Jean Grondin – Parmenides’ten Levinas’a Metafizik (2024)

  • Neden varolan var da hiç yok?
  • Bir şey yoktan var olur mu?
  • Varolanları var eden bir ilk neden var mı?

Öteden beri hayret uyandıragelmiş bu ve benzeri sorular, felsefenin var ile yok, değişen ile değişmeyen, Tanrı ile insan, beden ile zihin gibi gerilimli kavramların kökeninde yatan metafizik ilkelere ulaşma girişiminin bir ürünü olarak ortaya atıldılar ve hâlâ yanıt bekliyorlar.

Batı’da felsefeyi başlatan ve sönmeye başladığında yeniden canlandıran bu sorulara sayısız filozof yanıt vermeye çalıştı.

Bu kitap Parmenides’ten başlayıp Levinas’a kadar metafizik meselesinin genel bir tablosunu sunuyor.

Metafiziğin ilkelerini, izleklerini, hedeflerini ve çağdaş dünya içindeki yerini ortaya koyuyor ve günümüzde büyük ölçüde küçümsenen metafiziğin neden hâlâ ciddiye alınması gereken bir felsefe alanı olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

  • Künye: Jean Grondin – Parmenides’ten Levinas’a Metafizik, çeviren: Alp Tümertekin, Fol Kitap, felsefe, 448 sayfa, 2024

Adam Higginbotham – Çernobil’de Gece Yarısı (2024)

1986 yılının Nisan ayında, Ukrayna’nın kuzeyinde bulunan Pripyat kasabası, insanlığın görüp görebileceği en korkunç gecelerden birine tanıklık etti.

Sovyetler Birliği’nin en büyük nükleer santrali Çernobil’de meydana gelen patlama, dünyanın kaderini sonsuza dek değiştirecek bir felaketti.

Ancak bu trajedinin ardında yatan gerçek, daha önce hiç bu kadar çarpıcı ve insani bir şekilde anlatılmamıştı…

Ta ki şimdiye kadar.

Çernobil sadece bir nükleer kaza değil; aynı zamanda insanlığın doğa üzerindeki egemenlik arayışının acı bir hatırası.

Bu felaket, radyasyonun korkunç etkilerinin yanı sıra insanın kendi yarattığı teknolojik canavarla baş etme çabasının hikâyesidir.

Bu trajik olay gizlilik politikalarıyla, propagandalarla ve yanlış bilgilerle dolu bir perdenin ardında uzun süre kapalı bir kutu olarak kaldı.

Ancak şimdi, Higginbotham’ın kalemiyle gerçeğe bir adım daha yaklaşıyoruz.

İnsanlık tarihinin yüzleştiği en büyük felaketlerden biri olan Çernobil’in ardındaki sır perdesi aralanıyor…

  • Künye: Adam Higginbotham – Çernobil’de Gece Yarısı: Dünyanın En Büyük Nükleer Faciasının Anlatılmayan Hikâyesi, çeviren: Selim Sezer, Epsilon Yayıncılık, tarih, 600 sayfa, 2024

Gilles Deleuze – Kant’ın Kritik Felsefesi (2024)

  • İnsanın zihinsel yetileri nelerdir?
  • Bilmek, hayal etmek ne demektir?
  • Temsil, sentez, analiz, idea, kavram ve görü Kant’ta ne anlama gelir ve nasıl bir ilişki içindedir?
  • Akıl, anlama yetisi ve hayalgücü arasındaki ilişkinin doğası nedir, hangi alanlarda işlevsel ve hangi alanlarda yasa koyucudurlar?

Gilles Deleuze, ‘Kant’ın Kritik Felsefesi’nde, felsefe tarihinin en önemli filozoflarından biri, hatta belki de en önemlisi olan Immanuel Kant’ın ‘Saf Aklın Kritiği’, ‘Pratik Aklın Kritiği’ ve ‘Yargı Yetisinin Kritiği’ adlı üç temel eserinde uyguladığı felsefi yöntemin analizini yapıyor:

“Genel olarak Kritik’in temel bir tezinin ilkesini akılda tutmakla yetineceğiz: aklın, doğaları bakımından birbirlerinden farklı ilgileri vardır. Bu ilgiler organik ve hiyerarşik bir sistem oluşturur ki bu da akıl sahibi varlığın erekler sistemidir.” Fakat der Gilles Deleuze, “yasa koyucu bir yeti, diğer yetilerin bütün görevlerini ortadan kaldırmaz. (…) Her bir Kritik’i takiben anlama yetisi, akıl, hayalgücü, bu yetilerden birinin başkanlığında, birbirleriyle farklı şekillerde ilişkilenirler.”

