John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası (2026)

John Lewis Gaddis’in bu eseri, tarihin ne olduğu ve tarihçilerin geçmişi nasıl anlamlandırdığı sorusuna özgün bir yanıt veriyor. Gaddis, tarihi ne yalnızca bir bilim ne de sadece bir sanat olarak tanımlıyor; bunun yerine tarihçiliği, geçmişin parçalarından anlamlı bir bütün kurmaya çalışan yaratıcı bir zanaat olarak konumlandırıyor. Ona göre tarihçiler, doğrudan gözlemleyemedikleri bir zamanı, elde kalan izler ve belgeler üzerinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Kitabın merkezinde yer alan metafor, tarihçilerin “geçmişin haritacıları” olduğu fikri oluyor. Tıpkı bir kartografın karmaşık bir coğrafyayı sadeleştirerek haritalandırması gibi, tarihçiler de geçmişin sonsuz ayrıntıları arasından seçim yaparak anlamlı bir anlatı kuruyor. Bu süreçte mutlak bir nesnellikten ziyade, seçme, düzenleme ve yorumlama kaçınılmaz hale geliyor. Gaddis, bu yönüyle tarihyazımının kaçınılmaz olarak perspektif içerdiğini, ancak bunun keyfilik anlamına gelmediğini savunuyor.

‘Tarihin Manzarası’ (‘The Landscape of History’), zaman, mekân ve nedensellik kavramlarını merkeze alarak tarihsel düşünmenin nasıl işlediğini açıklıyor. Thukydides’ten Niccolò Machiavelli’ye, Marc Bloch ve E. H. Carr’a uzanan bir düşünsel hat üzerinden, tarihçilerin olayları nasıl ilişkilendirdiğini ve anlamlandırdığını tartışıyor. Gaddis’e göre tarihçiler, sosyal bilimlerin katı modellerinden çok, jeoloji ya da evrimsel biyoloji gibi alanlara benzer biçimde, parçalı verilerden hareketle geçmişe dair bütüncül açıklamalar kuruyor.

Kitap aynı zamanda, tarihin doğrusal ve basit bir neden-sonuç zinciriyle açıklanamayacağını vurguluyor. Geçmiş, çoğu zaman karmaşık, çok katmanlı ve öngörülemez süreçlerin ürünü olarak şekilleniyor. Bu nedenle tarihçilik, kesin yasalar koymaktan çok, olasılıklar ve örüntüler üzerinden düşünmeyi gerektiriyor. Gaddis’in yaklaşımı, tarihin “fraktal” bir yapıya sahip olduğunu, yani küçük ölçekli olaylarla büyük tarihsel dönüşümler arasında benzerlikler bulunduğunu ileri sürüyor.

Sonuç olarak ‘Tarihin Manzarası’, tarihçiliği katı bir bilimsel disiplin olmaktan çıkarıp, yaratıcı ama disiplinli bir düşünme biçimi olarak yeniden tanımlıyor. Geçmişi yalnızca öğrenilecek bir veri yığını değil, dikkatle okunması gereken bir harita olarak sunuyor ve bu yönüyle tarihyazımı üzerine çağdaş düşüncede önemli bir yer ediniyor.

John Lewis Gaddis — Tarihin Manzarası: Tarihçiler Geçmişi Nasıl Haritalandırır?
Çeviren: Ayşe H. Köksal • Say Yayınları
Tarih • 232 sayfa • 2026

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör! (2026)

Miraçhan Yılmaz imzalı ‘Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!’, fındığı yalnızca bir tarım ürünü olarak değil, bir toplumsal ilişkiler ağı, bir mücadele zemini ve bir tarih anlatısı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, Doğu Karadeniz’in yamaçlarında şekillenen üretim pratiklerini merkeze alarak, 1960-1980 arasındaki dönüşümü köylülerin gündelik hayatı, borç ilişkileri ve siyasal talepleri üzerinden okuyor. Böylece tarih, yukarıdan yazılan bir anlatı olmaktan çıkıp, aşağıdan yükselen deneyimlerin diliyle yeniden kuruluyor.

