Muhsin Mahdi – İbn Haldûn’un Tarih Felsefesi (2022)

Batı’da İbn Haldûn’un üzerine yapılmış ilk doktora tezlerinden biri…

Muhsin Mahdi’nin bugün klasikleşmiş yapıtı, tarih yazıcılığı ve kadim felsefeyi merkeze alarak İbn Haldûn’un tarih felsefesini kapsamlı şekilde açıklıyor.

On altıncı yüzyıl İslâm dünyasının önde gelen düşünürü İbn Haldûn ‘Kitabu’l-‘İber’ başlıklı tarihine giriş olarak yazdığı ‘Mukaddime’sinde yeni bir tarih ve kültür anlayışı geliştirdi.

Defalarca tercüme edilen ve sosyal bilimlerin birçok sahasında daima temel bir referans eseri olarak kullanılan bu eser tarih ilmini doğrudan insan ve toplumun halleri ile alakadar görüyor ve klasik ahlak ve siyaset felsefesine göre onun konumunu yükseltiyor.

Tarihin ne için, kim için yazılacağı, düşünür, toplum ve tarihin irtibatı, İbn Haldûn’un tarih felsefesinin temel sorularıdır.

Bu tarih felsefesi, İslâm dünyasının tevarüs ettiği kadim felsefe geleneğinin üzerine bina edilmişti.

İslâm tarih yazıcılığının ana akımlarına ve klasik felsefenin metinlerine hâkim bir bakışla İbn Haldûn’un hayat hikâyesini buluşturan elinizdeki kapsamlı eser, onun tarih metinlerini ve kadim felsefenin kanonlarını nasıl okuduğunun ve tarihin diğer pratik bilimlerden nasıl ayrıştırdığının izlerini sürüyor.

1957 yılında yayınlanan bu kitap, Batı’da İbn Haldûn üzerine yapılmış ilk doktora tezlerinden biri olma özelliğini taşıyor.

İslâm kültürü, felsefesi ve Arap edebiyatı üzerine birçok eseri olmasına rağmen dilimizde hiç çevirisi bulunmayan Chicago Üniversitesi profesörlerinden Muhsin Mahdi’nin bu klasikleşmiş yapıtı Türkiyeli okur ile buluşturuyor.

  • Künye: Muhsin Mahdi – İbn Haldûn’un Tarih Felsefesi, çeviren: Fuat Aydın, Vakıfbank Kültür Yayınları, felsefe, 472 sayfa, 2022

Kenneth M. Setton – XVII. Yüzyıl Dünyasında Venedik, Avusturya ve Türkler (2022)

Avrupa’yı kasıp kavuran Otuz Yıl Savaşları sürecinde Osmanlı ne durumdaydı?

Kenneth Setton, 1618-1648 zaman aralığında Osmanlı ve Venedik arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkileri incelediği özgün çalışmasıyla karşımızda.

1645-1669 yılları arasında gerçekleşen Girit Savaşı’nda adayı Türklere kaptıran Venedik, 1684’te Mora Savaşı’yla birlikte Babıali ile tekrar karşı karşıya gelmiş ve savaş Venedik Cumhuriyeti’nin Mora’yı fethiyle sonuçlanmıştı.

Amerikalı tarihçi Kenneth M. Setton, Venedik-Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkileri, 1618 -1648 yılları arasında Avrupalı güçler arasında gerçekleşen Otuz Yıl Savaşları’nın sunduğu arka plandan hareketle ele alarak bu ilişkilerin kısa ancak bir o kadar yoğun bir incelemesini sunuyor.

Kitap, XVII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkiler üzerinde araştırma yapanlar veya bu dönemi ayrıntılarıyla öğrenmek isteyenler için eşsiz bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Kenneth M. Setton – XVII. Yüzyıl Dünyasında Venedik, Avusturya ve Türkler, çeviren: Arif Erbil, Albaraka Yayınları, tarih, 600 sayfa, 2022

Henri Pirenne – Avrupa Tarihi (2022)

Avrupa tarihini merak edenlerin muhakkak edinmesi gereken bir çalışma.

Henri Pirenne, Roma’nın yıkılışından Feodalizm’e, İslam’ın Avrupa üzerinde kurduğu baskıdan Papalık hegemonyasına kadar Avrupa tarihinin pek çok yönünü aydınlatıyor.

Büyük Orta Çağ tarihçisi Pirenne’in, Kavimler Göçü’yle başlayıp Rönesans, Reform ve XVI. yüzyıl Avrupa panoramasıyla sona eren süreç hakkında verdiği derslerden yola çıkarak hazırladığı kitabı, ilk defa 1936 yılında yayımlandı.

