Kolektif — Savaş (2026)

‘Savaş’, insanlık tarihini şekillendiren yaklaşık beş bin yıllık savaş olgusunu, ilk örgütlü çatışmalardan günümüz savaşlarına kadar kronolojik ve karşılaştırmalı bir bakışla ele alan kapsamlı bir başvuru eseri. Kitap, savaşları yalnızca muharebelerin sıralandığı askerî olaylar olarak değil; siyasal, toplumsal, teknolojik ve kültürel dönüşümlerin belirleyici unsurları olarak değerlendirerek çatışmaların nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını bütüncül bir çerçevede inceliyor.

‘Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih’ (‘War: The Definitive Visual History’), Mezopotamya, Antik Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarından başlayarak Orta Çağ, erken modern dönem, sömürgecilik çağının savaşları, dünya savaşları, Soğuk Savaş ve çağdaş çatışmalara uzanan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Her dönemde öne çıkan savaşların arka planı, güç dengeleri ve uluslararası etkileri açıklanırken, çatışmaların dünya tarihinin yönünü nasıl değiştirdiği gösteriliyor.

Kitabın temel eksenlerinden biri savaş sanatının geçirdiği dönüşüm. Farklı dönemlerde kullanılan stratejiler, harekât planları, kuşatma yöntemleri ve savaş taktikleri karşılaştırılır; komutanların kararlarının savaşların gidişatını nasıl etkilediği örneklerle ortaya konuyor. Bunun yanında piyadeden süvariye, deniz gücünden hava kuvvetlerine uzanan askerî örgütlenmeler ile silah teknolojisindeki gelişmelerin savaş biçimlerini nasıl değiştirdiği ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Kitap, çatışmaları yalnızca teknoloji ve askerî başarı açısından değerlendirmekle yetinmiyor; savaşçıların yaşamını, orduların örgütlenmesini, cephe deneyimlerini ve savaşların toplumlar üzerindeki yıkıcı etkilerini de inceliyor. Böylece kahramanlık, fedakârlık ve askerî başarı kadar yıkımın, insani kayıpların ve savaşın medeniyetler üzerindeki kalıcı sonuçlarının da tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

Zengin görseller, haritalar, kronolojiler ve bilgi kutularıyla desteklenen eser, savaş tarihinin temel olaylarını, komutanlarını, silahlarını ve teknolojik yeniliklerini bir araya getirerek okura kapsamlı bir referans sunuyor. En erken muharebelerden Suriye İç Savaşı’na kadar uzanan bu geniş anlatı, savaşın değişen yöntemlerine rağmen güç mücadelesi, strateji ve insan iradesi arasındaki ilişkinin tarih boyunca nasıl varlığını sürdürdüğünü ortaya koyan kapsamlı bir görsel savaş tarihi niteliği taşıyor.

Kolektif — Savaş: Eksiksiz Görsel Tarih
Çeviren: Oğuz Yarlıgaş • Alfa Yayınları
Tarih • 514 sayfa • 2026

Kolektif — Devrimin Çelişkileri (2026)

1908 ve 1923, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal kuruluşunu belirleyen iki kritik tarihsel eşik olarak çoğu zaman birbirinden kopuk ele alınır. ‘Devrimin Çelişkileri’, bu iki dönemi birlikte düşünerek Türkiye’nin demokratikleşme serüvenini, siyasal kurumlarını, yönetim anlayışını ve ideolojik yönelimlerini tarihsel süreklilikler ile kırılmalar ekseninde yeniden tartışıyor. Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi’ne ilişkin açtığı eleştirel düşünsel hattı izleyen kitap, resmî tarih anlatılarının ötesine geçerek geçmişi bugünün siyasal sorunlarını anlamanın etkin bir aracı olarak ele alıyor.

Farklı disiplinlerden araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan eser, 1908 Devrimi’nin toplumsal ve siyasal etkilerinden Arap İsyanı’na, anayasal dönüşüm ve demokrasi tartışmalarından kırdaki sınıf mücadelelerine, devlet-köylülük ilişkilerinden Kemalizm, korporatizm, milliyetçilik ve öjeni tartışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede devrim deneyimlerinin çok katmanlı sonuçlarını inceliyor. Böylece yalnızca belirli tarihsel olayları değil, modern Türkiye’nin siyasal düşüncesini ve devlet-toplum ilişkilerini biçimlendiren temel dinamikleri de karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor.

