Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne (2026)

Samet Bağçe ile Tonguç Seferoğlu’nun derlediği ‘Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne’, özne kavramını yalnızca soyut bir felsefi problem olarak değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan dinamik bir yapı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Metin, “özne nedir?” sorusunu, bilincin doğası, bilgiye erişim, karar alma ve eylem gibi temel meselelerle iç içe ele alarak, özneyi epistemolojik, ontolojik ve psikolojik boyutlarıyla bütünlüklü bir çerçevede kavrıyor.

Kitap, Antik Yunan düşüncesine dönerek bu soruların kökenlerini izliyor. Heredot ve Thukydides üzerinden tarih yazımında öznenin nasıl konumlandığını tartışarak başlıyor; öznenin yalnızca düşünen değil, aynı zamanda anlatan ve anlam kuran bir varlık olduğunu gösteriyor. Philolaus ile bilinebilirlik meselesi üzerinden öznenin bilgiyle ilişkisi sorgulanıyor.

Platon’un ‘Devlet’inde rasyonel ve irrasyonel yönler arasındaki gerilim, öznenin içsel bölünmüşlüğünü açığa çıkarırken; üç parçalı ruh kuramı aracılığıyla arzuların öznesi tartışmaya dahil ediliyor. Bu yaklaşım, öznenin tek ve bütünlüklü bir yapıdan ziyade çatışmalı ve çok katmanlı bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Aristoteles ile birlikte özne, töz, değişim ve hakikat bağlamında daha sistematik bir zemine taşınıyor. Öz-algı kavramı üzerinden öznenin kendini nasıl deneyimlediği ele alınırken, ruh ve varlık ilişkisi çerçevesinde öznenin gerçeklikle bağı yeniden kuruluyor. Böylece özne, yalnızca bilen değil, aynı zamanda var olan ve değişen bir yapı olarak düşünülüyor.

Son olarak Stoacı gelenek, özellikle izlenim ve onay kavramları üzerinden öznenin etkinliğini vurguluyor. Stoacılık içinde özne, dış dünyadan gelen etkileri pasif biçimde alan değil, onları değerlendirip onaylayan aktif bir fail olarak konumlanıyor.

Genel olarak eser, Sokrates öncesi filozoflardan Helenistik okullara uzanan geniş bir düşünsel hat boyunca özne kavramının nasıl şekillendiğini izliyor; özneyi sabit bir öz olarak değil, bilgi, arzu, algı ve eylem süreçleri içinde sürekli kurulan bir yapı olarak ele alarak Türkçe felsefe literatüründe önemli bir boşluğu doldurmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Recep Boztemur, Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu, Damien Storey, Mehmet M. Erginel, Mary Katrina Krizan, Daniel Wolt, Hikmet Ünlü ve Melike Molacı.

Kolektif — Antik Çağ Yunan Düşüncesinde Özne
Derleyen: Samet Bağçe, Tonguç Seferoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 211 sayfa • 2026

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı (2025)

Bu kitap, modern teknolojik çağın eşiğinde insan ile makine arasındaki ilişkinin nasıl dönüşeceğini hem kuramsal hem de etik bir çerçevede ele alıyor. Norbert Wiener, sibernetik düşünceyi yalnızca teknik bir alan olarak değil, toplumun yapısını yeniden şekillendiren bir paradigma olarak yorumluyor.

Kitabın merkezinde “kontrol”, “iletişim” ve feedback (geri besleme) kavramları yer alıyor. Wiener, insan ve makineyi bu kavramlar üzerinden ortak bir sistem içinde düşünerek, canlılar ile makineler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını savunuyor. Ona göre bilgi, enerji kadar belirleyici bir unsur hâline geliyor ve toplumlar artık bilgi akışı üzerinden organize oluyor.

