Robert M. Sapolsky – Bir Primatın Anıları (2025)

Robert M. Sapolsky, yıllarını Afrika savanlarında babunlarla geçiren bir primatolog olarak hem bilimin hem de yaşamın sınırlarında bir yolculuğa çıkıyor. ‘Bir Primatın Anıları: Bir Sinir Bilimcinin Babunlar Arasındaki Sıra Dışı Yaşamı’ (‘A Primate’s Memoir: Love, Death and Baboons’), sadece bir anı değil, insan doğasına ve hayvan davranışlarına dair derin bir keşif niteliği taşıyor. Sapolsky, genç yaşta gittiği Kenya’da, babunların sosyal yapısını incelemeye başlıyor. Onları izlerken, hiyerarşilerin, ittifakların ve çatışmaların aslında insan toplumlarıyla ne kadar benzer olduğunu fark ediyor.

Arazi koşullarında geçen yıllar boyunca hem zorluklar hem de unutulmaz anılar biriktiriyor. Babunların gündelik yaşamındaki agresyon, rekabet ve beklenmedik şefkat, yazarın insan psikolojisine dair düşüncelerini şekillendiriyor. Sapolsky, aynı zamanda kendi varoluşunu sorguluyor; bilimsel gözlem ile duygusal bağlar arasında gidip geliyor. Afrika’da geçen bu yıllar, ona sadece hayvan davranışlarını değil, savaş, yoksulluk ve kültürel farklılıklar gibi sert gerçekleri de gösteriyor.

Kitap, mizah ve içtenlikle harmanlanmış bir dil kullanıyor. Sapolsky, bilimsel bir çalışmanın soğukluğundan uzaklaşıp hayatın karmaşıklığını hem trajik hem de komik yönleriyle anlatıyor. Babunlar üzerinden insan doğasını anlamaya çalışırken, okura da kendi davranışlarımızın kökenine dair güçlü bir mercek sunuyor. Kitap, bilimin merakıyla kişisel deneyimi birleştiren hem düşündüren hem de eğlendiren bir anlatı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Robert M. Sapolsky – Bir Primatın Anıları: Bir Sinir Bilimcinin Babunlar Arasındaki Sıra Dışı Yaşamı, çeviren: Gökçe İnan Yağlı, Pegasus Yayınları, bilim, 408 sayfa, 2025

Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a (2025)

Hans Reichenbach bu kitapta, modern fiziğin kökenlerini ve düşünsel gelişimini anlatıyor. Bilimin tarihsel dönüşümünü, özellikle astronomiden başlayarak fiziğin temel kavramlarına doğru genişleten bir anlatı kuruyor. ‘Kopernik’ten Einstein’a’ (‘From Copernicus to Einstein’), Kopernik’in güneş merkezli evren modelinden başlayarak, Einstein’ın görelilik kuramına uzanan zihinsel sıçramaları açıklıyor. Reichenbach, bilimsel devrimlerin sadece gözlemlere değil, aynı zamanda düşünsel cesarete de dayandığını vurguluyor.

Kopernik’in ortaya koyduğu modelin yalnızca bir astronomik hipotez olmadığını, doğayı anlama biçimimizi temelden dönüştürdüğünü belirtiyor. Galileo’nun deneysel yöntemi, Kepler’in gezegen hareketleri üzerine kurduğu matematiksel ilkeler ve Newton’un evrensel çekim yasası bu çizgide birleşiyor. Her adımda, fiziksel dünyanın açıklanmasında yeni düşünme biçimleri gelişiyor.

Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramları ise bu sürecin zirvesi olarak yer alıyor. Zaman ve mekân kavramları Newtoncu fizik içinde mutlakken, Einstein bu mutlaklığı kırıyor. Gözlemcinin konumu ve hareketi, olayların nasıl algılandığını belirliyor. Bu da fiziği, sadece nesnel gerçeklik üzerine değil, aynı zamanda gözlemcinin doğasına dayanan bir bilim haline getiriyor. Reichenbach, göreliliği sadece teknik bir kuram değil, insan düşüncesinin esnekliğini kanıtlayan bir örnek olarak yorumluyor.