Birinci Dünya Savaşı’nda hapsedildiği Alman esir kampında kaleme aldığı bu çalışma, Avrupa tarihine siyasi, sosyal ve ekonomik dinamikleri göz ardı etmeksizin bir bütün olarak yaklaşıyor.

Konulara ayrıntılı ve tarafsız yaklaşımı sayesinde önce Fransa’da daha sonra tüm Avrupa’da takdir kazanan Pirenne, çalışmasında, tarih öğrencilerine dönemin net bir panoramasını sunmayı ve akademi dışı okurların kalıplaşmış ve bozuk Avrupa tarihi algılarını düzeltmeyi hedeflemişti.

Kısa zamanda birçok dile çevrilen bu eser sayesinde modern Avrupa tarihi çalışmaları şekillenmiş, yeni yaklaşımlar, Pirenne’in Avrupa tarihi tahayyüllerinin sırtında yükseldi.

Roma’nın yıkılışından Feodalizm’e, İslam’ın Avrupa üzerinde kurduğu baskıdan Papalık hegemonyasına kadar Avrupa tarihinin pek çok yönüne odaklanan bu kitap, Sinan Akbaytürk’ün özenli çevirisiyle raflarda.

  • Künye: Henri Pirenne – Avrupa Tarihi: Kavimler Göçü’nden XVI. Yüzyıla Kadar, çeviren: Sinan Akbaytürk, Selenge Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2022

Mehmet Özdoğan – 1960’lı Yılların Güneydoğu Anadolu’su (2022)

40 yıl boyunca Güneydoğu Anadolu’ya gidip gelmiş Mehmet Özdoğan Hocamızın bu kitaptaki izlenimleri, 1960’lı yılların Güneydoğu Anadolu’su üzerine altın değerinde bir kaynak.

Özdoğan’ın 1960’lardan itibaren anı, gözlem, izlenim ve bunlarla ilgili yorumlarını içeren Arkeoloji ve Sanat Yayınları olarak bir dizi halinde yayına hazırlanan üç eseri, öncelikle ülkemizin kazı ve araştırma tarihinin bir bölümünü belgeselleştirmesi açısından önemli kaynaklardı.

Eldeki eser ise 1964 yılı Mayıs ayı sonlarında Çayönü kazısına katılmak için, İstanbul’dan o yıllarda kömürle çalışan Kurtalan Ekspresi’yle Ergani’ye ulaşıncaya kadar kömür tozu soluyarak geçen 70 saatlik bir yolculuk sonrasında ilk kez tanıştığı Güneydoğu’yu konu alıyor.

Ağırlıklı olarak 1960’lı yıllarda Prof. Özdoğan’ın Güneydoğu Anadolu’daki gezilerde çektiği fotoğraflarla, kısmen o günlere ait anılarının titizlikle eşleştirilmiş bir derlemesidir.

Özdoğan, aynı yıl, Temmuz ayında Siirt Pervari Herekol Dağı’nda göçerlere gönüllü öğretmenlik yapmak için, ardından da bir arkadaşıyla kışın tam ortasında Gaziantep’ten Mardin’e ve Diyarbakır’a kadar bir uçtan öbür uca bölgeyi tanımak için Güneydoğu Anadolu’ya iki kez daha gitti.

Sonraki 40 yıl boyunca Güneydoğu Anadolu yolcusu olmuş; kazı, yüzey araştırması, gezi olarak bir yılın en az birkaç ayını bölgenin bir yerlerinde, çoğu kez yerel halkla iç içe geçirdi.

Birbirlerinden bağımsız, ayrı amaçlar, ayrı nedenlerle yaptığı geziler burada Özdoğan’ın arşivinde olan fotoğrafların akışına göre sıralanarak bize o yılların Güneydoğu Anadolu’sunu onun gözünden anıları çerçevesinde tüm ayrıntılarıyla aktarılıyor.

  • Künye: Mehmet Özdoğan – 1960’lı Yılların Güneydoğu Anadolu’su: İzlenimler, Yansımalar, Kazılar, Araştırmalar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, arkeoloji, 176 sayfa, 2022

R. Stephen Humphreys – Emevî Devleti’nin Kuruluşu (2022)

 

İslâm tarihinin ilk hanedan devleti olan Emevî Devleti’nin kuruluşu hakkında usta işi bir çalışma.

Kitap, İslâm tarihi boyunca tartışmalı bir figür olagelmiş Muâviye’nin çarpıcı bir biyografisi olarak da okunabilir.

