Zygmunt Bauman, Keith Tester – Bauman ile Sohbetler (2025)

Zygmunt Bauman ile Keith Tester’in söyleşilerini bir araya getiren bu kitap, modern toplumun kırılgan yapısını, bireyin çağdaş dünyadaki konumunu ve değişen değer sistemlerini derinlemesine inceleyen bir diyalog. Bauman’ın sosyolojik bakışı, Tester’in dikkatli ve sezgisel sorularıyla yön buluyor; bu söyleşilerde modernlik, postmodernlik, etik, kimlik ve toplumsal sorumluluk gibi ana kavramlar canlı ve samimi bir dille tartışılıyor.

Bauman, modern dünyanın bireyi özgürleştirme vaadini sorgularken, bu özgürlüğün aynı zamanda yalnızlık, güvencesizlik ve sürekli seçim baskısıyla örülü olduğunu vurguluyor. “Akışkan modernlik” kavramını ayrıntılandırırken, bireyin sabit kimliklerden uzaklaşarak sürekli kendini yeniden inşa etmek zorunda kaldığını, bunun da insanı köksüz ve tedirgin bir varlık hâline getirdiğini dile getiriyor. Bu bağlamda tüketim toplumunun birey üzerindeki etkisi, artık yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir mesele olarak ele alınıyor.

Tester ile olan söyleşilerde Bauman, etik sorumluluğu da merkeze alıyor. Bireyin ötekiyle kurduğu ilişki, özgürlükle sorumluluk arasındaki gerilim ve insanlığın ortak kaderi üzerine yaptığı yorumlar, kitabın en dokunaklı bölümlerini oluşturuyor. Etik, onun için sistemin değil, bireysel vicdanın ve karşılaşmanın alanıdır. Bu nedenle Bauman, modern kurumların insanı anonimleştiren doğasına karşı kişisel sorumluluğu savunuyor.

‘Bauman ile Sohbetler’ (‘Conversations with Zygmunt Bauman’) , Bauman’ın sadece bir düşünür olarak değil, aynı zamanda bir tanık olarak konuştuğu bir zemin sunuyor. Nazizm, Holokost, göç ve küreselleşme gibi tarihsel travmalar üzerinden bireyin tarih karşısındaki çaresizliğini ve direncini işliyor. Kitap, sadece sosyolojiye değil, çağımızın insani durumuna dair derinlikli bir iç görü sunan bir söyleşi kitabı.

  • Künye: Zygmunt Bauman, Keith Tester – Bauman ile Sohbetler, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, söyleşi, 192 sayfa, 2025

Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü (2025)

Sinan Tankut Gülhan’ın bu çalışması, 1968’in politik patlamasından filizlenen Yeni Kent Sosyolojisi’nin yükselişini ve dönüşümünü, eleştirel bir mercekten yeniden tartışmaya açıyor. Gülhan, Marx’ın yapısal analizlerinden Lefebvre’in mekân kuramına, Harvey’nin kriz teorisinden Castells’in iletişim ağlarına uzanan entelektüel güzergâhı izleyerek kenti yalnızca fiziksel bir alan değil, ideoloji, ekonomi-politik ve çelişkilerle örülmüş dinamik bir yapılar bütünü olarak yeniden tanımlıyor.

Kitap, kapitalizmin kriz döngülerinin kent mekânını nasıl dönüştürdüğünü gösterirken, özellikle Harvey’nin kriz çözümlemesini merkeze alıyor. Gülhan, bu çözümlemeyi Türkiye bağlamında yorumlayarak devlet-sermaye ilişkisinin kentsel dokuda nasıl somutlaştığını, bu ilişkinin hangi araçlarla krizi hem çözmeye hem de yeniden üretmeye hizmet ettiğini irdeliyor. Böylece kent, sadece barınma ya da ulaşım gibi teknik meselelerle değil, sınıfsal, ideolojik ve tarihsel boyutlarıyla ele alınıyor.

