R. Stephen Humphreys – Emevî Devleti’nin Kuruluşu (2022)

 

İslâm tarihinin ilk hanedan devleti olan Emevî Devleti’nin kuruluşu hakkında usta işi bir çalışma.

Kitap, İslâm tarihi boyunca tartışmalı bir figür olagelmiş Muâviye’nin çarpıcı bir biyografisi olarak da okunabilir.

Muâviye’nin Şam’da, sonradan Emevî Camii olan surlarla çevrili büyük alanın hemen güneyine bir saray yaptırdığı söylenir.

Bu sarayın bulunduğu yerde geç Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan gümüşçüler çarşısı bulunuyor.

Sadece tuğla ve ahşaptan inşa edilmiş olan bu “saray” 670’li yıllarda burayı ziyaret eden Bizans elçisini fazla etkilememişti.

“Tavan kuşlarla dolu,” demişti, “duvarlar da farelerle.”

Bilhassa İslâm Tarihi’nin ilk dönemlerine yönelik uzmanlığıyla öne çıkan California Santa Barbara Üniversitesi Profesörü Amerikalı tarihçi R. Stephen Humphreys’in bu çalışması, İslâm tarihi boyunca tartışmalı bir figür olagelmiş Muâviye’yi merkeze alarak Emevî Devleti’nin kuruluşunu ele alıyor.

Yalnızca İslâm geleneği aracılığıyla aktarılan metinlerle sınırlı kalmayıp eldeki tüm tarihsel materyali göz önünde bulundurarak oluşturduğu anlatım, söz konusu dönem ile ilgili genel bir perspektif sunuyor.

Humphreys, İslâm tarihinin ilk hanedan devleti olan Emevî Devleti’nin kuruluşuyla birlikte artan fetihlerde İslâm’ın Türkistan’dan Fransa içlerine, Anadolu’dan Hindistan’a yayılmasındaki merkezi rolü ile Muâviye’nin ismi etrafında örülen birbirinden farklı anlatılar arasında mümkün bir tarihsel gerçekliği inşa etmeye çalışıyor.

Yazar, bu inşa esnasında, düşünceleri hakkında çok az şey bildiğimiz Muâviye’ye dair çarpıcı bir biyografiyi de ustalıkla ortaya koyuyor.

  • Künye: R. Stephen Humphreys – Emevî Devleti’nin Kuruluşu, çeviren: İsmail Hakkı Yılmaz, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2022

Selim Ahmetoğlu – Devrim Günlerinde Trabzon (2022)

Osmanlı’nın en çalkantılı dönemi olan II. Meşrutiyet yıllarında Trabzon’un siyasi, sosyal ve ekonomik hayatı üzerine harikulade bir çalışma.

Selim Ahmetoğlu, tamamen birincil kaynaklara başvurarak süreci izliyor.

Osmanlı tarihinin en hızlı değişim ve dönüşüm sürecinin yaşandığı II. Meşrutiyet döneminin ilk altı yılında (1908-1914) çok kültürlü bir yapıya sahip, önemli bir ticaret kenti olan Trabzon’da yaşanan siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal olaylar aslında Osmanlı taşrasının bir aynası hükmündedir.

Ahmetoğlu’nun ‘Devrim Günlerinde Trabzon’ adlı bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun İttihat ve Terakki Cemiyeti liderliğinde yaşadığı büyük değişim sürecinde Kafkasya’ya, Rusya’ya ve İran’a açılan önemli bir liman şehri olan Trabzon’da; İttihatçıların faaliyetleri, merkez ile taşranın ilişkileri, yerel eşrafın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve politikalarına bakışı, cemiyetin yerel eşrafa bakışı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasi, kültürel ve iktisadi politikalarının yerel ölçekteki yansımaları gibi pek çok konu ele alınıyor.

Çalışmanın ana konusu, 1908-1914 yılları arasında, İttihatçıların öncülüğünde Trabzon’da yaşanan siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal değişim ve dönüşümün ortaya çıkarılması.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nden İngiliz konsolosluk raporlarına, dönemin yerel gazetelerinden yine dönemi anlatan önemli hatıratlara kadar birçok birincil kaynak kullanılarak hazırlanan çalışma, II. Meşrutiyet döneminin Osmanlı taşrası üzerindeki yansımalarını Trabzon örneği üzerinden okumak isteyen okurlar için çok değerli bir kaynak.

  • Künye: Selim Ahmetoğlu – Devrim Günlerinde Trabzon, Timaş Yayınları, tarih, 336 sayfa, 2022

Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (2022)

Türkiye’de feminizmin yüz yılı aşkın görkemli bir geçmişi var.