Aykut Kansu’nun öğrencileri ve çalışma arkadaşları tarafından kaleme alınan bu armağan kitap, onun tarih yazımına kazandırdığı eleştirel yöntemi ve özgürleştirici düşünce mirasını görünür kılıyor. Tarihi tamamlanmış bir anlatı değil, çelişkiler, mücadeleler ve alternatif olasılıklarla örülü canlı bir süreç olarak okuyan eser, 1908’den günümüze uzanan demokratik tahayyülün izini sürerken Türkiye’nin geçmişini yeniden düşünmeye ve bugünün siyasal meselelerini daha derinlikli kavramaya davet ediyor.

Kıvanç Ulusoy ve Seçil van het Hof’un derlediği kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ayça Alemdaroğlu, E. Atilla Aytekin, Kurtuluş Cengiz, Y. Doğan Çetinkaya, Özgür Emrah Gürel, S. Yelda Kaya, Alp Yücel Kaya, Levent Köker ve Büşra Ayça Üçok.

Kolektif — Devrimin Çelişkileri: Aykut Kansu’ya Armağan
Derleyen: Kıvanç Ulusoy, Seçil Deren van het Hof • İletişim Yayınları
Tarih • 278 sayfa • 2026

Tom Phillips — İnsanlar (2026)

Tom Phillips’in bu kitabı, insanlık tarihini büyük zaferler ve ilerleme öyküleri üzerinden değil, yanlış hesaplar, öngörülemeyen sonuçlar ve tekrarlanan hatalar üzerinden okuyan mizahi ama düşündürücü bir çalışmadır. Yazar, insanlığın tarih boyunca karşılaştığı pek çok felaketin yalnızca doğal koşullardan değil, kibirden, kısa vadeli çıkarlardan, bilgisizlikten ve kötü karar alma süreçlerinden kaynaklandığını savunuyor. Eğlenceli anlatımının ardında ise insan davranışına, siyasal iktidara ve uygarlıkların kırılganlığına ilişkin ciddi bir sorgulama yer alıyor.

‘İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl Sçtığımızın Kısa Tarihi’ (‘Humans: A Brief History of How We Fcked It All Up’), insanlığın ilk dönemlerinden başlayarak bireysel hataların nasıl toplumsal ve tarihsel sonuçlara dönüştüğünü gösteriyor. Teknolojik ilerlemeler, tarım devrimi, kentleşme ve devletlerin yükselişi büyük başarılar kadar yeni sorunlar da üretir. İnsanlar çoğu zaman doğayı ve toplumu denetleyebileceklerini düşünerek hareket eder; ancak kısa vadeli çözümler uzun vadede beklenmedik krizlere yol açar. Phillips’e göre tarihin akışını değiştiren birçok olayın arkasında kusursuz planlar değil, yanlış değerlendirmeler, şanssızlıklar ve öngörü eksikliği bulunuyor.

Yazar, farklı dönemlerden seçtiği örneklerle insanlığın çevreyi nasıl geri dönüşü zor biçimde dönüştürdüğünü anlatıyor. Ormanların yok edilmesi, tarım alanlarının yanlış kullanımı, su kaynaklarının tükenmesi ve ekolojik dengelerin bozulması, doğaya hükmetme iddiasının çoğu zaman felaketle sonuçlandığını gösteriyor. Aral Gölü’nün kuruması ya da Avustralya’ya getirilen tavşanların kıtayı etkileyen ekolojik bir istilaya dönüşmesi gibi olaylar, küçük görünen kararların beklenmedik ölçekte sonuçlar doğurabileceğini ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda siyasal ve askerî tarihe de eleştirel bir gözle yaklaşıyor. İmparatorlukların çöküşü, savaşlar ve büyük liderlerin kararları yalnızca stratejik başarı ya da başarısızlık üzerinden değil, insan psikolojisinin ortak zaafları çerçevesinde değerlendiriliyor. Napolyon’dan Hitler’e kadar farklı dönemlerin yöneticileri, aşırı özgüven, gerçeklikten kopuş ve kendi yanılmazlıklarına duydukları inanç nedeniyle benzer hatalara sürükleniyor. Phillips, iktidarın çoğu zaman eleştiriye kapanmayı ve aynı yanlışların tekrar edilmesini kolaylaştırdığını vurguluyor.

