Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu (2025)

Alessandro Gandini, Zamanın Ruhu Nostalji adlı çalışmasında, günümüz kapitalizminin çözülme anlarını nostalji kavramı üzerinden okuyor. Savaş sonrası dönemde emeği, refahı ve “iyi hayat” idealini mümkün kılan toplumsal mutabakatın dağılmasıyla birlikte, geçmişe dönük söylemlerin neden bu kadar güçlü hâle geldiğini sorguluyor. Gandini’ye göre nostalji, masum bir özlem değil; güvencesizleşen çalışma rejimlerinin, kırılgan orta sınıfların ve siyasal temsil krizinin ürettiği bir duygulanım biçimi olarak işliyor.

‘Zamanın Ruhu: Nostalji Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine’ (‘Zeitgeist Nostalgia: On populism, work and the “good life”’), popülist siyasetin “kontrolü geri alma” ya da “yeniden büyük olma” vaatlerini, emeğin değersizleşmesi ve geleceğin belirsizleşmesi bağlamında ele alıyor. Ulus-devletin, istikrarlı istihdamın ve kitlesel tüketimin norm olduğu döneme yapılan göndermelerin, aslında kaybedilen bir toplumsal düzenin yasını tuttuğunu gösteriyor. Bu nostalji, geçmişi yeniden kurmaktan çok, bugünün güvencesizliğine katlanmayı mümkün kılan bir ideolojik sığınak sunuyor.

Gandini, dijital emek, yaratıcı endüstriler ve esnek çalışma biçimleri üzerinden, nostaljinin kültürel üretimle nasıl iç içe geçtiğini de inceliyor. Sosyal teoriyle kişisel gözlemleri birleştirerek, nostaljinin hem popüler kültürde hem de akademik tartışmalarda nasıl merkezi bir yer edindiğini açığa çıkarıyor. Kitap, nostaljiyi yalnızca bir duygu değil, çağdaş kapitalizmin krizlerini görünür kılan analitik bir mercek olarak ele alıyor ve “iyi hayat” fikrinin neden sürekli geçmişte arandığını sorguluyor.

  • Künye: ​​​​​​​Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu: Nostalji (Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine), çeviren: M. Gökhan Aslan, Kolektif Kitap, sosyoloji, 144 sayfa, 2025

Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum (2025)

Levent Ünsaldı’nın ‘Üniversite, Sosyoloji, Toplum’ adlı kitabı, akademik üretimi yalnızca bilgi aktarımı olarak değil, doğrudan bir müdahale biçimi olarak ele alan metinlerden oluşuyor. Ünsaldı, Heretik Yayınları tarafından yayımlanmış kitaplar için yıllar boyunca kaleme aldığı takdim yazılarını bir araya getirirken, üniversitenin bugünkü işleyişini, sosyal bilimlerin yerleşik pratiklerini ve sosyolojinin eleştirel imkânlarını aynı anda tartışmaya açıyor. Bu metinler, yayımlanan eserleri “tanıtmak”tan çok, onların iç mantığını sıçrama tahtası olarak kullanarak üniversiteyi ve akademik rutini sorgulayan düşünsel hamlelere dönüşüyor.

Kitap boyunca sosyoloji, steril bir disiplin değil; dertle, çatışmayla ve kurumsal sınırlarla iç içe geçmiş bir entelektüel mücadele alanı olarak beliriyor. Ünsaldı, eşlik etmek ile bozmak, açıklamak ile rahatsız etmek arasındaki gerilimi bilinçli biçimde koruyor. Üniversitenin giderek daralan ufkuna karşı, sosyal bilimlerin büyü bozucu potansiyelini hatırlatıyor; akademik metnin, konforlu bir uzlaşma dili yerine eleştirel bir nefes taşıması gerektiğini savunuyor.

Metinlerin hiçbirinin sonradan düzeltilmemesi, kitabı aynı zamanda bir dönem tanıklığına dönüştürüyor. Bu tercih, hem yazıldıkları bağlamı hem de üniversiteye dair umut ve hayal kırıklıklarını olduğu gibi muhafaza ediyor. Üniversite, Sosyoloji, Toplum, üniversiteyi içeriden ve dışarıdan düşünen, sosyal bilimi kurumsal itaate indirgemeyi reddedenler için; akademinin neye dönüştüğünü ve neyi hâlâ mümkün kıldığını sorgulayan, ısrarlı ve dertsiz olmayan bir kitap.

