Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (2025)

Robert Olson’un bu çalışması, Kürt ulusal bilincinin Osmanlı’nın son döneminden erken Cumhuriyet yıllarına uzanan süreçte nasıl şekillendiğini ve 1925 Şeyh Said İsyanı ile nasıl görünür hâle geldiğini ele alıyor. ‘Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925)’ (‘The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925’), bu dönemi yalnızca bir ayaklanmanın tarihi olarak değil, aynı zamanda Kürt milliyetçiliğinin oluşum süreci ve modern devletle olan çelişkileri bağlamında inceliyor. Kitap, etnik kimliğin siyasallaşmasını anlamak için dönemin yerel ve uluslararası dinamiklerini birlikte değerlendiriyor.

Olson’a göre Kürt milliyetçiliği, 1880’lerden itibaren Osmanlı merkeziyetçiliğine karşı gelişen tepkilerle filizlenmeye başladı. İmparatorluğun çöküş süreciyle birlikte Kürt aşiretleri, dini liderlik yapıları ve yerel otoriteler, yeni kimlik arayışları içine girdi. Özellikle Hamidiye Alayları, Kürt kimliğini silikleştirmek yerine yerel gücü merkezileştiren ancak Kürtler arasında farklı aidiyetlerin fark edilmesine neden olan yapılar oldu. Bu yapı, daha sonra Kürt ulusal hareketine zemin hazırladı.

Kitapta, 1925 Şeyh Said İsyanı, sadece bir dinî başkaldırı olarak değil, aynı zamanda modernleşme süreciyle gelen sekülerleşmeye, merkezi otoriteye ve Kürt kimliğinin bastırılmasına karşı birleşen çok katmanlı bir tepki olarak analiz ediliyor. Olson, bu isyanı sadece Türkiye içindeki bir gelişme olarak değil, aynı zamanda İngiltere başta olmak üzere dış güçlerin bölgedeki çıkarlarıyla bağlantılı olarak da değerlendiriyor. Bu çerçevede Şeyh Said İsyanı, Kürt milliyetçiliğinin ilk kitlesel tezahürü olmasının yanı sıra, modern Türkiye’nin ulus inşa sürecine karşı gelişen en ciddi kırılmalardan biridir.

Kitap, sadece Kürt tarihiyle değil, aynı zamanda Türkiye’nin devletleşme, merkezileşme ve azınlık politikalarıyla ilgilenen herkes için temel kaynak niteliğinde bir çalışma.

  • Künye: Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925), çeviren: İbrahim Bingöl, Avesta Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı (2025)

Ben Hoare’nin bu kitabı, şehir yaşamının karmaşası içinde doğanın hâlâ nasıl var olmaya devam ettiğini anlatan etkileyici bir keşif yolculuğudur. ‘Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış’ (‘Wild City’), kentlerin sadece beton ve metalden ibaret olmadığını; binaların çatılarında, kaldırımların kenarlarında, kanalizasyonlarda ve hatta gökdelenlerin aralarında gizlice gelişen yaban hayatını gözler önüne seriyor. Kitap, doğanın kentle kurduğu karmaşık ve çoğu zaman görünmez ilişkileri açığa çıkarırken, insan merkezli bakış açımızı sorgulamamıza da vesile oluyor.

Kitapta dünyanın farklı şehirlerinden örnekler sunulurken, tilkilerden baykuşlara, balinalardan arılara kadar çok çeşitli hayvanların kentsel ortama nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Bu hayvanlar bazen insanların bıraktığı atıklarla beslenir, bazen de unutulmuş yeşil alanlarda kendi ekosistemlerini kurar. Kentteki her çatlak, her çöp yığını ya da terk edilmiş bina bir yaşam alanına dönüşebilir. Yaban hayatı, insan faaliyetlerine rağmen değil, bazen tam da bu faaliyetler sayesinde yaşam bulur.