Kitap, bilimin soyut kavramlarla değil, sürekli değişen bakış açılarıyla ilerlediğini gösteriyor. Reichenbach, fiziği anlamak için düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

  • Künye: Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a: Evren, Uzay, Zaman ve Hareket, çeviren: Şehnaz Yardım, Say Yayınları, bilim, 120 sayfa, 2025

Philip Ball – Moleküller (2025)

Moleküller, maddenin dünyasını anlamamıza açılan kapıyı temsil ediyor. Philip Ball, bu kısa kitabında moleküllerin sadece kimyasal yapılar olmadığını, aynı zamanda günlük yaşamımızı şekillendiren varlıklar olduğunu gösteriyor. Kokladığımız çiçekten içtiğimiz kahveye, kullandığımız ilaçlardan giysilerimize kadar her şey, belirli moleküllerin etkisiyle varlık kazanıyor. Moleküller dünyasına giriş, yalnızca kimya öğrencileri için değil, doğayı anlamaya meraklı herkes için önemli bir keşfi başlatıyor.

Ball, moleküllerin sadece bilimsel değil aynı zamanda kültürel bir boyutunun da olduğunu anlatıyor. Tarih boyunca insanlar kokulara, tatlara ya da renk değişimlerine anlam yükleyerek bu moleküler etkilerle ilişki kuruyor. Parfümler, boyalar, ilaçlar ve zehirler gibi maddeler, moleküler yapıların hayat üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor. Moleküller sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal tepkilere de yol açıyor.

‘Moleküller: Kısa Bir Giriş’ (‘Molecules: A Very Short Introduction’), moleküllerin nasıl keşfedildiğini ve nasıl modellenerek anlam kazandığını da açıklıyor. Yapılarını anlamak için geliştirilen yöntemler, bilimsel bilginin sınırlarını zorluyor. Ayrıca moleküllerin üç boyutlu doğası, onların nasıl çalıştığını ve diğer maddelerle nasıl etkileşime girdiğini anlamamıza yardım ediyor. Philip Ball, kimyayı soğuk ve kuru bir bilim alanı olmaktan çıkararak yaşamsal ve canlı bir anlatı sunuyor.

  • Künye: Philip Ball – Moleküller: Kısa Bir Giriş, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, bilim, 184 sayfa, 2025

Tim Maudlin – Fizik Felsefesi (2025)

Tim Maudlin, bu kitabında fizik felsefesinin temel başlıklarından biri olan uzay ve zaman kavramlarını ele alıyor. ‘Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman’ (‘Philosophy of Physics: Space and Time’), sadece fiziksel teorilerin teknik yönlerini değil, bu teorilerin dayandığı kavramsal çerçeveyi de sorguluyor. Kitap, okuyucuyu Newton’dan Einstein’a uzanan düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Fiziksel gerçekliğin yapısı üzerine yapılan klasik ve modern yorumları tartışarak, uzay ve zamanın ne olduğu sorusuna derinlikli yanıtlar arıyor.

İlk bölümlerde Newtoncu mutlak uzay ve zaman anlayışı ile Leibniz’in ilişkisel görüşü karşılaştırılıyor. Maudlin, her iki yaklaşımın dayandığı felsefi varsayımları açıklıyor ve bu çerçevenin klasik mekanik üzerindeki etkisini gösteriyor. Ardından Einstein’ın görelilik kuramı ile birlikte uzay ve zaman anlayışının nasıl dönüştüğü detaylı biçimde ele alınıyor. Özel ve genel görelilik kuramları, yalnızca fiziksel sonuçlarıyla değil, aynı zamanda felsefi anlamlarıyla da açıklanıyor. Zamanın akışı, eşzamanlılık, nedensellik ve gerçeklik gibi kavramlar, bu bağlamda yeniden tartışılıyor.

Maudlin, soyut tartışmalardan uzak durarak konuları açık, anlaşılır ve örneklerle desteklenen bir biçimde sunuyor. Matematiksel karmaşıklık yerine kavramsal berraklığı öne çıkarıyor. Kitap, fizik felsefesine ilgi duyanlar için hem giriş düzeyinde hem de derinleşmeye açık bir içerik sunuyor. Bilimin yalnızca formüllerden değil, düşünsel temellerden oluştuğunu hatırlatıyor. Uzay ve zaman üzerine düşünmek, yalnızca fizik değil, varlık ve gerçeklik üzerine düşünmek anlamına geliyor.