Kitap boyunca mizah önemli bir anlatım aracı olarak kullanılıyor. Phillips, tarihsel olayları alaycı ama bilgiye dayalı bir üslupla aktarırken, okuru yalnızca güldürmeyi değil, başarı öykülerinin ardında saklanan başarısızlıkları da görmeye davet ediyor. İnsanlığın geçmişine ilişkin romantik anlatıları sorgulayarak, ilerlemenin doğrusal ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını; aksine deneme-yanılmalar, yanlış kararlar ve beklenmedik sonuçlarla şekillendiğini gösteriyor.

Sonuç olarak kitap, insanlık tarihini büyük kahramanlar ve görkemli uygarlıklar üzerinden değil, hataların, tesadüflerin ve kötü kararların tarihi olarak yeniden yorumluyor. Mizahla tarihsel analizi ustaca birleştiren eser, çevre krizlerinden siyasal felaketlere kadar pek çok olayın ortak kökeninde insanın aşırı özgüveni, kısa vadeli düşünme eğilimi ve kendi sınırlarını görmezden gelmesi olduğunu savunuyor. Böylece okuru geçmişin yanlışlarını yalnızca eğlenceli anekdotlar olarak değil, günümüz dünyasının sorunlarını anlamaya yardımcı olacak dersler olarak değerlendirmeye çağırıyor.

Tom Phillips — İnsanlar: Her Şeyin İçine Nasıl S*çtığımızın Kısa Tarihi
Çeviren: Nazlı Tancı • Holden Kitap
Tarih • 232 sayfa • 2026

Joachim Ehlers — Yüz Yıl Savaşları (2026)

Joachim Ehlers bu eserinde, 1337-1453 yılları arasında İngiltere ile Fransa arasında yaşanan uzun savaşlar dizisini yalnızca hanedanlar arasındaki bir taht mücadelesi olarak değil, Orta Çağ Avrupa’sının siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümünü hızlandıran tarihsel bir kırılma noktası olarak ele alıyor. ‘Yüz Yıl Savaşları: Fransa ve İngiltere Arasındaki Büyük Taht Mücadelesi’ (‘Der Hundertjährige Krieg’), Capet Hanedanı’nın erkek soyunun tükenmesiyle başlayan veraset krizini merkeze alırken, savaşın arkasındaki feodal ilişkileri, hanedan rekabetlerini ve devletleşme süreçlerini birlikte değerlendiriyor. Ehlers, savaşın nedenlerini ve sonuçlarını birbirinden koparmadan inceleyerek, Avrupa’nın yeni siyasal düzeninin bu uzun çatışma içinde şekillendiğini gösteriyor.

Kitap, Fransa tahtı üzerindeki hak iddialarının İngiltere Kralı III. Edward ile Valois Hanedanı arasında çözümsüz kalmasının çatışmaları tetiklediğini anlatıyor. Ancak yazar, savaşın yalnızca miras meselesinden kaynaklanmadığını; ekonomik çıkarların, feodal bağlılıkların, ticaret yollarının ve bölgesel güç dengelerinin de belirleyici rol oynadığını vurguluyor. Böylece Yüz Yıl Savaşları’nın, Avrupa’nın en güçlü iki krallığı arasındaki çok katmanlı bir iktidar mücadelesine dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Ehlers, Crécy, Poitiers ve Agincourt gibi büyük meydan savaşlarını ayrıntılarıyla değerlendirirken, askeri teknolojide yaşanan değişimlerin savaşın seyrini nasıl etkilediğini de açıklıyor. Uzun yay kullanımının şövalye savaş geleneğini sarsması, paralı orduların önem kazanması ve klasik feodal askerî yapının çözülmeye başlaması, Orta Çağ savaş anlayışını köklü biçimde değiştiren gelişmeler olarak ele alınıyor. Jeanne d’Arc’ın ortaya çıkışı ise yalnızca askerî başarılarıyla değil, Fransa’da siyasal birlik ve ulusal kimlik fikrini güçlendiren sembolik etkisiyle değerlendiriliyor.