  • Künye: Levent Ünsaldı – Üniversite, Sosyoloji, Toplum, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 238 sayfa, 2025

Charles Downer Hazen – Modern Avrupa Tarihi (2025)

Charles Downer Hazen’in bu eseri, 18. yüzyılın ortalarından Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına uzanan dönemi, Avrupa’nın siyasal ve toplumsal dönüşümlerini merkeze alarak ele alıyor. Hazen, Fransız Devrimi’yle açılan yeni çağın yalnızca Fransa’yı değil, tüm kıtayı ve dolaylı biçimde dünyayı nasıl etkilediğini gösteriyor. Devrim fikrinin monarşileri nasıl sarstığını, yurttaşlık, hak ve egemenlik kavramlarını köklü biçimde dönüştürdüğünü tarihsel bağlamı içinde anlatıyor.

‘Modern Avrupa Tarihi’ (‘Modern European History’), Napolyon Savaşları’ndan 19. yüzyıl devrimlerine, milliyetçiliğin yükselişinden liberalizm ve muhafazakârlık gibi fikir akımlarına kadar geniş bir alanı kapsıyor. Sanayi Devrimi’nin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğünü, sınıf ilişkilerini nasıl yeniden şekillendirdiğini ve Avrupa devletleri arasındaki güç dengelerini nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Hazen, diplomasi, sömürgecilik ve uluslararası rekabeti yalnızca büyük devletler üzerinden değil, Avrupa’nın tamamını kapsayan bir perspektifle değerlendiriyor.

Eserin ayırt edici yönlerinden biri, yazarın Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaptığı öngörülerin metin içinde hissediliyor olması. Hazen, savaşın yarattığı kırılmanın Avrupa siyasetini kalıcı biçimde dönüştürdüğünü vurguluyor ve modern dünyanın temellerinin bu dönemde atıldığını savunuyor.

Kitap, Avrupa’nın bugünkü siyasal ve toplumsal yapısını anlamak isteyenler için, alanında neden temel bir başvuru eseri olduğunu hâlâ koruyor.

  • Künye: Charles Downer Hazen – Modern Avrupa Tarihi: Fransız İhtilalinden Birinci Dünya Savaşına, çeviren: Hüseyin Efe Örnek, Selenge Yayınları, tarih, 568 sayfa, 2025

Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu (2025)

Olivier Bouquet bu çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin sıradan bir beylikten altı yüzyıl ayakta kalan bir imparatorluğa nasıl dönüştüğünü tartışıyor. Kuruluşu bir kader anlatısı olarak değil, somut siyasal tercihler, esnek ittifaklar ve pragmatik kurumlar üzerinden okuyor. Osmanlı’nın hızla genişlemesini sağlayan şeyin yalnızca askeri güç değil, hukuku, toprağı ve nüfusu birlikte düşünmeyi bilen bir yönetim aklı olduğunu söylüyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?’ (‘Pourquoi l’Empire Ottoman?: Six siècles d’histoire’), Osmanlı’nın nasıl yönettiği sorusunu merkeze alıyor. Merkez ile taşra arasındaki denge, tımar sistemi, vergi rejimi, ordunun örgütlenmesi ve nüfusun kayda geçirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bouquet, imparatorluğun farklı dinleri ve toplulukları tek bir kalıba sokmadığını, aksine farklılıkları yöneten bir idare mantığı kurduğunu vurguluyor. Bu sistem, esneklik sayesinde uzun süre işliyor ve meşruiyet üretiyor.

Son bölümde yıkılış kaçınılmaz bir çöküş olarak değil, değişen dünya koşullarına verilen gecikmiş ve çelişkili tepkilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Osmanlı, modern devletlerle rekabet etmeye çalışırken kendi kurumsal dengesini zorluyor. Bouquet’nin sentezi, Osmanlı tarihini romantize etmiyor ama indirgemiyor da. İmparatorluğun nasıl kurulduğunu, nasıl yönettiğini ve neden çözüldüğünü birlikte düşünmeye çağırıyor ve alanında neden temel bir eser olduğunu gösteriyor.

Yazarın arşivlere dayanan yaklaşımı, haritalarla desteklenen anlatımı ve erken dönemlere verdiği ağırlık, Osmanlı’yı donmuş bir model olarak değil, sürekli uyum sağlayan bir siyasal organizma olarak kavratıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı tarihine yalnızca ne oldu sorusuyla değil, neden böyle oldu sorusuyla yaklaşan okurlar için kalıcı bir düşünme çerçevesi sunuyor.

  • Künye: Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?, çeviren: İsmet Birkan, İletişim Yayınları, tarih, 415 sayfa, 2025

Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma (2025)

İletişimin hiç olmadığı kadar hızlandığı bir çağda yaşıyoruz; fakat bu hız, yakınlığı mı çoğaltıyor yoksa mesafeyi mi derinleştiriyor? Akıllı telefon, bizi dünyaya bağlayan nötr bir araç olmaktan çıkıp gündelik hayatın merkezine yerleşmiş bir ilişki biçimine dönüşürken, yabancılaşma da biçim değiştirerek yeniden üretiliyor.