Muâviye’nin Şam’da, sonradan Emevî Camii olan surlarla çevrili büyük alanın hemen güneyine bir saray yaptırdığı söylenir.

Bu sarayın bulunduğu yerde geç Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan gümüşçüler çarşısı bulunuyor.

Sadece tuğla ve ahşaptan inşa edilmiş olan bu “saray” 670’li yıllarda burayı ziyaret eden Bizans elçisini fazla etkilememişti.

“Tavan kuşlarla dolu,” demişti, “duvarlar da farelerle.”

Bilhassa İslâm Tarihi’nin ilk dönemlerine yönelik uzmanlığıyla öne çıkan California Santa Barbara Üniversitesi Profesörü Amerikalı tarihçi R. Stephen Humphreys’in bu çalışması, İslâm tarihi boyunca tartışmalı bir figür olagelmiş Muâviye’yi merkeze alarak Emevî Devleti’nin kuruluşunu ele alıyor.

Yalnızca İslâm geleneği aracılığıyla aktarılan metinlerle sınırlı kalmayıp eldeki tüm tarihsel materyali göz önünde bulundurarak oluşturduğu anlatım, söz konusu dönem ile ilgili genel bir perspektif sunuyor.

Humphreys, İslâm tarihinin ilk hanedan devleti olan Emevî Devleti’nin kuruluşuyla birlikte artan fetihlerde İslâm’ın Türkistan’dan Fransa içlerine, Anadolu’dan Hindistan’a yayılmasındaki merkezi rolü ile Muâviye’nin ismi etrafında örülen birbirinden farklı anlatılar arasında mümkün bir tarihsel gerçekliği inşa etmeye çalışıyor.

Yazar, bu inşa esnasında, düşünceleri hakkında çok az şey bildiğimiz Muâviye’ye dair çarpıcı bir biyografiyi de ustalıkla ortaya koyuyor.

  • Künye: R. Stephen Humphreys – Emevî Devleti’nin Kuruluşu, çeviren: İsmail Hakkı Yılmaz, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2022

Selim Ahmetoğlu – Devrim Günlerinde Trabzon (2022)

Osmanlı’nın en çalkantılı dönemi olan II. Meşrutiyet yıllarında Trabzon’un siyasi, sosyal ve ekonomik hayatı üzerine harikulade bir çalışma.

Selim Ahmetoğlu, tamamen birincil kaynaklara başvurarak süreci izliyor.

Osmanlı tarihinin en hızlı değişim ve dönüşüm sürecinin yaşandığı II. Meşrutiyet döneminin ilk altı yılında (1908-1914) çok kültürlü bir yapıya sahip, önemli bir ticaret kenti olan Trabzon’da yaşanan siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal olaylar aslında Osmanlı taşrasının bir aynası hükmündedir.

Ahmetoğlu’nun ‘Devrim Günlerinde Trabzon’ adlı bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun İttihat ve Terakki Cemiyeti liderliğinde yaşadığı büyük değişim sürecinde Kafkasya’ya, Rusya’ya ve İran’a açılan önemli bir liman şehri olan Trabzon’da; İttihatçıların faaliyetleri, merkez ile taşranın ilişkileri, yerel eşrafın İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ve politikalarına bakışı, cemiyetin yerel eşrafa bakışı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasi, kültürel ve iktisadi politikalarının yerel ölçekteki yansımaları gibi pek çok konu ele alınıyor.

Çalışmanın ana konusu, 1908-1914 yılları arasında, İttihatçıların öncülüğünde Trabzon’da yaşanan siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal değişim ve dönüşümün ortaya çıkarılması.

Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi’nden İngiliz konsolosluk raporlarına, dönemin yerel gazetelerinden yine dönemi anlatan önemli hatıratlara kadar birçok birincil kaynak kullanılarak hazırlanan çalışma, II. Meşrutiyet döneminin Osmanlı taşrası üzerindeki yansımalarını Trabzon örneği üzerinden okumak isteyen okurlar için çok değerli bir kaynak.

  • Künye: Selim Ahmetoğlu – Devrim Günlerinde Trabzon, Timaş Yayınları, tarih, 336 sayfa, 2022

Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (2022)

Türkiye’de feminizmin yüz yılı aşkın görkemli bir geçmişi var.

Zafer Toprak’ın bu kapsamlı incelemesi ise, kadınların 1908-1935 arasındaki özgürlük mücadelesini aydınlatıyor.

Kadın özgürlüğü 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de toplumsal dönüşümün ana eksenini oluşturdu.

