Giorgio Agamben – Pinokyo (2025)

Giorgio Agamben, Carlo Collodi’nin klasik Pinokyo masalını felsefi bir bakışla yeniden yorumluyor. ‘Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları’ (‘Pinocchio. Le avventure di un burattino doppiamente commentate e tre volte illustrate’), masalı yalnızca çocuklara yönelik bir hikâye değil, insan varoluşunun, kimlik oluşumunun ve toplumsal normlarla çatışmanın alegorisi olarak ele alıyor. Agamben’in yaklaşımında Pinokyo, hayata, itaate, sorumluluğa ve özgürlüğe dair derin soruların simgesine dönüşüyor.

Agamben, masalı aşırı sembolik ya da mistik okumaların ötesine taşıyor. Ona göre Pinokyo’nun yolculuğu, bir çocuğun insan olmaya doğru verdiği mücadeleyi temsil ediyor. Bu yolculuk, yalnızca bireysel dönüşümü değil, aynı zamanda toplumsal yapılarla hesaplaşmayı da içeriyor.

Pinokyo’nun uzayan burnu, burada sadece yalan söylemenin değil, sabit ve tanımlı bir kimliğe sığmayan insan doğasının işareti olarak değerlendiriliyor. Masaldaki karakterler de geleneksel iyi-kötü ayrımlarına uymuyor. Örneğin, Mangiafuoco’nun beklenmedik şefkati ya da Kedi ile Tilki’nin sinsiliği, Agamben’in ahlaki griliğe yaptığı vurgunun altını çiziyor.

Agamben’in yorumunda Pinokyo, sürekli dönüşüm içinde olan, kaçan, saklanan ve aynı zamanda olmak isteyen bir figür. Bu yönüyle hikâye, modern insanın sürekli kimlik arayışını ve toplumla kurduğu çelişkili ilişkiyi yansıtıyor. Masal, böylece yalnızca eğlenceli bir serüven değil, derin bir felsefi soruşturmanın zeminine dönüşüyor.

Özetle Agamben’in kitabı, Pinokyoyu çocuk edebiyatının sınırlarından çıkararak, özgürlük, itaat, dönüşüm ve kimlik temaları üzerinden düşünsel bir yolculuğa davet ediyor.

  • Künye: Giorgio Agamben – Pinokyo: Bir Kuklanın İki Kez Yorumlanan ve Üç Kez Resmedilen Maceraları, çeviren: Barış Yücesan, Akademim Yayıncılık, felsefe, 156 sayfa, 2025

Serdar Korucu – ‘Bu Yas Bitmez’ (2025)

Serdar Korucu’nun bu çalışması, 2015-2016 yıllarında Türkiye’nin güneydoğusunda yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ve sivil kayıplarına dair kişisel tanıklıkları merkeze alıyor. Kitap, istatistiklerin donuk diline sıkışmadan, doğrudan hayatlara dokunan hikâyeler üzerinden okuyucuyu bir hafıza alanına davet ediyor. Yüz binlerce insanın yerinden edildiği, evlerin yerle bir olduğu, hayatların yarım kaldığı bir döneme dair anlatılar, acının bireysel değil, toplumsal bir hafızaya dönüştüğünü gösteriyor.

Eser, yalnızca bir dönemsel belgeleme faaliyeti değil, aynı zamanda devlet şiddeti, adalet yoksunluğu ve sessizlik duvarı karşısında hakikatin izini sürmeye çalışan bir hafıza çalışması niteliği taşıyor. Kitapta yer verilen 12 tanıklık, sayıların ötesine geçerek yas tutmanın, kaybetmenin, beklemenin ve unutamamanın farklı biçimlerini görünür kılıyor. Her biri, resmi anlatının dışında bırakılmış hayatların parçası olan kişisel direnişler olarak öne çıkıyor.

Tanıklıklar:

Cizîr (Cemile) Çağırga’nın annesi Emine Çağırga: “3 kez “Cizîr”, “Cizîr”, “Cizîr” diye seslendim, ses etmedi. En son “Ay anne” dedi sadece ve sonra vefat etti. Gözlerini kapattım. Mecbur kalmasak onu buzdolabına mı koyardım? Çare yoktu.”

Taybet İnan’ın kızı, Yusuf İnan’ın yeğeni Halime İnan: “Annem evin arkasında yerde yatıyor. Sanki böyle biraz kısa bir uyku uyuyacakmış gibi… O sokağa her baktığımda, annemin yerde uzanmış o halini görüyorum. Her şey gözümün önüne geliyor.”

