Randall Stross – Menlo Park Büyücüsü (2024)

Randall Stross, kaleme aldığı bu eleştirel Edison biyografisinde, şöhretin zirvesindeki “icadın Napolyon’u”ndan şöyle bahseder: Thomas Alva Edison, elektrik ışığının, elektrik enerjisinin koruyucu azizi, Kablolu Dünya’nın büyükbabası, iPod Ulusu’nun büyük büyükbabasıdır.

Düğmeye basan kişidir.

Edison’dan öncesi karanlıktır.

Edison’dan sonrası medyaya doymuş modernlik.

Doğrusunu söylemek gerekirse pek de öyle değil.

Edison, 1878’de fonografın halka açık ilk gösterimiyle başlayan, akkor ışık ve ilk sinema kameralarının geliştirilmesini takip eden ve halkın bir kısmı tarafından neredeyse “istediği her şeyi icat edebilen” bir yarı tanrı olarak resmedilmişti.

Okulda bize öğretilen kahramanlıklarla dolu hayat hikâyesinin sınırlı yönleri vardır, bunların başında da kritik roller oynamış diğer mucitlerin (sadece Edison’un yetenekli asistanlarının değil, yetkin rakiplerinin de) bu hikâyede yer almaması gelir.

‘Menlo Park Büyücüsü’nde Edison’un tüm icatlarının yanında pek de ele alınmayan bir icadından daha bahsedilir: Kendi şöhreti.

Edison elbette bir dehaydı.

Ancak Stross bu eserinde Edison’un icatlarında asistanlarının ve rakiplerinin katkılarının ne kadar olduğunu ortaya koyarken, başarısızlığını ve insani yanlarını da ele alıyor.

  • Künye: Randall Stross – Menlo Park Büyücüsü: Edison Modern Dünyayı Nasıl İcat Etti?, çeviren: Ebru Kılıç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, bilim, 336 sayfa, 2024

Rebecca Wragg Sykes – Neandertal (2024)

Keşfedildikleri günden bu yana insan türünün en kötü şöhretli üyeleri sayılan Neandertaller, artık geçmişin önyargılarından arınmış, bilimsel teknolojilerin desteğiyle şekillenen yepyeni bir bakış açısıyla tekrar inceleniyor.

Fakat tüm bu araştırmalara rağmen hikâyelerinin tamamını öğrenebiliyor muyuz?

İngiliz araştırmacı, arkeolog ve yazar Rebecca Wragg Sykes işte bu hikâyeyi enine boyuna anlatabilmek için yola çıkıyor; Neandertallerin, üstlerindeki yırtık pırtık post parçalarıyla bizden çok çorak buzlu arazilerde yaşayan kuyruksuz maymunlara benzetildiği eski imajını rafa kaldırıyor ve türlü koşullara sahip geniş Avrasya coğrafyasında yüz binlerce yıl boyunca hayatta kalmayı başaran, büyük iklim değişikliklerine göğüs geren bu insanların, aslında her açıdan ne kadar güçlü olduğunu gözler önüne seriyor.

‘Neandertal: Soydaşlarımızda Hayat, Sevgi, Ölüm ve Sanat’ bu yakın akrabalarımızın nerede, nasıl yaşadığından neler yediğine, neler giyip nasıl süslendiğinden ölülerine nasıl davrandığına ve cinsel partnerlerini nasıl seçip bebeklerini nasıl büyüttüğüne dek çok geniş bir inceleme alnında, Neandertal kültürüne yepyeni bir pencere aralıyor.

Sykes hem konunun uzmanları hem de Neandertalleri merak eden amatör okurların keyifle okuyabileceği bilgi dolu bu kitabında, öncü Paleolitik araştırmaların ve teorilerin ortaya koyduğu bulguları temel alarak Neandertaller hakkında yazılan en kapsamlı araştırmayı sunuyor.

  • Künye: Rebecca Wragg Sykes – Neandertal: Soydaşlarımızda Hayat, Sevgi, Ölüm ve Sanat, çeviren: Mehmet Doğan, Kolektif Kitap, bilim, 464 sayfa, 2024

Marcel Mauss – Antropoloji ve Sosyoloji 1: Büyü Üzerine Genel Bir Kuram Tasarısı (2024)

 

Büyü, tanımı gereği, bir inanç konusudur.

Kendi ögelerinden daha gerçek olduğu gibi, genellikle büyüye olan inanç da onun ögelerine olan inançtan daha köklüdür.

Genellikle bu inanç, tüm toplumda mekanik biçimde yayılmış durumdadır; doğumdan başlayarak paylaşılır.

Burada büyüye olan inanç, bilimsel inançlardan farklı değil.

