Sartre’ın edebiyatı felsefesini somutlaştırmak, deneyimlere ve insan özgürlüğüne dair sorularını gündelik hayata taşımak için kullandığını savunuyor. Böylece Sartre’ın metinleri yalnızca kuramsal argümanların yansıması değil, aynı zamanda özgürlüğün, sorumluluğun ve seçimlerin somut hikâyeler içinde sınandığı alanlar haline geliyor.

‘Sartre ve Kurmaca’ (‘Sartre and Fiction: The Case for the Literary’), Sartre’ın romanlarında karakterlerin özgürlük ve yabancılaşma deneyimlerini nasıl yaşadığını inceliyor. Cox’a göre bu metinlerde felsefi kavramlar yalnızca açıklanmıyor, aynı zamanda duygular, ilişkiler ve çelişkiler aracılığıyla yaşatılıyor. Oyunlarında ise Sartre toplumsal sorumluluk, ahlaki çatışma ve iktidar ilişkilerini sahneye taşıyor. Bu yaklaşım edebiyatın yalnızca süsleyici ya da ikincil bir uğraş olmadığını, felsefi düşünceyi besleyen ve ona yön veren asli bir alan olduğunu gösteriyor.

Cox ayrıca Sartre’ın edebiyata dair teorik yazılarını da ele alıyor. Özellikle “Edebiyat Nedir?” adlı metinde dile getirilen, yazının özgürleştirici potansiyeline yaptığı vurgu yeniden değerlendiriliyor. Ona göre Sartre, okuru edilgin bir alıcı değil, metnin anlamını tamamlayan aktif bir özne olarak görüyor. Böylece edebiyat, yazar ve okur arasında etik ve politik bir ilişki kuruyor.

Sonuçta kitap, Sartre’ın felsefi ve politik düşüncesinin edebi üretimlerinden ayrı düşünülemeyeceğini, aksine bu eserlerin onun düşünce dünyasının merkezinde yer aldığını ileri sürüyor. Gary Cox, Sartre’ın edebiyatını ciddiye alarak onun felsefesini daha geniş ve daha canlı bir bağlamda anlamamıza katkı sağlıyor.

  • Künye: Gary Cox – Sartre ve Kurmaca, çeviren: Zeynep Mertoğlu, Alfa Yayınları, felsefe, 384 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye Siyaseti (2025)

1980’lerden 2010’lara uzanan süreçte Türkiye siyasetine dair hâkim analizler, devlet-toplum, merkez-çevre, asker-sivil gibi ikiliklere dayalı bir bakış açısıyla şekilleniyor. Bu yaklaşım, muhalif bir söylem üretse de zamanla hegemonik bir konum kazanıyor. Siyasi tarih, büyük ölçüde devlet ve bürokrasi içi ilişkiler üzerinden okunuyor; burjuvazi dahil toplumsal aktörlerin devlet ve siyaset üzerindeki etkileri yok sayılıyor. Kapitalizmin sınıfsal boyutları ya da sosyo-politik güç dengeleri arka plana itilerek, liberal demokrasi nihai hedef olarak sunuluyor. Böylece, teorik ve olgusal açıdan sorunlu bir devlet-merkezci anlatı ortaya çıkıyor.

2000’lerden itibaren ise farklı kuramsal yaklaşımlarla beslenen eleştirel çalışmalar yeni bir yönelim geliştiriyor. Bu araştırmalar, Türkiye siyasetini sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve dini kimlik eksenlerinde çözümlüyor. Devletin ve siyasetin, toplumsal mücadelelerin ve güç ilişkilerinin sahnesi olduğu vurgulanıyor. Bu derleme, Türkiye siyasetini devlet-merkezli ve ikiliklere dayalı anlatılardan çıkararak sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite ve kimlik mücadeleleri üzerinden yeniden okuyor. Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihinde işçiler, kadınlar, LGBTİ+ bireyler, Kürtler ve Aleviler gibi toplumsal kesimlerin siyasal özneliğini görünür kılıyor. Türkiye’nin hem içerideki güç dengeleri hem de küresel kapitalizmle ilişkileri bu yeni kuşak çalışmalar ışığında ele alınıyor.