Helin Hasret Şen’in annesi Nazmiye Şen: “Annesiyle ekmek almaya giden 12 yaşındaki bir kız. Benim kızım niye öldürüldü? Tek suçu Sur’da yaşamak mıydı? Benim çocuğum maganda kurşunuyla vurulsaydı emin olun faili bulunduğu gibi müebbet cezası yerdi.”

Selamet Yeşilmen’in eşi Abdurrahim Yeşilmen: “Tandırın ateşini yakmış, yukarıdan hamuru alacak. Yukarıya gitmeden eşim merdivenlerde öldürüldü. Benim eşimin resmi, Meclis’e kadar gitti. Videoları var. Yapacak bir şey yok. Yas bitmez. Bu yas bitmez.”

  • Künye: Serdar Korucu – ‘Bu Yas Bitmez’: Cizre, Silopi, Beytüşşebap, Sur, Yüksekova ve Nusaybin’dekiler Anlatıyor, 2015-2016, Kor Kitap, siyaset, 168 sayfa, 2025

Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri (2025)

Juan J. Linz, ‘Başkanlığın Riskleri’ (‘The Perils of Presidentialism’) adlı bu klasik metninde başkanlık sisteminin demokratik rejimler üzerindeki yapısal risklerine odaklanıyor. Parlamenter sistemle kıyaslandığında başkanlık sistemi, sabit görev süreleri ve sert kuvvetler ayrılığı nedeniyle siyasal krizlere daha açık hale geliyor. Linz’e göre başkanlık rejimi, hem yasama hem yürütme organlarının doğrudan halk tarafından seçilmesiyle ortaya çıkan meşruiyet ikiliği üzerinden, çatışmaları yapısal olarak içeriyor. Bu durum, özellikle toplumsal kutuplaşmanın yoğun olduğu ortamlarda demokratik dengeyi zedeliyor.

Başkanlık sisteminde lider, tek bir kişi olarak yürütmeyi temsil ediyor ve bu kişi sabit bir süre için seçiliyor. Bu yapı, uzlaşma kültürünü zayıflatıyor çünkü taraflar, yeni seçimlere kadar pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalmıyor. Linz, özellikle Latin Amerika ülkelerinde başkanlık sisteminin sık sık otoriterliğe veya anayasal krizlere sürüklendiğini örneklerle gösteriyor. Başkanın güçlü halk desteğine sahip olması bile bu riski ortadan kaldırmıyor, aksine kişisel gücün denetlenmesini zorlaştırıyor.

Parlamenter sistem ise Linz’e göre daha esnek bir yapıya sahip bulunuyor. Hükümetler güvenoyu ile düşebiliyor, yeni koalisyonlar kurulabiliyor, lider değişimi sistem içinde çözülebiliyor. Bu esneklik, rejimin hayatta kalma kapasitesini artırıyor. Linz, başkanlık sisteminin “kazanan her şeyi alır” mantığıyla çalıştığını ve bu yüzden seçim sonuçlarının kaybeden taraf için daha yıkıcı etkiler doğurduğunu savunuyor. Bu özellik, kutuplaşma ve kurumların tıkanmasına neden oluyor. Linz’in eleştirileri, başkanlık sisteminin demokratik kırılganlıklara kapı aralayan doğasını açığa çıkarıyor.

  • Künye: Juan J. Linz – Başkanlığın Riskleri, çeviren: A. Asım Gökmen, Episteme Yayınları, siyaset, 60 sayfa, 2025

Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir (2025)

Victor Hehn bu klasik çalışmasında, insanlık tarihinin tarımla kurduğu ilişkiyi kültürel bir aktarım süreci üzerinden analiz ediyor. ‘Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri’ (‘Kulturpflanzen und Hausthiere in ihrem Übergang aus Asien nach Griechenland und Italien sowie in das übrige Europa’), bitkilerin yayılışında sadece tarımın değil, kültürlerin ve uygarlıkların da izini sürüyor. Üzüm, buğday, zeytin, elma ve arpa gibi ürünlerin Doğu’dan Batı’ya geçişini incelerken yalnızca botanik değil, aynı zamanda dil, ticaret ve mitoloji üzerinden de okuma yapıyor. Bu bitkiler, Eski Dünya’nın ortak kültürel mirasını temsil ediyor.

Üzüm, Doğu Akdeniz kökenli olup, şarap aracılığıyla dini ritüellerde ve toplumsal yaşamda yer ediniyor. Hehn, üzümün Anadolulu halklar tarafından ehlileştirildiğini, oradan da Yunanistan ve İtalya’ya yayıldığını aktarıyor. Şarabın dinsel sembolizmi, bu bitkinin sıradanlıktan kutsallığa taşındığını gösteriyor.