Çalışma, fındığın zaman içinde geçirdiği dönüşümü yalnızca ekonomik bir değişim olarak ele almıyor; aksine bu sürecin, üreticilerin adalet duygusu, geçim anlayışı ve toplumsal meşruiyet algısıyla nasıl çatıştığını gösteriyor. Geçimlik üretimden piyasa ekonomisine doğru yaşanan kırılma, köylüler açısından sadece bir uyum süreci değil; aynı zamanda bir kayıp, bir gerilim ve giderek bir direniş alanı yaratıyor. Bu noktada fındık, bir meta olmanın ötesine geçerek, yaşam biçiminin ve hak arayışının simgesine dönüşüyor.

Çalışma, Antonio Gramsci, E. P. Thompson ve Charles Tilly’den ödünç alınan kavramlar çerçevesinde, üretici köylülerin değişen geçim ilişkilerini, yükselen toplumsal taleplerini ve kitlesel hareketlerin oluşumunu birlikte ele alıyor. Thompson’un ahlâk ekonomisi yaklaşımıyla köylünün adalet algısı görünür hale gelirken, Gramsci’nin hegemonya kavramı devlet ile yerel aktörler arasındaki güç ilişkilerini açıklıyor. Tilly’nin çekişmeci siyaset perspektifi ise mitingler ve yürüyüşler gibi eylem biçimlerini, köylülerin politik özneleşme sürecinin bir parçası olarak yorumluyor.

Çağatay Edgücan Şahin’in sunuş yazısında vurguladığı gibi, eser toplumsal tarihin kıyısında kalmış özneleri merkeze alarak güçlü bir itiraz geliştiriyor. Köylüler, küçük üreticiler ve yerel aktörler bu anlatıda edilgen figürler değil; kendi taleplerini kuran, örgütlenen ve mücadele eden öznelere dönüşüyor. Kitap, bu dönüşümü hem kuramsal hem de tarihsel bir derinlikle ele alarak, yerel deneyimleri daha geniş siyasal bağlamlarla ilişkilendiriyor.

Bu çerçevede eser, üç temel eksen etrafında okunabilir. İlk olarak, üreticilerin “ahlâk ekonomisi”nin bozulmasıyla ortaya çıkan adalet arayışını gösteriyor; yani ekonomik ilişkilerdeki dönüşümün nasıl bir meşruiyet krizine yol açtığını ortaya koyuyor. İkinci olarak, devlet politikaları ile yerel talepler arasındaki gerilimin nasıl bir karşı koyuş ve alternatif siyasal dil ürettiğini izliyor. Üçüncü olarak ise mitingler, yürüyüşler ve kolektif eylemler üzerinden köylülerin nasıl politik öznelere dönüştüğünü görünür kılıyor.

Kitap, Beyceli yürüyüşü ya da Fatsa deneyimi gibi örneklerle, yerel direnişlerin aslında daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olduğunu gösteriyor. Bu eylemler yalnızca ekonomik taleplerin dile getirildiği anlar değil; aynı zamanda temsil, adalet ve söz hakkı arayışının kamusal ifadesi hâline geliyor. Böylece fındık etrafında şekillenen mücadeleler, bir bölge tarihinin ötesine geçerek Türkiye’nin toplumsal ve siyasal dönüşümüne dair güçlü ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak eser, geçmişi yalnızca anlatmıyor; bugünü anlamak ve geleceği düşünmek için bir zemin kuruyor. Fındık üzerinden kurulan bu tarih, emeğin, borcun, direnişin ve umudun iç içe geçtiği bir hikâye olarak, toplumsal hafızayı yeniden canlandırıyor ve okuru şu soruyla baş başa bırakıyor: Bugünün kırılmaları karşısında, geçmişin bu mücadele deneyimleri bize ne söyleyebilir?

