Mariana Mazzucato – Misyon Ekonomisi (2025)

Mariana Mazzucato bu kitabında, kamusal ve özel sektör iş birliğini, büyük ve cesur “misyonlar” etrafında yeniden düşünmeyi öneren bir çalışma. ‘Misyon Ekonomisi: Kapitalizmi Değiştirmek İçin Cüretkâr Bir Rehber’ (‘Mission Economy: A Moonshot Guide To Changing Capitalism’), 1960’lardaki Apollo Ay inişi projesi gibi büyük ölçekli ve iddialı misyonların, sadece teknolojik ilerlemeyi değil, aynı zamanda ekonomik büyüme ve toplumsal fayda sağlamadaki potansiyelini vurguluyor. Kitap, günümüz kapitalizminin karşı karşıya olduğu iklim krizi, sağlık eşitsizlikleri ve dijital bölünme gibi büyük sorunların üstesinden gelmek için, hükümetlerin piyasaları sadece “düzeltici” bir rol üstlenmek yerine, piyasaları “şekillendiren” ve yeniliği yönlendiren cesur aktörler olması gerektiğini savunuyor.

Mazzucato, devletin inovasyondaki ve değer yaratmadaki rolünün genellikle göz ardı edildiğini veya küçümsendiğini belirtiyor. Özel sektörün risk alıcılığı ve yenilikçiliği yüceltilirken, devletin uzun vadeli ve riskli yatırımlarının (temel bilim araştırmaları, altyapı projeleri) çoğu zaman görmezden gelindiğini iddia ediyor. Kitap, devletin sadece pazar başarısızlıklarını düzeltmekle kalmayıp, aynı zamanda yeni pazarlar yaratma ve toplumsal hedeflere ulaşmak için iddialı hedefler belirleme yeteneğine sahip olduğunu gösteren örnekler sunuyor.

‘Misyon Ekonomisi’, bu “Ay Atışı” (Moonshot) zihniyetini, günümüzün küresel zorluklarına uygulamayı hedefliyor. Sadece iklim değişikliğiyle mücadele etmek gibi büyük hedefler belirlemekle kalmayıp, aynı zamanda bu hedeflere ulaşmak için kamu ve özel sektör arasında dinamik bir iş birliği çerçevesi oluşturulmasını öneriyor. Bu iş birliği, risk ve ödüllerin daha adil paylaşılmasını, kamu yararına odaklanmayı ve inovasyonun toplumsal hedeflere hizmet etmesini sağlamayı amaçlıyor. Kitap, daha kapsayıcı, sürdürülebilir ve amacına yönelik bir ekonomi yaratmak için pratik bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Mariana Mazzucato – Misyon Ekonomisi: Kapitalizmi Değiştirmek İçin Cüretkâr Bir Rehber, çeviren: Esin Soğancılar, Koç Üniversitesi Yayınları, iktisat, 240 sayfa, 2025

Hekeem Ahmed Xoşnaw – Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (2025)

Hekeem Ahmed Xoşnaw’ın bu eseri, erken dönem İslam coğrafyacıları ve gezginlerinin eserleri üzerinden Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı ve bu döneme ait toplumsal yapılarını inceleyen önemli bir araştırma. ‘Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (846-1229)’ (‘Kurd û Erdnîgariya Wan: Li gor Geşteger û Erdnîgarnasên Misilman (846 – 1229)’), 9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman diliminde, Müslüman alimlerin ve seyyahların gözlemlerine dayanarak Kürtlerin yaşadığı bölgelerin fiziki coğrafyasını, şehirlerini, kırsal yaşamını ve kültürel özelliklerini ortaya koyar. Yazar, bu tarihi metinleri titizlikle analiz ederek, o dönemin Kürt toplumu hakkında zengin bir bilgi birikimi sunar.

Eser, özellikle İbn Hurdâzbih, Belâzûrî, Yakubî, Mes’ûdî, İbn Havkal, İstahrî, Makdisî, İbn Fadlan, İbn Cübeyr, Yakut el-Hamevî gibi önemli coğrafyacı ve gezginlerin yazılı kayıtlarını esas alır. Bu kaynaklar üzerinden, Kürtlerin o dönemdeki dağılımı, komşularıyla ilişkileri, ekonomik faaliyetleri, siyasi yapıları ve gündelik yaşamlarına dair detaylar sunulur. Kitap, Kürtlerin dağlık ve stratejik bölgelerdeki yerleşimlerini, tarım ve hayvancılıkla geçimlerini nasıl sağladıklarını ve ticaret yollarındaki rollerini belgelerle destekler.