Hoare, kent doğasının sadece hayvanlarla sınırlı olmadığını, bitkilerin, mantarların ve mikroorganizmaların da bu ekolojik dokunun bir parçası olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda insanın da bu ekosistemin bir unsuru olduğunu hatırlatılıyor: Doğayı dışlamak yerine onunla birlikte yaşamanın yollarını aramak gerektiğini savunur. Bu yönüyle ‘Kentlerde Yaban Hayatı’, ekolojik farkındalığı artırmayı hedefleyen bir çağrıdır.

Kitap, doğayla yeniden bağ kurmak isteyen şehir insanı için ilham verici. Yalnızca büyük ormanlarda ya da milli parklarda değil, apartmanların arasında, otobüs duraklarında ve yağmur suyu kanallarında bile yaşamın direncine tanıklık ediyoruz. Kitap, modern kentlerin ortasında bile doğanın ısrarla sürdüğünü, yaşadığımız çevrenin aslında ne kadar “yaban” olabileceğini fark ettiriyor.

  • Künye: Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış, çeviren: Ali Berktay, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 64 sayfa, 2025

Ulrich Beck – Risk Toplumu (2025)

Ulrich Beck’in bu eseri, modernliğin artık yalnızca ilerleme ve refah vaadiyle tanımlanamayacağını öne sürerek, çağdaş toplumların karşı karşıya kaldığı yeni tehlikeleri mercek altına alır. Beck’e göre sanayi toplumunun merkezinde üretim yer alırken, günümüz toplumlarının temel sorunu giderek görünmez, küresel ve geri döndürülemez risklerin yönetimi haline gelmiştir.

Beck, “risk toplumu” kavramını geliştirerek nükleer enerji, çevre kirliliği, genetik mühendislik ve iklim krizi gibi modernleşmenin kendi ürettiği tehditlerin artık toplumsal yapıyı şekillendiren başlıca güç haline geldiğini savunuyor. Bu riskler sınıfsal ayrımları aşarak tüm insanlığı etkiler, ancak etkilerinin dağılımı adil değildir. Zenginler riskten kaçar, yoksullar ise onunla yaşamak zorunda kalır. Böylece yeni bir eşitsizlik biçimi doğar: risk eşitsizliği.

‘Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru’ (‘Risikogesellschaft: Auf dem Weg in eine andere Moderne’), modern toplumun “bilim” ve “teknoloji” aracılığıyla güvenlik ürettiği kadar belirsizlik de ürettiğini vurguluyor. Artık bilimsel bilgi bile toplumda şüphe yaratmakta, uzman görüşleri çatışmakta ve kamuoyu güvenini yitirmektedir. Bu durumda bireyler kendi güvenliklerini kendileri inşa etmek zorunda kalır. Risk toplumu, bireyleri sürekli bir seçim, değerlendirme ve sorumluluk haliyle baş başa bırakır.

Beck, bu yeni modernlik biçiminin sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını da belirtir. Riskler küresel olduğu için, çözüm de küresel dayanışma ve yeni bir siyasal akıl gerektirir. Kitap, modernliğin karanlık yüzünü gösterirken, başka bir modernlik arayışının da yolunu açar: daha açık, daha katılımcı ve daha sorumlu bir toplum tahayyülü.

  • Künye: Ulrich Beck – Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, çeviren: Kâzım Özdoğan, Bülent O. Doğan, Minotor Kitap, inceleme, 392 sayfa, 2025

Anette Moldvaer – Kahve Kitabı (2025)

Anette Moldvaer’in bu eseri, kahve kültürünü sadece bir içecek deneyimi olarak değil, aynı zamanda küresel bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. ‘Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler’ (‘The Coffee Book: Barista Tips, Recipes, Beans from Around the World’), dünyanın dört bir yanından kahve çekirdeklerinin izini sürerken, aynı zamanda okuyucuya baristalık tekniklerinden evde kahve demleme yöntemlerine kadar kapsamlı bir bilgi sunuyor. Moldvaer, kahvenin tarladan fincana uzanan yolculuğunu zengin bir görsellikle ve anlaşılır bir dille anlatıyor.