Bu alanda araştırma yapan çoğu kuramcı yazarlar, özel konulardaki görüş ayrımları bir yana, büyünün bir tür “bilim öncesi bilim” olduğunda görüş birliği içindedirler.

Büyünün önce arı bir durumda var olduğu, insanın başlangıçta yalnız büyüsel terimlerle düşünebilmekte olduğu varsayılır.

İlkellerin tapınmalarında ve halk kültüründe büyüsel törenlerin başat yer tutması, bu varsayımı doğrulayıcı önemli bir kanıt sayılıyor.

Ayrıca totem törenlerinin tümden büyüsel nitelik taşıdığı söylenen kimi Orta Avusturalya oymaklarından büyünün hâlâ bu durumunu sürdürmekte olduğu belirtiliyor.

Büyü, böylece ilkel insanın hem tüm gizemsel yaşamını hem de tüm bilimsel yaşamını oluşturuyor.

Örneğin; kimi halkbilimciler, Malezyalıların eski tarımsal törenlerini büyü olarak görür.

Dinin, düşünsel ögeleri aracılığıyla, doğa öteselliğe yönelmesine karşın, somut gerçekliğe daha düşkün olarak betimlenen büyü, doğayı tanımaya önem verir.

Bilimlerin bir bölümünün, özellikle ilkel toplumlarda büyücüler tarafından geliştirildiği kesindir.

Eski Yunan’da simyacı büyücüler, yıldız falcısı büyücüler, Hindistan ve başka yerlerde de olduğu gibi, gökbilimin, fiziğin, kimyanın, doğa tarihinin kurucuları ve çalışanları olmuşlardır.

İşte Marcel Mauss bu ufuk açıcı kitabında, büyünün toplumsal ve bilimsel işlevini çok yönlü bir bakışla tartışmaya açıyor.

  • Künye: Marcel Mauss – Antropoloji ve Sosyoloji 1: Büyü Üzerine Genel Bir Kuram Tasarısı, çeviren: Özer Ozankaya, Cem Yayınevi, antropoloji, 188 sayfa, 2024

Kolektif – Duygulanım Kuramları (2024)

‘Duygulanım Kuramları’, 2000’li yılların başından bu yana toplumsal düşünceyi derinden etkilemekte ve dönüştürmekte olan duygu/duygulanım araştırmalarına dair kapsamlı bir çalışma.

Kitabın derleyicilerinin de belirttiği üzere, duygulanıma dair genelleştirilebilir ya da tek bir kuram henüz bulunmamakta ve kuvvetle muhtemel –şükürler olsun– hiçbir zaman da olmayacak.

Kitapta yer alan yazılar bizi fenomenoloji, psikanaliz, psikoloji, Kartezyen sonrası felsefeden Marksizm, feminizm ve bilim ve teknoloji çalışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede birbirinden oldukça farklı kuramsal çerçevelerde ele alınan duygulanım çalışmalarıyla tanıştırıyor.

Derlemede yer alan makaleler, duyulanım çalışmalarının sağladığı kuramsal avadanlıklarla deneyime ve deneyimin bedensel veçhelerine dair ayrıntılı bir yaklaşım geliştirmek üzere seferber edilmiş.

Çoğu Spinoza esinli bu yazarlara göre deneyimin özünü oluşturan ve hem öznelliği hem de nesnelliği önceleyen duygulanım gayri şahsidir; bedenin etkileme ve etkilenme kapasitesiyle imlidir.

Bu çalışmalar bizi tüm maddiliği ile dünyanın his ve anlamını ayrıntılı bir biçimde betimleme gayretine ve yaşantılanan gerçekliğin zengin katmanlarına daha keskin bir dikkatle bakmaya, eldeki kavramların kısıtlarını aşmaya dair özene ve tefekküre çağırmaktalar.

  • Künye: Kolektif – Duygulanım Kuramları, derleyen: Melissa Gregg, Gregory J. Seigworth, çeviren: Zehra Cunillera, Alef Yayınları, psikoloji, 492 sayfa, 2024

André Comte-Sponville – Ateizmin Ruhu (2024)

“Tanrı olsun olmasın, sayılamayacak kadar vahşet var. Bu, bize din üzerine değil, ne yazık ki insanlık üzerine bir şeyler öğretiyor.”

  • Dinden vazgeçilebilir mi?
  • Tanrı var mıdır?
  • Ateistler maneviyatı reddeder mi?

André Comte-Sponville, ‘Ateizmin Ruhu’nda bu soruları açık yüreklilik ve cesaretle yanıtlıyor.

İlahiyatçıların ve felsefecilerin Tanrı’nın varlığına dair sunduğu kanıtları ele alıp kendi ateizminin temellerini ortaya koyuyor.