Kitap, savaşın yalnızca cephelerde yaşanmadığını da gösteriyor. Veba salgınları, ağır vergiler, kıtlıklar, köylü ayaklanmaları ve şehir yaşamındaki dönüşümler, çatışmaların toplumsal sonuçlarıyla birlikte inceleniyor. Merkezi krallık otoritelerinin güçlenmesi, feodal düzenin zayıflaması ve modern devlet anlayışının temellerinin atılması, savaşın en kalıcı mirasları arasında gösteriliyor. Ehlers, İngiltere ile Fransa’da gelişen siyasal kurumları karşılaştırarak, uzun savaşın iki ülkenin tarihini farklı yönlerde şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Ehlers, hanedan rekabetlerini, askerî gelişmeleri ve toplumsal dönüşümleri ortak bir tarihsel çerçevede bir araya getiriyor. Savaş meydanlarından diplomasiye, Jeanne d’Arc’ın yükselişinden veba salgınlarının yarattığı kırılmalara kadar uzanan geniş bir perspektif sunarak, Yüz Yıl Savaşları’nın yalnızca İngiltere ile Fransa arasındaki bir mücadele olmadığını; Orta Çağ’ın sonunu ve modern Avrupa’nın doğuşunu hazırlayan en önemli tarihsel süreçlerden biri olduğunu ortaya koyuyor.

Joachim Ehlers — Yüz Yıl Savaşları: Fransa ve İngiltere Arasındaki Büyük Taht Mücadelesi
Çeviren: Betül Reyhan Atalay • Runik Kitap
Tarih • 118 sayfa • 2026

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer — Imperium Romanum (2026)

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer’in bu eseri, Roma İmparatorluğu’nun gücünü yalnızca fetihlerle değil, kurduğu eyalet sistemi sayesinde nasıl yüzyıllar boyunca koruduğunu açıklıyor. Yazar, Roma’nın MÖ 227’de Sicilya’yı ilk eyalet olarak örgütlemesiyle başlayan sürecin, askeri başarıların ötesinde idari, hukuki ve kültürel bir dönüşüm yarattığını gösteriyor. ‘Imperium Romanum: Roma Eyaletlerinin Tarihi’ (‘Imperium Romanum: Geschichte der römischen Provinzen’), imparatorluğun geniş coğrafyaları nasıl yönettiğini, farklı halkları hangi yöntemlerle kendi düzenine kattığını ve bu yapının neden uzun ömürlü olduğunu tarihsel örneklerle değerlendiriyor.

Meyer-Zwiffelhoffer, Roma eyaletlerinin yalnızca merkezin vergi topladığı bölgeler olmadığını, imparatorluğun işleyişini ayakta tutan temel yapı taşları olduğunu anlatıyor. Eyalet yönetimlerinin kuruluşu, valilerin görevleri, yerel aristokrasinin sisteme dâhil edilmesi ve Roma hukukunun yayılması ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Böylece fethedilen toplumların yalnızca yönetilmediği, aynı zamanda Roma’nın siyasal ve toplumsal düzeniyle bütünleştiği gösteriliyor. Vatandaşlık politikalarının zaman içinde genişlemesiyle farklı halkların ortak bir imparatorluk kimliği içinde yer almaya başladığı vurgulanıyor.

Kitap, Roma ordusunun yalnızca savaşan bir güç olmadığını da ortaya koyuyor. Lejyonların sınır güvenliğini sağlamanın yanı sıra yolların, kentlerin ve altyapının gelişmesine katkıda bulunduğu anlatılıyor. Kentleşme politikaları, forumlar, hamamlar, tapınaklar ve kamu yapıları aracılığıyla Roma yaşam biçiminin eyaletlere yayıldığı gösteriliyor. Bununla birlikte bu dönüşümün her yerde aynı biçimde gerçekleşmediği, yerel geleneklerle Roma kültürü arasında karşılıklı etkileşimlerin yaşandığı belirtiliyor.

Eserde din politikaları ve kültürel uyum süreçleri de önemli bir yer tutuyor. Roma’nın birçok bölgede yerel inançları bütünüyle ortadan kaldırmak yerine kendi dinsel sistemiyle uzlaştırmaya çalıştığı, ancak siyasal otoriteyi tehdit eden direnişlerle karşılaştığında sert yöntemlere başvurduğu aktarılıyor. İsyanlar, sınır bölgelerindeki krizler ve imparatorluğun farklı halklarla kurduğu ilişkiler, Roma egemenliğinin yalnızca zor kullanmaya değil, aynı zamanda iş birliği, hukuk ve ortak çıkar anlayışına dayandığını gösteriyor.