Kitabın ilk bölümleri, kahvenin tarihi ve kökenlerine ayrılmış. Etiyopya’dan Yemen’e, oradan Osmanlı ve Avrupa’ya uzanan serüven, kahvenin nasıl küresel bir ticaret ve kültür nesnesine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Arabica ve Robusta türleri arasındaki farklar, iklim ve yetiştiricilik koşulları ile birlikte detaylı şekilde açıklanıyor. Moldvaer, her kahve çekirdeğinin kendi hikâyesi olduğunu vurguluyor.

Baristalık teknikleri bölümü ise yalnızca profesyonellere değil, evde kahveyle ilgilenenlere de hitap ediyor. Öğütme boyutunun kahve tadına etkisinden süt köpürtme tekniklerine, espresso makinesi kullanımından demleme sürelerine kadar birçok pratik bilgiye yer veriliyor. Ayrıca dünyanın farklı bölgelerine ait kahve tarifleri, kültürel birikimi damak tadıyla buluşturan bir rehber sunuyor.

  • Künye: Anette Moldvaer – Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler, çeviren: Kardelen Damla Başaran, Alfa Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika (2025)

1975–1980 yılları arasında Türkiye’de askeri işyerlerinde örgütlenen Aster‑İş Sendikası (Askeri Tersane ve Askeri İşyerleri İşçileri Sendikası), genellikle en zor kabul edilen çevrelerde bile işçilerin hak talep etme potansiyelini gözler önüne seriyor. Merkeziyetçi ve otoriter işleyişin hâkim olduğu Milli Savunma işkolunda, Aster‑İş pek çok ilki gerçekleştirmiştir. Bu dönemde ordunun tam merkezinde, Ankara’da yürütülen örgütlenme, Türkiye işçi sınıfı tarihinde bir sınıf sezgisi yükselmesi olarak kabul edilir.

Aster‑İş’in simgesi “Asker değil işçiyiz” sloganıdır. Bu slogan, a) işçileri asker sayarak Askeri Ceza Kanunu’yla disipline etmeye dayanan uygulamalara b) ‘güdümlü’ sendikacılık anlayışına ve c) statükodan nemalanan ana akım sendikalara karşı üçlü bir direniş bayrağı olmuştur.

İşçiler, hem askerden bağımsız bir hukuk zemini talep etmiş hem de militarize edilmiş üretim ortamında laik, demokratik bir toplumsal ilişkilenme kurma iddiasında bulunmuşlardır.

Aster‑İş’in kısa ömürlülüğü dikkat çekicidir: 12 Eylül 1980 Darbesi’nin hemen öncesinde kurulan bu sendika, darbe kararlarıyla birlikte kapatılmıştır.

Hüseyin Tevetoğlu, doğrudan bu örgütlenme pratiğinin ön saflarında yer almış. Bu sayede, konuyla ilgili diğer çalışmalarda eksik kalan yönler de gün yüzüne çıkarılıyor: askeri yapının içeriden bozulan işleyiş kurgusu, devletin ceza mekanizmalarına yönelik müdahaleleri ve işçilerin sahada verdikleri bizzat mücadele öyküleri detaylı biçimde aktarılıyor.

Bu anlatı yalnızca bir sendikanın değil; Türkiye 1970’lerinin sınıf mücadelesinin, sol-siyaset-sendika ilişkilerinin ve anti-otoriter pratiklerin bir mikro tarihi olarak okunabilir. O dönemin ordunun göbeğinde yükselen bir emek direnişinin hikâyesi, bugün hâlâ sendikal mücadeleyi düşünen herkes için hâlâ güncelliğini koruyor.

