Michael Hardt – Yıkıcı Yetmişler (2024)

Michael Hardt, yetmişlerdeki devrimci hareketleri alışılagelenden bambaşka bir bakış açısıyla yorumluyor.

Ona göre bu hareketler altmışlarda doruk noktasına ulaşan sol hareketin bitişini ve yenilgisini ifade etmez.

Aksine, bir yandan devrimci hareketlere yönelik şiddet ve baskının arttığı, öte yandan merkezcil ve hiyerarşik sol söylemin artık işe yaramadığı bir dönemde, yetmişlerdeki hareketler, ırkçı, sınıfsal, patriyarkal, cinsiyetçi ve doğa tahribatına dayalı çoklu tahakküm yapılarına karşı çıkmakla kalmayıp, alternatif toplumsal ve politik örgütlenmeler yaratma arayışına girmişlerdir.

Kimileri gibi başarı ve başarısızlık açısından bakıldığında bu hareketler yenilmiş olabilir.

Fakat mücadelenin içinde geliştirdikleri politik stratejiler ve icat ettikleri otonomi, çokluk, doğrudan demokrasi, özgürlük, özsavunma kavramları, günümüzün politik problematikleri üzerine düşünürken bize muazzam zenginlikte bir alan açar.

Yetmişler bu nedenle bir son değil başlangıçtır.

Ama başlangıç olduğunu görmek, günümüzde özgürlükçü hareketlerin otonom ve çoklu örgütlenme, eklemlenme ve alternatif politik toplumsallıklar inşa etme kudretinin soybilimini yapmayı gerektirir.

Bu kitapta tam da bunu yapan Hardt, bizi yetmişlerdeki hareketlerin icatçı ve özgürlükçü gücünü yeniden keşfetmeye davet ediyor.

Hem de bu hareketleri yüceltmeden ya da mahkûm etmeden, onların ruhunu hissederek, yıkıcılıklarındaki kuruculuğu çekip çıkararak ve attıkları özgürlük çığlıklarını birbirimizde yankılayarak…

  • Künye: Michael Hardt – Yıkıcı Yetmişler, çeviren: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, siyaset, 352 sayfa, 2024

Luce Irigaray – Bir Olmayan O Cinsiyet (2024)

Kadının cinsiyeti ve cinselliği bugüne kadar hep erkekliğin parametrelerine göre düşünüldü.

Dişili bastırmayan, onun çokluğunu bir’e indirgemeyen bir libidinal ekonomi, bir dil, bir toplum neye benzerdi?

Fallik iktidarın ekonomisinin buyurduğundan başka bir dişil?

Psikanalizin tarif ettiği ve normalleştirdiğinden başka.

Dilin anlamsızlığa ve suskunluğa ittiğinden başka.

Eril öznenin terse çevrilmiş imgesi olmayan bir başka?

Aynı’nın Ötekisi olmaktan kurtulmuş bir Başka.

Kadınların bedenlerinin sömürüsüne dayanan bu toplumsal işleyişi açığa vuracak, kadınların arzularının çokluğunu ifade edecek bir dil nasıl icat edilecek?

Kadınların politikayla ilişkisi nasıl olacak?

Kuramlarla?

Bilimlerle?

Kadın olarak nasıl konuşacağız?

Hâkim söylemin düzenini bozarak.

Erkeğin efendiliğini sorgulayarak.

Kadınlar arasında, kadınlarla konuşarak.

Luce Irigaray’ın sorduğu soruların birçok dili, birçok ruhu, birçok sesi var o yüzden.

Bir analizin kılı kırk yaran titizliği de var onun metinlerinde, bir kanıtlamanın kendinden eminliği, cesareti de.

Söylemin hakikat iddiaları karşısında kendini gülmekten alıkoyamamanın mizahı da var, birbirine dokunurken kendine dokunmanın iç kıpırtısı, sevgisi de.

Ve kuşkusuz, yanıtlardan, öğretilenlerden, kullanıla kullanıla eskimiş cümlelerden kurtulmanın özgürlüğü de.

Künye: Luce Irigaray – Bir Olmayan O Cinsiyet, çeviren: Sinem Özer, Otonom Yayıncılık, feminizm, 224 sayfa, 2024

John Holloway – Umutsuz Zamanlarda Umut (2024)

Holloway’in ‘İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek’le başlayıp ‘Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak’la devam ettirdiği üçlemesinin sonuncusu olan ‘Umutsuz Zamanlarda Umut’, “durdurun şu treni” diyerek bizi kışkırtıyor.

Tren kapitalizm, sürücüsü ise para.