1908 Jön Türk Devrimi’yle birlikte gündeme gelen uluslaşmadan laikliğe, temel dönüşümlerin çoğu kadını doğrudan ilgilendiriyordu.

“Hürriyetin İlânı” kadına özgürlük mücadelesinin yolunu açmıştı.

Böylece Cihan Harbi ertesi, feminizm sözcüğü kadın-erkek eşitliği özleminin simgesine dönüştü.

Kamusal alanda görünür hale gelen kadın “özneleşiyor”, kendine özgü bir kimlik kazanıyordu.

Ancak geleneksel hiyerarşiler ve dünün kültür kodları sorgulanırken, on yılı aşkın savaş ortamında yoksullaşan kadın özel yaşamında köklü sarsıntılar geçirdi.

Fuhuş ve intihar baş edilmesi gereken temel sorunlardı.

Cumhuriyet’in laik düzeni ve Medeni Kanun kadına özlemini duyduğu eşit statüyü sağladı.

Türk kadınının birçok Batı ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını elde etmesi dış dünyada da yankı buldu.

Nitekim 1935 Uluslararası Kadınlar Kongresi’nin İstanbul’da toplanması bunun kanıtıydı.

Prof. Dr. Zafer Toprak, ‘Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm’de özgün kaynaklara dayanarak kadının 1908-1935 arasındaki ilk dönem özgürlük mücadelesini ve kazanımlarını anlatırken, “Sonuç” bölümünde de 1965 sonrası ülkede etkinleşen ikinci dalga feminizmi ele alıyor.

  • Künye: Zafer Toprak – Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), İş Kültür Yayınları, tarih, 592 sayfa, 2022

Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi (2022)

Osmanlı 19. yüzyılda isyanların olumsuz etkilerinden kurtulmak amacıyla diplomasi alanında Fenerlilerden yararlanmıştı.

Christine Philliou’nun bu önemli çalışması da, Fenerli elitin önemli bir üyesi olan Stefanos Vogoridis’in mesleki kariyeri üzerinden bu kritik döneme ışık tutuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıla girilirken siyasette resmi kurumları ve din ayrımlarını aşan projeler oluşturmak için aile ve himaye ilişkilerini kullanan bireysel aktörlerin önemli bir ağırlığı vardı.

Bu “uzun yüzyıl”ın ilk otuz yılında imparatorluğu sarsan ihtilaller sürecinde –1821’de başlayan ve 1832’de bağımsızlıkla sonuçlanan Yunan isyanı; 1826’da yeniçeriliğin kaldırılması ve bu ortamda Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın ciddi bir tehdit oluşturacak şekilde yükselişi– resmi iktidar aygıtının dışında kalsalar da söz edilen ilişkileri kullanarak Osmanlı “yönetişim” sistemi içinde yer almış bu aktörler de önemli roller oynadılar.

İsyanlar patlak verince, merkezi devlet suçlu olarak algıladıklarını ve ortaklarını cezalandırma politikasını benimsedi.

Bunu yapınca, Fenerlilerin ve yeniçerilerin içinde yer aldıkları pek çok siyaset alanında bir güç boşluğu ortaya çıktı.

Osmanlı devletinin restorasyonu ancak 1830’larda, yeni bir yönetişim düzenlemesiyle sağlanabildi.

Bu yeni düzenlemede Büyük Güçler’in ağırlığı giderek daha çok hissedilirken, içeride de diplomasinin askeri güç karşısındaki önemi en azından Tanzimat döneminin sonuna kadar sürekli arttı.

Babıâli de, devletteki merkezileşme çerçevesinde kendi kordiplomatiğini yeniden yapılandırıncaya kadar, Fenerlilerden yararlanmayı sürdürdü.

Philliou, Fenerli elitin önemli bir üyesinin, Stefanos Vogoridis’in (1780-1859) mesleki kariyerinin farklı aşamaları üzerinden bu kritik döneme ışık tutarken, bir “Fenerli” biyografisini Osmanlı İmparatorluğu’nun bu belirleyici değişim sürecinin anlatısına, ‘Bir İmparatorluk Biyografisi’ne dönüştürüyor.

  • Künye: Christine M. Philliou – Bir İmparatorluk Biyografisi: İhtilaller Çağında Osmanlı Yönetimi ve Fenerliler, çeviren: Renan Akman, İş Kültür Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2022

Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin (2022)

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Osmanlı’da kehanet ve kıyametçi akımlar trafiği yoğundu.

Cornell Fleischer bu özgün çalışmasında, özellikle saray çevresinde bu akımlardan etkilenmiş önemli isimlerin izini sürerek Osmanlı tarihinin pek bilinmeyen bir yönüne ışık tutuyor.