Zafer Toprak’ın bu kapsamlı incelemesi ise, kadınların 1908-1935 arasındaki özgürlük mücadelesini aydınlatıyor.

Kadın özgürlüğü 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de toplumsal dönüşümün ana eksenini oluşturdu.

1908 Jön Türk Devrimi’yle birlikte gündeme gelen uluslaşmadan laikliğe, temel dönüşümlerin çoğu kadını doğrudan ilgilendiriyordu.

“Hürriyetin İlânı” kadına özgürlük mücadelesinin yolunu açmıştı.

Böylece Cihan Harbi ertesi, feminizm sözcüğü kadın-erkek eşitliği özleminin simgesine dönüştü.

Kamusal alanda görünür hale gelen kadın “özneleşiyor”, kendine özgü bir kimlik kazanıyordu.

Ancak geleneksel hiyerarşiler ve dünün kültür kodları sorgulanırken, on yılı aşkın savaş ortamında yoksullaşan kadın özel yaşamında köklü sarsıntılar geçirdi.

Fuhuş ve intihar baş edilmesi gereken temel sorunlardı.

Cumhuriyet’in laik düzeni ve Medeni Kanun kadına özlemini duyduğu eşit statüyü sağladı.

Türk kadınının birçok Batı ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını elde etmesi dış dünyada da yankı buldu.

Nitekim 1935 Uluslararası Kadınlar Kongresi’nin İstanbul’da toplanması bunun kanıtıydı.

Prof. Dr. Zafer Toprak, ‘Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm’de özgün kaynaklara dayanarak kadının 1908-1935 arasındaki ilk dönem özgürlük mücadelesini ve kazanımlarını anlatırken, “Sonuç” bölümünde de 1965 sonrası ülkede etkinleşen ikinci dalga feminizmi ele alıyor.

  • Künye: Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), İş Kültür Yayınları, tarih, 592 sayfa, 2022

Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi (2022)

Osmanlı 19. yüzyılda isyanların olumsuz etkilerinden kurtulmak amacıyla diplomasi alanında Fenerlilerden yararlanmıştı.

Christine Philliou’nun bu önemli çalışması da, Fenerli elitin önemli bir üyesi olan Stefanos Vogoridis’in mesleki kariyeri üzerinden bu kritik döneme ışık tutuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıla girilirken siyasette resmi kurumları ve din ayrımlarını aşan projeler oluşturmak için aile ve himaye ilişkilerini kullanan bireysel aktörlerin önemli bir ağırlığı vardı.

Bu “uzun yüzyıl”ın ilk otuz yılında imparatorluğu sarsan ihtilaller sürecinde –1821’de başlayan ve 1832’de bağımsızlıkla sonuçlanan Yunan isyanı; 1826’da yeniçeriliğin kaldırılması ve bu ortamda Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde yükselişi– resmi iktidar aygıtının dışında kalsalar da söz edilen ilişkileri kullanarak Osmanlı “yönetişim” sistemi içinde yer almış bu aktörler de önemli roller oynadılar.

İsyanlar patlak verince, merkezi devlet suçlu olarak algıladıklarını ve ortaklarını cezalandırma politikasını benimsedi.

Bunu yapınca, Fenerlilerin ve yeniçerilerin içinde yer aldıkları pek çok siyaset alanında bir güç boşluğu ortaya çıktı.

Osmanlı devletinin restorasyonu ancak 1830’larda, yeni bir yönetişim düzenlemesiyle sağlanabildi.

Bu yeni düzenlemede Büyük Güçler’in ağırlığı giderek daha çok hissedilirken, içeride de diplomasinin askeri güç karşısındaki önemi en azından Tanzimat döneminin sonuna kadar sürekli arttı.

Babıâli de, devletteki merkezileşme çerçevesinde kendi kordiplomatiğini yeniden yapılandırıncaya kadar, Fenerlilerden yararlanmayı sürdürdü.

Philliou, Fenerli elitin önemli bir üyesinin, Stefanos Vogoridis’in (1780-1859) mesleki kariyerinin farklı aşamaları üzerinden bu kritik döneme ışık tutarken, bir “Fenerli” biyografisini Osmanlı İmparatorluğu’nun bu belirleyici değişim sürecinin anlatısına, ‘Bir İmparatorluk Biyografisi’ne dönüştürüyor.