Xoşnaw, bu kaynaklarda Kürtlerin genellikle savaşçı ve dağlık bölgelerde yaşayan, kendi geleneklerine bağlı bir halk olarak tasvir edildiğini belirtiyor. Ancak bu tasvirlerin tek boyutlu olmadığını, bazı coğrafyacıların Kürtlerin misafirperverlik, cesaret ve toplumsal düzen gibi olumlu özelliklerine de değindiğini gösteriyor. Kitap, Kürt aşiret yapısı, liderlik biçimleri ve komşu devletlerle olan ilişkileri hakkında da bilgiler içeriyor.

Kitap, Müslüman gezgin ve coğrafyacıların Kürt coğrafyasını nasıl algıladıklarını ve kendi dönemlerinin dünya haritalarında veya coğrafi tanımlamalarında Kürt bölgelerine nasıl yer verdiklerini de mercek altına alıyor. Bu durum, o dönemin bilgi birikimi ve Kürtlerin bölgedeki konumu hakkında değerli ipuçları sunuyor. Eser, haritalar ve coğrafi tanımlamalar üzerinden, Kürtlerin yaşadığı topraklardaki şehirlerin ve yerleşim yerlerinin tespit edilmesine de yardımcı oluyor.

Sonuç olarak, Hekeem Ahmed Xoşnaw’ın bu çalışması, Kürt tarihine ve coğrafyasına dair, erken dönem İslami kaynaklara dayalı, kapsamlı ve orijinal bir çalışma niteliğinde. Kitap, hem akademik çevreler hem de Kürt tarihi ve kültürüyle ilgilenen genel okuyucular için önemli bir başvuru kaynağı. Eser, tarihin belirli bir diliminde, belirli bir coğrafyadaki Kürtlerin yaşamına ışık tutarak, onların karmaşık geçmişine dair yeni perspektifler sunuyor.

  • Künye: Hekeem Ahmed Xoşnaw – Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürtler ve Yaşadıkları Coğrafya (846-1229), çeviren: Seyfettin Çetin, Nubihar Yayınları, tarih, 420 sayfa, 2025

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı (2025)

Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon ve Jean-Claude Passeron’un bu ortak çalışması, sosyolojinin bilimsel bir disiplin olarak nasıl inşa edilmesi gerektiğine dair temel bir metodoloji ve epistemoloji rehberi. ‘Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık’ (‘Le métier de sociologue: Préalables épistémologiques’), sosyolojinin, yaygın kanılarla ve sağduyu bilgisiyle arasına bir mesafe koyması gerektiğini, aksi takdirde bilimsel bir bilgi üretilemeyeceğini vurguluyor. Yazarlar, sosyoloğun kendi ön yargıları, değerleri ve toplumsal konumu gibi faktörlerin araştırma sürecini nasıl etkileyebileceğine dikkat çekerek, bu öznelliğin farkında olunması ve kontrol edilmesi gerektiğini savunuyor.

Kitap, “sosyolojik inşa” kavramının önemini vurguluyor. Toplumsal gerçekliğin kendiliğinden “verili” olmadığını, aksine sosyoloğun kavramsal araçlar, teorik çerçeveler ve metodolojik yaklaşımlar kullanarak onu “inşa etmesi” gerektiğini belirtiyor. Bu inşa sürecinde, toplumsal olguların nesnel bir şekilde ele alınması, nedensellik ilişkilerinin araştırılması ve ampirik verilerle desteklenmesi esastır. Gündelik yaşamın yüzeysel gözlemlerinin bilimsel analizin yerini tutamayacağı, sosyolojinin özel bir “bakış açısı” gerektirdiği vurgulanır.