  • Künye: Gilles Deleuze – Kant’ın Kritik Felsefesi, çeviren: Yağmur Ceylan Uslu, İnka Kitap, felsefe, 116 sayfa, 2024

Mehmet Alper Yalçınkaya – Osmanlı’da Bilimin Siyaseti (2024)

Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzun yüzyılı Büyük Güçler’in tahakküm biçimlerine karşılık verme mücadelesiyle geçti.

Bu mücadelede Büyük Güçler arasında değil de öteki tarafta olmanın yenik hissine türlü çareler arandı.

Üstelik zaman ritminin Batı’nın teknolojide ve bilimde gösterdiği hızla değişmesi, Osmanlıları aciliyet duygusuna gark etti.

“Batı neden ilerledi, Osmanlı neden geri kaldı?” sorusu toplumun her kesiminde, farklı ideolojiler etrafında tek bir fenomenin yorumuyla cevaplanmaya çalışıldı: bilim.

Mehmet Alper Yalçınkaya, 19. yüzyıl Osmanlı okuryazarlarının bilimden ne anladığını siyasal ve toplumsal bir bağlama yerleştirerek inceliyor.

Erdem, ahlak gibi değerler sistemi ile altın çağa geri dönememe endişesinin yarattığı “bilim adamı portreleri”ni bir kültür haritasına yerleştiriyor.

Devlet ve toplum için makbul bir kimliğin inşasında bilim ve ahlakın girift ilişkisini analiz ediyor.

Kitap, Osmanlı’nın son döneminde bilime ve topluma ilgi duyan herkese hitap ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yeni ideolojik akımların gelişmesinde bilime ilişkin yeni fikirlerin önemi bir süredir kabul ediliyor, fakat çok az kitap, bu konuyu Yalçınkaya’nın kitabı kadar ayrıntılı odaklanarak ele aldı.

  • Künye: Mehmet Alper Yalçınkaya – Osmanlı’da Bilimin Siyaseti: 19. Yüzyılda Bilimi, Devleti ve Toplumu Tartışmak, çeviren: Çağdaş Sümer, Fol Kitap, tarih, 384 sayfa, 2024

Paul Bahn – Arkeoloji (2024)

Mağaraların derinliklerinden dağların doruklarına, çöllerden ormanlara, taş aletlerden uydu fotoğraflarına, kazılardan soyut teoriye dek arkeoloji, geçmişi kavrama çabasında diğer disiplinlerin hemen hemen hepsiyle etkileşim halinde.

Ardımızda bıraktığımız yüzbinlerce yılı, gezegenin tamamını kapsamına almaktan çekinmeden araştırma cesaretine sahip bir uğraş, meslek ve akademik disiplin.

Bu kısa kitapta Paul Bahn’ın akıcı ve esprili üslubuyla bu bilim dalına duyduğumuz ilginin kökenlerine eğiliyoruz.

Arkeologların geçmişi keşfetmek ve insanların nasıl yaşadığını değerlendirmek için kullandıkları yöntemleri karikatürler eşliğinde, eğlenceli bir dille aktaran yazar, geleneksel arkeolojiden bilime dayalı arkeolojiye geçiş sürecini özetlerken, yeni bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulamada sağladığı büyük kolaylıklara da işaret ediyor.

  • Künye: Paul Bahn – Arkeoloji, çeviren: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, arkeoloji, 140 sayfa, 2024

Emily Crews Splane, Neil E. Rowland, Anaya Mitra – Yeme Psikolojisi (2024)

İnsanlar yemeğe takıntılıdır.

Yeterince yiyeceğe sahip değilseniz -ki uzak atalarımız için neredeyse her zaman böyleydi- düşünceleriniz ve eylemleriniz öncelikle yiyecek elde etmeye yöneliktir.

Bol miktarda “yemeye hazır” yiyeceğe sahip olduğumuz günümüzde bile, insanlar yemek veya yemeğin önemli bir rol oynadığı ritüeller hakkında düşünmek için büyük zaman harcıyorlar.

Reklamcılık ve pazarlamadan, artan bir dizi lezzetli gıdanın üretimine ve rekabetçi perakendeciliğe, kilo yönetimine veya obezite ile ilgili hastalıkların tıbbi tedavisine kadar; insanların bu tür eğilimleri üzerine kâr amaçlı devasa endüstriler inşa edildi.