Gülhan’ın metni, akademik titizlikle örülmüş kuramsal bir müdahale olduğu kadar, toplumsal bir çağrıdır da. Yeni Kent Sosyolojisi’nin umutlarını ve başarısızlıklarını anlamaya çalışırken, okuyucuyu kentle yeniden kurabileceği eleştirel bir ilişkiye davet ediyor. Kentsel yaşamın sadece planlamacılara ya da sermayeye bırakılmaması gerektiğini vurgulayan bu çalışma, kentte hak sahibi olmanın –barınma, ulaşım, doğayla uyum içinde yaşama hakkı gibi– yeniden siyasal gündeme taşınması gerektiğini savunuyor.

‘Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü’, yalnızca geçmişin akademik mirasını tartışmakla kalmaz; günümüz kent mücadelelerine ışık tutan, kuramı pratikle buluşturan bir yol haritası sunar. Bu yönüyle, eleştirel kent çalışmalarına katkı veren cesur bir müdahale niteliğinde.

  • Künye: Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü, Nika Yayınevi, sosyoloji, 178 sayfa, 2025

Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi (2025)

Michael Sommer’in bu eseri, Antik Akdeniz dünyasının ekonomik yaşamını tarihsel, toplumsal ve coğrafi bağlamlarıyla birlikte ele alarak kapsamlı bir perspektif sunuyor. ‘Antik Çağ’da Ekonomi’ (‘Wirtschaftsgeschichte der Antike’), Antik Yunan’dan Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan geniş bir zaman aralığında, ekonominin nasıl işlediğini, kimlerin üretici ve tüketici olduğunu, hangi yapıların ekonomik faaliyetleri belirlediğini sorguluyor. Bu eser, modern ekonomi anlayışını doğrudan uygulamak yerine, antik dünyaya özgü ekonomik mantığı anlamayı amaçlıyor.

Yazar, öncelikle Antik Çağ’da ekonominin modern anlamdaki piyasa odaklı bir sistemden ziyade, büyük ölçüde yerel, kendine yeterli ve statü temelli olduğunu vurguluyor. Tarım, ekonominin temelini oluşturur; toprak sahibi aristokratlar, köle emeğiyle üretim yapar. Para kullanımı, vergilendirme, ticaret ağları ve emeğin organizasyonu gibi unsurlar antik şehirlerin büyümesiyle birlikte çeşitlenir, ancak bu süreçler genellikle siyasi ve toplumsal hiyerarşilerin gölgesinde gelişir.

Sommer ayrıca, antik dünyadaki ticaretin sınırlı ama etkili olduğunu, özellikle liman kentlerinde ve kolonilerde dışa açık ekonomik yapıların oluştuğunu belirtiyor. Roma İmparatorluğu döneminde bu yapılar daha kurumsallaşmış, taşımacılık ve vergi sistemleri sayesinde geniş bir ekonomik ağ inşa edilmiştir. Ancak bu ağlar, üretimden çok kaynak aktarımı ve yeniden dağıtım temelli bir ekonomi yaratmıştır.

Kitap, ekonomik davranışların sadece maddi değil, aynı zamanda kültürel ve politik etkenlerle şekillendiğini göstererek antik ekonomi tarihine bütüncül bir yaklaşım sunuyor. Sommer’in çalışması, geçmişin ekonomi anlayışını modern kategorilerle değil, kendi zamanının dinamikleriyle anlamaya yönelen tarihsel bir duyarlılıkla kaleme alınmış. Bu yönüyle eser, Antik Çağ’ın ekonomik dokusunu sade ama derinlemesine bir şekilde aktaran önemli bir başvuru kaynağıdır.

  • Künye: Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 124 sayfa, 2025

Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum (2025)

Miguel de Beistegui’nin bu çalışması, klasik ontolojiyi yeniden düşünmeye çağıran ve felsefeyi sabit varlık anlayışından koparıp oluşa, fark’a ve hareket’e odaklayan güçlü bir müdahale. ‘Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe’ (‘Truth and Genesis: Philosophy as Differential Ontology’), Heidegger ve Deleuze başta olmak üzere çağdaş kıta felsefesinin temel figürlerinden esinle, hakikati durağan bir öz değil, ortaya çıkış (genesis) ve fark (differance) süreçleriyle kavranması gereken dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

Beistegui, felsefenin görevinin “doğruyu söylemek” değil, hakikatin nasıl oluştuğunu, yani bir şeyin nasıl “hakikat hâline geldiğini” anlamak olduğunu savunuyor. Bu bağlamda hakikat, varlığın bir temsili değil, onun görünür hâle geliş sürecidir. Klasik metafizik anlayışın aksine, felsefenin amacı sabitlik değil, değişim, köken değil, oluş, öz değil, farktır. Bu noktada Beistegui’nin “fark ontolojisi” dediği yaklaşım devreye girer: varlığı sabit kategorilerle değil, birbirinden farklılaşan ilişkiler ve geçişlerle düşünmek.