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer, Roma’nın başarısını yalnızca askeri üstünlükle açıklamıyor; eyalet yönetimi, vatandaşlık, kentleşme, hukuk ve kültürel bütünleşme politikalarının imparatorluğu ayakta tutan temel unsurlar olduğunu savunuyor. Roma’nın fethettiği toplumları dönüştürürken aynı zamanda onlardan da etkilendiğini ortaya koyan çalışma, antik dünyanın en büyük siyasal organizasyonlarından birinin işleyişini ve Avrupa ile Akdeniz dünyası üzerindeki kalıcı mirasını kapsamlı bir tarihsel perspektifle değerlendiriyor.

Eckhard Meyer-Zwiffelhoffer — Imperium Romanum: Roma Eyaletlerinin Tarihi
Çeviren: Tuna Akçay • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti (2026)

Martin Jehne bu eserinde, Roma Cumhuriyeti’nin yaklaşık beş yüzyıla yayılan tarihini, yalnızca olayların kronolojik dizisi olarak değil, siyasal kurumların oluşumu, dönüşümü ve çözülüşü üzerinden inceliyor. Efsanevi kuruluş anlatılarından Julius Caesar’ın iktidarına kadar uzanan süreçte Cumhuriyet’in nasıl yükseldiğini ve hangi dinamiklerin onu çöküşe sürüklediğini kapsamlı bir bakışla değerlendiriyor.

‘Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a’ (‘Die Römische Republik: Von der Gründung bis Caesar’), Roma’nın krallık döneminden Cumhuriyet’e geçişi ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren şekillenen siyasal düzenle başlıyor. Yazar, patrisyenler ile plebler arasındaki uzun mücadelelerin yalnızca toplumsal bir çatışma olmadığını, yurttaşlık haklarının genişlemesine ve Cumhuriyet kurumlarının gelişmesine zemin hazırladığını gösteriyor. Senato, halk meclisleri, konsüllük ve diğer magistralıklar arasındaki güç dengelerinin, Roma’nın siyasal istikrarını uzun süre ayakta tutan temel unsurlar olduğunu vurguluyor.

Jehne, Roma’nın İtalya’daki hâkimiyetini pekiştirmesinin ardından Akdeniz dünyasına yönelen yayılma sürecini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Kartaca ile yapılan Pön Savaşları, Helenistik krallıklarla mücadeleler ve ardı ardına gelen fetihler sayesinde Roma’nın küçük bir şehir devletinden geniş bir Akdeniz gücüne dönüşmesini inceliyor. Ancak bu askerî başarıların beraberinde büyük servet akışı, köle emeğinin yaygınlaşması ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi gibi yeni sorunlar yarattığını ortaya koyuyor.

Eserin önemli bölümlerinden biri, Cumhuriyet’in yaşadığı siyasal krizlere ayrılıyor. Gracchus kardeşlerin reform girişimleri, Marius ve Sulla arasındaki iktidar mücadeleleri, orduların komutanlarına kişisel bağlılığının güçlenmesi ve olağanüstü yetkilerin giderek kalıcı hâle gelmesi, Cumhuriyet’in geleneksel işleyişini zayıflatan gelişmeler olarak değerlendiriliyor. Jehne, Pompeius, Caesar ve diğer güçlü komutanların yükselişini yalnızca bireysel hırslarla değil, genişleyen imparatorluğun eski kurumlarla yönetilememesi sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerle ilişkilendiriyor.

Kitap, Julius Caesar’ın yükselişi ve iç savaşlarla birlikte Cumhuriyet’in çözülme sürecini ele alırken, bu dönüşümün kaçınılmaz olup olmadığı sorusunu da tartışıyor. Yazar, Cumhuriyet’in çöküşünü tek bir kişinin iktidar arzusuna indirgemek yerine, uzun vadeli toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlerin ortak sonucu olarak yorumluyor. Böylece Augustus döneminde şekillenecek yeni yönetim modelinin hangi tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını açıklıyor.