Miraçhan Yılmaz — Tefecinin Defteri Gayyadır, Düşmeyegör!: Doğu Karadeniz’de Fındığın Toplumsal Tarihi (1960-1980)
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 268 sayfa • 2026

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi (2026)

 

Bu kitap, Aníbal Quijano tarafından geliştirilen “iktidarın kolonyalitesi” kavramı etrafında, modern dünyanın kökenlerini ve işleyişini köklü biçimde yeniden yorumlayan kurucu bir metin olarak öne çıkıyor.

Quijano, modernitenin Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden doğmuş doğal bir süreç olduğu fikrine karşı çıkarak, onun Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan küresel bir iktidar düzeninin ürünü olduğunu söylüyor. Bu bağlamda modern dünya, yalnızca ekonomik bir sistem değil; emek, bilgi, kültür ve toplumsal hiyerarşileri birbirine bağlayan bütüncül bir tahakküm ağı olarak tanımlanıyor.

Eserin merkezinde yer alan “iktidarın kolonyalitesi” kavramı, sömürgeciliğin yalnızca tarihsel bir dönem olmadığını, günümüze kadar uzanan bir güç ilişkileri sistemi olduğunu gösteriyor. Quijano’ya göre bu sistemin en temel unsurlarından biri, ırk fikrinin küresel ölçekte bir sınıflandırma aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar, sömürgecilik sürecinde geliştirilen bu ırksal hiyerarşiler üzerinden konumlandırılmış ve bu yapı modern kapitalizmin temelini oluşturmuştur.

‘İktidarın Kolonyalitesi’ (‘Coloniality of Power’) ayrıca bilgi üretimi alanına da odaklanıyor. Avrupa-merkezcilik, yalnızca bir bakış açısı değil, aynı zamanda neyin “bilgi” sayılacağını belirleyen hegemonik bir çerçeve olarak ele alınıyor. Bu durum, Batı dışı toplumların deneyimlerinin ya değersizleştirilmesine ya da Avrupa kategorileri içinde yeniden tanımlanmasına yol açıyor.

Quijano’nun analizi, kapitalizm ile kolonyalitenin ayrılmazlığını da vurguluyor. Modern kapitalist sistemin, küresel işbölümünü ve emek biçimlerini sömürgecilik mirası üzerinden organize ettiğini gösteriyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler ile kültürel ve epistemik tahakküm arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.

Çalışma, moderniteyi ilerleme ve rasyonellik anlatısı üzerinden değil, sömürgecilik, ırk ve iktidar ilişkileri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, dekolonyal düşüncenin temel taşlarından biri olarak, günümüz küresel eşitsizliklerini anlamak için vazgeçilmez bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi: Avrupa Merkezcilik ve Latin Amerika
Çeviren: Hasan Aksakal • Beyoğlu Kitabevi
Tarih • 96 sayfa • 2026

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler (2026)

Bu çalışma, Orta Çağ Akdeniz dünyasında yükselen denizci şehir devletlerinin siyasal, ekonomik ve askerî gücünü tarihsel bir çizgide ele alıyor. Ermanno Orlando, Amalfi, Pisa, Ceneviz ve Venedik gibi cumhuriyetlerin ortaya çıkışını, rekabetlerini ve dönüşümünü, Akdeniz’in değişen güç dengeleri içinde inceliyor.

‘Denizci Cumhuriyetler’ (‘Le Repubbliche Marinare’), ilk olarak Amalfi üzerinden başlıyor ve bu kentin Arap-Bizans dünyasıyla kurduğu ilişkiler sayesinde nasıl erken bir deniz gücüne dönüştüğünü gösteriyor. Amalfi’nin ticaret ağlarıyla genişlediğini, ancak siyasal kırılganlıklar ve dış baskılar nedeniyle bağımsızlığını kaybettiğini anlatıyor. Ardından Pisa ve Ceneviz’in Tiren Denizi’nde yükselişi ele alınıyor; bu iki güç arasındaki rekabetin, Akdeniz ticaret yolları ve deniz hâkimiyeti üzerinde belirleyici olduğu vurgulanıyor.