  • Künye: Tim Maudlin – Fizik Felsefesi: Uzay ve Zaman, çeviren: Recep Demir, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 248 sayfa, 2025

Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm (2025)

Lynn Hankinson Nelson, bu kitabında biyolojiyi yalnızca doğal dünyayı açıklayan bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle örülü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş’ (‘Biology and Feminism: A Philosophical Introduction’), biyolojik bilgi ile feminist felsefenin kesiştiği noktaları inceliyor. Kitap, kadınların biyolojik olarak tanımlanma biçimlerinin tarihsel ve kültürel etkilerini sorguluyor. Bilimsel bilgilerin nesnel olduğu varsayımıyla yüzleşiyor ve bu bilginin hangi sosyal ilişkiler içinde üretildiğini ortaya koyuyor.

Nelson, biyolojiye feminist eleştiriyi getirirken iki temel çizgide ilerliyor: İlki, biyolojinin kadınları nasıl temsil ettiğini sorgularken; ikincisi, feministlerin bilimsel bilgi üretim süreçlerine nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikoloji, üreme, cinsiyet rolleri ve ataerkil toplumsal yapılar gibi başlıklar altında biyolojinin kadın kimliğini nasıl sabitlediği tartışılıyor. Bu tartışmalar, yalnızca kavramsal düzeyde kalmıyor; doğrudan sosyal politikalara, tıbba ve eğitim sistemlerine uzanıyor.

Kitap, feminist bilim kuramının temel savlarını okuyucuya tanıtarak, bilginin nesnelliği ile toplumsal konumların ilişkisini açığa çıkarıyor. Nelson, feminist yaklaşımların yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü güce sahip olduğunu savunuyor. Bilimsel bilginin toplumsal bağlamlardan bağımsız olmadığını ve cinsiyet normlarının bilim diline nasıl sızdığını gösteriyor. Böylece bilim, sorgulanamaz bir otorite değil, eleştirel bir düşünceyle yeniden inşa edilmesi gereken bir alan olarak konumlanıyor.

  • Künye: Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş, çeviren: Pınar Üzeltüzenci, Akademim Yayıncılık, feminizm, 348 sayfa, 2025

Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü (2025)

Evrim kuramı, yalnızca biyolojide değil, Türkiye’de düşünce dünyasında da bir kırılma yaratıyor. 19. yüzyılın sonlarından itibaren gelenekle modernlik arasında süregelen gerilim, evrim fikriyle birlikte daha da keskinleşiyor. “Eşref-i Mahlûkât”tan Homo Sapiens’e başlıklı bu çalışma, Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları’nın imzasıyla, evrim kuramının Türkiye’ye girişinden günümüze uzanan zorlu entelektüel serüvenini kronolojik bir titizlikle izliyor.

Kitap, toplumu iki farklı bilgi rejimi etrafında kutuplaştıran tarihsel bir çatışmayı mercek altına alıyor: Yaratılış inancı ile evrim kuramı arasındaki epistemik mücadele. Bu mücadele yalnızca biyolojik türlerin kökeni üzerine değil, aynı zamanda bilginin kaynağı, otoritesi ve anlamı üzerine de yürüyor. Yazarlar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan bu tartışmayı, dönemin basınına, dergilerine, eğitim politikalarına ve entelektüel figürlerine başvurarak somut olaylar üzerinden anlatıyor.

Evrimin Türkiye’deki serüveni, yalnızca bilimsel bir teorinin kabul edilip edilmemesiyle sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda bir dünya görüşünün, insan anlayışının ve otorite algısının sınandığı bir alana dönüşüyor. Demir ve Kalaycıoğulları, bu çok katmanlı öyküyü ideolojik yargılardan uzak, doğrudan kaynaklara dayalı bir biçimde anlatıyor. Kitap, evrim tartışmasının tarihsel ve kültürel bağlamını anlamak isteyen herkes için güçlü bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Remzi Demir, İnan Kalaycıoğulları – Evrimin Türkiye’deki Öyküsü: Eşref-i Mahlukat’tan Homo Sapiens’e, Kabalcı Yayınları, bilim, 224 sayfa, 2025

Bruno Latour – Bilim İş Başında (2025)

Bruno Latour, bu kitabında bilimi, yalnızca sonuçları sabitlenmiş bir bilgi alanı olarak değil, devingen, tartışmalı ve toplumsal olarak inşa edilen bir pratik olarak ele alıyor. “Bilim işbaşındayken” ifadesiyle, tamamlanmış bilgilerden çok, hâlâ tartışma aşamasındaki süreçleri kast ediyor. Latour’a göre bilim, laboratuvarların dışında da sürüyor; deneyler, tartışmalar, kurumlar, belgeler ve ağlar arasında ilerleyen bir inşa süreci oluşturuyor. Bu nedenle bilim insanlarını sadece fikir üreticileri olarak değil, aynı zamanda aktörler, müzakereciler ve stratejistler olarak konumlandırıyor.