‘Roma Cumhuriyeti’, Roma tarihinin temel olaylarını aktarmanın ötesine geçerek Cumhuriyet’in siyasal kurumlarını, toplumsal çatışmalarını, askerî genişlemesini ve yönetim krizlerini bütüncül bir çerçevede inceliyor. Martin Jehne, Roma deneyimini yalnızca Antik Çağ’ın büyük bir hikâyesi olarak değil, siyasal sistemlerin yükselişi, dönüşümü ve çöküşü üzerine düşünmek için de güçlü bir tarihsel örnek olarak değerlendiriyor.

Martin Jehne — Roma Cumhuriyeti: Kuruluşundan Caesar’a
Çeviren: Tuna Akçay • Runik Kitap
Tarih • 136 sayfa • 2026

Andreas Kappeler — Kaygı Rus Tarihi (2026)

Andreas Kappeler’in bu eseri, Rusya’nın tarihini yalnızca hanedan değişimleri, savaşlar ve devrimler üzerinden değil, yüzyıllar boyunca etkisini sürdüren toplumsal, siyasal ve kültürel dinamikler üzerinden ele alıyor. Yazar, Kiev Rus Devleti’nden günümüz Rusya’sına uzanan geniş zaman dilimini kronolojik bir anlatıyla birleştirirken, devletin oluşumu, toplumun yapısı, kimlik arayışları ve Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında şekillenen özgün konumu gibi temel meseleleri karşılaştırmalı bir bakışla değerlendiriyor. Tarihi tek tek olayların toplamı olarak değil, uzun süreklilikler ve yapısal dönüşümler çerçevesinde açıklıyor.

‘Rus Tarihi’ (‘Russische Geschichte’), Doğu Slav topluluklarının ortaya çıkışı ve Kiev Knezliği’nin oluşumuyla başlayan tarihsel süreci inceliyor. Hristiyanlığın kabulüyle birlikte Bizans kültürünün Rus siyasal ve toplumsal yaşamı üzerindeki belirleyici etkisini ortaya koyuyor. Moğol egemenliği döneminin yalnızca bir kesinti değil, merkezi yönetim anlayışını ve devlet örgütlenmesini etkileyen önemli bir kırılma olduğunu gösteriyor. Ardından Moskova Knezliği’nin yükselişiyle birlikte Rus devletinin giderek merkezileşmesini ve genişleyen bir imparatorluğa dönüşmesini ele alıyor.

Kappeler, Rus tarihinin en belirgin özelliklerinden biri olarak güçlü devlet geleneğini öne çıkarıyor. Çarlık döneminden Sovyetler Birliği’ne ve çağdaş Rusya’ya kadar merkezi otoritenin siyasal yaşam üzerindeki ağırlığının farklı biçimlerde devam ettiğini vurguluyor. Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin çoğu zaman gerilimli bir karakter taşıdığını, reform girişimlerinin ve otoriter uygulamaların bu tarihsel miras içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Eserde toplumsal yapı da ayrıntılı biçimde inceleniyor. Soylular, köylüler, kentli nüfus ve bürokrasi arasındaki ilişkiler değerlendirilirken, özellikle serflik düzeninin Rusya’nın ekonomik ve toplumsal gelişimini uzun süre belirleyen temel unsurlardan biri olduğu belirtiliyor. Köylü dünyası ile şehir yaşamı arasındaki farklılıkların modernleşme sürecini doğrudan etkilediği, elitlerle halk arasındaki mesafenin ise siyasal krizlerin arka planını oluşturduğu ifade ediliyor.

Kitap, Rusya’nın çok uluslu bir imparatorluk olarak gelişmesine de özel önem veriyor. Rus olmayan halkların, farklı dinlerin ve kültürlerin imparatorluk yapısı içindeki yerini incelerken, Rus kimliğinin yalnızca etnik değil, tarihsel ve siyasal süreçler içinde şekillenen çok katmanlı bir olgu olduğunu gösteriyor. İmparatorluğun genişlemesiyle birlikte farklı topluluklarla kurulan ilişkilerin hem devlet politikalarını hem de ulusal kimlik tartışmalarını biçimlendirdiğini ortaya koyuyor.