Venedik ise ayrı bir eksende inceleniyor. Venedik’in Bizans ile olan ilişkilerinden sıyrılarak Adriyatik’te bağımsız ve baskın bir güç hâline geldiği, deniz ticareti ve diplomasi sayesinde kalıcı bir üstünlük kurduğunu gösteriyor. Bu süreçte şehir devletlerinin Haçlı Seferleri ile kurduğu ilişki özel bir yer tutuyor. Haçlı Seferleri, bu cumhuriyetler için yalnızca askeri değil, aynı zamanda ticari ve coğrafi genişleme fırsatları yarattı.

Eserin ilerleyen bölümleri, özellikle Pisa-Ceneviz ve Venedik-Ceneviz savaşları üzerinden yoğun bir güç mücadelesini analiz ediyor. Meloria ve Chioggia gibi kritik savaşların, yalnızca askeri sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda Akdeniz’deki ticaret dengelerini köklü biçimde değiştirdiğini ortaya koyuyor. Bu mücadeleler sonucunda bazı cumhuriyetler gerilerken, bazıları daha geniş denizaşırı ağlar kurarak etkilerini sürdürmeye çalışıyor.

Kitap ayrıca bu şehirlerin kurduğu denizaşırı kolonileri ve ticaret ağlarını da inceliyor. Bu yapılar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal etkileşim alanları olarak değerlendiriliyor. Son bölümde ise Venedik’in yeniden güç kazanma çabaları, Ceneviz’in Atlantik’e yönelmesi ve Osmanlı gibi yeni güçlerle kurulan ilişkiler üzerinden, Akdeniz merkezli dünya düzeninin dönüşümü ele alınıyor.

Genel olarak eser, denizci cumhuriyetleri yalnızca ticaret aktörleri olarak değil, Akdeniz’in siyasal yapısını şekillendiren dinamik güçler olarak konumlandırıyor ve onların yükselişinden çöküşüne uzanan süreci bütünlüklü bir tarihsel perspektifle analiz ediyor.

Ermanno Orlando — Denizci Cumhuriyetler: Venedik, Ceneviz, Amalfi ve Pisa
Çeviren: Emre Kaymakçı • Albaraka Yayınları
Tarih • 240 sayfa • 2026

Gustav von Hochwächter — Balkan Savaşı Günlüğü (2026)

Osmanlı ordusunda görevli Alman kurmay subayı Gustav von Hochwächter, Mahmut Muhtar Paşa’nın karargâhında geçirdiği Balkan Savaşı’nı günü gününe kayda aldı.

Bu kitap, Hochwächter’in I. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasında yaşanan geri çekilme ve çöküş sürecine tanıklığını aktardığı bir hatırat. Eser, savaşın son dönemlerinde Osmanlı ordusunun ve sivil halkın yaşadığı zorunlu göçleri, düzensiz geri çekilmeleri ve belirsizlik içindeki yaşamı gözlemci bir bakışla anlatıyor.

Kitapta, cephe gerisindeki çözülme süreci öne çıkıyor. Hochwächter, askeri disiplinin giderek zayıfladığını, lojistik sorunların arttığını ve savaşın yıkıcı etkilerinin hem askerler hem de siviller üzerinde derin izler bıraktığını aktarıyor. Özellikle geri çekilme sırasında yaşanan kaos, açlık, hastalık ve güvensizlik ortamı, imparatorluğun içinde bulunduğu kritik durumu gözler önüne seriyor.