Kitap boyunca Latour, bir bilimsel gerçekliğin nasıl oluştuğunu adım adım takip etmeyi öneriyor. Her yeni buluş, önce itirazlarla karşılaşıyor; sonra deneylerle, verilerle ve belgelerle desteklenerek giderek sağlamlaştırılıyor. Bu süreçte bilim insanları yalnızca doğayı değil, diğer bilim insanlarını, yatırımcıları, mühendisleri ve kamuoyunu da ikna etmeye çalışıyor. Bilimsel bilgi, yalnızca doğanın diliyle değil, sosyal ve maddi ağlar üzerinden güçleniyor. Böylece bilim, doğrudan doğayı yansıtan değil, doğayı belirli düzenekler ve araçlarla temsil eden bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor.

Latour, mühendisleri ve teknisyenleri de sürecin merkezine alıyor. Çünkü bir bilginin kalıcı olabilmesi, onun yalnızca doğru olmasına değil, aynı zamanda çalışabilir, tekrar edilebilir ve başkaları tarafından kullanılabilir olmasına bağlı oluyor. Bu noktada teknolojiyle bilimin iç içe geçtiği gösteriliyor. ‘Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?’ (‘Science in Action: How to Follow Scientists and Engineers Through Society’), bilimi kutsamadan ama küçümsemeden, onun gerilimlerini ve gündelik mücadelelerini görünür kılıyor. Böylece bilim, yalnızca zihinlerde değil, belgelerde, aygıtlarda, deneylerde ve insan ilişkilerinde kurulan bir dünya olarak yeniden anlam kazanıyor.

  • Künye: Bruno Latour – Bilim İş Başında: Toplumda Bilim İnsanları ile Mühendislerin Faaliyetleri Nasıl İzlenebilir?, çeviren: Ekrem Berkay Ersöz, Phoenix Yayınları, bilim, 396 sayfa, 2025

Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi (2025)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, Marie Curie’nin yaşamını anlatırken onu tarihsel bağlamına yerleştiriyor. ‘Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi’ (‘Marie Curie and The Science of Radioactivity’), Curie’nin yalnızca başarılarını değil, bu başarıların nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığını da gösteriyor. Özellikle genç okurlara hitap eden anlatım diliyle, Curie’nin kişisel direncini, bilimsel merakını ve sistematik çalışmasını anlaşılır bir dille aktarıyor. Her bölüm, Curie’nin hayatındaki bir döneme ya da önemli bir bilimsel gelişmeye odaklanıyor. Bu yapı, okuyucunun hem onun kişiliğini hem de bilimsel katkılarını daha net kavramasını sağlıyor.

Kitapta, radyoaktivitenin ne olduğu ve bilimsel tarihte nasıl bir yer edindiği yalın örneklerle açıklanıyor. Pasachoff, bu karmaşık konuyu sadeleştirerek Curie’nin polonyum ve radyumu keşfediş sürecini adım adım anlatıyor. Curie’nin deneylerini nasıl yaptığı, nasıl ölçümler geliştirdiği ve hangi zorluklarla karşılaştığı görsel desteklerle sunuluyor. Görseller, belgeler, fotoğraflar ve döneme ait çizimler, kitaba tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Curie’nin bilime olan katkısı yalnızca buluşlar değil, bilimsel yöntemi sabırla uygulama biçimiyle de öne çıkıyor.

Pasachoff, Curie’yi yücelten bir anlatıdan çok, insani ve çalışkan yönünü merkeze alıyor. Özellikle kadınların bilimdeki yeri ve Curie’nin karşılaştığı ayrımcılıklar açık bir biçimde ortaya konuyor. Kitap, yalnızca geçmişte yaşanmış bir başarı öyküsü sunmuyor; aynı zamanda bilimsel tutkunun neleri mümkün kılabileceğini de gösteriyor. Sonunda, Curie’nin başarıları kadar kişiliğinin, çalışma disiplininin ve öğrenmeye duyduğu sevginin, onu nesiller boyu ilham veren bir figüre dönüştürdüğü görülüyor.