Sosyolojik araştırmanın her aşamasında, teorik ve metodolojik titizliğin önemi üzerinde duruluyor. Veri toplama tekniklerinden (anket, mülakat, gözlem) analiz yöntemlerine kadar her adımda, bilimsel rasyonalitenin ve eleştirel düşüncenin rehberliğinde hareket edilmesi gerektiği anlatılıyor. Kitap, sosyoloğun rolünün sadece toplumsal gerçekliği betimlemek değil, aynı zamanda onu açıklamak ve yapısal mekanizmalarını anlamak olduğunu savunarak, sosyolojik bilginin toplumsal değişime katkı sağlayabilecek dönüştürücü potansiyeline işaret eder.

  • Künye: Pierre Bourdieu, Jean-Claude Chamboredon, Jean-Claude Passeron – Sosyoloji Zanaatı: Epistemolojik Ön Hazırlık, çeviren: Levent Ünsaldı, Heretik Yayıncılık, sosyoloji, 2025

Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında (2025)

Bu kitap, Türkiye’de “liberalizm”in dışarıdan gelme bir ideoloji olarak algılanmasının ötesine geçiyor. Doğan Gürpınar, bu düşünceyi, ülkenin kendi siyasi dinamiklerinden türeyen yerel ve melez bir fikir kümesi olarak inceliyor. Kitap, Hürriyet ve Özgürlük gibi kavramların Türkiye siyasetindeki farklı anlamlarını ve bu kavramlar uğruna verilen mücadelelerin karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Yüz elli yılı aşkın süredir devam eden bu özgürlük arayışının, kimlik siyasetleri, çokkültürcülük, cinsiyet politikaları ve yeni kapitalist şiddet gibi güncel sorunsallarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gürpınar, liberalizmin günümüzdeki çelişkili ve karmaşık rolünü analiz ederken, yükselen Yeni Sağ karşısında başka liberalizmlerin mümkün olduğunu ve özgürlük talebinin önemini vurguluyor.

‘Zincirli Hürriyet Diyarında’, Türkiye’nin iki yüz yıllık özgürlük mücadelesinin tüm yönlerini –coşkusunu, hayal kırıklıklarını ve yeniden doğuşlarını– mercek altına alıyor. Daha özgür, adil ve onurlu bir toplum özleminin bir muhasebesi olarak, gelecekteki özgürlük arayışları için bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında: Türkiye’de Liberalizmin Mazisi ve İmkânları, Telemak Kitap, siyaset, 632 sayfa, 2025

Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi (2025)

Cemal Dindar’ın bu eseri, Urfa’da psikiyatrist olarak görev yaptığı dönemdeki deneyimlerinden ve yerel fotoğrafçı Mahmut Okkaş’ın objektifinden yansıyan öykülerden ilham alarak, bölgede “deli” olarak damgalanmış bireylerin yaşamlarına odaklanıyor. Kitap, bu insanları salt birer vaka olarak değil, derin insani yönleriyle ele alarak, toplumsal önyargıları sorgulamaya ve deliliği bireysel bir trajediden ziyade toplumsal bir olgu olarak görmeye davet ediyor. Bu yaklaşım, okuyucuyu akıl sağlığına dair yaygın kabulleri yeniden düşünmeye sevk ederken, bireyin yalnızlığı ve toplumsal dışlanmışlık gibi evrensel temaları da işliyor.

Eser, delilik kavramının sadece psikolojik bir durum olmadığını, aynı zamanda güçlü bir sosyal, kültürel ve tarihsel bağlamı olduğunu ortaya koyuyor. Cemal Dindar, yerel tarih ve kültürle kurduğu güçlü bağ sayesinde, Urfa’nın toplumsal dokusu içinde “deliliğin” nasıl anlamlandırıldığını, bu bireylerin toplumla etkileşimlerini ve maruz kaldıkları ötekileştirmeyi detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu sayede, okuyucu, belirli bir coğrafyanın kültürel kodları üzerinden, insan ruhunun kırılganlığına ve toplumsal algının delilik üzerindeki etkisine dair derinlemesine bir anlayış geliştiriyor.

‘Yuvasız Kuşlar Gibi’, toplumsal belleğin inşası ve ötekileştirmenin sonuçları üzerine düşündüren, resimli bir “sivil tarih” sunuyor. Kitap, hem akademik hem de genel okuyucular için, insan ruhunun karmaşıklığına, toplumsal normların birey üzerindeki etkisine ve tarihin unuttuğu seslere dair zengin bir yolculuk vaat ediyor. Cemal Dindar’ın bu eseri, deliliğin yalnızca bir teşhis olmadığını, aynı zamanda insan deneyiminin bir parçası olarak, toplumsal vicdanı harekete geçirmesi gereken bir mesele olduğunu ifade ediyor.