Cumhuriyet’in yüz yılı aşan tarihini konu edinen derleme, dönemsel dinamiklere ve temel meselelere odaklanarak kapsamlı bir bilanço çıkarıyor. 1990’larda gelişen eleştirel birikimden faydalanmakla birlikte esas olarak son yıllarda sosyal bilimlerde ortaya çıkan bu yeni araştırma geleneğinin ışığında Türkiye’nin siyasal geçmişine ve bugününe bakıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: İsmet Akça, Ahmet Demirel, Taha Baran, Y. Doğan Çetinkaya, Alexandros Lamprou, Ozan Kuyumcuoğlu, Cangül Örnek, Ayfer Genç Yılmaz, Mustafa Şener, Gencer Özcan, Ahmet Bekmen, Fulya Atacan, Evren Balta, Umut Bozkurt, Murat Somer, Özgür Sevgi Göral, Ayşegül Kars Kaynar, Özlem Kaygusuz, Yasemin Özgün, Eylem Özdemir, Levent Köker, Ulaş Bayraktar, Gülseren Adaklı.

  • Künye: Kolektif – Türkiye Siyaseti: Dönemler, Aktörler, Meseleler, derleyen: İsmet Akça, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, siyaset, 2025

 

Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak (2025)

Matthew Maxwell’in bu çalışması, felsefi ve kişisel bir alegori üzerinden yaşamın kaçınılmaz sıkıntılarıyla baş etmenin yollarını araştırıyor. Maxwell, basit ama rahatsız edici bir metafor olan hamamböceği üzerinden insanın hayattaki zorluklara, kaygılara ve travmalara verdiği tepkileri sorguluyor. Hamamböceği burada yalnızca tiksindirici bir böcek değil, kişinin karşılaşmak istemediği, bastırdığı ya da kaçtığı gerçekliklerin simgesi olarak ele alınıyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap’ (‘How to Hold a Cockroach’), kısa ve akıcı bir anlatımla bireyin korkularına yaklaşımının onun yaşam deneyimini nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Maxwell, hamamböceği tutmanın aslında yaşamın kendisini tutmak anlamına geldiğini; yani kişi ne kadar dirense de hayatın olumsuzluklarını kabullenmeden bütünlüklü bir özgürlük ve huzur yaşanamayacağını savunuyor. Kaçmak yerine yüzleşmek, tiksinmek yerine anlamak, kontrol etmek yerine kabul etmek kitabın ana felsefi duruşunu oluşturuyor.

Yazar, kendi deneyimlerinden yola çıkarak okuru, “rahatsız edici olanla” kurulan ilişkinin dönüştürücü potansiyelini görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, mindfulness (farkındalık) ve stoacılıkla da benzeşen bir kabul felsefesi taşıyor. Maxwell, mutluluğun olumsuzlukların yokluğunda değil, onlarla birlikte yaşamayı öğrenmekte bulunduğunu vurguluyor.

‘Hamamböceğine Dokunmak’, modern yaşamın kaygıları, kişisel krizler ve insanın kırılganlığı karşısında basit bir mecaz üzerinden derin bir yolculuk sunuyor. Kitap, hem kişisel gelişim hem de felsefi düşünceyle ilgilenen okurlar için özgün bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Matthew Maxwell – Hamamböceğine Dokunmak: Özgür Olduğunu Henüz Bilmeyenler İçin Bir Kitap, çeviren: Şafak Kılıç, Okuyanus Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, Çehov’un eserleri üzerinden özgürleşme düşüncesinin modern dünyadaki durumunu tartışıyor. Rancière, Çehov’un oyunlarında ve hikâyelerinde özgürleşmenin vaat edilmesine rağmen sürekli ertelenen, tamamlanmamış bir süreç olarak belirdiğini öne sürüyor.