Laiklik, sevgi ve hoşgörünün insanları birleştirecek asli zemin olduğunu savunuyor, bizi kendi varlığımızda hakikati bulmaya çağırıyor.

Düşünür, manevi yaşama da bu dünyaya da açık, sorgulayan, insani değerlere ve sevgiye kök salmış, adaleti ve merhameti temel alan bir ateizmi savunuyor.

Hem köktenciliğe hem de fanatizme karşı açık bir tavır alan Comte-Sponville, tanrısız ve dogmasız bir maneviyat arayışını ilan ediyor, özgün bir ateizm manifestosu sunuyor.

  • Künye: André Comte-Sponville – Ateizmin Ruhu: Tanrısız Bir Maneviyata Giriş, çeviren: Mehmet Moralı, İletişim Yayınları, din, 176 sayfa, 2024

John O’Neill – Müsrif Deha Nikola Tesla (2024)

John O’Neill imzalı ‘Müsrif Deha Nikola Tesla’, okuru, sıra dışı bir zekâ ve çığır açan icatlarla dolu olan Nikola Tesla’nın hayatına dair derinlemesine bir yolculuğa davet ediyor.

Tesla’nın elektrik alanındaki öncü araştırması, onu bilimin tanrısı konumuna yükseltiyor.

O’Neill, mucit olma arzusu ve bilime olan tutkusuyla şekillenen Tesla’nın çocukluktan başlayan kariyerine, bilim dünyasındaki yükseliş ve düşüşlerine odaklanıyor.

Tesla’nın bilim dünyasındaki çığır açan başarılarını içtenlikle ele alırken, içsel çatışmalarına, yalnızlığına ve hayal kırıklıklarına da adil bir yaklaşım sergiliyor.

‘Müsrif Deha Nikola Tesla’, sadece bir bilim kitabı değil, aynı zamanda bir insan hikâyesi.

Tesla’nın hayatını okurken bir yandan dehasını ve karmaşık kişiliğini keşfedecek, bir yandan da onun hayatındaki dönüm noktalarını deneyimleyecek ve bilim dünyasındaki unutulmaz bir figürle tanışacaksınız.

  • Künye: John O’Neill – Müsrif Deha Nikola Tesla, çeviren: Yusuf Tolga Şar, İnkılap Kitabevi, bilim, 264 sayfa, 2024

Hilal Özçetin – Ahlakı Giyinmek (2024)

Özçetin’in araştırması hem Kemalist hem İslamcı muhafazakâr söylemin kadınların cinsel bedenlerini gizlemek ve kadınların kamusal alanlardaki görünürlüklerini düzenlemek için nasıl kıyafeti bir beden teknolojisi olarak kullandığını inceliyor.

Kadınların kamusal alanlardaki mevcudiyetlerinin ve hareketlerinin kamusal bakışın yargısıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ve kıyafetin kamusal bakışın ahlak yargısı için temel ölçütlerden birini oluşturduğunu görüyoruz.

Türkiye’de toplumsal cinsiyet ve cinsel ahlak üzerine yapılan çalışmalar, genellikle ailenin ya da ulusun namusunu koruma kisvesi altında kadınların bedenleri üzerindeki eril tahakküm iddialarıyla ilgilenir, ama kadınların kamusal alanlardaki hareketliliğini ve etkinliğini sınırlayan patriyarkal cinsel ahlak düzeninin sürekliliğini sağlayan kıyafet kodlarının rolüne gereken önemi vermezler.

Özçetin ise kitabında cinsel ahlakın kamusal alanları patriyarkal normlar etrafında hizaya sokmasına bakarken, aynı normların cinsel kadın bedenlerini bu alanlardan silmeye dönük olarak kurulduğunu gösteriyor.

  • Künye: Hilal Özçetin – Ahlakı Giyinmek: Türkiye’de Cinsel Ahlak Üzerine Bir Deneme, Metis Yayınları, siyaset, 136 sayfa, 2024

Pierre Bourdieu – Devlet Soyluları (2024)

Fransız Devrimi’nin 300. yıldönümünde yayımlanan bu eserinde Pierre Bourdieu, hem bilgi sosyolojisinin hem de iktidar sosyolojisinin en önemli dallarından biri olarak gördüğü eğitim sosyolojisi bakımından ülkenin en seçkin eğitim kurumları olan Büyük Okullar’ın öğrenci kitlelerini, uzun süreye yayılmış araştırmalarla kapsamlı şekilde inceleyerek Fransa’nın iktidar alanını; özellikle de iktidar mevkilerinde yer tutmada, eğitimin, yani akademik sermayenin aldığı rolü çözümlüyor.