  • Künye: Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika: Aster-İş, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi (2025)

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, can sıkıntısını basit bir boş zaman duygusu olarak değil, insan zihninin işleyişine dair derin bir ipucu olarak ele alıyor. James Danckert ve John D. Eastwood, sıkılmanın aslında zihinsel bir alarm sistemi gibi çalıştığını savunurlar. Sıkıldığımızda beynimiz, içinde bulunduğumuz durumun anlamlı olmadığını ve dikkatimizin başka bir yöne yönelmesi gerektiğini bildirir. Bu bağlamda sıkıntı, pasif bir durgunluk değil, değişim arzusunun belirtisidir.

Yazarlar, can sıkıntısının yalnızca ruh haline dair bir mesele olmadığını, aynı zamanda dikkat, öz düzenleme, motivasyon ve hedef belirleme gibi temel zihinsel becerilerle yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Kimi insanlar bu durumu daha yoğun yaşarken kimileri sıkıntıyı üretkenliğe dönüştürmeyi başarır. Bu fark, bireylerin dikkat odaklarını ne kadar etkin yönettikleriyle doğrudan bağlantılıdır.

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?’ (‘Out of My Skull: The Psychology of Boredom’), can sıkıntısının olumsuzlukları kadar potansiyel faydalarına da dikkat çeker. Sıkılmak, bazen yaratıcılığın ve içsel keşfin kapılarını aralayabilir. Ancak sıkıntı kronikleştiğinde, depresyon, kaygı ve riskli davranışlarla ilişki kurmaya başlar. Özellikle dijital çağda, dikkat dağınıklığı ve sürekli uyarılma hâli, sıkıntıya tahammül sınırlarımızı düşürmüş; anlam arayışımızı sığlaştırmıştır.

Danckert ve Eastwood, sıkıntıya karşı savaşmak yerine onu anlamaya çalışmamız gerektiğini söylüyorlar. Zihnimiz bir yere ait olmadığını hissettiğinde, bu boşluğu dinlemek, bizi daha derin hedeflere yönlendirebilir. ‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, sıkıntının ne olduğunu, neden ortaya çıktığını ve onunla sağlıklı yollarla nasıl baş edilebileceğimizi anlamak isteyen herkes için bilimsel ve düşündürücü bir rehber.

  • Künye: James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?, çeviren: Cansen Mavituna, Metropolis Kitap, psikoloji, 248 sayfa, 2025

Ali Akyıldız – Para Pul Oldu (2025)

Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme süreci, yalnızca kurumların dönüşümüyle değil, ekonomik araçların değişimiyle de şekillendi. Bu dönüşümün en dikkat çekici unsurlarından biri ise kâğıt paranın – yani kaimenin – devlet ve toplum hayatına girişi oldu. Artan savaş giderleri, büyüyen bütçe açıkları ve siyasi krizlerle baş edebilmek için Osmanlı yönetimi, yeni bir finansal çözüm arayışına yöneldi. Böylece kâğıt para, bir geçici önlemden çok, modern mali sistemin habercisi haline geldi.

İlk kaimeler yüksek faizle basılsa da zamanla bu faiz oranı düştü, ardından karşılıksız kaimeler piyasaya sürüldü ve para hızla değer kaybetti. Halkın gözünde para hâlâ “şıkırtılı” metalden ibaretken, devlet “kaime altın gibidir” iddiasını ne kadar tekrarlasa da güven krizi kaçınılmazdı. Bu da kâğıt paranın ekonomik olduğu kadar toplumsal bir meseleye dönüştüğünü gösterdi. Kâğıt para, yalnızca kasaları değil, kamuoyunu da etkilemeye başladı.