  • Künye: Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi: İhtilaller Çağında Osmanlı Yönetimi ve Fenerliler, çeviren: Renan Akman, İş Kültür Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2022

Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin (2022)

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Osmanlı’da kehanet ve kıyametçi akımlar trafiği yoğundu.

Cornell Fleischer bu özgün çalışmasında, özellikle saray çevresinde bu akımlardan etkilenmiş önemli isimlerin izini sürerek Osmanlı tarihinin pek bilinmeyen bir yönüne ışık tutuyor.

On beşinci yüzyıl ortalarından on altıncı yüzyıl ortalarına uzanan yüzyıllık dilim genelde Osmanlı tarihinin “klasik” çağı olarak kabul edilse de, bu dönem aslında daha çok bir dönüşümün, muhtelif siyasi, ideolojik ve kültürel cereyanların buluşup daha sonra “klasik” olarak adlandırılacak yapıyı yavaş yavaş meydana çıkarışının çağıdır.

Daha çok askeri başarıları ve kurumsal yenilikleri açısından yaklaşılan Osmanlı İmparatorluğu, bu dönemde gerek İslam dünyasında gerekse Avrupa ve Akdeniz sathında etkin olan kehanet trafiğinden, gizli ilimlerden, kıyametçi akımlardan ve dünyanın sonundan evvel nihai adaleti ve evrensel hükümdarlığı tesis edecek Mesih beklentisinden uzak kalmadı.

Özellikle saray çevresinde bulunmuş, padişahlara ve devlet ricaline yakın durup onların yaklaşımlarını etkilemiş kimi isimler geride bıraktıkları eserlerle Osmanlı siyasi ve kültür tarihinin fazla gün yüzüne çıkmamış ama imparatorluğun hikâyesinde mühim yeri olan hususlarına zengin bir tanıklık sağlıyor.

Türkiye’de ‘Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı (1541-1600)’ başlıklı kitabıyla bilinen Cornell Fleischer’ın 1990’ların başından 2000’lerin sonuna uzanan yirmi yıllık dönemde kaleme aldığı kimi makaleleri ilk kez bir araya getiren ‘Saraydaki Kâhin’, Osmanlı tarihçiliğinin yakası açılmadık konularını, geçmişin gün yüzüne taşınamamış aktörlerini okurlarla buluşturuyor.

  • Künye: Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin: 15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kehanet (Makaleler), çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, tarih, 134 sayfa, 2022

Francine Hirsch – Ulusların İmparatorluğu (2022)

Bolşevikler, Rus İmparatorluğu’ndan gelen ulus meselesini nasıl çözdüler?

Francine Hirsch, çarlık dönemi etnografların ve yerel seçkinlerin, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna sağladıkları yardımlara odaklanan, bol ödüllü bir çalışmayla karşımızda.

Bolşevikler 1917’de gücü ellerine geçirdiklerinde, pek çok farklı dilden, dinden ve milletten müteşekkil eski Rus İmparatorluğu’nun devasa topraklarında sosyalizmin kök salmasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

1917’den önce, halkların kendi kaderlerini tayin haklarını yücelterek her tür sömürgeciliği birer istismar aracı olarak damgalayan Bolşevikler, başa geldiklerinde işlerin böyle yürüyemeyeceğini anladılar.

Sovyet Rusya’nın Türkistan pamuğu ve Kafkasya petrolleri olmadan ayakta kalamayacağı endişesine düştüklerinde, tıpkı İmparatorluk gibi sömürgeciliğe sığındılar.

Hem olabildiğince çok bölgeyi kontrolleri altında tutmak hem de emperyalizm karşıtı duruş sergilemek isteyen Bolşevikler, ulus meselesini yeni Sovyet devletinin idari-bölgesel yapısının kapsamına almayı amaçlamışlardı.

‘Ulusların İmparatorluğu’nda, çarlık dönemi etnografların ve yerel seçkinlerin, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna sağladıkları yardımlara odaklanan Hirsch, etnografya biliminin bu süreçte taşıdığı öneme dikkat çekiyor.

Hirsch, Sovyetlerin kontrolündeki topraklarda kolonici-iktisadi ve etnografik tanımlamalar üzerinden şekillenen; nihayetinde sosyal, iktisadi ve idari yapıların ortaya çıkışında büyük bir etkiye sahip böylesine stresli bir süreci aydınlatıyor.

Rusya ve Sovyetler Birliği tarihine büyük katkı sunan ‘Ulusların İmparatorluğu’, ayrıca etnografya ve imparatorluk kurumları arasındaki bağlantıya yeni bir perspektif katıyor.