Çehov’un karakterleri çoğu zaman kendi hayatlarını değiştirmek ister, yeni bir başlangıç umar, fakat bu arzuları genellikle gerçekleşmez. Bu ertelenmişlik, Rancière’e göre bireysel bir başarısızlıktan çok modern tarihin yapısal bir özelliğini yansıtır. Özgürleşme, ulaşılması gereken nihai bir hedef değil; daima askıda kalan, belirsiz ve tamamlanmamış bir deneyimdir. Bu noktada Rancière, Çehov’un sanatını sadece toplumsal bir eleştiri değil, aynı zamanda politik olanın sürekli yeniden tanımlandığı bir alan olarak yorumlar.

‘Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme’ (‘L’émancipation en suspens: Sur l’histoire de Tchekhov’), Çehov’un anlatılarındaki sıradan hayat kesitlerini, gündelik sıkıntıları ve küçük düş kırıklıklarını tarihsel özgürleşme tahayyülüyle ilişkilendirir. Bu bakış açısıyla Çehov, toplumsal dönüşümün büyük ideallerini değil, küçük jestlerde, yarım kalmış diyaloglarda ve gerçekleşmeyen umutlarda özgürleşmenin kırıntılarını görünür kılar.

Rancière’in yaklaşımı, Çehov’u yalnızca realist bir yazar olarak değil, modern özgürleşme düşüncesinin çelişkilerini açığa çıkaran bir düşünür olarak da konumlandırır. L’émancipation en suspens, hem Çehov’un edebiyatına yeni bir yorum getiriyor hem de modern siyasetin özgürlük ve eşitlik ideallerini sorgulayan felsefi bir tartışma sunuyor.

  • Künye: Jacques Rancière – Özgürlük Uzakta: Çehov Öyküleri Üzerine Deneme, çeviren: M. Çağlar Atmaca, Livera Yayınevi, felsefe, 104 sayfa, 2025

Linda Nochlin – Beden Üzerine (2025)

Linda Nochlin’in bu kitabı, modern sanatın ve düşüncenin merkezinde yer alan “parça” kavramını beden üzerinden ele alıyor. Nochlin, özellikle 18. yüzyıldan itibaren bütünlüğün kaybının ve parçalanmış, sakatlanmış, fetişleştirilmiş beden temsillerinin moderniteyi anlamak için kilit metafor haline geldiğini vurguluyor. ‘Beden Üzerine’ (‘The Body in Pieces: The Fragment as a Metaphor of Modernity’), sanat tarihindeki örneklerden yola çıkarak parçalanmış bedenin hem estetik bir ifade biçimi hem de toplumsal ve politik bir söylem aracı olarak nasıl işlev gördüğünü araştırıyor.

Nochlin, Fransız Devrimi’nin sembollerinden heykellere, romantik resimlerden modernist kolajlara kadar farklı alanlarda parçanın kullanımını inceliyor. Ona göre parçalanmış beden, sadece şiddetin ya da yıkımın temsili değil; aynı zamanda modern dünyanın dağılmış kimliklerini, kırılganlıklarını ve yeni yaratım imkânlarını açığa çıkarıyor. Bu bağlamda parça, bir kaybın işareti olduğu kadar modern yaratıcılığın da kaynağı olarak görülüyor.

Yazar, parçanın bütün karşısındaki gücünü, klasik sanatın uyumlu ve tamamlanmış form anlayışına karşı bir meydan okuma olarak yorumluyor. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda sanatın fragman estetiğiyle birlikte bireyin, toplumun ve bedenin parçalanmışlığının daha görünür hale geldiğini savunuyor. Kitap, sanat tarihi ile felsefi düşüncenin kesiştiği noktada, moderniteyi bir “bütünlük kaybı” ve “fragmanlar dünyası” olarak kavramsallaştırıyor.

Nochlin’in çalışması, bedeni merkeze alarak modern sanatın ruhunu anlamak için güçlü bir kavramsal çerçeve sunuyor. Fragmanın hem estetik hem de kültürel bir metafor olarak işlenişi, kitabı modernite tartışmalarında temel referanslardan biri haline getiriyor.