Prof. Dr. Ali Akyıldız’ın ‘Para Pul Oldu’ adlı eseri, bu karmaşık tarihî süreci kapsamlı bir arşiv çalışmasına dayanarak inceliyor. Kâğıt paranın Osmanlı’daki serüveni üzerinden maliye politikaları, kriz yönetimi, toplumsal tepkiler ve devletin meşruiyet sorunları gibi çok yönlü dinamikler analiz ediliyor. Tanzimat’tan Birinci Dünya Savaşı’na kadar birçok dönüm noktası, paranın dönüşümü ekseninde yeniden anlamlandırılıyor.

Kitap, seri numarasız kaimelerle yürütülen gizli para politikalarından Galata bankerlerinin etkisine, Avrupa sermayesinin müdahalelerine ve kalpazanlığa kadar geniş bir yelpazede Osmanlı’nın finansal evrimini gözler önüne seriyor. Zengin görseller ve özgün belgelerle desteklenen bu eser, yalnızca tarihçilere değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümleri merak eden herkese hitap ediyor.

  • Künye: Ali Akyıldız – Para Pul Oldu: Osmanlı’da Kâğıt Para, Maliye ve Toplum, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2025

Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek (2025)

Bu kitap, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “minör edebiyat” kavramı etrafında şekillenen düşüncelerini merkeze alarak, edebiyatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir alan olduğunu gösteriyor. Minör edebiyat; merkezin diline içeriden yabancılaşarak yazmak, sessizleştirilmiş kimliklerin sesini duyurmak ve dilin yerleşik yapısını sarsmak demektir. Bu çerçevede edebiyat, azınlıkların, yoksulların ve dışlanmışların dilsizliğini bozan bir eyleme dönüşür.

‘Dili Yabana Sürmek’, yalnızca edebiyatseverlere değil; dilin iktidar tarafından nasıl biçimlendirildiğini, kimlik ve aidiyet ilişkilerini nasıl kurduğunu sorgulayan herkese sesleniyor. Dil ile iktidar arasındaki gerilim hattında minör edebiyat, temsil edilemeyeni temsil etmeye çalışırken, aynı zamanda temsilin sınırlarını da zorlar. Böylece edebi üretim, salt bireysel bir uğraş olmaktan çıkar, kolektif ve dönüştürücü bir direnişe evrilir.

Latife Tekin’in “yazabilmek için insanın evinden ve evinin dilinden kopması gerekir” sözü, Deleuze’ün “ana diline yabancı gibi yazmak” fikriyle doğrudan kesişir. Tekin’in edebiyatı, geleneksel dil kalıplarını yıkarak, yoksulların, kadınların ve görmezden gelinen toplulukların çoklu deneyimlerini dile taşır. Bu yazım biçimi, dili sadece anlatım aracı değil, aynı zamanda mücadele sahası haline getirir.

Bu eser, minör edebiyatın nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunu gösterirken, edebiyatın sınıfsal doğasını, temsil krizini ve dilin ideolojik işleyişini tartışmaya açıyor. Deleuze, Guattari ve Latife Tekin’in düşünceleri arasında kurulan bağ, edebiyatın potansiyelini sınırsızlaştıran bir zemin sunuyor. Yazmak, bu bağlamda sadece ifade değil, aynı zamanda bir kopuş ve direniştir.

  • Künye: Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek: G. Deleuze & F. Guattari’nin İzinde Latife Tekin’de Minör Edebiyat, Nota Bene Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi (2025)

Robert C. Allen bu eserinde, küresel ekonomik tarihin büyük hatlarını açıklayarak insanlık tarihinin zenginleşme sürecini anlatıyor. ‘Küresel Ekonomi Tarihi’ (‘Global Economic History’), neden bazı toplumlar zenginleşirken diğerlerinin yoksullukta kaldığını tarihsel verilerle analiz ediyor. Allen, ekonomik büyümeyi sadece teknolojik gelişmeyle değil, aynı zamanda sosyal, politik ve coğrafi etkenlerle birlikte değerlendiriyor.