Emre Canpolat bu çalışmada, Marx’ın yabancılaşma, meta fetişizmi ve şeyleşme kavramlarını dijital kapitalizmin en sıradan nesnesi olan akıllı telefon üzerinden yeniden düşünmeye girişiyor. Hegel’den Marx’a uzanan kuramsal hattı güncel toplumsal deneyimlerle buluşturan kitap, sosyal medya etkileşimlerinden konum bildirimlerine, beğeni ekonomisinden sürekli çevrimiçi olma hâline kadar uzanan pratiklerin nasıl birer sermaye mekanizmasına eklemlendiğini gösteriyor.

Teknolojinin bizi birbirimize bağladığı iddiası, bu bağın hangi koşullarda ve kimin yararına kurulduğu sorusunu gizliyor. Canpolat, gündelik yaşamın en masum görünen anlarının bile nasıl metalaştığını, boş zamanın nasıl üretken bir sömürü alanına dönüştüğünü ve insanın kendi emeğine, zamanına ve ilişkilerine yabancılaşmasının dijital biçimlerini görünür kılıyor. Böylece akıl, enformasyon ve iletişim, kolektif bir kazanım olmaktan çıkıp denetim ve fetiş nesneleri hâline geliyor.

‘İletişim ve Yabancılaşma’, dijital çağın “zahiri toplulukları” içinde şekillenen insan deneyimini çözümlemeye çalışırken, okuru yalnızca teknolojiye değil, bu teknolojinin içkin olduğu toplumsal ilişkilere de eleştirel bir gözle bakmaya çağırıyor. Kitap, dijital dünyanın parlak yüzünün ardındaki yapısal yabancılaşmayı anlamak isteyenler için güçlü bir teorik sorgulama sunuyor.

  • Künye: Emre Canpolat – İletişim ve Yabancılaşma: Marx’ın Yabancılaşma Teorisi, Fetişizm ve Gündelik Hayat, Yordam Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda (2025)

Stephen Eric Bronner bu kitabında modernizmi yalnızca estetik bir kopuş olarak değil, siyasal çatışmaların ortasında şekillenen tarihsel bir mücadele alanı olarak ele alıyor. Sanatın kilise ve aristokrasi vesayetinden kurtulmasıyla kamusal alana çıkması, sanatçıyı kaçınılmaz biçimde siyasetin öznesi yaptı. Fransız Devrimi’nden 1848 ayaklanmalarına uzanan süreçte ortaya çıkan devrimci sanatçı figürü, estetiğin kendi içindeki politik boyutunu görünür kıldı ve modernizmin kökenlerini bu gerilimli zemine yerleştirdi.

Bronner, estetik modernizmin 19. yüzyıl sonlarında modernliğin krizine verilen bir yanıt olarak geliştiğini savunuyor. Avangard sanat hareketleri, dünyayı dönüştürme iddiasıyla ütopyacı bir kültürel politika kuruyor. Sanatın özerkliğini savunan bu hareketler, aynı anda hem radikal özgürlük vaadi taşıyor hem de siyasal iktidarla tehlikeli bir yakınlık kurabiliyor. Yazar, modernist sanatçıların devrim, kitle siyaseti ve iktidar karşısındaki çelişkili konumlarını tarihsel örneklerle tartışıyor.

‘Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya’ (‘Modernism at the Barricades’), 1917 Rus Devrimi ve 1930’larda faşizmin yükselişiyle sanat ve siyaset ilişkisinin keskinleştiğini gösteriyor. Modernistler, barikatların farklı taraflarında yer alsalar bile, burjuva konformizmine, kültürel durağanlığa ve otoriterliğe karşı ortak bir düşman algısında buluşuyor. Bronner, bu ortaklığın modernist estetiğin içsel politikasını oluşturduğunu ileri sürüyor.

Kitap, modernist avangardın umutlarını, yanılsamalarını ve kırılmalarını birlikte ele alarak sanatın siyasal alandaki rolünü yeniden düşünmeyi sağlıyor. Kitap, estetiğin tarihle, ideolojiyle ve iktidarla kurduğu bağı anlamak için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya, çeviren: Ayşe Boren, İletişim Yayınları, sanat, 280 sayfa, 2025

Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş (2025)

Marek Stachowski, Rumeli biliminin kurucu metni sayılan bu kitabında, Türkçenin Balkan dilleriyle kurduğu ilişkileri bağımsız bir araştırma alanı olarak ele alıyor. Yazar, Türkçenin Balkanlardaki varlığının yalnızca sözcük alıntılarıyla açıklanamayacağını, ses, biçim ve anlam düzeylerinde derin ve karşılıklı bir etkileşim yarattığını gösteriyor. Böylece eser, Türkoloji ile Balkan dilbilimi arasındaki boşluğu dolduran özgün bir çerçeve kuruyor.