Kappeler, 19. yüzyıldaki modernleşme çabalarını, sanayileşmeyi ve toplumsal dönüşümleri devrimlere giden sürecin önemli hazırlayıcıları olarak değerlendiriyor. 1917 Devrimi’ni yalnızca siyasal iktidarın değişimi olarak değil, devlet, ekonomi ve toplum ilişkilerini kökten dönüştüren tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Sovyet döneminde ideolojik dönüşümler, ekonomik planlama, toplumsal yeniden yapılanma ve küresel güç mücadelesi incelenirken, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayan yeni dönemin tarihsel süreklilikler ışığında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Yazar ayrıca Rusya’nın Avrupa ile Asya arasında yer alan jeopolitik konumunun dış politikadan kültürel kimliğe kadar birçok alanı etkilediğini gösteriyor. Devlet ile Kilise arasındaki ilişkiler, Kutsal Rusya düşüncesi, yüksek kültür ile halk kültürü arasındaki etkileşim ve Rus entelektüel geleneğinin gelişimi de kitabın temel temaları arasında yer alıyor. Böylece siyasi tarih, kültürel ve toplumsal tarih ile birlikte ele alınıyor.

Andreas Kappeler — Rus Tarihi: Kısa Bir Giriş
Çeviren: Hamide Öz • Runik Kitap
Tarih • 110 sayfa • 2026

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya (2026)

İstanbul’un çokkültürlü geçmişini en güçlü biçimde yaşatan semtlerden biri olan Tatavla’nın dününü ve bugününü bir araya getiren ‘Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş’, Hüseyin Irmak’ın yıllara yayılan araştırmalarını, gözlemlerini ve zengin arşivini okurla buluşturuyor. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısıyla yayımlanan eser, yalnızca bir semtin tarihini anlatmakla kalmıyor; değişen İstanbul’un belleğini de kayıt altına alıyor.

Kitap, Tatavla’nın Kurtuluş’a uzanan dönüşümünü tarihsel olaylar eşliğinde izlerken semtin özgün kimliğini şekillendiren okulları, ibadethaneleri, sinemaları, tiyatroları, pastaneleri ve köklü yeme içme kültürünü ayrıntılarıyla ele alıyor. Mahalle yaşamını belirleyen gelenekler, esnaf kültürü, eğlence hayatı ve semte iz bırakan isimler aracılığıyla Tatavla’nın sosyal dokusunu bütün yönleriyle görünür kılıyor.

Göçler, toplumsal değişimler ve kentsel dönüşüm süreçleri ekseninde semtin geçirdiği dönüşümü irdeleyen Hüseyin Irmak, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir bağ kuruyor. Kendi arşivinden ve farklı koleksiyonlardan derlenen zengin fotoğraf seçkisiyle desteklenen çalışma, sokakları, insanları ve yaşam kültürüyle Kurtuluş’un hafızasını gelecek kuşaklara aktaran kapsamlı bir kent monografisi niteliği taşıyor.

Hüseyin Irmak — Gidelim Tatavla’ya: Görkemini Yitirmeyen Semt Kurtuluş
• İstos Yayın
Tarih • 720 sayfa • 2026

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi (2026)

Cumhuriyet’in kırsal kalkınma ve tarımı modernleştirme hedeflerinin önemli halkalarından biri olan Beydere Ziraat Mektebi’nin tarihini merkeze alan bu çalışma, Türkiye’de tarım reformunun eğitim politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. 1943 yılında Manisa’nın Selimşahlar köyü yakınlarında kurulan ve altmış yılı aşkın süre boyunca faaliyet göstererek 2006 yılında kapanan okulun gelişim süreci üzerinden, teknik ziraat eğitiminin ülkenin tarımsal üretimine ve kırsal dönüşümüne yaptığı katkılar ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Köy Enstitüleriyle benzer şekilde üretim, uygulama ve iş temelli bir eğitim anlayışını benimseyen Beydere Ziraat Mektebi, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in köy merkezli kalkınma ideolojisini hayata geçiren örneklerden biri olarak ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar, tarım reformunun düşünsel temellerinden ziraat okullarının kuruluş sürecine, Teknik Ziraat-Bahçıvanlık Okulları modelinin şekillenmesinden Beydere Ziraat Mektebi’nin idari yapısına, fiziki imkânlarına ve eğitim programına kadar uzanan kapsamlı bir çerçeve sunuyor.

