Hartmut Rosa – Yabancılaşma ve Hızlanma (2022)

Sınır tanımaz hızdan, hiçbir şeyi göremez hale geldik.

Hartmut Rosa, modern hayatın “hızlandırılmış” zaman anlayışının nasıl büyük bir yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.

Modern yaşam her geçen gün daha da hızlanıyor.

Ayrıca iletişim ve üretimde yeni teknolojilerin geliştirilmesiyle beraber zamandan daha fazla tasarruf ediyoruz.

Ancak yine de tüm bu ilerlemelere rağmen hiçbir şeye vakit bulamayacak kadar yoğunuz.

Bilhassa Batı toplumlarında bireyler, her gün daha hızlı koşmaları gerektiği mecburiyeti altında yaşamlarını devam ettiriyorlar.

Fakat bu koşuşturma bir amaca varmak için değil, sadece kişinin bulunduğu konumu kaybetmemesi için sürdürülen bir yarış gibi görünüyor.

Bu kitap, modernitenin temel unsurlarından biri hâline gelen bu “hızlandırılmış” yaşam biçimlerinin kaynağına iniyor ve bu yaşam biçimlerine ilişkin eleştirel olduğu kadar analitik bir çerçeve sunuyor.

Kitap ayrıca, bu türden “hızlandırılmış” bir yaşam biçiminin başta kişinin kendi öz-benliği olmak üzere, kişiyi çeşitli yabancılaşma biçimlerine maruz bıraktığı iddiasında bulunuyor.

  • Künye: Hartmut Rosa – Yabancılaşma ve Hızlanma: Geç Modern Zamansallığına Dair Bir Eleştirel Teori’ye Doğru, çeviren: Beyza Konuk, Albaraka Yayınları, inceleme, 119 sayfa, 2022

Kolektif – Pandemi Sonrası Dünya ve Türkiye Ekonomisi (2022)

Türkiye zor bir dönemden geçiyor.

Siyasi iktidar, Türkiye’yi her alanda bir uçurumun kenarına getirmiş durumda.

Uçurumun kenarına gelen alanlardan biri de ekonomi.

Ekonomide tüm veriler ne yazık ki olumsuz.

İşsizlik oranı artıyor.

Enflasyon oranı artıyor.

Döviz fiyatları yükseliyor.

Yatırım düşüyor, üretim düşüyor.

Yabancı sermaye ülkeye gelmiyor, yerli sermaye yurt dışına çıkıyor.

Elbette bütün bunlar sonuç.

Yani ekonomide yaşanan sorunların nedeni siyasi alanda alınan yanlış kararlar.

Bu olumsuz tablonun nasıl tersine çevrilebileceği Maltepe Belediyesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen Ekonomi Forumu’nda, dünyadan ve Türkiye’den uzman konuklarla tartışıldı.

İki gün süren forumun deşifre edilip kitap haline getirildiği bu çalışma, tartışılan konuların, alternatif çözüm önerilerinin kamuoyuyla paylaşma çabasının ürünü.

  • Künye: Kolektif – Pandemi Sonrası Dünya ve Türkiye Ekonomisi, hazırlayan: Murat Aksoy ve Veysel Ulusoy, Tekin Yayınevi, inceleme, 248 sayfa, 2022

Ari Turunen – Kibrin Tarihi (2022)

Kendi mükemmelliğinin rehavetiyle, kültürel olarak kendini üstün görerek başkalarını küçümsemek çam deviren anlara dönüşebilir.

Ari Turunen, bu enfes çalışmasında, tarihte kibirli ve diğer küçümseyici davranışların izini sürüyor.

Hemen her dinde günah olarak değerlendirilen; farklı kültürlerde mitlere konu olan; toplumsal yaşamda öteden beri kınanan; binlerce oyuna, romana, filme malzeme olan kibir insanlık tarihi kadar eski bir olgu.

Turunen, kibrin kültürel tarihini eğlenceli ve renkli biçimde, tarihten onlarca örnekle yazıyor.

İmparatorlukların ve insanlığın başına gelen yıkımlarda, felaketlerde kibrin, kendini beğenmişliğin, başkalarını hor görmenin, kendi mükemmelliğinden başka hiçbir sese tahammül edememenin oynadığı rolü ortaya koyuyor.