  • Künye: Linda Nochlin – Beden Üzerine, çeviren: Ebru Berrin Alpay, Hayalperest Kitap, sanat tarihi, 86 sayfa, 2025

Kara Alaimo – Çevrimiçi Tuzaklar (2025)

Kara Alaimo’nun bu kitabı, sosyal medyanın bireyler, toplumlar ve siyaset üzerindeki etkilerini kapsamlı biçimde ele alıyor. Alaimo, bir iletişim uzmanı ve akademisyen olarak, dijital dünyanın yalnızca günlük alışkanlıklarımızı değil, aynı zamanda düşünme biçimlerimizi, ilişkilerimizi ve toplumsal düzeni nasıl yeniden şekillendirdiğini inceliyor.

Kitapta özellikle algoritmaların nasıl kutuplaşmayı artırdığı, yanlış bilgilerin nasıl hızla yayıldığı ve nefret söyleminin çevrimiçi ortamda nasıl normalleştiği anlatılıyor. Alaimo, sosyal medyanın gençler üzerindeki etkilerine de özel bir bölüm ayırıyor; beden algısı, özgüven sorunları, kaygı ve depresyon gibi meselelerin bu platformlar aracılığıyla nasıl derinleştiğini örneklerle açıklıyor.

‘Çevrimiçi Tuzaklar’ (‘Over The Influence’), yalnızca tehditleri ortaya koyan bir çalışma değil; aynı zamanda çözüm önerileri de sunuyor. Daha güvenli bir dijital gelecek için hem devletlerin hem de teknoloji şirketlerinin üstlenmesi gereken sorumlulukları tartışıyor. Bunun yanında, kullanıcıların bireysel düzeyde atabileceği adımlar da ele alınıyor; örneğin çevrimiçi içeriklere eleştirel bakabilme, dijital detoks uygulamaları ve bilinçli sosyal medya kullanımı.

Sonuçta Alaimo, kitabında sosyal medyanın modern dünyada kaçınılmaz etkilerini gözler önüne sererken, okuru yalnızca bir eleştiriye değil, sorumluluk almaya ve dijital geleceği dönüştürmeye de çağırıyor. Bu eser, sosyal medya çağının karmaşık doğasını anlamak isteyen herkes için hem uyarıcı hem de yol gösterici bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Kara Alaimo – Çevrimiçi Tuzaklar, çeviren: Sevda Akyüz, Doğan Kitap, inceleme, 288 sayfa, 2025

Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk (2025)

Jane Hawking’in bu kitabı hem kişisel bir otobiyografi hem de Stephen Hawking’le olan uzun evliliğinin içsel ve duygusal bir portresi olarak öne çıkıyor. ‘Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım’ (‘Travelling to Infinity: My Life with Stephen’), büyük fizikçinin olağanüstü bilimsel yolculuğuyla birlikte, onunla birlikte yaşamın getirdiği sınavları, zorlukları ve derin bağları anlatıyor.

Jane, Cambridge’de tanıştıkları ilk günlerden başlayarak Stephen’ın ALS teşhisi aldığı dönemi ve bu teşhisin hem bireysel hem de ortak yaşamlarında nasıl sarsıcı bir etki yarattığını aktarıyor. Bir yandan genç yaşta ağır bir hastalıkla mücadele eden bir eşin yanında dimdik durmaya çalışırken, diğer yandan da akademik hayatın baskıları, çocuk yetiştirmenin sorumlulukları ve kişisel fedakârlıklarla dolu bir yaşam sürdürüyor.

Kitap, yalnızca Stephen Hawking’in bilimsel başarılarına tanıklık eden bir eşin gözünden yazılmıyor; aynı zamanda kadınlık, annelik ve bireysel kimliğin korunma mücadelesiyle de örülüyor. Jane, bu süreçte yaşadığı yalnızlığı, duygusal yükleri ve zamanla evliliklerinde ortaya çıkan kırılma noktalarını da samimiyetle paylaşıyor.