  • Künye: Cemal Dindar – Yuvasız Kuşlar Gibi: “Deliliğin Resimli Sivil Tarihi”, Alfa Yayınları, psikoloji, 216 sayfa, 2025

Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak (2025)

Steven Johnson’ın bu kitabı, son yüz yılda insan ömrünün nasıl iki katına çıktığının şaşırtıcı hikâyesini anlatıyor. 1900’lerin başında küresel yaşam beklentisi kırklı yaşların başındayken, günümüzde birçok yerde seksenli yaşları aştığını belirten Johnson, bu devasa ilerlemenin arkasındaki faktörleri detaylı bir şekilde ele alıyor. ‘Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?’ (‘Extra Life: A Short History of Living Longer’), bu başarının tek bir keşfe değil, işbirlikçi yeniliklere, kamu desteğine sahip sistemlere, işbirlikçi ağlara ve reformlar için mücadele eden aktivistlerin çabalarına dayandığını savunuyor.

Johnson, tıp ve halk sağlığındaki çığır açan gelişmeleri ele alırken, bunların sadece laboratuvarlarda değil, toplumsal düzenlemeler, altyapı iyileştirmeleri ve davranışsal değişiklikler yoluyla nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Aşılar, antibiyotikler, pastörize süt, klorlu içme suyu ve emniyet kemerleri gibi günümüzde sıradan kabul edilen pek çok şeyin, insan ömrünü uzatmada ne kadar kritik bir rol oynadığını vurguluyor. Bu gelişmelerin her birinin ardında, genellikle göz ardı edilen halk sağlığı kahramanlarının ve bilim insanlarının ilham verici hikâyeleri yatıyor.

Kitap, tarihteki büyük salgınlardan (çiçek hastalığı, kolera, İspanyol gribi gibi) alınan dersleri bugünkü COVID-19 krizi bağlamında da değerlendiriyor. Johnson, bilim insanlarının, doktorların, gönüllü deneycilerin ve aktivistlerin nasıl bir halk sağlığı devrimi başlattığını, milyonlarca hayatı kurtardığını ve insan sağlığına dair düşüncelerimizi temelden değiştirdiğini anlatıyor. Kitap, özellikle çocuk ölümlerindeki çarpıcı düşüşün ortalama yaşam süresini uzatmada büyük payı olduğunu belirtiyor.

Kitap, ilerlemenin mümkün olduğunu hatırlatmanın ötesine geçerek, halk sağlığı sistemleri benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya kalırken yaşam beklentisindeki düşüşlerden nasıl kaçınılacağı sorusunu da irdeliyor. Güncel teknolojilerin veya müdahalelerin gelecekteki krizlerin etkisini nasıl azaltabileceğine dair gözden kaçırılan fırsatlara dikkat çekiyor.

Sonuç olarak, Steven Johnson’ın bu eseri, insanlığın yaşam süresini ikiye katlaması gibi en şaşırtıcı başarılarından birini kutlarken, ortak hedeflerin ve kamu kaynaklarının kalıcı gücünü, halk sağlığı ve tıp kahramanlarının genellikle göz ardı edilen rollerini gözler önüne seriyor. Bu, insanlığın olağanüstü bir yolculuğunun ve hayatta kalma ve yenilik arayışımızın bizi nasıl dönüştürdüğünün kapsamlı bir hikâyesidir.

  • Künye: Steven Johnson – Ömrü İkiye Katlamak: Nasıl Oldu da Ortalama İnsan Ömrünü Böyle Uzatabildik?, çeviren: Çağrı Tuğrul Öztürk, Orenda Kitap, bilim, 112 sayfa, 2025

Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler (2025)

Jean Baudrillard’ın bu kitabı, postmodern düşüncenin ve hipergerçekliğin önde gelen isimlerinden Baudrillard’ın 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı dünyasına dair kısa, keskin ve aforizma gözlemlerini bir araya getiriyor. ‘Anahtar Sözcükler’ (‘Mots de passe’), derinlemesine teorik bir argüman sunmaktan ziyade, modern toplumun simülasyon, medya, tüketim ve anlam yitimi gibi temel sorunlarına dair hızlı ve düşündürücü içgörüler sunuyor. Baudrillard, günümüz dünyasının, gerçeğin taklitlerinin (simülakrlar) gerçeğin kendisinden daha gerçek hale geldiği bir “hipergerçeklik” durumuna ulaştığını savunur.