Doğuştan, yani aileden gelen nitelikler ile sonradan, liyakatle edinilenleri birleştirmeyi başarması sayesinde, demokratik idealin etkisi altındaki toplumlarda sosyal ayrıcalıkların kalıcılaşmasına gerekçe sağlamaya birebir olan kültürel sermayenin rolünü gözler önüne seriyor.

“Okul”u, kitabın ortaya çıkardığı sosyal kullanımlarının hakikatiyle, yani hem tahakkümün hem de tahakkümün meşrulaştırılmasının dayanaklarından biri olarak kavramak için, “özgürleştiren okul” efsanesine veda etmek gerektiği sonucuna varan Bourdieu söyle diyor:

“‘Özgürleştiren okul’ efsanesi, aynen soyluluk inancı gibi, doğuştan getirilenler ve doğa etrafında şekillenmekteydi. Ancak bu ikisi tanrı vergisi yetenek ve kişisel liyakat ideolojisi görünümlerinde yeniden tasarlanmıştı. Bu efsane, akademik kurumun en derinlerine; pedagojik gelenekleri ile kurallarına ve eğitim kadrolarının inançları ile yatkınlıklarına pratikte nakşolmuştu. Böylelikle, bir yandan doğuştan getirdiği özelliklerden, yani özünden ötürü hükmetmesi meşru olan bir gruba atfedilen tüm özellikler kendisine atfedilmekte olan mektepli soylular grubu, diğer yandan, gönül rahatlığıyla, soylu doğmuşların karşısına koyulabildi. […] Her şey, cumhuriyetçi kavrayış kategorisi haline gelmiş olan, ‘beşikten’ ile ‘hak ederek/liyakatle’ karşıtlığı nâmına bu grubu eski aristokrasinin karşısına koyarak kavramaya meyilli kılarken, yeni akademik ‘seçkinleri’ bir soylular sınıfı olarak nasıl tasavvur edebilirlerdi ki?”

Aslı Sümer’in titiz çalışmasıyla ilk kez Türkçeye kazandırılan ‘Devlet Soyluları’, Bourdieu’nün öğrencilerinden sosyolog Loïc Wacquant’ın İngilizce baskı için yazdığı önsözle yayımlanıyor.

  • Künye: Pierre Bourdieu – Devlet Soyluları: Büyük Okullar ve Zümre Ruhu, çeviren: Aslı Sümer, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 504 sayfa, 2024

Gül İrepoğlu – İstanbul’un Resmi (2024)

İki denizi birleştiren ve iki kıtaya ayıran bu tılsımlı coğrafya ve onun doğurduğu şehir İstanbul, var olduğu ilk zamanlardan günümüze dek sanatçılara esin verdi; tarihiyle ve günceliyle, görünürüyle ve duyumsanırıyla.

İstanbul’u betimlemek, belki de İstanbul’u sevmenin en güzel yoludur.

Bu kitap, “Resimlerin İstanbul’u” kavramını Türkiye İş Bankası Sanat Eserleri Koleksiyonu’nda yer alan İstanbul temalı resimlerden önemli bir seçki sunarak kalıcılaştırmayı amaçlamaktadır.

Kitabın sayfaları çevrildikçe, İstanbul kendisini içindeki renklerle katman katman açacak, olağanüstü bir yolculuğun aşamaları gözler önüne serilecektir.

  • Künye: Gül İrepoğlu – İstanbul’un Resmi, İş Kültür Yayınları, resim, 428 sayfa, 2024

Jonathan Harris – Bizans’ın Kayıp Dünyası (2024)

Hayatını Bizans’a vakfetmiş olan Jonathan Harris, bu yeni çalışmasında ne doğuyla ne batıyla kalıcı bir ittifak kurabilmiş, hem doğudan hem batıdan sıkıştırılmış, her şeye rağmen bin yıldan uzun bir süre ayakta kalabilmiş bu benzersiz imparatorluğun “kayıp tarihini” gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor.

İmparatorları ve savaşları odağına alıp tarihsel bir özetle yetinen çalışmaların aksine bu çalışmada imparatorluğun toplumsal, siyasal, dinsel, kültürel ve sanatsal gelişimine tanıklık ediyor, o büyük miras karşısında hayrete düşüyoruz.

‘Bizans’ın Kayıp Dünyası’nda okur her yeni bölümle beraber tehlikeli simalara rastlıyor, komplolara dahil oluyor, tekinsiz yerlere dalıyor ve nihayet bu kayıp tarihin seyri değişiyor.

  • Künye: Jonathan Harris – Bizans’ın Kayıp Dünyası, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2024