‘İnsanın İnsan Kullanımı’ (‘The Human Use of Human Beings’), otomasyonun yükselişiyle birlikte insan emeğinin dönüşümünü de analiz ediyor. Birinci Sanayi Devrimi’nde fiziksel emeğin makineler tarafından devralındığını hatırlatan Wiener, yeni dönemde zihinsel süreçlerin de makinelere aktarılmaya başladığını vurguluyor. Bu durum, yalnızca ekonomik yapıyı değil, insanın kendini anlama biçimini de kökten değiştiriyor.

Ancak kitabın asıl ağırlık noktası etik uyarılarda ortaya çıkıyor. Wiener, modern dünyanın “nasıl yapılır” bilgisine aşırı odaklanırken “ne yapılmalı” sorusunu ihmal ettiğini söylüyor. Güçlü teknolojilerin, doğru amaçlar tanımlanmadan kullanılması hâlinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bu bağlamda geliştirdiği düşünceler, yapay zekâ ve otomasyon tartışmalarının bugünkü etik zeminini önceden haber veriyor.

Kitap, henüz 1950 gibi erken sayılabilecek bir dönemde yayınlamasına rağmen isabetli öngörüleriyle dikkat çekiyor. Wiener’a göre, en büyük tehlike makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesi. İnsan, kendi yarattığı sistemlerin içinde bir araca indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle teknolojiye yön veren şeyin yalnızca verimlilik değil, insan onuru ve özgürlüğü olması gerektiğini savunuyor.

Genel olarak eser, sibernetiği teknik bir kuram olmaktan çıkarıp insanlığın geleceğine dair felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; bilgi çağının imkânlarını ve tehlikelerini aynı anda göstererek, insanın kendi yarattığı güç karşısındaki sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırıyor.

Norbert Wiener — İnsanın İnsan Kullanımı: Sibernetik ve Toplum
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 194 sayfa • 2025

Kolektif — Estetiğin Tarihi (2026)

‘Estetiğin Tarihi’, estetiği yalnızca sanat üzerine düşünmenin bir alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu duyusal ve varoluşsal ilişkinin tarihsel ve felsefi bir incelemesi olarak yeniden konumlandırıyor. Ayşe Taşkent ve Gamze Keskin editörlüğünde hazırlanan bu çalışma, estetik düşüncenin Antikçağ’dan günümüze uzanan çok katmanlı serüvenini, kavramlar, filozoflar ve temalar etrafında bütünlüklü bir çerçevede ele alıyor.

Kitap, estetiğin kökenini duyum ve algı kavramlarına dayandırarak, Alexander Baumgarten ile bağımsız bir disiplin hâline gelen bu alanın aslında çok daha eski düşünsel tartışmalara uzandığını gösteriyor. Güzellik, yüce, temsil, beden, doğa ve hayal gücü gibi kavramlar, yalnızca teorik başlıklar olarak değil, farklı dönemlerin düşünsel ve kültürel bağlamları içinde anlam kazanan dinamik unsurlar olarak ele alınıyor.

Eserin temel yaklaşımı, estetik düşünceyi tek bir geleneğe indirgememek. Bu nedenle Platon’dan Jacques Rancière’e uzanan Batı felsefesi hattı kadar, İbn Rüşd ve İhvân-ı Safâ gibi isimlerle İslam düşüncesinin estetik birikimi de çalışmaya dahil ediliyor. Böylece estetik, farklı coğrafya ve geleneklerin katkısıyla çoğul bir düşünme alanı olarak yeniden kuruluyor.

Kitap, yalnızca filozofların ne söylediğini aktarmakla yetinmiyor; onların düşüncelerinin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve nasıl şekillendiğini de sorguluyor. Bu yönüyle estetik tarihini, sabit bir anlatıdan ziyade eleştirel ve metodolojik bir problem alanı olarak ele alıyor. Aynı zamanda sanat eserlerini anlama, yorumlama ve estetik duyarlılığı geliştirme amacıyla teorik bilgi ile deneyim arasında bir köprü kuruyor.