Kitap, medya çağında bilginin ve görüntülerin aşırı üretimiyle gerçeğin nasıl buharlaştığını ve yerine sürekli çoğalan taklitlerin geçtiğini irdeliyor. Bu süreçte, olaylar, insanlar ve kavramlar, kendi özgün anlamlarını yitirerek, sadece medya ve iletişim araçları tarafından yeniden üretilen işaretlere dönüşür. Baudrillard’a göre, bu durum, modern toplumun en büyük paradoksunu oluşturur: Her şeyin görünürde daha şeffaf ve erişilebilir olduğu bir dünyada, gerçeklik aslında daha da belirsizleşir ve kaybolur.

‘Anahtar Sözcükler’, teknolojinin ve küreselleşmenin insan deneyimini nasıl dönüştürdüğüne dair eleştirel bir bakış sunar. Tüketim toplumunun birey üzerindeki baskısını, hazzın ve mutluluğun zorunlu birer görev haline gelmesini, özgürlüğün bir yanılsama olduğunu ve bireyin bu sistem içinde nasıl yabancılaştığını tartışıyor. Politikaların, sosyal ilişkilerin ve hatta tarihin bile bu simülasyon zinciri içinde anlamını yitirdiğini ileri sürüyor.

Baudrillard, çağımızın olaylarının, özellikle televizyon ekranlarında deneyimlendiğinde, bir tür “kara deliğe” dönüştüğünü ve gerçek toplumsal etki yaratmadığını belirtiyor. Gerçek trajedilerin ve travmaların bile, medyada gösterildikçe soğuk bir estetiğe bürünerek anlamsızlaştığını savunuyor. Bu durum, olayların bir gerçeklik gücü kazanmasını imkânsız kılar ve her şeyin birer görüntüden ibaret olduğu bir dünyada anlam kaybının kalıcı hale geldiğini vurgular.

Sonuç olarak bu kitap, Jean Baudrillard’ın postmodern teorisinin özünü, daha kısa ve erişilebilir bir formatta sunan bir eser. Kitap, okuyucuyu modern yaşamın yüzeyselliği, medyanın etkisi ve gerçeğin kayboluşu üzerine derinlemesine düşünmeye teşvik eder. Her bir “parola” veya “anahtar sözcük”, günümüz toplumunun karmaşık dinamiklerine dair incelikli bir eleştiri ve sorgulama fırsatı sunar.

  • Künye: Jean Baudrillard – Anahtar Sözcükler, çeviren: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, sosyoloji, 74 sayfa, 2025

Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi (2025)

Muzaffer Şerif Başoğlu’nun ‘Irk Psikolojisi’ adlı kitabı, sosyal psikolojinin henüz yeni geliştiği 1940’lı yılların Türkiye’sinde ırk, kimlik ve grup aidiyeti gibi kavramlara bilimsel bir perspektiften yaklaşan öncü bir çalışmadır. Kitap, ırkın biyolojik bir kategori olmaktan ziyade, sosyal ve psikolojik süreçlerle inşa edilmiş bir kavram olduğunu savunuyor. Şerif, bireylerin kendi ırksal veya etnik gruplarına karşı geliştirdiği tutumları, önyargıları ve diğer gruplara yönelik ayrımcı davranışları sosyal öğrenme teorisi ve grup normları üzerinden açıklamaya çalışır. Dönemin ideolojik tartışmalarına rağmen, bilimsel metodolojiye vurgu yaparak objektif bir analiz sunmayı hedefler.