Dünyayı yok oluşa götürüyor bu tren.

Biz de içindeyiz bu trenin, ama onun karşısında-ötesinde olma, o treni durdurma gücü bizde.

Peki kimiz biz, neyiz?

Kapitalist toplumsallığı zayıflatan, parayı kırılganlaştıran gücüz.

Sermayenin kontrol edememekten korktuğu ayaktakımıyız, onun kriziyiz.

Değerin yabancılaşmış biçimi olan “servet” değil, başka bir dünya yaratan “zenginliğiz”.

Holloway tam da bu zenginliğimize yerleşmiş bir umut fikrinden başlıyor.

Umudu, öylece durup iyi şeyler olmasını bekleyen, şöyle olsa ne güzel olur diyen hüsnükuruntulardan koparıp, şimdi ve burada ortak etkinliğe, itaatsizliğe, var olandan “taşma”ya açıyor.

Özdeşleştiren ve mevcutla sınırlayan örgütlenmelerin, mesela partinin, sendikanın vb. karşısına-ve-ötesine geçip taşan, özdeşlik-karşıtı, komünleştirici örgütlenmeleri, mesela meclisleri, komünleri ve işçi sovyetlerini böyle bir umut fikriyle ilişkilendiriyor.

Üstelik mevcut umutsuzluktan doğan umudun ikili yüzünü, yani bir yandan şimdide farklı bir ortak etkinliğe, yaşama açılan (Meydan İşgalleri, Arap Baharı ve Zapatistalar gibi) yüzünü, öte yandan “özdeşlikçi” fikre sıkı sıkıya tutunup gericileşen (yükselen sağcı hareketler, gittikçe otoriterleşen devletler gibi) yüzünü hiç unutmadan.

  • Künye: John Holloway – Umutsuz Zamanlarda Umut, çeviren: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, siyaset, 352 sayfa, 2024

Adrienne Rich – Kadından Doğma (2024)

Adrienne Rich’in evrensel ve zamansız bir temayı işlediği ‘Kadından Doğma’ kitabı 1976 yılında yazılmış olmasına karşın, anneliği ataerkil düşünceden bambaşka bir düşünce ufkuna taşıması bakımından bugün halen güncelliğini koruyor.

Eril zihniyetin kutsallaştırdığı, mitleştirdiği, idealleştirdiği ve tabulaştırdığı anneliği, etkileyici ve cesur bir bakış açısıyla ele alıyor.

Annelik kurumunun, annelerin yanı sıra tüm kadınların kontrol edilmesi için ataerki tarafından nasıl inşa edildiğini sorunsallaştırıyor.

Babaların krallığında varlığını sürdüren bu kurum, kadınların zengin ve farklı deneyimlerini tektipleştirip bastırdığı gibi, çelişkilerle dolu annelik rolleri dayatarak kadınların yaşamını belirliyor.

  • Peki, ataerkinin inşa ettiği kurumun ötesinde anneliğe bambaşka bir gözle baktığımızda ne göreceğiz?
  • Güç mü?
  • Esaret mi?
  • Şefkat mi?
  • Şiddet mi?
  • Sevgi mi?
  • Öfke mi?
  • Acı mı?

Rich, bu soruların yanıtlarını ararken hem kendi deneyimlerini hem de ataerkil sistemin dünyanın dört bucağında dayattığı benzer/farklı annelik deneyimlerini masaya yatırıyor.

Bu kitapta somutlaşan araştırması, anneliğe dair tarihsel, akademik ve edebi metinler ile yine anneliğe dair kişisel deneyimleri iç içe geçirerek bizi yeni bir düşünce ufkuna davet ediyor.

Kadın, çocuklu-çocuksuz anne, anneli-annesiz evlat olan bizlere de, bu soruları annelik soybilimi içinden düşünüp yanıtlar bulmak, onları çoklaştırıp zenginleştirmek düşüyor.

  • Künye: Adrienne Rich – Kadından Doğma: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, kadın, 368 sayfa, 2024

Paolo Virno – Güçsüzlük (2024)

İster bir aşk ilişkisinde ister güvencesiz çalışmaya karşı verilen bir mücadelede olsun, bırakalım gerekeni ve arzu ettiklerimizi yapmayı, maruz kaldığımız şokları karşılamayı bile beceremiyoruz.

Eylemin ve söylemin felce uğramasından doğan bir güçsüzlük, kapitalizmde yaşam biçimlerimizin temel özelliği haline geliyor.

İşin garibi, bu güçsüzlük kullanılmayan, yani edime dönüşmeyen yetiler ve becerilerin görülmemiş bir birikimiyle el ele gidiyor.