Kitap, aralarında American Historical Association’dan Herbert Baxter Adams Prize ve ASEEES’den Wayne S. Vunich Prize’ın da yer aldığı, çok sayıda ödüle layık görüldü.

  • Künye: Francine Hirsch – Ulusların İmparatorluğu: Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı, çeviren: Aybars Arda Kılıçer, Selenge Yayınları, tarih, 504 sayfa, 2022

Yervant Odyan – Lanetli Yıllar (2022)

Özünde bir halkın yok edilmesini amaç edinen 1915 tehcirinden çok az insan sağ kurtulabildi.

Bunlardan biri olan yazar ve gazeteci Yervant Odyan, bizzat tanık olduklarından hareketle, sürgünlerin yaşadıklarını kayda geçiyor.

1915’te Ermenilerin Halep, Musul ve Der Zor’a “zorunlu” sürgünü için çıkarılan ve “Tehcir Kanunu” olarak bilinen geçici kanun, esas olarak büyük bir halk kitlesinin imha kararıydı.

Halkın geri kalanı için olduğu gibi Ermeni entelektüeller için de bu dönem, tehcirin ilk günlerinden başlayarak büyük bir yıkımı ve pek çokları için kaçınılmaz ölümü getirdi.

Bu insanların sadece küçük bir kısmı çöllerden sağ kurtulabildi.

Ermenicenin Hagop Baronyan’la birlikte en ünlü hiciv yazarlarından biri olarak tanınan Odyan da sürgünü ve ölümün soğuk yüzünü görüp sağ kalanlar arasındaydı.

İstanbullu bir yazar, yayıncı ve gazeteci olan Odyan, soykırımın türlü aşamalarını bizzat, hem de üç buçuk yıl gibi uzun bir süre boyunca, tüm şiddetiyle deneyimlemiştir.

1919’da sürgünden döndükten sonra tefrika halinde yayımladığı ‘Lanetli Yıllar’, Ermeni halkının yaşadıklarına ve imha politikalarına birebir tanık olmuş bir yazarın, yalın, çıplak anlatısıdır.

Sürgün zulmünü Odyan’ın kendine has üslubu ve bakış açısıyla yansıtan bu çalışma, sunuş yazısında Krikor Beledian’ın da belirttiği üzere soykırım hatıratı yazınının çok önemli bir parçasıdır.

Sınırsız bir şiddet sarmalının ve katliamların karanlık gölgesi altında sürgünlerin yaşadıklarını anlattığı gibi, hayatta kalmak için türlü yöntemlere başvuranları, ölüme direnmenin yollarını, çoğu yozlaşmış resmi görevlilerin ve resmi kurumların tutumlarını, nihayetinde bütün yönleriyle şiddet ve katliam mekanizmasını mercek altına alıyor.

  • Künye: Yervant Odyan – Lanetli Yıllar: İstanbul’dan Der Zor’a Sürgün ve Geri Dönüş Hikâyem 1914-1919, çeviren: Sirvart Malhasyan ve Kevork Taşkıran, Aras Yayıncılık, anı, 384 sayfa, 2022

Edward Hallett Carr – Sovyetler’de Fetret Devri (2022)

Lenin’in yavaş yavaş iktidarını kaybettiği, Stalin’in önlenemez bir şekilde yükseldiği sürecin muazzam bir tasviri.

Büyük tarihçi Edward Hallett Carr, büyük dönüşümler yaratan Sovyetler’deki Fetret devrini kuşatıcı bir bakışla inceliyor.

Sovyetler’deki iç savaştan sonra Lenin’in yavaş yavaş iktidarını kaybetmesi, Stalin’in ise aynı şekilde güç kazanmasıyla başlayan bir dönem, Sovyetler’de Fetret Devri.

Carr, Lenin’in ölümüyle sonlanan bu kitapta, bu dönemi adım adım izliyor.

Ekonomik krizlerden, bilhassa tanınma hususunda diğer ülkelerle ilişkilere, Almanya’daki devrim potansiyelinin gerçekleştirilmesi için çalışmalardan, içerideki iktidar mücadelesine ve parti içi muhalefetin susturulma çabalarına dek uzanan bir perspektifte Sovyetler’deki dönüşümü takip ediyor.

Troçki’yle Stalin’in çatışmalarını ele almanın yanı sıra, nihayetinde Stalin’in nasıl yavaş ama kararlı bir biçimde iktidara geldiğini anlatıyor; Stalin ve Lenin’in siyasi görüşlerindeki farklılıkların altını çiziyor.