Büyük İskender’den Berlusconi’ye, Asya imparatorluklarından papalara, Napoleon’dan İngiliz burnu büyüklüğüne, tekelleşen enerji şirketlerinden tüm dünyayı ekonomik krize sürükleyen finans devlerine uzanan geniş mi geniş bir yelpazede “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusuna biraz daha yakından bakıyor.

  • Künye: Ari Turunen – Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor musun? Kibrin Tarihi, çeviren: Özge Acıoğlu, İletişim Yayınları, inceleme, 173 sayfa, 2022

Kolektif – Meyhane İhtisas Kitabı (2022)

Meyhane işletmeciliği ve kültürü konusunda ders kitabı niteliğinde eser arayanlar bu kitabı muhakkak edinmeli.

Kitapta meyhane mimarisinden meyhane işletmeciliğine, meyhane mutfağından meyhanede müziğe pek çok konu ele alınıyor.

53 yazarın katkıda bulunduğu, 54 konu başlığının yer aldığı, bir kısmı ilk defa görülecek 250 fotoğrafın, 160 çizimin ve doğrudan ilgili adrese gitmenizi sağlayacak karekodların yer aldığı bu alanda eşsiz bir kaynak olma niteliğinde.

Tarihinden mimarisine, içkilerinden mutfağına, işletmeciliğinden müziğine meyhane ile ilgili her konunun yer aldığı bu kapsamlı rehber, bir başvuru kaynağı…

Bu devasa kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: A. Nilhan Aras, Burçak Altay, Gökhan Akçura, Ertan Anlı, Hazan Aydın, Levon Bağış, Vedat Başaran, Ümit Bayazoğlu, Murat Beşer, Duygu Beypınar, Aşiret Boran, Ayça Budak, Sümeyye Hoşgör Büke, Umay Çeviker, Onur Daylan, Melih Demirel, Pelin Dumanlı, Hülya Ekşigil, Serdar Erbaş, Özge Özel Ergun, Mesut Ergün, Ebru Erke, Osman Güldemir, Gözdem Gürbüzatik, Dilara Kara, Erdal Kara, Hakan Kaynar, Levent Kömür, Ebru Çengel Kültür, Tan Morgül, Mehmet Okutan, Altay Ozankan, Pınar Öğünç, Koray Özcan, Nazlı Pişkin, Burak Zafer Sırmaçekici, Metin Solmaz, Tuba Şatana, Ayşe Şensılay, Bülent Şık, Aylin Öney Tan, Ahmet Tiryaki, Ahmet Uhri, Özlem Yalım, Ece Yalım, Oğuz Yalım ve Erdir Zat.

  • Künye: Kolektif – Meyhane İhtisas Kitabı, Anason İşleri Kitapları, inceleme, 564 sayfa, 2022

Cicero – L. Cornelius Balbus Savunması (2022)

Sertorius’a karşı yürütülen savaşlarda büyük bir cesaret sergilediği gerekçesiyle Pompeius tarafından vatandaşlıkla ödüllendirilen Balbus, iletişim kurmadaki üstün yeteneği ve verdiği güven sayesinde çok geçmeden Caesar ile çok sıkı bir dostluk kurmuştur.

Buna karşın Caesar adına birçok önemli faaliyetin altına imza atması, onun yükselmesinde büyük bir paya sahip olması ve Roma’daki politikayı şekillendirmesi gibi etmenlerden dolayı asıllar veya asiller olarak adlandırılabilecek optimates kesiminin hedefi haline gelmiş ve bunların teşviki sonucunda vatandaşlık hakkı mahkemeye taşındı.

Optimates kesimi ile triumviri üyeleri arasında bir hesaplaşmaya dönüşen bu davayı antik dönemin en ünlü avukatlarından biri olan Cicero savunmuş ve Balbus vatandaşlık hakkını korudu.

Cicero’nun savunma yöntemlerinin anlaşılmasını sağlayan güzel örneklerden biri olan bu eser, aynı zamanda Cumhuriyet Dönemi’nde yabancılara vatandaşlığın nasıl verildiğine ve ittifak antlaşmalarının içeriğine yönelik önemli bilgiler sunuyor.

  • Künye: Marcus Tullius Cicero – L. Cornelius Balbus Savunması (Pro L. Cornelio Balbo Oratio), çeviren: Mehmet Oktan, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, tarih, 167 sayfa, 2022

Ümit Bayazoğlu – Arap Kızı Camdan Bakıyor (2022)

Bu ülkenin gerçek zencileri üzerine harikulade bir çalışma.