Buğday ve arpa, Mezopotamya’dan Avrupa’ya uzanan tahıl zincirinin temelini oluşturuyor. Bu iki bitki, yerleşik yaşama geçişin simgesi olarak görülüyor. Hehn, özellikle buğdayın kültürel üstünlüğünü vurguluyor. Arpa ise daha sade halkın beslenme maddesi olarak karşımıza çıkıyor. İkisi de toprağa bağlı yaşam biçiminin temel öğesi oluyor.

Zeytin, Suriye-Filistin hattından Avrupa’ya taşınıyor ve yalnızca yağ üretimiyle değil, simgesel anlamlarıyla da öne çıkıyor. Uzun ömürlü yapısı, barışın ve bilgeliğin sembolü olmasını sağlıyor. Hehn, zeytinin göç ve ticaret yoluyla İtalya’ya ulaştığını belirtiyor.

Elma, Hehn’e göre Avrupa’ya en geç ulaşanlardan biri oluyor. Orta Asya kökenli olan elma, hem mitolojik hem besleyici değerleriyle kültürel hafızada yer ediniyor. Bu bitkilerin izini sürmek, yalnızca tarımı değil, insanlığın göç yollarını da anlamayı sağlıyor. Hehn, tarımı tarihsel ve filolojik bir bakışla birlikte yorumluyor.

  • Künye: Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri, çeviren: Necati Aça, Dost Kitabevi, tarih, 112 sayfa, 2025

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2025)

Bruno Zevi, bu klasikleşmiş çalışmasında mimarlığı yalnızca biçim ve cephe üzerinden değerlendiren geleneksel bakış açısını eleştiriyor. ‘Mimarlığı Görebilmek’ (‘Saper Vedere l’Architettura’), mimarlığın yüzeysel görsel etkilerle değil, iç mekân deneyimiyle anlaşılması gerektiğini savunuyor. Zevi’ye göre bir binayı anlamak, onun içinden geçmeyi, hacmini hissetmeyi ve mekânsal örgüsünü kavramayı gerektiriyor. Mimarlık, dış görünüşten çok iç boşlukla ve bu boşluğun nasıl yaşandığıyla anlam kazanıyor.

Yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitap, mimarlığın yalnızca teknik bir disiplin değil, aynı zamanda zamana, kültüre ve insana dair bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Zevi, mekânın hareketle ve zamanla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Yapının bir sinema sahnesi gibi deneyimlendiğini, insanın hareket ettikçe algısının değiştiğini ifade ediyor. Bu anlayışla mimarlığı donuk bir nesne gibi değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Böylece yapının iç mekânları, ışık kullanımı, geçiş alanları ve dolaşım kurgusu mimarlığın özü haline geliyor.

Bruno Zevi, özellikle klasik mimarlık anlayışını ve onun simetri, oran, anıtsallık gibi ilkelerini sorguluyor. Modern mimarlığın, mekânı özgürleştiren ve deneyime açık hale getiren yönünü öne çıkarıyor. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi mimarları bu bakışla değerlendiriyor. Kitap, mimariyi “görmeyi bilmek” için yalnızca gözle değil, bedenle ve zihinle algılamanın önemini anlatıyor. Böylece mimarlık, izlenen değil yaşanılan bir sanat haline geliyor. Zevi’nin yaklaşımı, mimarlık eleştirisine dinamik, insani ve çağdaş bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2025

Tim Maudlin – Fizik Felsefesi (2025)

Tim Maudlin, bu kitabında fizik felsefesinin temel başlıklarından biri olan uzay ve zaman kavramlarını ele alıyor. ‘Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman’ (‘Philosophy of Physics: Space and Time’), sadece fiziksel teorilerin teknik yönlerini değil, bu teorilerin dayandığı kavramsal çerçeveyi de sorguluyor. Kitap, okuyucuyu Newton’dan Einstein’a uzanan düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Fiziksel gerçekliğin yapısı üzerine yapılan klasik ve modern yorumları tartışarak, uzay ve zamanın ne olduğu sorusuna derinlikli yanıtlar arıyor.

İlk bölümlerde Newtoncu mutlak uzay ve zaman anlayışı ile Leibniz’in ilişkisel görüşü karşılaştırılıyor. Maudlin, her iki yaklaşımın dayandığı felsefi varsayımları açıklıyor ve bu çerçevenin klasik mekanik üzerindeki etkisini gösteriyor. Ardından Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte uzay ve zaman anlayışının nasıl dönüştüğü detaylı biçimde ele alınıyor. Özel ve genel görelilik kuramları, yalnızca fiziksel sonuçlarıyla değil, aynı zamanda felsefi anlamlarıyla da açıklanıyor. Zamanın akışı, eşzamanlılık, nedensellik ve gerçeklik gibi kavramlar, bu bağlamda yeniden tartışılıyor.