Kitap, ırkın kalıtsal özelliklerle açıklanamayacağını, aksine sosyal çevrenin ve kültürel etkileşimlerin bireylerin ve grupların ırk algılarını nasıl şekillendirdiğini gösterir. Şerif, ırkçılığın temellerinde psikolojik mekanizmaların yattığını, örneğin dış grup düşmanlığının ve iç grup dayanışmasının, bireylerin kendi gruplarına duydukları bağlılık ve diğer gruplara karşı önyargıları nasıl beslediğini inceler. Bu bağlamda, stereotiplerin oluşumu, grup içi ve gruplar arası çatışmaların dinamikleri ve bu çatışmaların psikolojik sonuçları üzerinde durulur.

Şerif, ırkçılığın ve önyargıların azaltılması için eğitim ve toplumsal farkındalığın önemini vurgular. Bireylerin farklı ırksal veya etnik gruplardan insanlarla doğrudan ve eşit koşullarda etkileşim kurmasının, önyargıları kırabileceğini ve hoşgörüyü artırabileceğini öne sürer. Kitap, sosyal psikolojinin temel ilkelerini kullanarak, ırk sorununa bilimsel bir çözüm bulma arayışındadır ve bu alandaki ilk kapsamlı Türkçe eserlerden biri olmasıyla dikkat çeker.

Eser, özellikle II. Dünya Savaşı döneminde dünya genelinde yükselen ırkçı ideolojilere karşı bilimsel bir duruş sergiler. Muzaffer Şerif, ırkın insan davranışlarını belirleyen doğuştan gelen bir faktör olmadığını, bunun yerine sosyal ve kültürel faktörlerin etkili olduğunu göstermeyi amaçlar. Bu, o dönem için oldukça cesur ve ilerici bir bakış açısıdır.

‘Irk Psikolojisi’, sadece Türkiye’deki sosyal psikoloji literatürüne değil, aynı zamanda toplumsal tartışmalara da önemli bir katkı sunmuştur. Muzaffer Şerif’in bu erken dönem çalışması, onun ileride uluslararası alanda sosyal psikolojinin kurucu figürlerinden biri olacağının da bir göstergesidir. Kitap, ırk ve etnisite üzerine güncel tartışmalar için hala değerli bir başlangıç noktası sunuyor.

  • Künye: Muzaffer Şerif Başoğlu – Irk Psikolojisi, Telemak Kitap, psikoloji, 236 sayfa, 2025

Talin Suciyan – “Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman” (2025)

Talin Suciyan’ın bu kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat dönemini (1839-1876), reformların vaatlerinin aksine, taşra Ermenileri için nasıl güvensizlik ve eşitsizlik getirdiğini ele alıyor. ‘“Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman”: Vilayetlerin Tanzimat’ı’ (‘Outcasting Armenians: Tanzimat of the Provinces’), bu dönemin genel olarak olumlu algısına karşı çıkarak, merkeziyetçi politikaların ve Müslüman komşuların uyguladığı çeşitli şiddet ve baskı biçimlerinin Ermeniler üzerindeki olumsuz etkilerini gözler önüne seriyor. Yazar, Osmanlı devlet arşivleri, Ermeni anıları, gazeteler ve Paris’teki Nubar Kütüphanesi’nde bulunan İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin şimdiye kadar büyük ölçüde keşfedilmemiş belgeleri gibi zengin birincil kaynaklara dayanıyor.

Suciyan, Tanzimat’ın, Osmanlı merkezi devletini güçlendirme amacıyla Ermeni Yönetimi’nin Ermeni Anayasası/Nizamnamesi’nin kabulü yoluyla merkezileştirilmesini hedeflediğini savunuyor. Kitap, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’daki Ermenilere ve mülklerine karşı devlet veya Müslüman komşular tarafından işlenen çeşitli şiddet ve baskı biçimlerinin ayrıntılı bir listesini ve açıklamasını sunuyor. Bu, genellikle Tanzimat dönemi için anlatılan eşitlik, reform ve ilerleme hikayesine eleştirel bir bakış açısı getiriyor.

Araştırma, Taşra Ermenilerinin seslerini günümüze taşıyarak, Osmanlı başkenti ile taşra arasındaki zamansal ve bölgesel farklılıkları keşfediyor. Yazar, Ermeni topluluklarının Osmanlı yaşamının tüm yönlerinde ayrılmaz bir rol oynadığını ve onların yaşam hikayelerinin Tanzimat döneminin doğru bir temsili için hayati önem taşıdığını iddia ediyor. Kitap, savunmasız, dezavantajlı ve ezilenlerin yaşamlarına ışık tutarak, daha kapsayıcı bir Osmanlı tarihine doğru önemli bir adım atıyor.