‘Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri’ (‘Wprowadzenie do rumelistyki. Ślady języka tureckiego na Bałkanach’), Rumeli, Balkanlar, Türkçe ve Osmanlı Türkçesi gibi sık kullanılan kavramların tarihsel ve bilimsel sınırlarını netleştiriyor. Stachowski, ideolojik ve ulusalcı okumaların dili nasıl çarpıttığını tartışıyor ve dil temaslarını açıklamak için kavramsal bir arınma öneriyor. Bu yaklaşım, Türkçenin bölgede kurucu bir temas dili olarak anlaşılmasını sağlıyor.

Eserde Türkçenin Balkan dillerinde bıraktığı yapısal izler ayrıntılı biçimde inceleniyor. Tanımlık kullanımı, iyelik yapıları, fiil çatısı ve zaman kategorileri gibi alanlarda Türkçenin etkisi somut örneklerle açıklanıyor. Bu analizler, dilsel temasın yüzeysel değil, gramerin derin katmanlarına yayıldığını ortaya koyuyor.

Stachowski, Rumeli Türkçesini Anadolu ağızlarının basit bir uzantısı olarak görmüyor. Rumeli ağızlarının Balkan dil çevresi içinde özgül bir gelişim izlediğini savunuyor. Karamanlıca ve Gagavuzca üzerine yapılan değerlendirmeler, dil, kimlik ve din ilişkilerinin Balkanlardaki karmaşık yapısını görünür kılıyor.

Kitap, çevirmen önsözünde de vurgulandığı gibi, Türkçenin Balkanlardaki izlerini anlamak isteyenler için temel bir başvuru kaynağı. ‘Rumeli Bilimine Giriş’, dil temaslarını tarihsel, yapısal ve kuramsal düzeyde bir araya getirerek alanında neden vazgeçilmez olduğunu açıkça gösteriyor. Çalışma, karşılaştırmalı dil araştırmaları için yön veriyor.

  • Künye: Marek Stachowski – Rumeli Bilimine Giriş: Türkçenin Balkanlar’daki İzleri, çeviren: Hilal Oytun Altun, Dergah Yayınları, dilbilim, 168 sayfa, 2025

Güney Çeğin – Mikro-Faşizm (2025)

Faşizmi yalnızca tarihsel rejimlere, üniformalara ve açık baskı biçimlerine indirgemek, günümüz iktidar ilişkilerini kavramayı zorlaştırıyor. Güney Çeğin ‘Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri’nde faşizmi, gündelik hayatın en sıradan anlarında üretilen, çoğu zaman fark edilmeden işleyen bir güç ilişkileri ağı olarak ele alıyor. Mikro-faşizm, dışsal bir zor aygıtından çok, arzunun içe kapanması, duygulanımın tek bir yoğunlukta kilitlenmesi ve ilişkilenme kapasitesinin daralması olarak düşünülüyor. Böylece faşizm, olağanüstü dönemlerin değil, gündeliğin içinde süreklilik kazanan bir potansiyel olarak beliriyor.

Çeğin, Félix Guattari’nin mikro-faşizm kavramını Brian Massumi’nin duygulanım teorisiyle birlikte okuyarak, otoriterliğin moleküler düzeyde nasıl üretildiğini gösteriyor. Komşuluk ilişkilerinde, işyerindeki “şaka”larda, dijital linç pratiklerinde, kıskançlık ve denetimle maskelenmiş sevgide ya da ahlaki normların baskıcı dilinde ortaya çıkan küçük tahakküm biçimleri kitabın merkezine yerleşiyor. Bu pratikler, makro faşizmin önkoşulu olan duygulanımsal yatkınlıkları sürekli yeniden üretiyor.

Kitap, mikro-faşizmi yalnızca teşhir etmiyor; ona karşı üretici bir politika imkânını da tartışıyor. Arzunun çoğullaştırılması, bağlantıların artırılması ve duygulanımın tek tipleşmeye direnmesi bu politikanın temel eksenlerini oluşturuyor. ‘Mikro-Faşizm’, faşizmi ideoloji ya da rejim olarak değil, arzu, duygu ve ilişki düzeyinde düşünmeye çağıran, rahatsız edici olduğu kadar ufuk açıcı bir teorik yolculuk sunuyor. Faşizmin dışarıda değil, tam da içimizde nasıl çalıştığını sorgulamaya davet ediyor.