Güçlerimizi idare ediyoruz, ama kullanamıyoruz.

Ses çıkarma yeteneğimiz sapasağlam duruyor, ama istediğimiz sözü bulup da söyleyemiyoruz.

Yaşam boyu eğitim adeta görevimiz haline geldi, ama yetilerimizi edimselleştirmeyi nefesimizi tutmuş beklemekten başka bir şey yapamıyoruz.

Kim bilir ne yapmak için önümüze çıkacak fırsatı, hiç öngöremeden, gönülsüzce bekliyoruz.

Paolo Virno, kederli tutkularımızdan kurtulmak istiyorsak, gücün gerçekleştirilmek yerine istiflenmesinden, eksikliği değil de fazlalığından kaynaklanan bu güçsüzlüğü anlamak zorunda olduğumuzu söylüyor.

Gücün farazi kıtlığına çare bulmaya çalışmak yerine, sahip olduğumuz güçleri gerçekten engelleyen bu bollukla nasıl başa çıkabileceğimizi soruyor.

Gerçeği dönüştürmeye muktedir bir praksisin koşullarını, bu kronik güçsüzlükten kaçmayı sağlayacak kolektif alışkanlıklarda ve ortak kullanımlarda arıyor.

  • Künye: Paolo Virno – Güçsüzlük: Hezeyan ve Felç Çağında Yaşam, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, siyaset, 128 sayfa, 2024

Gilles Deleuze – Özneleşme (2024)

Deleuze’ün Vincennes Üniversitesi’nde Foucault üzerine verdiği derslerin ilk kısmı “Bilgi”, ikinci kısmını “İktidar” adı altında yayımlanmıştı.

Deleuze, Foucault’nun düşüncesini bilgi, iktidar ve özneleşme olmak üzere üç eksenli bir düşünce olarak okuyacağını bize daha en başından söylemişti.

Mesele yalnızca bu eksenlerin birinden diğerine nasıl geçildiği olsaydı, derslerin “Özneleşme” adını taşıyan bu üçüncü kısmı, bir düşünürün entelektüel biyografisinin son cildinden ibaret kalabilirdi.

Ama Deleuze, bunun yerine, Foucault’nun düşüncesinin arkasına geçip ona canavara benzeyen bir çocuk doğurtmayı tercih ediyor.

Yorumlamayı felsefi bir yaratıma dönüştürüyor.

Özneleşme süreçleri kavramının Foucault’nun çocuğu olduğuna hiç şüphe yoktur.

Ama bu kavram, dışarı ve kıvrımla ilişkilendirildikçe gerçekten bir canavarı da andırmaya başlar.

Şimdi özneleşme, dışarının bir kıvrımı olduğu oranda, asla bir kapanma değil bir açıklıktır.

Çünkü her şey bilgi, iktidar ve özneleşme eksenleri arasındaki mücadelelere, karşıtlıklara ya da uzlaşmalara bağlıdır.

İktidar yeni özneleşme kiplerini ele geçirmekten elbette hiç geri durmaz.

Ama buna her yeltendiğinde yeni özneleşme süreçlerinin doğuşuna da engel olamaz.

Deleuze’e göre, bu yüzden Foucault’nun kapatılmanın düşünürü olmadığı kesindir.

Ama aynı sebeple ondaki “kendilikle ilişki” teması da özneye bir geri dönüş değildir.

Sonucu özne olmayan özneleşmeler de vardır.

Direniş noktalarının nasıl dağılıp yayılacağını bu özneleşme süreçleri belirler.

Direniş tam da bu yüzden iktidara nazaran birincildir.

Deleuze, derslerin bu son cildinde, Foucault’da direnişin nereden geldiği sorusuna nihayet bir yanıt bulmuş gibidir.

  • Künye: Gilles Deleuze – Özneleşme: Foucault Üzerine Dersler, çeviren: Mustafa Çağlar Atmaca, Otonom Yayıncılık, felsefe, 280 sayfa, 2024

Alexandre Matheron – Spinoza’da Birey ve Topluluk (2023)

Günümüzün en büyük Spinoza yorumcularından biri olan Alexandre Matheron, conatus teorisini merkeze alır ve politikayı bir güç ontolojisi olarak düşünmenin önünü açar.

Bu kitabında da Spinoza’nın ‘Ethica’sı ile politik yapıtlarını bireylik ve ortaklık, birey ve topluluk kavramları yoluyla sistematik bir biçimde iç içe geçiriyor, tekil bireyler gibi politik toplumu da bir beden, doğrudan cismani bir varlık olarak ele alıyor.