‘Balkan Savaşı Günlüğü: Türklerle Cephede’ (‘Mit den Türken auf der Flucht: Kriegserlebnisse eines deutschen Beobachters’), yalnızca askeri gelişmeleri değil, aynı zamanda farklı etnik ve toplumsal grupların savaş koşullarında nasıl etkilendiğini de ele alıyor. Yazar, Osmanlı topraklarında yaşayan halkların yaşadığı korku, belirsizlik ve yerinden edilme deneyimlerini betimleyerek savaşın insani boyutuna dikkat çekiyor.

Hochwächter’in anlatımı, dışarıdan bir gözlemcinin bakışını yansıtması açısından da önem taşıyor. Bu bakış, hem Osmanlı ordusunun durumunu hem de savaşın genel gidişatını Avrupa perspektifiyle değerlendirme imkânı sunuyor. Ancak bu gözlemlerin, dönemin zihniyetini ve önyargılarını da taşıdığı hissediliyor.

Genel olarak eser, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan çöküşü, savaşın cephe dışındaki etkileriyle birlikte ele alarak, tarihsel bir dönemin insani ve toplumsal boyutlarını görünür kılan önemli bir tanıklık sunuyor.

Gustav von Hochwächter — Balkan Savaşı Günlüğü: Türklerle Cephede
Çeviren: Sumru Toydemir • Meltem Kabalcı Yayınları
Anı • 152 sayfa • 2026

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi (2026)

Bu kitap, yapay zekânın ortaya çıkışını ve gelişimini tarihsel bir perspektifle ele alarak bu alanın yalnızca teknik bir ilerleme değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Michael Wildenhain, yapay zekâ fikrinin köklerini erken dönem otomata tasarımlarından ve insan zihnini taklit etme arzusundan başlayarak izliyor.

‘Yapay Zekânın Kısa Tarihi’ (‘Eine kurze Geschichte der künstlichen Intelligenz’), 20. yüzyılda bilgisayar biliminin gelişmesiyle birlikte yapay zekânın somut bir araştırma alanına dönüşmesini anlatıyor. Özellikle algoritmalar, mantık sistemleri ve hesaplama kuramları üzerinden makinelerin “düşünebilme” kapasitesinin nasıl tartışıldığını ele alıyor. Bu süreçte erken dönem iyimser beklentiler ile yaşanan hayal kırıklıkları (AI kışları) birlikte değerlendiriliyor.

Wildenhain, yapay zekânın gelişimini yalnızca bilimsel ilerlemeler üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal beklentiler, ekonomik yatırımlar ve kültürel hayaller bağlamında inceliyor. Yapay zekâya yüklenen anlamların zamanla nasıl değiştiğini, bir yandan insan benzeri zekâ üretme hedefinin sürerken diğer yandan pratik uygulamalara yönelimin arttığını gösteriyor.

Kitapta ayrıca makine öğrenmesi, büyük veri ve sinir ağları gibi güncel gelişmelerin yapay zekâyı yeniden nasıl dönüştürdüğü ele alınıyor. Bu yeni aşama, yapay zekâyı gündelik hayatın birçok alanına taşıyarak hem fırsatlar hem de etik sorunlar doğuruyor.

Genel olarak eser, yapay zekânın tarihini bir ilerleme çizgisi olarak değil, iniş çıkışlar, tartışmalar ve dönüşümlerle şekillenen bir süreç olarak anlatıyor. Bu yönüyle kitap, teknolojik gelişmeler ile insanın kendini anlama çabası arasındaki ilişkiyi görünür kılan önemli bir genel bakış sunuyor.

Michael Wildenhain — Yapay Zekânın Kısa Tarihi
Çeviren: Arzu Akay Kaya • Düşbaz Kitaplar
İnceleme • 96 sayfa • 2026

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (2026)

Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan çalkantılı süreç içinde ele alıyor. Alexander Lyon Macfie, bu dönemi yalnızca bir çöküş hikâyesi olarak değil, aynı zamanda yoğun siyasal mücadelelerin, reform arayışlarının ve uluslararası baskıların iç içe geçtiği bir dönüşüm süreci olarak inceliyor.