  • Künye: Güney Çeğin – Mikro-Faşizm: Gündeliğin Kara Delikleri, Phoenix Yayınları, siyaset, 201 sayfa, 2025

Anders Hansen – Güçlü Beyin (2025)

Anders Hansen, bu kitabında modern insanın tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, depresyon ve kronik stresle kurduğu ilişkiyi beyin biyolojisi üzerinden açıklıyor. Zihinsel sorunların yalnızca psikolojik ya da iradeyle ilgili olmadığını, büyük ölçüde hareketsiz yaşamla bağlantılı olduğunu savunuyor. Hansen’e göre beyin, evrimsel olarak hareket etmek üzere biçimleniyor ve bu beklenti karşılanmadığında zihinsel denge bozuluyor.

‘Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi’ (‘Hjärnstark: Hur motion och träning stärker din hjärna’) , düzenli egzersizin hafıza, odaklanma, yaratıcılık ve duygusal dayanıklılık üzerindeki etkilerini güncel nörobilim araştırmalarıyla ortaya koyuyor. Sudoku, bulmaca ya da zihinsel takviyelerle kıyaslandığında hareketin çok daha güçlü bir “beyin jimnastiği” sağladığını gösteriyor. Yürüyüş, koşu ya da basit fiziksel aktiviteler sırasında beynin yeni hücreler ürettiğini, bağlantılarını güçlendirdiğini ve stres hormonlarını düzenlediğini anlatıyor.

Hansen, DEHB ve depresyon gibi durumlarda egzersizin neden bu kadar etkili olduğunu da açıklıyor. Hareket, beynin ödül sistemini doğal biçimde uyarıyor, kaygıyı azaltıyor ve zihinsel berraklığı artırıyor. Bu etki, kısa vadeli bir rahatlamadan ibaret kalmıyor; düzenli tekrarlandığında kalıcı bir zihinsel dönüşüm sağlıyor.

‘Güçlü Beyin’, iyi hissetmenin karmaşık yöntemlerde değil, bedeni harekete geçirmekte yattığını savunuyor. Kitap, zihinsel sağlığı yeniden düşünmek açısından önemli bir yerde duruyor ve okuru ilk adımı atmaya çağırıyor.

  • Künye: Anders Hansen – Güçlü Beyin: Hareket Ettikçe Güçlenen Bir Beynin Anatomisi, çeviren: Aylin Ünal, Nova Kitap, bilim, 232 sayfa, 2025

Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri (2025)

Paul Richardson, ‘Coğrafyanın Mitleri’ adlı kitabında dünyayı tarafsızca gördüğümüz yanılgısını sorguluyor. Haritaların, sınırların ve ekonomik göstergelerin doğal gerçekler değil, tarihsel ve kültürel kurgular olduğunu gösteriyor. Ona göre modern insan dünyayı olduğu gibi değil, öğretilmiş şemalar aracılığıyla algılıyor ve bu şemalar siyasal kararları da belirliyor.

‘Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu’ (‘Myths of Geography: Eight Ways We Get the World Wrong’), kıtaların çiziminden ulus-devlet fikrine, sınırların değişmezliği inancından ekonomik büyümenin evrensel bir hedef olarak sunulmasına kadar sekiz temel coğrafi miti inceliyor. Richardson, GSYİH gibi ölçütlerin refahı temsil ettiğine dair kabulleri, Çin’in Yeni İpek Yolu’nun kaçınılmaz bir yayılma hamlesi olarak okunmasını ve Rusya’nın coğrafyası gereği tehditkâr olduğu fikrini eleştirel biçimde çözümlüyor.

Yazar, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir zemin değil, anlam üreten bir anlatı alanı olduğunu savunuyor. Haritaların masum olmadığını, iktidar ilişkilerini görünmez kıldığını ve dünyayı belirli biçimlerde düşünmeye zorladığını gösteriyor. Bu nedenle kitap, coğrafyayı kader olarak değil, sürekli yeniden yazılan bir yorum olarak ele alıyor.

Kitap, küresel siyaseti, ekonomi dilini ve mekân algısını sorgulamak isteyenler için önemli bir çalışma sayılıyor. Richardson, okuru alışıldık sınırların dışına çıkmaya çağırıyor ve dünyayı yeniden düşünmenin entelektüel bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu, çeviren: Samet Özgüler, Timaş Yayınları, coğrafya, 272 sayfa, 2025