Nasıl ki Spinoza’da her birey kuvvetlerin iletişiminin bir sonucu, hareket ve durağanlığın belirli bir oranı ise, ona göre, politik toplum da duyguların ve onların iletişimlerinin bir sonucudur.

Başka bir deyişle, ister tekil birey, ister politik toplum olsun, beden daima bir karşılaşma, etkileşim ve ortaklık pratiğidir.

Matheron’un bu Spinoza okuması, burjuva egemenlik teorisinin önvarsaydığı, birey ile topluluk, özgürlük ile ortaklık arasındaki sözde aşılamaz boşluğu bir duygular fiziğiyle doldurur ve böylece bizi politik batıl inançlarımızın belki de en kötüsünden kurtulmaya çağırır: Ortaklık yalnızca zorunluluk değil, aynı zamanda özgürlüktür.

Daha önemlisi, ortaklık ne kadar sınırsızsa, bireysel özgürlük o kadar eksiksiz ve yetkindir.

  • Künye: Alexandre Matheron – Spinoza’da Birey ve Topluluk, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, 608 sayfa, 2023

Ewa Majewska – Feminist Antifaşizm (2023)

Kürtaj, şiddet ve sömürü karşıtı feminist mücadelenin yeni örgütlenme biçimleri ve stratejileri neler olabilir?

Tüm dünyada önce neoliberalleşme, ardından muhafazakârlaşma ile birlikte yükselişe geçen sağ/faşizan politikalar karşısında, bu soru belki de hiç olmadığı kadar mühim.

Zira hedef tahtasında kadınlar, LGBTQ+ bireyler, göçmenler ve güvencesizler var.

Yaşama ve bedenlere yöneltilen bu şiddet karşısında Ewa Majewska, feminist mücadeleyi faşizme karşı savaşın tam merkezine yerleştiriyor.

Polonya’daki SiyahProtesto, ABD’de başlayıp tüm dünyaya yayılan #MeToo kampanyası, ardından gelen Uluslararası Kadın Grevi, küresel bir feminist cephenin açılması demek ona göre.

Ve bu cephe hem kuşaklar hem de coğrafyalar arasında kurduğu etkileşim ve dayanışma sayesinde her türlü faşist politikanın karşısına dikilen bir mücadele örgütlüyor.

  • Künye: Ewa Majewska – Feminist Antifaşizm: Ortak Olanın Karşı Kamusallıkları, çeviren: Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, feminizm, 232 sayfa, 2023

Mustafa Demirtaş – Radikal Bir Yenilik Umudu (2023)

Badiou’nun “olay” kavramı üzerine düşünen bu kitap, olay siyasetini hâkim siyasete alternatif bir özgürleştirici ve eşitlikçi müdahale olarak ele almayı öneriyor.

Bunu yaparken de başka bir dünyanın, yeni bir dünyanın olanaklılığını işaret eden olay kavramını yine Badiou’nun “İdea”, “örgütlenme”, “özne” ve “karar” kavramlarıyla ilişkilendiriyor.

Böylece “olay”ın nasıl vuku bulduğunu, nasıl oluyor da yerleşik düzenden, kapitalizmden bir kopuş momenti olduğunu soruşturma imkânı sunuyor.

  • Künye: Mustafa Demirtaş – Radikal Bir Yenilik Umudu: Badiou ve Siyaset, Otonom Yayıncılık, siyaset, 96 sayfa, 2023

Antonio Negri – Marx’ın Hareketi (2023)

Mücadelesinin her sıçrama anında Marx’ı kendine yoldaş bilen İtalyan Operaismo (İşçicilik) hareketi üzerine bir düşünme çabası bu kitap.

Bu hareket, hem nesnelci ve erekselci Marksist geleneğin bakış açısından hem de sermayenin diyalektik ilişkisinden kopuşuyla kendi ontolojik farkını yaratır.

İtalyan Operaismo hareketin özgünlüğü ve güncelliği üzerine düşünen bu kitap, neoliberal yeniden yapılanmaya karşı verilen tüm toplumsal mücadeleleri okurken yararlanabileceğimiz kavramsal bir harita sunuyor.

Bugün canlı emeğin figürü haline “çokluk”un, onun üretken ve yaratıcı gücünün, dolayısıyla ontolojik farkının politikleşmesinin imkânlarını araştırıyor.

  • Künye: Antonio Negri – Marx’ın Hareketi: Tarihsel ve Güncel Bağlamıyla Operaismo, çeviren: Eyüp Eser ve Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık, siyaset, 232 sayfa, 2023