Kitap boyunca Deleuze’ün “farkın önceliği” düşüncesiyle Heidegger’in “Varlığın tarihi” yaklaşımı bir araya getirilir. Bu sentez, felsefeyi yalnızca anlam üretimiyle değil, aynı zamanda bu anlamın nasıl üretildiğiyle, ortaya çıktığı koşullarla ilgilenen yaratıcı bir etkinlik olarak tanımlar. Böylece düşünce, temsilden çok edimsel bir güç, sabit doğrulardan çok hareket halindeki bir yaratım süreci hâline gelir.

‘Hakikat ve Oluşum’, okuyucusunu felsefeye bir sistem değil, bir açılım; bir tanım değil, bir soru olarak yaklaşmaya çağırıyor. Ontolojiyi yeniden şekillendiren bu yaklaşım, yalnızca akademik felsefeye değil, dünyayı kavrayış biçimimize de kökten bir alternatif sunuyor: Hakikat, kökeni sabitlenmiş bir “şey” değil, sürekli oluşan, farklılaşan ve anlam kazanan bir süreçtir.

  • Künye: Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe, çeviren: Sinem Özer, Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 464 sayfa, 2025

Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (2025)

Robert Olson’un bu çalışması, Kürt ulusal bilincinin Osmanlı’nın son döneminden erken Cumhuriyet yıllarına uzanan süreçte nasıl şekillendiğini ve 1925 Şeyh Said İsyanı ile nasıl görünür hâle geldiğini ele alıyor. ‘Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925)’ (‘The Emergence of Kurdish Nationalism and the Sheikh Said Rebellion, 1880–1925’), bu dönemi yalnızca bir ayaklanmanın tarihi olarak değil, aynı zamanda Kürt milliyetçiliğinin oluşum süreci ve modern devletle olan çelişkileri bağlamında inceliyor. Kitap, etnik kimliğin siyasallaşmasını anlamak için dönemin yerel ve uluslararası dinamiklerini birlikte değerlendiriyor.

Olson’a göre Kürt milliyetçiliği, 1880’lerden itibaren Osmanlı merkeziyetçiliğine karşı gelişen tepkilerle filizlenmeye başladı. İmparatorluğun çöküş süreciyle birlikte Kürt aşiretleri, dini liderlik yapıları ve yerel otoriteler, yeni kimlik arayışları içine girdi. Özellikle Hamidiye Alayları, Kürt kimliğini silikleştirmek yerine yerel gücü merkezileştiren ancak Kürtler arasında farklı aidiyetlerin fark edilmesine neden olan yapılar oldu. Bu yapı, daha sonra Kürt ulusal hareketine zemin hazırladı.

Kitapta, 1925 Şeyh Said İsyanı, sadece bir dinî başkaldırı olarak değil, aynı zamanda modernleşme süreciyle gelen sekülerleşmeye, merkezi otoriteye ve Kürt kimliğinin bastırılmasına karşı birleşen çok katmanlı bir tepki olarak analiz ediliyor. Olson, bu isyanı sadece Türkiye içindeki bir gelişme olarak değil, aynı zamanda İngiltere başta olmak üzere dış güçlerin bölgedeki çıkarlarıyla bağlantılı olarak da değerlendiriyor. Bu çerçevede Şeyh Said İsyanı, Kürt milliyetçiliğinin ilk kitlesel tezahürü olmasının yanı sıra, modern Türkiye’nin ulus inşa sürecine karşı gelişen en ciddi kırılmalardan biridir.