Ümit Bayazoğlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda asırlar boyu süren köle “ticaret”inin izlerini takip ederek bu uygulamanın sonucu olarak Türkiye’de yaşayan Afrika kökenli insanların hikâyelerini aktarıyor.

Yazarlık hayatında daima gölgede kalana odaklanan Bayazoğlu’ndan tarihte kaldığı sanılan bir fenomene ezber bozan bir bakış.

Bayazoğlu, üzerinde yaşadığımız toprakların “zenci”lerine odaklanıyor bu kez. Köle ticaretinden harem ağalarına, hadım ameliyatından ev içi hizmete koşulan “Arap kızı”na, edebiyatın siyahlarından folklordaki “zenci” imgesine uzanan yoğun, şaşırtıcı ve öğretici bir metin.

Türkçenin “büyük” yazarlarının, hatta önemli bilim insanlarının meseleye bakışındaki çarpıklığı görünce hayret etmeden duramıyor insan.

Oysa “Onlar” vardılar ve buradaydılar.

Şimdi yeniden hatırlamaya başlayabiliriz.

Kitaptan bir alıntı:

“Çocukluğumun geçtiği kasabada gördüm onu ilk. Uzun, ince, kıvırcık saçlıydı. Londra asfaltına kum ve çakıl çeken onlarca kamyondan birinde şofördü. Kasabanın yokuşundan o yaz her gün tozu dumana katarak geldi gitti. Kamyonuyla ne zaman geçse, ahali sokağa dökülürdü. Kocaman adamlar bile işi gücü bırakır, ardından ‘Haydi Arap’ diye bağırır, ıslık çalarlardı. Sonra tuhaf bir şey oldu: ‘Arap’ 30 Ağustos’ta kamyonun kasasına sağlı sollu iki bayrak asmış halde geçti kasabadan. Herkes şaşırdı, bu defa ‘Bravo Arap!’ diye bağırdılar, bir alkış tufanı koptu. Bir daha ona sataşmadılar.”

  • Künye: Ümit Bayazoğlu – Arap Kızı Camdan Bakıyor: Türkiye’nin “siyah”ları, Aras Yayıncılık, inceleme, 176 sayfa, 2022

Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz (2022)

Annelik dokunulmaz bir alan.

Bu dokunulmazlığın üstü fedakârlık, kutsallık, karşılıksız sevgi ve sabırla süslü bir örtüyle kapatılmış.

Eke, cesaretle aralıyor onu.

Kadın olmanın koşulunu annelik olarak, çocuksuzluğu seçmeyi ise bir anomali olarak kuran kültürümüzün riyakarlığını açığa çıkarıyor.

Çocuksuzluğu seçen kadınlarla yaptığı derinlemesine mülakatların analizleri; görünmeyen, görmezden ve duymazdan gelinen kadınlık deneyimini kadınların sesinden, dilinden, gözünden yansıttığı için çok kıymetli.

Seçme özgürlüğüne sahip olmak, temel bir insan hakkı…

Oysa kadınlar bedenleri ve tercihleri yüzünden hep yargılandılar.

Annelik mefhumu da bu yargılanmadan azade değil elbette.

Çocuksuz bir kadınsanız meyvesiz bir ağaca benzetilebilir, bencillikle suçlanabilirsiniz ya da üreme sorununuz olduğu varsayılarak elinize bir tüp bebek uzmanının kartı tutuşturulabilir…

Bir çocuğunuz varsa ‘bir çocuk hiç çocuktur’ derler size…

İki çocuk yapmışsanız, idealdir!

Üç çocuğunuz varsa cehaletle suçlanabilir; dört çocukta ‘Kezban’ olarak adlandırılabilirsiniz.

Ve Eke’nin de bu kitapta gösterdiği gibi bu tenkitler yine en çok kadınlardan işitilir.

Baskı uzaklardan değil, en yakından arkadaşlarınızdan, tanıdıklardan gelir.

Ve gittikçe genişleyerek tüm toplumu biçimlendirir.

Zira mitler, gelenek-görenekler, inançlar, sosyal kurumlar ya da medya… alternatif bir söylem üretmez.