Birçok kaynaktan ve arşiv kayıtlarından yararlanan Carr, usta tarihçiliğiyle Sovyetler’in bir dönemine ışık tutuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Lenin’in son hastalığının son ayları ve ölümünden sonraki ilk haftalar, 1923 Mart-1924 Mayıs aralığı, –Sovyet işlerinde bir ateşkes ya da interregnum olarak– tartışmalı kararlardan elden geldiğince kaçınıldığı ya da askıda bırakıldığı bir tür ara dönem olarak şekillenir: [Bolşevik Devrimi üzerine hazırlanan kapsayıcı çalışmanın] yeni planında bu dönem, şimdi Sovyetler’de Fetret Devri 1923-1924 adı altında yayımlanan ayrı bir cilt oluşturuyor.”

  • Künye: Edward Hallett Carr – Sovyetler’de Fetret Devri (1923-1924), çeviren: Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, tarih, 428 sayfa, 2022

Baronne Durand de Fontmagne – Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (2022)

Kırım Harbi, Avrupa’nın dengesini değiştirmeye aday bir mücadeleydi.

Bu süreçte İstanbul’a gelmiş Fransız Büyükelçisi’nin kuzeni Baronne Durand de Fontmagne’nın eldeki günlüğü ise, karakterleri ve olaylarıyla dönemin ayrıntılı bir tasvirini sunan çok önemli bir tarihi belge.

Kırım Harbi, siyasi açıdan birçok farklı meseleyi bünyesinde barındırır.

Bu sebeple, Avrupa’nın dengesini değiştiren kesin bir mücadele olarak anılır.

Savaşın sonuna doğru İstanbul’a atanan Fransız Büyükelçi Thouvenel ivedilikle İstanbul’a gelmişti.

Sefirin kuzeni Fontmagne da bu vesileyle İstanbul’a gelmiş, burada bulunduğu süre boyunca günlük tutmuştu.

İşte bu kitap, Fontmagne’nın günlüklerinden oluşuyor.

Fontmagne, İstanbul’da bulunduğu süre boyunca pek çok çevrede bulunmuş, dönemin önemli isimleriyle bir araya gelmişti.

Yabancısı olduğu bir kültürün en ince detaylarını gözlemleme fırsatı bulan Fontmagne’nin tuttuğu günlükler, yalnızca dönemin siyasi çevrelerine değil, aynı zamanda İstanbul’un güzelliklerine, tabiatına, insanlarına ve hatta çarşı pazarlarına kadar refakat eder bize.

Kitaptan iki alıntı:

“Çok güzel hatıralar götürüyorum buradan. Boğaz kıyılarında geçirdiğim yirmi iki ay boyunca önemli hiçbir olayı kaçırmadım. Tarihteki yerlerini almış ve Tanrı ömür verirse daha önemli işler yapacak olan şahsiyetleri sık sık yakından gördüm: Sultan Abdülmecid, Reşid Paşa, Âli Paşa, Fuad Paşa, Lord Stratford de Redcliffe, Mösyö Thouvenel, Baron de Prokesh, Mösyö Ferdinand de Lesseps ve daha niceleri…”

“Abdülmecid, Fransızca konuşmaktan kaçınıyor ama Fransızca konuşmaları çok iyi anlıyor.”

  • Künye: Baronne Durand de Fontmagne – Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (1855-1858) , çeviren: İsmail Yerguz, Selenge Yayınları, anı, 232 sayfa, 2022

Merve Fidan – İngiliz, Fransız ve Amerikan Devrimlerinde Demokrasi Mücadelesi Veren Kadınlar (2022)

Tarihin büyük devrimci kadınları olmasaydı, bugünkü kadın hareketi de bu denli güçlü olmazdı.

Merve Fidan, dünya tarihine yön vermiş üç büyük devriminde kadınların üstlendiği rolü adım adım izliyor.

Tüm devrimci kadınların, ülkeleri ve milletleri uğruna verdikleri onurlu mücadelelerinin her birinin kayda değer olduğunu vurgulayan Fidan, kitabında İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimlerine odaklanıyor.

Kitapta, bu büyük devrimler sırasında isimlerini tarihe yazdıran cesur kadınlar ve onların mücadeleleri anlatılıyor.

Kitap, tarihe, bizzat onu yapanların gözünden bakmak için çok iyi fırsat.

  • Künye: Merve Fidan – İngiliz, Fransız ve Amerikan Devrimlerinde Demokrasi Mücadelesi Veren Kadınlar, Kule Kitap, inceleme, 160 sayfa, 2022