Kitap, sadece Kürt tarihiyle değil, aynı zamanda Türkiye’nin devletleşme, merkezileşme ve azınlık politikalarıyla ilgilenen herkes için temel kaynak niteliğinde bir çalışma.

  • Künye: Robert Olson – Kürt Milliyetçiliğinin Ortaya Çıkışı ve Şeyh Said İsyanı (1880-1925), çeviren: İbrahim Bingöl, Avesta Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı (2025)

Ben Hoare’nin bu kitabı, şehir yaşamının karmaşası içinde doğanın hâlâ nasıl var olmaya devam ettiğini anlatan etkileyici bir keşif yolculuğudur. ‘Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış’ (‘Wild City’), kentlerin sadece beton ve metalden ibaret olmadığını; binaların çatılarında, kaldırımların kenarlarında, kanalizasyonlarda ve hatta gökdelenlerin aralarında gizlice gelişen yaban hayatını gözler önüne seriyor. Kitap, doğanın kentle kurduğu karmaşık ve çoğu zaman görünmez ilişkileri açığa çıkarırken, insan merkezli bakış açımızı sorgulamamıza da vesile oluyor.

Kitapta dünyanın farklı şehirlerinden örnekler sunulurken, tilkilerden baykuşlara, balinalardan arılara kadar çok çeşitli hayvanların kentsel ortama nasıl uyum sağladığı anlatılıyor. Bu hayvanlar bazen insanların bıraktığı atıklarla beslenir, bazen de unutulmuş yeşil alanlarda kendi ekosistemlerini kurar. Kentteki her çatlak, her çöp yığını ya da terk edilmiş bina bir yaşam alanına dönüşebilir. Yaban hayatı, insan faaliyetlerine rağmen değil, bazen tam da bu faaliyetler sayesinde yaşam bulur.

Hoare, kent doğasının sadece hayvanlarla sınırlı olmadığını, bitkilerin, mantarların ve mikroorganizmaların da bu ekolojik dokunun bir parçası olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda insanın da bu ekosistemin bir unsuru olduğunu hatırlatılıyor: Doğayı dışlamak yerine onunla birlikte yaşamanın yollarını aramak gerektiğini savunur. Bu yönüyle ‘Kentlerde Yaban Hayatı’, ekolojik farkındalığı artırmayı hedefleyen bir çağrıdır.

Kitap, doğayla yeniden bağ kurmak isteyen şehir insanı için ilham verici. Yalnızca büyük ormanlarda ya da milli parklarda değil, apartmanların arasında, otobüs duraklarında ve yağmur suyu kanallarında bile yaşamın direncine tanıklık ediyoruz. Kitap, modern kentlerin ortasında bile doğanın ısrarla sürdüğünü, yaşadığımız çevrenin aslında ne kadar “yaban” olabileceğini fark ettiriyor.

  • Künye: Ben Hoare – Kentlerde Yaban Hayatı: Kent Alanlarımızı Bizlerle Paylaşan Hayvanlarla Tanış, çeviren: Ali Berktay, İş Kültür Yayınları, hayvanlar, 64 sayfa, 2025

Ulrich Beck – Risk Toplumu (2025)

Ulrich Beck’in bu eseri, modernliğin artık yalnızca ilerleme ve refah vaadiyle tanımlanamayacağını öne sürerek, çağdaş toplumların karşı karşıya kaldığı yeni tehlikeleri mercek altına alır. Beck’e göre sanayi toplumunun merkezinde üretim yer alırken, günümüz toplumlarının temel sorunu giderek görünmez, küresel ve geri döndürülemez risklerin yönetimi haline gelmiştir.

Beck, “risk toplumu” kavramını geliştirerek nükleer enerji, çevre kirliliği, genetik mühendislik ve iklim krizi gibi modernleşmenin kendi ürettiği tehditlerin artık toplumsal yapıyı şekillendiren başlıca güç haline geldiğini savunuyor. Bu riskler sınıfsal ayrımları aşarak tüm insanlığı etkiler, ancak etkilerinin dağılımı adil değildir. Zenginler riskten kaçar, yoksullar ise onunla yaşamak zorunda kalır. Böylece yeni bir eşitsizlik biçimi doğar: risk eşitsizliği.