Hiçbir an durup insanların yiyeceğe neden bu kadar ilgi duyduğunu veya bu özelliğin insanlara özgü olup olmadığını sordunuz mu?

‘Yeme Psikolojisi’, bu soruları sormaya ve cevapları keşfetmeye çalışıyor.

Kitapta yazarlar “normal” yemeye odaklanıyor: Modern toplumda nasıl gelişti ve hangi işlevleri yerine getiriyor?

Ayrıca yemek yemeyle ilgili güncel sorunlar da ele alınıyor.

Anoreksiya ve bulimia nervoza dâhil olmak üzere, teşhis edilebilir yeme bozukluklarına ayrılmış bölümlerin olduğu ‘Yeme Psikolojisi’nde en çok da, “obezite salgını”na ve olası çözümlerine odaklanılıyor.

  • Künye: Emily Crews Splane, Neil E. Rowland, Anaya Mitra – Yeme Psikolojisi: Biyolojiden Kültür ve Politikaya, çeviren: Buket Sözan, Sabri Ülker Vakfı Yayınları, yemek, 344 sayfa, 2024

Fatma Önder Özşeker – Ormanı Planlamak (2024)

Bu çalışma, Türkiye’de ormanın nasıl sorunsallaştırıldığı, nasıl planlandığı ve bu planlama mantıklarının iklim değişikliğine yönelik politikalardan nasıl etkilendiği sorularından yola çıkmış.

Cumhuriyet’in ilk yüz yılına baktığımızda, bu sürecin üretim-koruma sarkacında şekillendiğini söylemek mümkün.

2000 sonrası döneme çevreyi koruma söylemi damga vurduysa da, ormanlar yoğun bir üretim rejimi içinde planlanmaya devam ediyor.

Fatma Önder Özşeker, ormanı planlamanın, ister odun üretimi için olsun, ister biyoçeşitliliği korumak için olsun biyopolitik müdahaleler olduğunu savunuyor.

Bu vurgu, niçin önemli?

İlk olarak, her iki planlama yaklaşımının da nesnellik bir yana, değer yüklü süreçler içerdiğini ortaya koyuyor.

Bu müdahalelere içkin belirsizliklere ve deneyselliklere işaret ederek, başka görme biçimlerine imkân tanıyor.

Kendi bilimselliğinin politikliğini kabul eden bir planlama ve koruma pratiğini araştırmaya davet ediyor.

İkinci olarak, modernist mekânsal planlama geleneğinin insan ve sermaye merkezli başat yönelimine karşı, insandan ibaret olmayan bir dünya tasavvuruna ve bu tasavvura dayanan epistemolojik hareket noktalarına kapı aralıyor.

Bu bağlamda ve son olarak, nesnelliğin yerine insandan ibaret olmayan dünyalara karşı sorumluluğu koyuyor.

  • Künye: Fatma Önder Özşeker – Ormanı Planlamak: Planlama Aklının Bir Eleştirisi, Metis Yayınları, inceleme, 280 sayfa, 2024

Luce Irigaray – Bir Olmayan O Cinsiyet (2024)

Kadının cinsiyeti ve cinselliği bugüne kadar hep erkekliğin parametrelerine göre düşünüldü.

Dişili bastırmayan, onun çokluğunu bir’e indirgemeyen bir libidinal ekonomi, bir dil, bir toplum neye benzerdi?

Fallik iktidarın ekonomisinin buyurduğundan başka bir dişil?

Psikanalizin tarif ettiği ve normalleştirdiğinden başka.

Dilin anlamsızlığa ve suskunluğa ittiğinden başka.

Eril öznenin terse çevrilmiş imgesi olmayan bir başka?

Aynı’nın Ötekisi olmaktan kurtulmuş bir Başka.

Kadınların bedenlerinin sömürüsüne dayanan bu toplumsal işleyişi açığa vuracak, kadınların arzularının çokluğunu ifade edecek bir dil nasıl icat edilecek?

Kadınların politikayla ilişkisi nasıl olacak?

Kuramlarla?

Bilimlerle?

Kadın olarak nasıl konuşacağız?

Hâkim söylemin düzenini bozarak.

Erkeğin efendiliğini sorgulayarak.

Kadınlar arasında, kadınlarla konuşarak.

Luce Irigaray’ın sorduğu soruların birçok dili, birçok ruhu, birçok sesi var o yüzden.