Daima her kadının, kaçınılmaz biçimde anne olmayı arzuladığını duyarız.

Eke, kitabında bu söylemin izine düşüyor ve bize de sorgulayabilmemiz için kapılar açıyor.

Kadınların üstüne yıkılan eril söylemin sözcülüğünü üstlenenlere, “kendi deneyiminizi gerçek ve geçerli olan diye bize dayatmayın” çağrısında bulunuyor.

Aktarılmasına aracılık ettiği kadın hikayeleriyle başka türlü hayatlar, bambaşka seçimler de olabileceğini hatırlatıyor.

Çocuksuzluk tercihini çocuğa ya da anne olmaya değil; annelik ideolojisine yönelik eleştirel bir okumaya tabi tutan çalışma, “çocuk yapmıyorum” diyen ya da demek isteyen kadınlara cesaret verecek nitelikte.

Çocuksuzluk tercihini bir eksik bir kusur gibi gören, anneliği kadınlar için zorunluluk olarak tahsis eden erke ve baskıya karşı seçeneklerden söz edebilmekte, toplumsal sağlığımız açısından fayda var.

  • Künye: Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz: Kadınlık Arzuları Değişirken, Nota Bene Yayınları, kadın, 296 sayfa, 2022

Sabriye Ak Kuran – Gıdanın Ekolojisi (2022)

Gıda sektöründen kaynaklı ekolojik sorunlar üzerine çok değerli bir çalışma.

Sabriye Ak Kuran, hem endüstriyel tarım uygulamalarının olumsuz sonuçlarını hem de bunların nasıl aşılacağını ayrıntılı şekilde açıklıyor.

Gıda sektörü bir taraftan kullanılan girdiler yoluyla doğal kaynakları ciddi düzeylerde etkileme gücüne sahipken diğer taraftan, etkilediği doğal kaynaklarda meydana gelen değişimlerden nihai olarak kendisi etkileniyor, buna bağlı olarak da gıda güvensizliği sorunu yaşanıyor.

Dolayısıyla gıda sistemleri faaliyetleri ve doğal kaynaklar arasındaki etkileşimin bütünsel bir yaklaşımla ele alınması ve gıdanın üretilmesinden tüketilmesine kadar geçen tüm sürecin gezegenin ekolojik sınırlarını da gözeterek planlanması ve yürütülmesi gerekiyor.

Bu kitabın temel iddiası tam da bu noktada önem kazanıyor.

Kitapta gıda sektöründen kaynaklı ekolojik sorunların gıda üretiminin ötesinde gıda işleme, depolama, ambalajlama, taşıma ve tüketim aşamalarını da içerecek şekilde incelenmesinin daha uygun olacağı belirtiliyor.

Yaklaşık 100 yıllık Türkiye tarımının yaşadığı kapitalist dönüşüm sürecinin farklı boyutlarda etkileri oldu.

Özellikle tarımsal faaliyetlerin dayandığı doğal kaynaklar bakımından bu sürecin etkileri dikkat çekici düzeylere ulaştı.

Türkiye tarımının yarattığı ekolojik etkileri değerlendirmek amacıyla yazılmış olan kitapta, hem üretim ve tüketim ilişkilerini doğrudan ilgilendiren temel bileşenler hem de bu ilişkileri yönlendiren çeşitli aktörler ekonomi-politik bir bağlam içerisinde ele alınıyor ve benimsenen endüstriyel tarım uygulamaları sonucunda ortaya çıkan ekolojik etkiler tartışılmaktadır.

  • Künye: Sabriye Ak Kuran – Gıdanın Ekolojisi: Türkiye’de Gıda Sistemlerinin Dönüşümü, Nika Yayınevi, ekoloji, 336 sayfa, 2022

Kolektif – Post-Post-Kemalizm (2022)

Demokratikleşme ve otoriterleşme sorunlarını salt Kemalizme indirgeyen post-Kemalist paradigma, günümüz Türkiye’sini anlamaya yetiyor mu?

Bu kitapta bir araya gelen yazılar, bu soruya ufuk açıcı yanıtlar veriyor.

Post-Kemalizm kavramı, modern Türkiye analizinde tek parti dönemini ülkenin bütün temel problemlerinin “anası” olarak gören eleştirel yaklaşımı özetliyor.