Genel olarak eser, estetiği hem felsefi bir disiplin hem de yaşam pratiğinin merkezinde yer alan bir duyarlılık biçimi olarak düşünmeye çağırıyor; farklı düşünsel hatları bir araya getirerek estetik tarihine kapsamlı ve eleştirel bir bakış sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Onur Aktaş, Abdulkadir Coşkun, Abdullah Başaran, Ateş Uslu, Ayşe Taşkent, Berker Basmacı, Çiğdem Yazıcı, Derya Sakin Hanoğlu, Elis Şimşon, Emre Şan, Fatma Turgay, Gamze Keskin, Habip Türker, Hazal Gemicioğlu, M. Taha Tunç, Maya Mandalinci, Mehmet Barış Albayrak, Mehmet Şiray, Mert Erçetin, Merve Arlı Özekes, Muhammet Fatih Kılıç, Murat Tala, Oğuzcan Sever, Özge Ejder, Sena Aydın, Seniye Tilev, Serkan Denkçi, Umur Başdaş, Zeynep Talay Turner.

Kolektif — Estetiğin Tarihi
Editör: Ayşe Taşkent, Gamze Keskin • Akademim Yayıncılık
Felsefe • 860 sayfa • 2026

Kolektif — Arzu (2026)

David Rabouin editörlüğünde hazırlanan bu kitap, arzunun felsefi, psikolojik ve politik boyutlarını tarihsel bir perspektifle inceleyen kapsamlı bir seçki. Kitap, arzuyu yalnızca bir eksiklik ya da bastırılması gereken bir dürtü olarak değil, insanın varoluşunu, eylemlerini ve dünyayla ilişkisini kuran temel bir güç olarak ele alıyor.

‘Arzu’ (‘Le Désir’), Antikçağ’dan modern düşünceye uzanan geniş bir düşünsel hattı takip ediyor. Platon ve Aristoteles ile başlayan tartışmalar, arzuyu akıl, tutku ve iştah arasındaki ilişki içinde konumlandırıyor. Ortaçağ ve modern dönemde ise Thomas Aquinas ve René Descartes gibi düşünürler arzuyu ruhun yapısı ve tutkularla bağlantılı olarak yorumluyor. Immanuel Kant ve Sigmund Freud ise arzuyu sırasıyla ahlaki sınırlar ve psişik enerji bağlamında yeniden tanımlıyor.

Kitap, arzuyu farklı bağlamlarda ele alan beş ana bölümden oluşuyor. Analitik bölüm, arzunun kavramsal çözümlemesini yaparken; terapötik bölüm, arzunun nasıl yönlendirileceği ya da bastırılacağı sorusuna odaklanıyor. Ontolojik bölümlerde arzu, bir yandan eksiklik ve hiçlik deneyimiyle (Jean-Paul Sartre, Jacques Lacan), diğer yandan ise varoluşsal bir güç ve kudret olarak (Baruch Spinoza, Friedrich Nietzsche, Gilles Deleuze) ele alınıyor. Politik bölümde ise Thomas Hobbes, Karl Marx ve Michel Foucault gibi isimler üzerinden arzunun iktidar, toplum ve özgürleşme süreçleriyle ilişkisi tartışılıyor.

Genel olarak kitap, arzunun tek bir tanıma indirgenemeyeceğini; eksiklik, güç, üretim ve dönüşüm gibi farklı anlam katmanları taşıdığını gösteriyor. Bu yönüyle eser, arzuyu insanın kendisini, değerlerini ve dünyasını kurma biçiminin merkezine yerleştirerek, felsefi düşüncede neden bu kadar temel bir kavram olduğunu ortaya koyuyor.

Kolektif — Arzu
Editör: David Rabouin
Çeviren: Eylem Çağdaş Babaoğlu • Fol Kitap
Felsefe • 264 sayfa • 2026

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları (2026)

Peg Birmingham bu çalışmasında, Hannah Arendt düşüncesi üzerinden insan haklarının temellerini yeniden tartışıyor. Kitap, Arendt’in ünlü “haklara sahip olma hakkı” formülasyonunun gerçekten sağlam bir felsefi zemin sunup sunmadığını sorguluyor.