  • Künye: Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Owen Gingerich, James MacLachlan – Nikolas Kopernik (2025)

 

Nicolaus Copernicus’un yaşamı, yalnızca bir astronomun değil, aynı zamanda bir devrimcinin hikâyesi olarak dikkat çekiyor. Owen Gingerich ve James MacLachlan, bu kısa ama yoğun kitapta, Copernicus’un bilim tarihindeki yerini yalnızca kuramsal katkılarıyla değil, dönemin kültürel, dinsel ve siyasal bağlamı içinde ele alıyor. Copernicus’un yaşadığı 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başı, düşünsel dönüşümlerin hızlandığı, skolastik düşüncenin çözülmeye başladığı bir dönem olarak öne çıkıyor.

Yazarlar, Copernicus’un çocukluk ve eğitim yıllarını anlatırken onun yalnızca astronomiye değil, matematik, hukuk ve tıp gibi alanlara da yoğun ilgi gösterdiğini aktarıyor. İtalya’da aldığı eğitim, onun dünya merkezli Evren anlayışına eleştirel yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Ptolemaiosçu sistemin karmaşıklığına karşın, Copernicus’un Güneş merkezli modeli daha yalın ve bütünlüklü bir çözüm sunuyor. Ancak bu çözüm, yalnızca bir gökbilim modeli olmanın ötesine geçerek, insanın evrendeki yerini de sarsıyor.

‘Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca’ (‘Nicolaus Copernicus: Making the Earth a Planet’), Copernicus’un ‘De Revolutionibus Orbium Coelestium’ adlı başyapıtının hazırlık sürecine ve yayımlanmasındaki tereddütlerine de odaklanıyor. Gingerich’in bilim tarihi uzmanlığı sayesinde metin, teorik ayrıntılara boğulmadan okunabilir kalıyor. MacLachlan ise tarihsel anlatıyı canlı bir dile taşıyor. İki yazarın ortak çalışması, Copernicus’un yalnızca gezegenlerin düzenini değil, düşünce evrenimizi de değiştirdiğini gösteriyor.

  • Künye: Owen Gingerich, James Maclachlan – Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, bilim, 152 sayfa, 2025

Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (2025)

Thomas S. Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı eseri, bilim felsefesinin ve bilim tarihinin en etkili metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kitabın 50. yıl özel baskısı, bu klasik çalışmanın yarım yüzyıl boyunca nasıl bir tartışma zemini yarattığını ve farklı disiplinleri nasıl etkilediğini hatırlatıyor. ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu)’ (‘The Structure of Scientific Revolutions: 50th Anniversary Edition’), hem Kuhn’un orijinal tezlerini koruyor hem de bilimsel düşüncenin evrimine dair güncel katkıları içeren bir önsöz ve ek materyallerle zenginleşiyor.

Kuhn, bilimsel ilerlemenin düz birikimsel bir süreç olmadığını savunuyor. Ona göre bilim, “paradigma” adı verilen düşünsel çerçeveler içinde işliyor. Bilim insanları, bu çerçeveler dahilinde “normal bilim” faaliyetleri yürütüyor; yani bildik yöntem ve kuramlarla dünyayı açıklamaya çalışıyor. Ancak zamanla karşılaşılan “anomaliler”, bu çerçevenin yetersizliklerini ortaya çıkarıyor ve bilimsel bir kriz baş gösteriyor.

Kriz, bilim topluluğunun yeni bir paradigma arayışına girmesine yol açıyor. Bu yeni paradigma, yalnızca eski bilgilerle değil, dünyanın nasıl algılandığıyla da çatışıyor. Bu yüzden paradigma değişimi, teknik bir yenilikten çok daha fazlası: bir düşünme biçiminin kökten dönüşümü anlamına geliyor. Kuhn, bu geçişi “bilimsel devrim” olarak tanımlıyor.

Kitabın 50. yıl özel baskısı, Kuhn’un fikirlerinin etkisini yeniden değerlendirme imkânı sunuyor. Bilimsel bilginin nasıl üretildiğine, hangi koşullarda dönüştüğüne ve bilimin toplumsal boyutlarına dair soruları gündeme taşıyor. Böylece yalnızca akademik çevrelerde değil, bilgiyle uğraşan herkes için düşünsel bir sarsıntı yaratıyor. Kuhn’un mirası, bugün hâlâ canlılığını koruyor.

  • Künye: Thomas S. Kuhn – Bilimsel Devrimlerin Yapısı (50. Yıl Edisyonu), çeviren: Cemal Güzel, Islık Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025