Bir analizin kılı kırk yaran titizliği de var onun metinlerinde, bir kanıtlamanın kendinden eminliği, cesareti de.

Söylemin hakikat iddiaları karşısında kendini gülmekten alıkoyamamanın mizahı da var, birbirine dokunurken kendine dokunmanın iç kıpırtısı, sevgisi de.

Ve kuşkusuz, yanıtlardan, öğretilenlerden, kullanıla kullanıla eskimiş cümlelerden kurtulmanın özgürlüğü de.

Künye: Luce Irigaray – Bir Olmayan O Cinsiyet, çeviren: Sinem Özer, Otonom Yayıncılık, feminizm, 224 sayfa, 2024

Maurus Reinkowski – Türkiye Tarihi (2024)

Türkiye’nin cumhuriyet düzeni, kurulduğu 1923 yılından bu yana pek değişmemiş gibi görünse de Atatürk’ün 1920’ler ve 1930’lardaki modernleşmeci diktatörlüğünden 20. yüzyılın ikinci yarısındaki kentlere kitlesel göç ve askeri darbelere ve 2010’lardaki Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim otokrasisine kadar dramatik dönüşümler yaşadı.

Bu kitap, Türkiye’nin 19. yüzyılın sonundan 21. yüzyılın başına kadarki siyasi kültürünün ve toplumsal değişiminin, başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere çeşitli toplulukların ve etnik grupların tecrübelerini de göz önünde bulundurarak, kendine özgü bir güven ve çekişme ile zafer ve hüsran arasındaki sürekli gelgitlerini tarihsel perspektiften anlama çabasının bir sonucudur.

Reinkowski’nin çalışması, kırk yıla yayılmış farklı dönemlerdeki araştırmaların, Ortadoğu dillerine nüfuzun, titiz gözlemlerin ve Türkiye toplumuyla olan yoğun temasının neticesinde ortaya çıkmış.

Sonuçta, entelektüel açıdan analizler ve ayrıntılarla dolu ve Türkiye’nin coğrafyasına, devlet yapısına ve toplumuna dair yeni bir yaklaşım getiren ustaca yazılmış bir eserle karşı karşıyayız.

Zengin bir bibliyografyaya dayanan bu kitap, günümüz devlet ideolojisinin oluşumunun geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminin temelleri üzerine ne kadar sağlam bir şekilde inşa edildiğini okuyucuya etkili ama aynı zamanda sürekli huzursuz edici bir şekilde hatırlatıyor.

Ayrıca, bu kitapta Türkiye’nin Osmanlı sonrasında kurulan ülkelerle ilişkilerinin ötesinde küresel perspektiften öz ama yetkin bir anlatımı da yer alıyor.

  • Künye: Maurus Reinkowski – Türkiye Tarihi (Atatürk’ten Bugüne), çeviren: Hamide Koyukan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 336 sayfa, 2024

Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek – İki Kilise Arasında Binamaz (2024)

‘İki Kilise Arasında Binamaz’, iki arada bir derede duran, ulusal edebiyat tasniflerine kolayca sığdırılamayan, “Karamanlıca” diye de bilinen Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe edebiyat üstünde duran, özellikle de bu edebiyatın en tanınmış eseri ‘Temaşa-i Dünya’ya odaklanan bir inceleme.

Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle İç Anadolu’da yaşayan ve kendilerini Türkçe konuşan Rumlar olarak tanımlayan Hıristiyan Ortodoksların edebiyatını kültürel açıdan olduğu kadar karşılaştırmalı edebiyat açısından da yakın okumaya tabi tutuyor.

Tanzimat sonrası Osmanlı dünyası ve Yunan aydınlanmasındaki kültür ve özellikle dil tartışmalarının bağlamına yerleştirilen ‘Temaşa-i Dünya’yı, kaynağı olduğu kabul edilen, Yunan edebiyatının ilk romanlarından olan ‘Polipathis’le, ayrıca pikaresk romanın öncü örnekleriyle birlikte ele alıyor.

Karşılaştırmalı edebiyat ve ulusal edebiyatların tarihinin yanı sıra ulusal kimliklerin oluşumu, kuruluşu, sınırları ve sorunlarıyla ilgilenen okurların zevkle okuyacağı bir çalışma.

  • Künye: Şehnaz Şişmanoğlu Şimşek – İki Kilise Arasında Binamaz: Karamanlıca Edebiyatta Dil, Kimlik ve Yeniden-Yazım, Metis Yayınları, inceleme, 368 sayfa, 2024