‘Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)’ (‘The End of the Ottoman Empire 1908-1923’), 1908’de Jön Türk Devrimi ile başlayan anayasal yeniden yapılanmanın, imparatorluğu güçlendirmek yerine yeni gerilimler yarattığını gösteriyor. İttihat ve Terakki yönetimi, merkezi otoriteyi sağlamlaştırmaya çalışırken hem iç muhalefetle hem de Balkanlar’daki milliyetçi hareketlerle karşı karşıya kalıyor. Bu süreçte Balkan Savaşları, imparatorluğun toprak kayıplarını hızlandırarak siyasal krizi derinleştiriyor.

Eser, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na girişini kritik bir dönemeç olarak ele alıyor. Savaş, zaten zayıflamış olan ekonomik ve idari yapıyı daha da sarsıyor. Savaşın sonunda imparatorluk fiilen dağılırken, Sevr Antlaşması ile Osmanlı topraklarının paylaşılması gündeme geliyor. Ancak bu durum Anadolu’da yeni bir direniş sürecini tetikliyor.

Macfie, bu noktada Kurtuluş Savaşı’nı imparatorluğun sonunu hazırlayan koşullar ile yeni bir ulus-devletin doğuşu arasındaki bağlantı içinde değerlendiriyor. Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen mücadele, hem dış müdahalelere karşı bir direniş hem de eski imparatorluk düzeninden kopuş anlamı taşıyor. Bu süreç sonunda Lozan Antlaşması ile yeni Türkiye’nin uluslararası meşruiyeti sağlanıyor.

Genel olarak kitap, Osmanlı’nın yıkılışını tek bir nedene indirgemek yerine, iç siyasal çekişmeler, milliyetçilik hareketleri, büyük güçlerin müdahaleleri ve savaşların yarattığı yıkımın birleşimi olarak açıklıyor. Bu yönüyle eser, imparatorluğun sonunu anlamak için hem iç dinamikleri hem de küresel bağlamı birlikte ele alan kapsamlı bir tarihsel analiz sunuyor.

Alexander Lyon Macfie — Osmanlı’nın Son Yılları (1908-1923)
Çeviren: Melih Pekdemir • Fol Kitap
Tarih • 336 sayfa • 2026

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat (2026)

 

‘Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908-1928)’, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte “yeni hayat” idealinin nasıl ortaya çıktığını ve bu idealin toplumda yarattığı derin sarsıntıları inceliyor. Zafer Toprak, 1908 Devrimi’yle birlikte şekillenen “yeni” ve “millî” kavramlarının, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşüm projesinin temelini oluşturduğunu gösteriyor.

Kitapta “yeni hayat”, sadece bir modernleşme hedefi değil; gündelik yaşamdan aile yapısına, kadın-erkek ilişkilerinden kuşaklar arası bağlara kadar uzanan kapsamlı bir yeniden kurma girişimi olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise “yeni kadın”ın inşası yer alıyor. Kadının toplumsal konumundaki değişim, modernleşmenin en görünür ve en tartışmalı alanlarından biri hâline geliyor.

Ancak eser, bu dönüşümü yalnızca ilerleme ve yenilenme ekseninde anlatmıyor. Uzun savaş yıllarının yarattığı yıkım, nüfus kaybı ve yoksullukla birleşen reform süreci, toplumda ciddi uyumsuzluklara ve kırılmalara yol açıyor. Sekülerleşme çabaları, Batılı yaşam tarzına yöneliş ve eski kültürel kodların sorgulanması, özellikle farklı kuşaklar arasında gerilimleri derinleştiriyor.

Toprak’a göre Cumhuriyet’in inkılapları ile toplumsal travma iç içe ilerliyor. “Yeni hayat” ideali, bir yandan modern bir toplum yaratma arzusunu taşırken, diğer yandan savaşların yıprattığı bir toplumda umutsuzluk, çözülme ve kriz dinamiklerini de beraberinde getiriyor. Fuhuş, intiharlar, sosyal çözülme ve uyumsuzluk gibi olgular bu sancılı dönüşümün görünür sonuçları olarak ortaya çıkıyor.