Birmingham, bu soruya yanıt ararken Arendt’in “doğumluluk” kavramını merkeze alıyor. Ona göre insanın dünyaya her gelişinin bir başlangıç olması, eyleme geçme ve yeni olanı yaratma kapasitesi taşıması, insan haklarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasal ve ontolojik bir mesele hâline getiriyor. İnsan, ancak başkalarıyla birlikte bir dünyada görünür olduğunda ve tanındığında “haklara sahip” olabiliyor.

‘Hannah Arendt ve İnsan Hakları’ (‘Hannah Arendt and Human Rights’), bu düşünceyi Arendt’in farklı metinleri üzerinden izliyor. Augustinusçu sevgi anlayışından Franz Kafka ve Walter Benjamin’in metinlerine uzanan geniş bir düşünsel hat içinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl siyasal bir anlam kazandığını gösteriyor. Böylece insan hakları, soyut bir ilke olmaktan çıkıp, birlikte yaşamanın somut koşullarıyla bağlantılı bir olgu olarak ele alınıyor.

Ancak Birmingham, bu yaklaşımı iyimser bir ortaklık fikriyle sınırlamıyor. Ortak bir dünyada yaşamanın yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda tiksinti, korku ve gerilim gibi duyguları da içerdiğini vurguluyor. Bu durum, Arendt’in “ortak sorumluluk açmazı” olarak adlandırdığı sorunu ortaya çıkarıyor: İnsanlar birbirine bağlıdır, ancak bu bağ her zaman uyumlu değildir.

Genel olarak eser, insan haklarını sabit ve güvence altına alınmış bir sistem olarak değil, kırılgan ama vazgeçilmez bir siyasal ilişki biçimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, insan hakları tartışmalarına daha derinlikli ve eleştirel bir felsefi perspektif kazandırıyor.

Peg Birmingham — Hannah Arendt ve İnsan Hakları: Ortak Sorumluluk Açmazı
Çeviren: Eren Paydaş • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 208 sayfa • 2026

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar (2026)

Michel Foucault’nun 1966 tarihli iki radyo konferansını bir araya getiren bu kitap, beden ve mekân kavramlarını alışılmış sınırların ötesinde düşünmeleriyle dikkat çekiyor. Eser, mekânı yalnızca fiziksel bir zemin değil, deneyim, arzu ve iktidar ilişkilerinin kesiştiği canlı bir alan olarak ele alıyor.

“Ütopik Beden” metni, bedenin paradoksal doğasına odaklanıyor. Foucault’ya göre beden, dünyanın merkezinde yer alan ama aynı zamanda “hiçbir yer” olan bir varlık olarak tüm mekânların çıkış noktasıdır. İnsan, aynalar, imgeler, ritüeller ve estetik pratikler aracılığıyla bedenini dönüştürür, sınırlarını aşar ve onu başka yerlere taşır. Dövme, kostüm ya da dans gibi deneyimler, bedenin hem en somut gerçeklik hem de tüm ütopyaların kaynağı olduğunu gösteriyor. Böylece beden, kaçınılmaz bir sınır olduğu kadar, hayal gücünün ve kaçış arzusunun başlangıç noktası hâline gelir.

“Heterotopyalar” ise Foucault’nun “öteki mekânlar” kavramını geliştirdiği metin. Ütopyaların aksine heterotopyalar, gerçek dünyada var olan ancak mevcut düzeni askıya alan, yansıtan ve tersine çeviren alanlar olarak tanımlanıyor. Mezarlıklar, hapishaneler, tiyatrolar, aynalar ya da gemiler gibi mekânlar, toplumun normlarını hem barındırıyor hem de görünür kılıyor. Bu alanlar farklı zamanları, anlamları ve düzenleri bir araya getirerek gündelik gerçekliğin sınırlarını sorgulatıyor. Foucault, bu mekânları inceleyen düşünsel bir yaklaşımı “heterotopoloji” olarak adlandırıyor.