‘Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru’ (‘Risikogesellschaft: Auf dem Weg in eine andere Moderne’), modern toplumun “bilim” ve “teknoloji” aracılığıyla güvenlik ürettiği kadar belirsizlik de ürettiğini vurguluyor. Artık bilimsel bilgi bile toplumda şüphe yaratmakta, uzman görüşleri çatışmakta ve kamuoyu güvenini yitirmektedir. Bu durumda bireyler kendi güvenliklerini kendileri inşa etmek zorunda kalır. Risk toplumu, bireyleri sürekli bir seçim, değerlendirme ve sorumluluk haliyle baş başa bırakır.

Beck, bu yeni modernlik biçiminin sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir dönüşüm potansiyeli taşıdığını da belirtir. Riskler küresel olduğu için, çözüm de küresel dayanışma ve yeni bir siyasal akıl gerektirir. Kitap, modernliğin karanlık yüzünü gösterirken, başka bir modernlik arayışının da yolunu açar: daha açık, daha katılımcı ve daha sorumlu bir toplum tahayyülü.

  • Künye: Ulrich Beck – Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, çeviren: Kâzım Özdoğan, Bülent O. Doğan, Minotor Kitap, inceleme, 392 sayfa, 2025

Anette Moldvaer – Kahve Kitabı (2025)

Anette Moldvaer’in bu eseri, kahve kültürünü sadece bir içecek deneyimi olarak değil, aynı zamanda küresel bir yaşam biçimi olarak ele alıyor. ‘Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler’ (‘The Coffee Book: Barista Tips, Recipes, Beans from Around the World’), dünyanın dört bir yanından kahve çekirdeklerinin izini sürerken, aynı zamanda okuyucuya baristalık tekniklerinden evde kahve demleme yöntemlerine kadar kapsamlı bir bilgi sunuyor. Moldvaer, kahvenin tarladan fincana uzanan yolculuğunu zengin bir görsellikle ve anlaşılır bir dille anlatıyor.

Kitabın ilk bölümleri, kahvenin tarihi ve kökenlerine ayrılmış. Etiyopya’dan Yemen’e, oradan Osmanlı ve Avrupa’ya uzanan serüven, kahvenin nasıl küresel bir ticaret ve kültür nesnesine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Arabica ve Robusta türleri arasındaki farklar, iklim ve yetiştiricilik koşulları ile birlikte detaylı şekilde açıklanıyor. Moldvaer, her kahve çekirdeğinin kendi hikâyesi olduğunu vurguluyor.

Baristalık teknikleri bölümü ise yalnızca profesyonellere değil, evde kahveyle ilgilenenlere de hitap ediyor. Öğütme boyutunun kahve tadına etkisinden süt köpürtme tekniklerine, espresso makinesi kullanımından demleme sürelerine kadar birçok pratik bilgiye yer veriliyor. Ayrıca dünyanın farklı bölgelerine ait kahve tarifleri, kültürel birikimi damak tadıyla buluşturan bir rehber sunuyor.

  • Künye: Anette Moldvaer – Kahve Kitabı: Barista Tüyoları, Reçeteler, Dünyanın Her Yerinden Çekirdekler, çeviren: Kardelen Damla Başaran, Alfa Yayınları, inceleme, 224 sayfa, 2025

Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika (2025)

1975–1980 yılları arasında Türkiye’de askeri işyerlerinde örgütlenen Aster‑İş Sendikası (Askeri Tersane ve Askeri İşyerleri İşçileri Sendikası), genellikle en zor kabul edilen çevrelerde bile işçilerin hak talep etme potansiyelini gözler önüne seriyor. Merkeziyetçi ve otoriter işleyişin hâkim olduğu Milli Savunma işkolunda, Aster‑İş pek çok ilki gerçekleştirmiştir. Bu dönemde ordunun tam merkezinde, Ankara’da yürütülen örgütlenme, Türkiye işçi sınıfı tarihinde bir sınıf sezgisi yükselmesi olarak kabul edilir.

Aster‑İş’in simgesi “Asker değil işçiyiz” sloganıdır. Bu slogan, a) işçileri asker sayarak Askeri Ceza Kanunu’yla disipline etmeye dayanan uygulamalara b) ‘güdümlü’ sendikacılık anlayışına ve c) statükodan nemalanan ana akım sendikalara karşı üçlü bir direniş bayrağı olmuştur.