‘Sonsuzluğa Yolculuk’, bu yönüyle hem Hawking’in olağanüstü zekâsının ardındaki insani yönleri açığa çıkarıyor hem de maceralı bir hayatın gölgesinde kendi yolunu çizmeye çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Kitap, sevgi, sabır, adanmışlık ve bireysel özgürlüğün karmaşık dengelerini sorgulayan güçlü bir yaşam anlatısı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım, çeviren: Yakut Eren, Alfa Yayınları, bilim, 472 sayfa, 2025

Peter Gay – Modernizm (2025)

Peter Gay’in bu kitabı, modernizmin tarihini edebiyat, sanat, müzik ve mimari üzerinden geniş bir çerçevede ele alıyor. Gay, modernizmi yalnızca bir estetik yönelim olarak değil, 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl ortasına kadar süren kültürel, toplumsal ve entelektüel bir devrim olarak görüyor. ‘Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi’ (‘Modernism: The Lure of Heresy’), hem modernizmin kökenlerine hem de onun dönüştürücü etkilerine dair kapsamlı bir panorama sunuyor.

Gay’e göre modernizmin temelinde “sapkınlığa kapılma cazibesi” (the lure of heresy) yatıyor. Yani modernistler, geleneksel otoritelere, ahlaki normlara ve estetik kurallara karşı çıkarak, “ihanet” sayılabilecek yeniliklere yöneldiler. Bu ihanetin hedefinde yalnızca sanatsal kalıplar değil, aynı zamanda toplumsal ve dini değerler de vardı. Modernistler, bilinçdışının keşfi, bireysel özgürlüğün vurgulanması ve estetik deneyimin dönüştürücü gücü üzerinden yepyeni ifade biçimleri aradılar.

Kitapta, Joyce, Woolf, Kafka, Picasso, Schoenberg, Stravinsky, Le Corbusier gibi modernizmin farklı alanlardaki öncüleri ele alınıyor. Gay, bu figürlerin ortak paydasını hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir kopuş ve yeniden kurma arzusunda buluyor. Modernizm, geçmişin mirasını reddederken ondan beslenmeye de devam ediyor; bu gerilim, hareketin yaratıcı dinamizmini besliyor.

Peter Gay ayrıca, modernizmin iki dünya savaşı, faşizm, komünizm ve kitlesel şiddet gibi yıkıcı tarihsel bağlamlarla iç içe geçtiğini; buna rağmen özgürlük, yaratıcılık ve bireyselliğe dair umutları diri tuttuğunu vurguluyor. Kitap, modernizmi yalnızca sanatsal bir dönem değil, insanlığın düşünce ve duyarlılık tarihinde dönüştürücü bir çağ olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Peter Gay – Modernizm: Sapkınlığın Cazibesi, çeviren: Orhan Düz, Everest Yayınları, sanat, 648 sayfa, 2025

Charles Murray – İnsan Çeşitliliği (2025)

Charles Murray’ın bu eseri, modern biyoloji ve genetik bulguların ışığında cinsiyet, ırk ve sınıf farklılıklarını tartışıyor. Murray, bu farklılıkların yalnızca kültürel ve toplumsal koşullarla açıklanamayacağını, biyolojik temellerin de önemli bir rol oynadığını savunuyor.

‘İnsan Çeşitliliği: Cinsiyet, Irk ve Sınıfın Biyolojisi’ (‘Human Diversity: The Biology of Gender, Race, and Class’), üç ana eksen üzerine kuruluyor. İlk olarak cinsiyet farklılıkları ele alınıyor; Murray, kadın ve erkeklerin ortalama düzeyde bilişsel eğilimlerde, ilgi alanlarında ve davranış biçimlerinde biyolojik farklar taşıdığını öne sürüyor. Bu farkların bireysel düzeyde kesin belirleyiciler olmadığını, fakat toplumsal ölçekte eğilimler yarattığını vurguluyor.