‘Ütopik Beden ve Heterotopyalar’ (‘Le Corps utopique suivi de Les Hétérotopies’), genel olarak beden ile mekân arasındaki ilişkiyi sabit ve nötr olmaktan çıkarıyor. Her ikisinin de tarihsel, çoğul ve politik olduğunu göstererek, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden kurulduğunu ortaya koyuyor. Böylece eser hem bireysel deneyimi hem de toplumsal düzeni anlamak için güçlü bir felsefi çerçeve sunuyor.

Michel Foucault — Ütopik Beden ve Heterotopyalar
Çeviren: Ferda Keskin • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 64 sayfa • 2026

Plutarkhos — Devlet Yönetimi (2026)

‘Devlet Yönetimi’ (‘Πολιτικά Παραγγέλματα’), Plutarkhos tarafından kaleme alınmış, siyasetle uğraşanlara yönelik pratik öğütler içeren bir eserdir. Metin, ideal bir devlet düzeni kurmaktan çok, mevcut siyasal yapı içinde erdemli ve etkili bir yönetici olmanın yollarını tartışıyor.

Plutarkhos, siyaseti ahlaktan ayrı düşünmüyor. Ona göre iyi bir yönetici, yalnızca güç sahibi değil, aynı zamanda ölçülü, adil ve kendini denetleyebilen biri olmalı. Hırs, öfke ve kibir gibi duyguların siyasal kararları bozduğunu vurgulayarak, yöneticinin önce kendi karakterini terbiye etmesi gerektiğini söylüyor. Bu nedenle siyaset, dış dünyayı yönetmeden önce insanın kendini yönetmesiyle başlıyor.

Eserde halkla kurulan ilişki de merkezi bir yer tutuyor. Plutarkhos, yöneticinin halkı küçümsememesi, onların güvenini kazanması ve ortak iyiyi gözetmesi gerektiğini belirtiyor. Popülist övgülerle halkı kandırmak yerine, dürüstlük ve istikrarla hareket etmenin uzun vadede daha sağlam bir siyasal zemin oluşturacağını savunuyor.

Ayrıca dostluk, ittifaklar ve rakiplerle ilişkiler konusunda da ölçülü bir siyaset öneriliyor. Yöneticinin ne aşırı sert ne de aşırı yumuşak olması gerektiği; koşullara göre esneklik gösterebilmesi gerektiği ifade ediliyor. Bu yaklaşım, siyasetin katı kurallardan çok pratik bilgelik gerektiren bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak eser, siyasetçiye güç kazanmanın değil, gücü doğru kullanmanın yollarını öğreten bir rehber niteliği taşıyor. Antik dünyanın deneyimlerinden beslenen bu öğütler, siyasetin değişen koşullarına rağmen geçerliliğini koruyan etik ve pratik ilkeler sunuyor.

Plutarkhos — Devlet Yönetimi: Politik Referanslar
Çeviren: Samed Kara • Meltem Kabalcı Yayınları
Siyaset • 256 sayfa • 2026

Norbert Wiener — Sibernetik (2026)

Hayvanlar ile makineler arasında işleyiş bakımından ortak olan denetim ve iletişim süreçlerini inceleyen öncü bir eserdir. Norbert Wiener, sibernetik adını verdiği bu yaklaşımda hem biyolojik organizmaların hem de mekanik sistemlerin bilgi alışverişi, geri bildirim ve kontrol mekanizmaları üzerinden anlaşılabileceğini savunuyor.

Kitapta temel kavram “geri bildirim”dir. Wiener’e göre bir sistemin çevresiyle etkileşimi, aldığı bilgiyi işleyip buna göre davranışını düzenlemesiyle mümkün oluyor. Bu süreç, insan sinir sisteminde olduğu kadar makinelerde de benzer biçimde işliyor. Böylece organizmalar ile makineler arasında keskin bir ayrım yerine, ortak prensipler üzerinden kurulan bir benzerlik ortaya çıkıyor.