İşçiler, hem askerden bağımsız bir hukuk zemini talep etmiş hem de militarize edilmiş üretim ortamında laik, demokratik bir toplumsal ilişkilenme kurma iddiasında bulunmuşlardır.

Aster‑İş’in kısa ömürlülüğü dikkat çekicidir: 12 Eylül 1980 Darbesi’nin hemen öncesinde kurulan bu sendika, darbe kararlarıyla birlikte kapatılmıştır.

Hüseyin Tevetoğlu, doğrudan bu örgütlenme pratiğinin ön saflarında yer almış. Bu sayede, konuyla ilgili diğer çalışmalarda eksik kalan yönler de gün yüzüne çıkarılıyor: askeri yapının içeriden bozulan işleyiş kurgusu, devletin ceza mekanizmalarına yönelik müdahaleleri ve işçilerin sahada verdikleri bizzat mücadele öyküleri detaylı biçimde aktarılıyor.

Bu anlatı yalnızca bir sendikanın değil; Türkiye 1970’lerinin sınıf mücadelesinin, sol-siyaset-sendika ilişkilerinin ve anti-otoriter pratiklerin bir mikro tarihi olarak okunabilir. O dönemin ordunun göbeğinde yükselen bir emek direnişinin hikâyesi, bugün hâlâ sendikal mücadeleyi düşünen herkes için hâlâ güncelliğini koruyor.

  • Künye: Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika: Aster-İş, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi (2025)

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, can sıkıntısını basit bir boş zaman duygusu olarak değil, insan zihninin işleyişine dair derin bir ipucu olarak ele alıyor. James Danckert ve John D. Eastwood, sıkılmanın aslında zihinsel bir alarm sistemi gibi çalıştığını savunurlar. Sıkıldığımızda beynimiz, içinde bulunduğumuz durumun anlamlı olmadığını ve dikkatimizin başka bir yöne yönelmesi gerektiğini bildirir. Bu bağlamda sıkıntı, pasif bir durgunluk değil, değişim arzusunun belirtisidir.

Yazarlar, can sıkıntısının yalnızca ruh haline dair bir mesele olmadığını, aynı zamanda dikkat, öz düzenleme, motivasyon ve hedef belirleme gibi temel zihinsel becerilerle yakından ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Kimi insanlar bu durumu daha yoğun yaşarken kimileri sıkıntıyı üretkenliğe dönüştürmeyi başarır. Bu fark, bireylerin dikkat odaklarını ne kadar etkin yönettikleriyle doğrudan bağlantılıdır.

‘Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?’ (‘Out of My Skull: The Psychology of Boredom’), can sıkıntısının olumsuzlukları kadar potansiyel faydalarına da dikkat çeker. Sıkılmak, bazen yaratıcılığın ve içsel keşfin kapılarını aralayabilir. Ancak sıkıntı kronikleştiğinde, depresyon, kaygı ve riskli davranışlarla ilişki kurmaya başlar. Özellikle dijital çağda, dikkat dağınıklığı ve sürekli uyarılma hâli, sıkıntıya tahammül sınırlarımızı düşürmüş; anlam arayışımızı sığlaştırmıştır.

Danckert ve Eastwood, sıkıntıya karşı savaşmak yerine onu anlamaya çalışmamız gerektiğini söylüyorlar. Zihnimiz bir yere ait olmadığını hissettiğinde, bu boşluğu dinlemek, bizi daha derin hedeflere yönlendirebilir. ‘Can Sıkıntısının Psikolojisi’, sıkıntının ne olduğunu, neden ortaya çıktığını ve onunla sağlıklı yollarla nasıl baş edilebileceğimizi anlamak isteyen herkes için bilimsel ve düşündürücü bir rehber.

  • Künye: James Danckert, John D. Eastwood – Can Sıkıntısının Psikolojisi: Canımız Neden Sıkılır, Faydaları Nelerdir?, çeviren: Cansen Mavituna, Metropolis Kitap, psikoloji, 248 sayfa, 2025