Kitap, uygulamalı eğitim yöntemlerini, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini, üretim ve dağıtım çalışmalarını, mezunların görev aldıkları hizmet alanlarını ve okulun ülke tarımına sağladığı katkıları ayrıntılı biçimde değerlendirirken, kurumun bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamı üzerindeki etkilerini de gözler önüne seriyor.

Böylece Beydere Ziraat Mektebi’nin hikâyesi üzerinden, erken Cumhuriyet döneminde modern tarım tekniklerini köylü çocuklarına kazandırmayı hedefleyen eğitim anlayışının, Türkiye’nin tarımsal kalkınma serüvenindeki yeri ve eğitim tarihimizde büyük ölçüde göz ardı edilmiş tarım okullarının önemi bütüncül bir bakışla yeniden ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi: Halka Dost, Köylüye Yar
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 192 sayfa • 2026

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat (2026)

Bu kitap, sömürgeciliği yalnızca siyasal ve askerî bir egemenlik biçimi olarak değil, Afrikalıların gündelik yaşamını kökten dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreç olarak ele alıyor. Toyin Falola, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletlerinin Afrika’yı paylaşmasıyla başlayan sömürge düzeninin, üretimden aile yapısına, dinden eğitime, kentleşmeden çalışma hayatına kadar uzanan etkilerini inceliyor. ‘Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Colonial Africa’), sömürgeleştirilen toplumları edilgen kurbanlar olarak değil, değişen koşullara uyum sağlayan, pazarlık eden ve direnen öznel aktörler olarak değerlendiriyor.

Eserin ilk bölümleri, sömürge öncesi Afrika toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyarak Avrupa merkezli “tarihsiz Afrika” anlatısını reddediyor. Ardından Berlin Konferansı sonrasında kurulan sömürge yönetimlerinin yeni sınırlar çizerek farklı toplulukları aynı idari yapılar içinde bir araya getirdiğini, yerel siyasal dengeleri bozduğunu ve geleneksel otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece gündelik hayat, sömürge devletinin vergi sistemi, hukuku ve bürokrasisi tarafından yeniden düzenlendi.

Falola, ekonomik dönüşümü kitabın merkezine yerleştiriyor. Geçimlik üretim yapan köylüler, sömürge ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı ve kauçuk gibi ticari ürünler yetiştirmeye yönlendirildi; zorla çalıştırma, vergilendirme ve ücretli emek sistemi milyonlarca insanın yaşamını değiştirdi. Demiryolları ve limanlar yerel kalkınmadan çok doğal kaynakların Avrupa’ya aktarılmasına hizmet ederken, kentler yeni iş olanaklarıyla birlikte toplumsal eşitsizliklerin de büyüdüğü mekânlara dönüştü.

Kitap ayrıca misyoner faaliyetlerinin eğitim, din ve kültür üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte geleneksel inançlar ve ritüeller baskı altına alınırken, misyoner okulları yeni bir eğitimli seçkinler kuşağı yetiştirdi. Kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sağlık uygulamaları ve çocuk yetiştirme anlayışları da bu dönüşümden etkilendi.

Bununla birlikte Falola, Afrikalıların yeni dinî ve kültürel unsurları bütünüyle benimsemek yerine çoğu zaman yerel geleneklerle sentezlediklerini vurguluyor.

Son bölümde ise sömürge düzenine karşı gelişen direniş biçimleri inceleniyor. Silahlı ayaklanmaların yanı sıra gündelik yaşam içindeki küçük ölçekli itaatsizlikler, kültürel dayanışma ağları, sendikal hareketler ve milliyetçi örgütlenmeler bağımsızlık mücadelelerinin temelini oluşturdu. Falola’ya göre sömürgecilik Afrika’nın toplumsal dokusunda derin izler bırakmış olsa da, Afrikalılar kendi tarihlerini yalnızca sömürünün nesneleri olarak değil, değişime yön veren aktörler olarak yazmışlardır. Kitap, sömürge dönemini büyük siyasal olaylardan çok insanların gündelik deneyimleri üzerinden okuyarak Afrika tarihine daha insani, çok katmanlı ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 360 sayfa • 2026