‘Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim’ (‘Cybernetics: Or Control and Communication in the Animal and the Machine’), iletişimi yalnızca mesaj iletimi olarak değil, belirsizliği azaltan bir süreç olarak ele alıyor. Bu noktada bilgi kavramı, düzen ile düzensizlik arasındaki ilişkiyle birlikte düşünülüyor. Wiener, entropi kavramını kullanarak sistemlerin düzenini korumak için sürekli bilgi alışverişine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.

Kitap aynı zamanda otomasyonun ve akıllı makinelerin toplumsal etkilerine de değiniyor. Wiener, makinelerin giderek daha karmaşık kararlar alabilmesinin insan emeği, ekonomi ve etik üzerinde önemli sonuçlar doğuracağını öngörüyor. Bu nedenle sibernetik yalnızca teknik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ve felsefi sonuçları olan bir düşünce çerçevesi olarak ele alınıyor.

Genel olarak eser, disiplinlerarası bir yaklaşım geliştirerek matematik, biyoloji ve mühendisliği bir araya getiriyor ve modern bilgi teorisi ile yapay zekâ çalışmalarının temellerini atan önemli bir çalışma olarak kabul ediliyor.

Norbert Wiener — Sibernetik: Hayvanda ve Makinede Kontrol ve İletişim
Çeviren: Ömer Alkan • Fihrist Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur (2026)

Frédéric Gros’nun bu kitabı, utanç duygusunu yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olarak değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki ve siyasal duygu olarak ele alıyor. Karl Marx’ın utanç devrimci bir duygudur sözünden hareketle Gros, modern toplumlarda utancın çoğu zaman bastırılan veya saklanması gereken bir duygu gibi görüldüğünü, oysa bu duygunun adaletsizlikleri fark etmemizi sağlayan önemli bir bilinç kaynağı olabileceğini savunuyor. Ona göre insan, başkalarının acısı karşısında ya da haksızlıkların parçası olduğunu fark ettiğinde utanç duyabiliyor ve bu duygu bireyi düşünmeye, sorgulamaya ve harekete geçmeye yöneltebiliyor. Bu nedenle Gros, utancın yalnızca kişisel bir zayıflık değil, toplumsal dönüşümü tetikleyebilecek devrimci bir duygu olduğunu vurguluyor.

‘Utanç Devrimci Bir Duygudur’ (‘La honte est un sentiment révolutionnaire’), utanç duygusunun farklı biçimlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Gros, bireyin kendi eylemlerinden kaynaklanan utanç ile başkalarının maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında hissedilen ahlaki utanç arasında önemli bir ayrım yapıyor. Özellikle savaşlar, yoksulluk, ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlik gibi durumlarda ortaya çıkan bu kolektif utanç duygusunun insanların sorumluluk hissetmesine yol açabileceğini söylüyor. Bu duygu bireyin yalnızca kendisiyle ilgili bir değerlendirme yapmasını sağlamıyor; aynı zamanda toplumsal düzenin adaletsiz yönlerini görmesine de yardımcı oluyor. Böylece utanç, pasif bir duygudan çok etik bir uyanışın başlangıcı hâline geliyor.

Gros kitabın genelinde utancın politik potansiyelini tartışıyor. Ona göre tarih boyunca birçok toplumsal hareket, insanların haksızlıklar karşısında duyduğu utanç ve vicdan rahatsızlığından güç alıyor. Utanç, bireyi yalnızca kendini eleştirmeye değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmeye yönelik bir sorumluluk almaya da çağırıyor. Gros bu nedenle utancı devrimci bir duygu olarak tanımlıyor. Kitap, duyguların siyasal düşünce içindeki rolünü yeniden değerlendiren bir yaklaşım sunuyor ve ahlaki duyarlılığın toplumsal değişimde nasıl etkili olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir felsefi tartışma ortaya koyuyor.

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur
Çeviren: Olcay Kunal • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026