İkinci eksen ırk meselesi. Murray, farklı insan toplulukları arasında genetik çeşitliliğin bulunduğunu ve bunun bilişsel yetenekler, sağlık ve davranış kalıpları üzerinde belirli etkiler yaratabileceğini ileri sürüyor. Ancak bu görüş, özellikle ırk ve zekâ ilişkisi konusunda yoğun tartışma ve eleştirilere yol açıyor. Murray, verilerin yanlış politik sonuçlara alet edilmemesi gerektiğini söylese de bu bölüm, kitabın en tartışmalı yanı olarak öne çıkıyor.

Üçüncü eksen ise sosyal sınıf. Murray, genetik mirasın toplumsal eşitsizliklerle birleşerek fırsatları ve başarıyı şekillendirdiğini savunuyor. Eğitim, gelir ve meslek seçimlerinde kalıtımın kültürel faktörlerle etkileşim hâlinde olduğunu, böylece sosyal tabakalaşmanın yalnızca dışsal koşullarla değil, aynı zamanda biyolojik altyapıyla da ilişkili olduğunu öne sürüyor.

Sonuçta kitap, biyoloji ve toplum arasındaki karmaşık ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor. Murray, farklılıkların inkâr edilmesinin yerine, bu gerçeklerle yüzleşilerek daha sağlıklı bir eşitlik ve özgürlük anlayışı geliştirilebileceğini iddia ediyor.

  • Künye: Charles Murray – İnsan Çeşitliliği: Cinsiyet, Irk ve Sınıfın Biyolojisi, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, bilim, 646 sayfa, 2025

Katja Haustein – Kayıp Zamana Dair (2025)

Katja Haustein’in bu kitabı, fotoğrafın edebiyat, felsefe ve kültürle ilişkisini derinlemesine inceleyen disiplinlerarası bir çalışma. Haustein, fotoğrafın yalnızca bir temsil aracı değil, aynı zamanda kimliğin, belleğin ve duygunun (affect) kurucu bir unsuru olduğunu ileri sürüyor. ‘Kayıp Zamana Dair: Proust, Benjamın ve Barthes’ta Fotoğraf, Kimlik ve Duygulanım’ (‘Regarding Lost Time: Photography, Identity, and Affect in Proust, Benjamin, and Barthes’), özellikle üç büyük düşünür ve yazar üzerinden bu sorunsalı tartışıyor: Marcel Proust, Walter Benjamin ve Roland Barthes.

İlk bölümde, Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”si bağlamında fotoğrafın zamanı sabitleyen, kaybolanı yeniden çağıran ama aynı zamanda asla geri getirilemeyen bir anın melankolik izi olduğu vurgulanıyor. Haustein, Proust’un karakterleri ve anlatısı üzerinden fotoğrafın hem kişisel hatırlamanın hem de kaybın ifadesi olduğunu gösteriyor.

İkinci bölümde, Walter Benjamin’in fotoğraf üzerine yazıları ele alınıyor. Benjamin’in “aura” kavramı, teknik yeniden üretimin etkileri ve fotoğrafın tarihle kurduğu bağ merkeze alınıyor. Haustein, Benjamin’in fotoğrafı hem politik hem de estetik bir araç olarak düşündüğünü ve kimlik inşasında kolektif boyutun öne çıktığını belirtiyor.

Üçüncü bölümde, Roland Barthes’ın “Camera Lucida”sı üzerinden fotoğrafın kişisel ve duygusal etkisi tartışılıyor. Barthes’ın “punctum” kavramı, fotoğrafın seyircide yarattığı ani ve kişisel sarsıntıyı ifade ederken, Haustein bu kavramın kimlik ve aidiyetle nasıl ilişkilendiğini inceliyor.

Genel olarak kitap, fotoğrafın bireysel hafıza, toplumsal kimlik ve duygusal deneyim arasında nasıl bir köprü kurduğunu, kayıp ve hatırlama üzerinden şekillenen bir estetik ve varoluşsal alan sunduğunu savunuyor.

  • Künye: Katja Haustein – Kayıp Zamana Dair: Proust, Benjamın ve Barthes’ta Fotoğraf, Kimlik ve Duygulanım, çeviren: Sibel Erduman, Vakıfbank Kültür Yayınları, fotoğraf, 344 sayfa, 2025