On beşinci yüzyıl ortalarından on altıncı yüzyıl ortalarına uzanan yüzyıllık dilim genelde Osmanlı tarihinin “klasik” çağı olarak kabul edilse de, bu dönem aslında daha çok bir dönüşümün, muhtelif siyasi, ideolojik ve kültürel cereyanların buluşup daha sonra “klasik” olarak adlandırılacak yapıyı yavaş yavaş meydana çıkarışının çağıdır.

Daha çok askeri başarıları ve kurumsal yenilikleri açısından yaklaşılan Osmanlı İmparatorluğu, bu dönemde gerek İslam dünyasında gerekse Avrupa ve Akdeniz sathında etkin olan kehanet trafiğinden, gizli ilimlerden, kıyametçi akımlardan ve dünyanın sonundan evvel nihai adaleti ve evrensel hükümdarlığı tesis edecek Mesih beklentisinden uzak kalmadı.

Özellikle saray çevresinde bulunmuş, padişahlara ve devlet ricaline yakın durup onların yaklaşımlarını etkilemiş kimi isimler geride bıraktıkları eserlerle Osmanlı siyasi ve kültür tarihinin fazla gün yüzüne çıkmamış ama imparatorluğun hikâyesinde mühim yeri olan hususlarına zengin bir tanıklık sağlıyor.

Türkiye’de ‘Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı (1541-1600)’ başlıklı kitabıyla bilinen Cornell Fleischer’ın 1990’ların başından 2000’lerin sonuna uzanan yirmi yıllık dönemde kaleme aldığı kimi makaleleri ilk kez bir araya getiren ‘Saraydaki Kâhin’, Osmanlı tarihçiliğinin yakası açılmadık konularını, geçmişin gün yüzüne taşınamamış aktörlerini okurlarla buluşturuyor.

  • Künye: Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin: 15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kehanet (Makaleler), çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, tarih, 134 sayfa, 2022

Francine Hirsch – Ulusların İmparatorluğu (2022)

Bolşevikler, Rus İmparatorluğu’ndan gelen ulus meselesini nasıl çözdüler?

Francine Hirsch, çarlık dönemi etnografların ve yerel seçkinlerin, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna sağladıkları yardımlara odaklanan, bol ödüllü bir çalışmayla karşımızda.

Bolşevikler 1917’de gücü ellerine geçirdiklerinde, pek çok farklı dilden, dinden ve milletten müteşekkil eski Rus İmparatorluğu’nun devasa topraklarında sosyalizmin kök salmasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

1917’den önce, halkların kendi kaderlerini tayin haklarını yücelterek her tür sömürgeciliği birer istismar aracı olarak damgalayan Bolşevikler, başa geldiklerinde işlerin böyle yürüyemeyeceğini anladılar.

Sovyet Rusya’nın Türkistan pamuğu ve Kafkasya petrolleri olmadan ayakta kalamayacağı endişesine düştüklerinde, tıpkı İmparatorluk gibi sömürgeciliğe sığındılar.

Hem olabildiğince çok bölgeyi kontrolleri altında tutmak hem de emperyalizm karşıtı duruş sergilemek isteyen Bolşevikler, ulus meselesini yeni Sovyet devletinin idari-bölgesel yapısının kapsamına almayı amaçlamışlardı.

‘Ulusların İmparatorluğu’nda, çarlık dönemi etnografların ve yerel seçkinlerin, Sovyetler Birliği’nin kuruluşuna sağladıkları yardımlara odaklanan Hirsch, etnografya biliminin bu süreçte taşıdığı öneme dikkat çekiyor.

Hirsch, Sovyetlerin kontrolündeki topraklarda kolonici-iktisadi ve etnografik tanımlamalar üzerinden şekillenen; nihayetinde sosyal, iktisadi ve idari yapıların ortaya çıkışında büyük bir etkiye sahip böylesine stresli bir süreci aydınlatıyor.

Rusya ve Sovyetler Birliği tarihine büyük katkı sunan ‘Ulusların İmparatorluğu’, ayrıca etnografya ve imparatorluk kurumları arasındaki bağlantıya yeni bir perspektif katıyor.

Kitap, aralarında American Historical Association’dan Herbert Baxter Adams Prize ve ASEEES’den Wayne S. Vunich Prize’ın da yer aldığı, çok sayıda ödüle layık görüldü.

  • Künye: Francine Hirsch – Ulusların İmparatorluğu: Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı, çeviren: Aybars Arda Kılıçer, Selenge Yayınları, tarih, 504 sayfa, 2022