“Kemalizm”le tanımlanan bu deneyimi sorgulayarak aşmayı, demokratikleşmenin anahtarı olarak gören yönelimleri tanımlıyor.

Post-post-Kemalist paradigma ise, “tek parti döneminin büyüsünün bozulmasını” sağlayan bu eleştirel birikimin, 2000’lerin seyri içinde “bir ortodoksinin yerine başka bir ortodoksiyi koyma” eğilimini doğurduğu tespitinden yola çıkıyor.

Bu nedenle, eleştirinin eleştirisini yaparak bir adım daha atmayı öneriyor.

1908-1945 arası dönemine sıkışmadan, sonraki dönemlerin alt üst edici siyasal ve toplumsal gelişmelerinin hakkını veren; demokratikleşmenin ve otoriterliğin salt Kemalizm’e indirgenen sorunlarının başka kaynaklarına da mercek tutan bir analizin yolunu açmaya çalışıyor.

‘Post-Post-Kemalizm’, konuyu hem siyaset bilimi, kadın çalışmaları, dış politika ve tek parti dönemi çalışmaları bağlamında sosyal bilim disiplinleri açısından; hem liberal söylem, kültür politikası, laiklik, vesayet eleştirisi, İslâm ve siyasal partiler bağlamında tematik olarak ele alan makalelerden oluşuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: İlker Aytürk, Berk Esen, Sencer Ayata, Tanıl Bora, Zana Çitak, Ersin Kalaycıoğlu, Berrin Koyuncu-Lorasdağı, Yüksel Taşkın, İlhan Uzgel ve Şebnem Yardımcı Geyikçi.

  • Künye: Kolektif – Post-Post-Kemalizm: Türkiye Çalışmalarında Yeni Arayışlar, derleyen: İlker Aytürk ve Berk Esen, İletişim Yayınları, inceleme, 486 sayfa, 2022

Larry Korn – Fukuoka Üstat (2022)

Masanobu Fukuoka’nın Zen benzeri tarım yaklaşımı organik tarım ve bahçecilikte devrim yarattı.

O’na göre, insan doğaya hâkim olmak yerine, onunla yaşamayı öğrenmelidir.

Larry Korn, Fukuoka ile otuz beş yıldan fazla süren çalışma ve deneyimlerini burada sunuyor.

Doğa kendi hâlinde kusursuz bir denge içindeyken insanlığın doğaya ilk müdahalesi olan “tarım” faaliyetlerinin başlaması ile bu denge altüst olmuştur.

Tarımın keşfiyle toprağı işleyen ve üretime geçen insan, zamanla toprak üzerinde hâkimiyet kurmaya başlar; doğayı kendisine köle yapar.

İnsanın doğa üzerindeki etkisi ilk zamanlar şu anki gibi tehlike arz etmiyordu.

Gün geçtikçe artan nüfus yoğunluğu ile insanın icat ettiği her şey (tarım aletleri, ilaçları, vb.) doğanın tahrip olmasına neden oldu.

Bir kez müdahale edince eskisi gibi olmayan her şey gibi doğa da ona karışılmasına, özünün değiştirilmesine tepki göstermiştir.

Bu tepkiyi duyan ve muhatap alan tek insan belki de doğanın ve tarımın babası diyeceğimiz Masanobu Fukuoka’dır.

Onun felsefesinde, her şey doğanın akışına bırakılmalıdır.

Geleneksel tarım uygulamalarının aksine o, deneme yanılma yoluyla, toprağı dinleyerek ve gözlemleyerek hareket etmiştir.

Çünkü aniden hiçbir şey değiştirilemez; zamanla, doğanın sesine kulak vererek, doğayla beraber hareket ederek bu değişiminin faydalı olacağını düşünmüştür.

İnsan doğaya hâkim olmak yerine, onunla yaşamayı öğrenmelidir.

Doğanın, insanlara ihtiyacı yoktur.

Biz olsak da olmasak da “doğa” kendini yeniler.

Doğanın bize ne anlatmak istediğini anladığımız an bizler de özgürlüğümüze kavuşmuş olacağız.

  • Künye: Larry Korn – Fukuoka Üstat: Ekin Sapı Devrimcisi ve Doğal Tarımın Mucidi, çeviren: Ezgi Yıldız, Yeni İnsan Yayınevi, ekoloji, 256 sayfa, 2022