Maudlin, soyut tartışmalardan uzak durarak konuları açık, anlaşılır ve örneklerle desteklenen bir biçimde sunuyor. Matematiksel karmaşıklık yerine kavramsal berraklığı öne çıkarıyor. Kitap, fizik felsefesine ilgi duyanlar için hem giriş düzeyinde hem de derinleşmeye açık bir içerik sunuyor. Bilimin yalnızca formüllerden değil, düşünsel temellerden oluştuğunu hatırlatıyor. Uzay ve zaman üzerine düşünmek, yalnızca fizik değil, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmek anlamına geliyor.

  • Künye: Tim Maudlin – Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman, çeviren: Recep Demir, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 248 sayfa, 2025

Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm (2025)

Lynn Hankinson Nelson, bu kitabında biyolojiyi yalnızca doğal dünyayı açıklayan bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle örülü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş’ (‘Biology and Feminism: A Philosophical Introduction’), biyolojik bilgi ile feminist felsefenin kesiştiği noktaları inceliyor. Kitap, kadınların biyolojik olarak tanımlanma biçimlerinin tarihsel ve kültürel etkilerini sorguluyor. Bilimsel bilgilerin nesnel olduğu varsayımıyla yüzleşiyor ve bu bilginin hangi sosyal ilişkiler içinde üretildiğini ortaya koyuyor.

Nelson, biyolojiye feminist eleştiriyi getirirken iki temel çizgide ilerliyor: İlki, biyolojinin kadınları nasıl temsil ettiğini sorgularken; ikincisi, feministlerin bilimsel bilgi üretim süreçlerine nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikoloji, üreme, cinsiyet rolleri ve ataerkil toplumsal yapılar gibi başlıklar altında biyolojinin kadın kimliğini nasıl sabitlediği tartışılıyor. Bu tartışmalar, yalnızca kavramsal düzeyde kalmıyor; doğrudan sosyal politikalara, tıbba ve eğitim sistemlerine uzanıyor.

Kitap, feminist bilim kuramının temel savlarını okuyucuya tanıtarak, bilginin nesnelliği ile toplumsal konumların ilişkisini açığa çıkarıyor. Nelson, feminist yaklaşımların yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü güce sahip olduğunu savunuyor. Bilimsel bilginin toplumsal bağlamlardan bağımsız olmadığını ve cinsiyet normlarının bilim diline nasıl sızdığını gösteriyor. Böylece bilim, sorgulanamaz bir otorite değil, eleştirel bir düşünceyle yeniden inşa edilmesi gereken bir alan olarak konumlanıyor.

  • Künye: Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş, çeviren: Pınar Üzeltüzenci, Akademim Yayıncılık, feminizm, 348 sayfa, 2025

Tuğrul Akşar – Futbolda Eşitsizliğin Bedeli (2025)

Futbol, sadece sahada oynanan bir oyun değil; ekonomik, sosyal ve politik boyutlarıyla karmaşık bir endüstri haline geliyor. Ancak bu büyük oyunun ekonomik yüzü çoğu zaman göz ardı ediliyor. ‘Futbolda Eşitsizliğin Bedeli’, bu göz ardı edilen yapının tam kalbine iniyor. Tuğrul Akşar, yıllara dayanan birikimiyle futbol ekonomisinin karanlıkta kalan dinamiklerini gün ışığına çıkarıyor. Kitap, özellikle gelir dağılımı eşitsizliğine odaklanarak, hem Türkiye Süper Ligi hem de Avrupa futbolunda derinleşen dengesizlikleri analiz ediyor.

Futbolun finansal yapısındaki eşitsizlik, sahadaki rekabeti doğrudan etkiliyor. Büyük kulüplerle küçükler arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Bu durum sadece sportif adaleti değil, taraftar psikolojisini, medya ilişkilerini ve futbolun geleceğini de şekillendiriyor. Kitap, bu gerçekleri saklamadan, rakamlarla, verilerle, tarihsel örneklerle ve açık analizlerle sunuyor. Yalnızca eleştirmekle kalmıyor; bu eşitsizliğin nasıl giderilebileceğine dair kapsamlı öneriler de getiriyor.