Kitap, tarım devrimiyle başlayan ekonomik değişimi, sanayi devrimiyle kırılma noktasına taşıyor. Allen, sanayi devriminin neden ilk olarak İngiltere’de gerçekleştiğini, iş gücü maliyetleri, enerji kaynaklarına erişim ve kurumsal yapılar bağlamında açıklıyor. Bu süreçte Avrupa’nın yükselişi ile Asya’nın göreli gerilemesi arasında karşılaştırmalı bir analiz sunarak, klasik Batı-merkezci tarih anlatısını sorguluyor.

Allen, Çin, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük medeniyetlerin neden Avrupa’yla aynı ekonomik sıçramayı yapamadığını da tarihsel bağlam içinde değerlendiriyor. Kitap, aynı zamanda kolonyalizmin ekonomik etkilerine ve küresel eşitsizliklerin kökenine de ışık tutuyor. Bu eşitsizliklerin günümüze kadar nasıl taşındığını göstererek, ekonomik tarih ile güncel küresel adaletsizlikler arasındaki bağı kuruyor.

‘Küresel Ekonomi Tarihi’, yalnızca büyüme rakamlarıyla ilgilenmeyen, aynı zamanda emeğin, sermayenin ve kaynakların nasıl dönüştüğünü anlatan bir çalışma. Allen’ın yaklaşımı, ekonomik tarihi sadece Batı’nın başarısı üzerinden okumayı reddediyor; bunun yerine farklı toplumların izledikleri yolları ve karşılaştıkları sınırları ele alan daha kapsayıcı bir bakış sunuyor.

  • Künye: Robert C. Allen – Küresel Ekonomi Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, ekonomi, 192 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye Laikliğine Bakışlar (2025)

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken, Türkiye’de laikliğin ne anlama geldiği sorusu yeniden gündemde. Laiklik ilkesi yok olmanın eşiğinde mi, yoksa Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla laik olamadı mı? Demokrasiyle laiklik arasında yaşanan gerilim, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümün yansıması. Bu tartışma, laikliğin sadece bir hukuk normu değil, aynı zamanda eşit yurttaşlık fikrinin temeli olduğu gerçeğini de hatırlatıyor.

Türkiye’de laiklik, tarihsel ve sosyolojik koşullar nedeniyle evrensel ilkelerden saparak yerelleşmiş ve zamanla çeşitli biçimlere bürünmüştür. Dinî yapılar ile devlet arasındaki güç ilişkileri, laikliğin yorumlanma biçimlerini belirlemiş; uygulama çoğu zaman denetimci, hatta baskıcı bir çizgide ilerlemiştir. Bu durum, laikliğin özgürlükçü ve kapsayıcı bir zemin olmaktan uzaklaşmasına yol açmıştır.

Bu kitap, Türkiye’de laikliğin nasıl inşa edildiğini, nasıl dönüştüğünü ve ne ölçüde işlevsizleştiğini farklı disiplinlerden uzmanların katkılarıyla sorguluyor. Tarihçilerden hukukçulara, siyaset bilimcilerden sosyologlara uzanan yazarlar, din-devlet ilişkilerinin çok katmanlı doğasını açığa çıkarıyor. Laikliğin etkileri yalnızca anayasa ve hukuk sistemiyle sınırlı değil; eğitimden toplumsal cinsiyet ilişkilerine, azınlıklardan Alevilere, İslamcı hareketlerden sosyalist geleneklere kadar uzanan geniş bir çerçevede değerlendiriliyor.

Derleme, yalnızca Türkiye içi deneyimi değil, aynı zamanda uluslararası laiklik modelleriyle karşılaştırmalar yaparak, Türkiye’de laikliğin özgünlüklerini ve sınırlılıklarını daha net bir şekilde görmeyi mümkün kılıyor.

  • Künye: Kolektif – Türkiye Laikliğine Bakışlar, derleyen: Umut Azak, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, siyaset, 387 sayfa, 2025