Suciyan’ın çalışması, Tanzimat döneminin Ermeniler üzerindeki deneyimlerinin homojenliğinde ısrar ederken, o dönemin teorideki “Batılılaşma/modernleşme” vaatlerinin aslında Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Doğu vilayetlerinde devletin daha fazla kontrolünü sağlamayı amaçlayan bir politika olduğunu ortaya koyuyor. Bu da Ermenilerin ek baskılarla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Suciyan, Tanzimat döneminin Hamidiye Alayları’na ve nihayetinde Ermeni Soykırımı’na yol açan baskının bir öncüsü olduğunu belirtiyor.

Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı historiografyasına ve Ermeni Araştırmalarına değerli bir katkı sağlayan, büyüleyici ve önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Osmanlı taşrasına, “reform” dönemine ve imparatorluğun çok etnikli nüfusuna dair yeni bir analiz sunarak, Tanzimat’ın karmaşık ve çoğu zaman acı veren mirasını yeniden değerlendiriyor.

  • Künye: Talin Suciyan – “Ya Derdimize Derman Ya Katlimize Ferman”: Vilayetlerin Tanzimat’ı, çeviren: Ayşe Günaysu, Alfa Yayınları ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Thorkild Jacobsen – Mezopotamya Dininin Tarihi (2025)

Thorkild Jacobsen’in bu kitabı, antik Mezopotamya’nın karmaşık dini inançlarını derinlemesine inceliyor. ‘Mezopotamya Dininin Tarihi: Karanlığın Hazineleri’ (‘The Treasures of Darkness: A History of Mesopotamian Religion’), Sümer, Akad, Babil ve Asur gibi halkların dinlerini, onların dünya görüşleri ve siyasi yapılarıyla iç içe geçmiş bir şekilde analiz ediyor. Kitap, Mezopotamya dininin evrimini, doğa odaklı inançlardan karmaşık panteonların oluşumuna kadar kronolojik olarak takip ediyor.

Yazar, Mezopotamya insanının tanrıları doğanın büyük güçlerinin kişileşmiş hali olarak nasıl algıladığını ve onlarla olan ilişkilerini ayrıntılarıyla açıklıyor. Sümerlerin tanrıları “yüce güçler” veya “me” olarak adlandırdığı ve kozmik düzeni sürdürme yeteneğine sahip olduğuna inandığı vurgulanıyor. Kitap, tanrıların krallıkla ilişkisini, kralın aracı rolünü ve tapınakların toplumsal hayattaki merkezi önemini işliyor. Tanrıların adil yargılamaları, kozmik düzenin korunması ve insanlığın refahı üzerindeki etkileri, mitolojik anlatılar ve dini metinler üzerinden açıklanıyor.

Jacobsen, tanrıların iradesinin doğa olayları ve toplumsal düzen üzerindeki etkilerini analiz eder. Örneğin, fırtına tanrısı Enlil veya su tanrısı Enki gibi figürlerin, tarım ve su kaynaklarına bağımlılık bağlamında merkezi bir role sahip olduğunu gösteriyor. Kitap, kehanetler, büyücülük ve kurban ritüelleri gibi dini pratiklere de yer vererek, Mezopotamya insanının tanrılarla iletişim kurma ve geleceği öğrenme çabalarını ortaya koyuyor.

Eser, Mezopotamya dininin sadece ibadetlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda dönemin bilim, felsefe ve sanat anlayışlarını da derinden etkilediğini vurgular. Gılgamış Destanı gibi epik anlatılar, Mezopotamya insanının ölüm, yaşamın anlamı ve ilahi güçlerle mücadelesi hakkındaki düşüncelerini yansıtır. Jacobsen, bu edebi ve dini metinleri ustaca analiz ederek, Mezopotamya medeniyetinin ruhsal derinliğini ve düşünsel zenginliğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: Thorkild Jacobsen – Mezopotamya Dininin Tarihi: Karanlığın Hazineleri, çeviren: Sibel Erduman, Meltem Kabalcı Yayınları, tarih, 400 sayfa, 2025