Genel olarak kitap, Türkiye’nin modernleşme sürecini yalnızca idealler ve reformlar üzerinden değil; bu sürecin yarattığı insani, toplumsal ve psikolojik maliyetler üzerinden de ele alıyor. Böylece “yeni hayat”ın, hem kurucu bir proje hem de derin bir toplumsal travma olarak nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor.

Zafer Toprak — Türkiye’de Yeni Hayat: İnkılap ve Travma (1908 – 1928)
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran (2026)

‘Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim’, Osmanlı/Türkiye ile İran’ın modernleşme deneyimlerini karşılaştırmalı bir tarihsel sosyoloji çerçevesinde ele alıyor. Tolga Gürakar, iki toplumun gelenek, devlet yapısı, din-siyaset ilişkileri ve sınıfsal dönüşümleri üzerinden farklı modernleşme yolları geliştirdiğini gösteriyor. Osmanlı’da merkezi devletin sürekliliği ve Sünni ulemanın devlet içindeki kurumsal konumu laiklik, bürokratik kapasite ve kurumsal devamlılık gibi olguları şekillendirirken; İran’da Şii ulemanın görece bağımsızlığı ve merkezi otoriteyle kurduğu gerilimli ilişki, siyasal meşruiyet krizlerini ve toplumsal muhalefetin dinamiklerini belirleyen başlıca etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.

Kitap, İran ve Türkiye’yi yalnızca coğrafi komşular olarak değil, tarih boyunca birbirini etkileyen siyasal ve toplumsal süreçlerin parçası olan iki ülke olarak ele alıyor. Safevilerden Kaçarlar ve Pehleviler dönemine uzanan İran tarihi ile Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türkiye’nin dönüşümü birlikte inceleniyor. Bu süreçte devlet-toplum ilişkileri, bürokratik kurumların gelişimi, ideolojik yönelimler ve sınıfsal yapılar arasındaki etkileşimler analiz ediliyor. Gürakar, modernleşmenin yalnızca kurumların veya ideolojilerin değişimiyle açıklanamayacağını; ekonomik yapılar, sınıf mücadeleleri ve toplumsal krizlerle birlikte düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

Eserin merkezinde devrimlerin nasıl ortaya çıktığı sorusu yer alıyor. Gürakar’a göre devrimler ani kopuşlar ya da basit rejim değişiklikleri değildir; uzun tarihsel süreçlerde biriken siyasal, toplumsal ve ekonomik gerilimlerin sonucunda ortaya çıkan yapısal dönüşümlerdir. Bu nedenle Türkiye ve İran’daki devrimsel kırılmalar, tarihsel süreklilikler ile kriz dönemlerinin kesişiminde anlaşılabilir. Kitap, mezhep veya etnisite gibi tek boyutlu açıklamaların ötesine geçerek, dinî kurumların siyaset ve ekonomiyle kurduğu ilişkileri ve sınıfsal çelişkileri merkeze alıyor.

Bu yaklaşım, günümüz İran’ındaki toplumsal hareketleri ve Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha geniş bir tarihsel bağlam içinde değerlendirmeyi mümkün kılıyor. Gürakar, ulusal tarihlerimizi birbirinden yalıtılmış anlatılar olarak değil, karşılıklı etkileşimler ve uluslararası bağlam içinde şekillenen süreçler olarak ele alıyor. Böylece kitap, hem İran’ın bugünkü siyasal krizlerini hem de Türkiye’nin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen okurlar için uzun dönemli ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Tolga Gürakar — Türkiye ve İran: Gelenek, Çağdaşlaşma, Devrim
• Heretik Yayıncılık
Tarih • 420 sayfa • 2026