Ekonomi, siyaset, sosyoloji ve sporun nasıl iç içe geçtiğini gösteren bu çalışma, futbolun sadece skor tabelasında bitmediğini hatırlatıyor. Futbolu yönetenlerin sorumluluklarını, karar alıcıların tercihlerinin sonuçlarını ve taraftarların içinde yaşadığı endüstriyel sistemin gerçek yüzünü sorgulatıyor. ‘Futbolda Eşitsizliğin Bedeli’, futbola tutkuyla bağlı olan ama oyunun arka planını da anlamak isteyen herkes için kaçırılmayacak bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Tuğrul Akşar – Futbolda Eşitsizliğin Bedeli, Literatür Yayınları, futbol, 524 sayfa, 2025

Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü (2025)

Evrim kuramı, yalnızca biyolojide değil, Türkiye’de düşünce dünyasında da bir kırılma yaratıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekle modernlik arasında süregelen gerilim, evrim fikriyle birlikte daha da keskinleşiyor. “Eşref-i Mahlûkât”tan Homo Sapiens’e başlıklı bu çalışma, Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları’nın imzasıyla, evrim kuramının Türkiye’ye girişinden günümüze uzanan zorlu entelektüel serüvenini kronolojik bir titizlikle izliyor.

Kitap, toplumu iki farklı bilgi rejimi etrafında kutuplaştıran tarihsel bir çatışmayı mercek altına alıyor: Yaratılış inancı ile evrim kuramı arasındaki epistemik mücadele. Bu mücadele yalnızca biyolojik türlerin kökeni üzerine değil, aynı zamanda bilginin kaynağı, otoritesi ve anlamı üzerine de yürüyor. Yazarlar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu tartışmayı, dönemin basınına, dergilerine, eğitim politikalarına ve entelektüel figürlerine başvurarak somut olaylar üzerinden anlatıyor.

Evrimin Türkiye’deki serüveni, yalnızca bilimsel bir teorinin kabul edilip edilmemesiyle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, insan anlayışının ve otorite algısının sınandığı bir alana dönüşüyor. Demir ve Kalaycıoğulları, bu çok katmanlı öyküyü ideolojik yargılardan uzak, doğrudan kaynaklara dayalı bir biçimde anlatıyor. Kitap, evrim tartışmasının tarihsel ve kültürel bağlamını anlamak isteyen herkes için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü: Eşref-i Mahlukat’tan Homo Sapiens’e, Kabalcı Yayınları, bilim, 224 sayfa, 2025

Michael A. Malpass – İnka Uygarlığında Günlük Hayat (2025)

İnka İmparatorluğu, Güney Amerika’nın And Dağları boyunca uzanan güçlü bir uygarlık olarak yalnızca yönetimiyle değil, gündelik yaşamıyla da dikkat çekiyor. Michael A. Malpass, bu kitabında İnkaların gündelik hayatını ayrıntılı biçimde ele alıyor. İnka halkının ne yediğini, nasıl çalıştığını, nasıl ibadet ettiğini ve sosyal ilişkilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. ‘İnka Uygarlığında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Inca Empire’) , hem sıradan köylülerin hem de soyluların yaşam tarzını eş zamanlı olarak gözler önüne seriyor. Böylece imparatorluğun yalnızca yönetim değil, kültürel ve insani boyutunu da keşfetmeye olanak tanıyor.

İnka toplumu sıkı bir şekilde örgütlenmiş bir hiyerarşi içinde yaşıyor. Aile yapısı, köy örgütlenmesi ve ayllu denen akrabalık toplulukları, toplumsal yapının temelini oluşturuyor. Herkesin görevi belli olduğu için iş bölümü ve dayanışma hayatın merkezinde yer alıyor. Tarım ve hayvancılık, halkın geçim kaynağını oluşturuyor. Lama ve alpaka gibi hayvanlar hem yük taşımada hem de yün üretiminde kullanılıyor. Taras adı verilen tarım terasları ve sulama kanalları, doğayla uyumlu bir tarım sistemi kurduklarını gösteriyor.

Malpass, dini yaşamın gündelik hayatla iç içe geçtiğini belirtiyor. Güneş tanrısı Inti’ye duyulan bağlılık, sadece törenlerde değil, mevsimsel tarım etkinliklerinde de görülüyor. Kurban törenleri, tanrılarla insanlar arasında bir denge kurma çabası olarak yorumlanıyor. İnka takvimi, astronomi bilgisine dayalı olarak düzenleniyor ve zamanın kutsal bir boyutu olduğu düşünülüyor. Kitap, aynı zamanda yol sistemi, kervanlar ve posta haberleşmesi gibi altyapılara da ışık tutuyor. Böylece İnkaların yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda mühendis ve yönetici bir toplum olduğu ortaya çıkıyor.

  • Künye: Michael A. Malpass – İnka Uygarlığında Günlük Hayat, çeviren: Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025