Haru Yamada — Kiku (2025)

Haru Yamada’nın bu kitabı, dinlemeyi yalnızca işitsel bir beceri olarak değil, kültürel, ilişkisel ve etik bir pratik olarak ele alıyor. Yamada’ya göre dinlemek, sesi algılamaktan çok daha fazlasını içeriyor; insanın karşısındakini, bağlamı ve kendisini aynı anda fark ettiği çok katmanlı bir yön bulma becerisi sunuyor. Kitap, dinlemeyi dünyada kaybolmamak için kullanılan bir “insan navigasyon sistemi” olarak düşünmeye davet ediyor.

Kitabın giriş yazısında anlatılan kişisel deneyimler –yanlış durakta inmek, bir yabancının yardımıyla yolu bulmak, Tokyo’daki tren melodileri– dinlemenin hayatın akışını nasıl yönlendirdiğini somutlaştırıyor. Yamada, Japonca “Kiku” (聴く) karakterinin kulak ve “on dört kalp” birleşiminden oluşmasına dikkat çekerek, gerçek dinlemenin yalnızca kulakla değil, çoklu bir duygusal ve zihinsel açıklıkla gerçekleştiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, dinlemenin görsel, bedensel, kültürel ve duygusal boyutlarını birlikte düşünmeyi gerektiriyor.

Kitap boyunca dinlemenin yüzeydeki sözcüklerle sınırlı kalmadığı, dilin “derin yapısını”, yani ilişkisel niyetleri, duygusal enerjileri ve kültürel kodları açığa çıkardığı gösteriliyor. Yamada, dinleyenin pasif bir alıcı olmadığını; hangi sese yanıt verileceğine, nasıl bir mesafe kurulacağına ve dinlemeye devam edip etmemenin anlamına aktif olarak karar verdiğini savunuyor. Bu nedenle dinleme, hem kendini tanıma hem de başkalarıyla ilişki kurma biçimi olarak ele alınıyor.

‘Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı’ (‘KIKU: Japanese Art of Listening’), her bölümde Japon yazı karakterlerinden yola çıkan kavramsal çerçeveler ve gündelik hayata uygulanabilir pratiklerle, dinleme zekâsının geliştirilebilir bir yetkinlik olduğunu ileri sürüyor. Gürültü, yanlış bilgi ve hız çağında kitap, daha iyi konuşmaktan önce daha iyi dinlemenin etik ve insani bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

Haru Yamada — Kiku: Japonların “İyi Dinleme” Sanatı
Çeviren: Şafak Tahmaz • Say Yayınları
Psikoloji • 320 sayfa • 2025

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak (2025)

Jean Grondin’in bu kitabı, Martin Heidegger’in düşüncesini hem tarihsel bağlamı hem de kavramsal derinliği içinde anlaşılır kılan bir giriş niteliğinde. Grondin, Heidegger’i kapalı, karanlık ya da salt teknik bir filozof olarak sunmak yerine, onun felsefesinin merkezindeki temel kaygıyı öne çıkarır: Varlığın unutuluşuna karşı, varlığı yeniden düşünme umudu.

‘Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut’ (‘Comprendre Heidegger’), Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’dan geç dönem metinlerine uzanan düşünsel hattını izlerken, “varlık”, “zaman”, “dünya”, “anlama” ve “yorum” gibi kavramların neden klasik metafiziğin sınırlarını zorladığını açıklar. Grondin’e göre Heidegger’in asıl hedefi yeni bir sistem kurmak değil, düşünmenin yönünü değiştirmekti. Bu nedenle Heidegger felsefesi, hazır cevaplar sunmaktan çok, okuru soru sormaya geri çağıran bir düşünme pratiği önerir.

Grondin, Heidegger’in hermenötikle ilişkisini özellikle vurgular. Anlamanın, soyut bir bilinç etkinliği değil, insanın dünyada-olma tarzından doğan tarihsel ve dilsel bir süreç olduğunu gösterir. Bu çerçevede varlık, nesnelerin arkasında duran sabit bir öz değil; insanla, dil ile ve tarihsel deneyimle birlikte açılan bir ufuk olarak düşünülür. “Başka bir varlık anlayışı” umudu da tam olarak bu noktada belirir.

Kitap, Heidegger’in düşüncesinin yol açtığı tartışmaları ve eleştirileri de göz ardı etmez. Metafiziğe yönelttiği radikal eleştirinin riskleri, dilin aşırı yüceltilmesi ve politik körlük gibi sorunlar dengeli biçimde ele alınır. Grondin, Heidegger’i ne kutsallaştırır ne de mahkûm eder; onu, modern düşüncenin çıkmazlarına karşı zorlayıcı ama vazgeçilmez bir düşünür olarak konumlandırır.

Sonuç olarak ‘Heidegger’i Anlamak’, Heidegger felsefesini daha erişilebilir kılarken, varlık üzerine başka türlü düşünmenin neden hâlâ gerekli ve mümkün olduğunu savunan felsefi bir rehber sunar.

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut
Çeviren: Özkan Gözel • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 308 sayfa • 2025

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i (2026)

Laurence H. Shoup’un bu çalışması, Amerikan Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations – CFR) tarafsız bir düşünce kuruluşu olarak değil, ABD merkezli neoliberal küresel düzenin entelektüel ve kurumsal beyinlerinden biri olarak ele alan açıkça eleştirel bir çalışmadır.

Shoup’a göre CFR, dış politika üzerine “uzman görüş” üreten bağımsız bir forum olmaktan ziyade, finans sermayesi, büyük şirketler, askeri-endüstriyel kompleks ve devlet aygıtı arasında süreklilik sağlayan bir elit ağıdır. ‘Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk’ (‘Wall Street’s Think Tank: The Council on Foreign Relations and the Empire of Neoliberal Geopolitics’), CFR üyelerinin büyük bölümünün Wall Street bankaları, çokuluslu şirketler, enerji tekelleri ve savunma sanayiiyle iç içe geçmiş olmasına dikkat çeker. Bu bağ, ABD dış politikasının “ulusal çıkar” söylemi altında aslında sermayenin küresel çıkarlarını öncelediğini gösterir.

Shoup, CFR’ın özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde neoliberal küreselleşmenin ideolojik meşrulaştırıcısı rolünü üstlendiğini savunuyor. Serbest piyasa reformları, özelleştirme, finansal serbestleşme ve “liberal müdahalecilik”, CFR çevrelerinde hem kaçınılmaz hem de evrensel doğrular olarak sunulur. Bu çerçevede demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemleri, çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik müdahaleleri maskeleyen araçlara dönüşür.

Kitabın en güçlü yanı, CFR’ın doğrudan politika yapmaktan çok, ne düşünülebilir olduğunun sınırlarını çizdiğini göstermesidir. Shoup’a göre CFR, alternatif dünya tasavvurlarını dışlayarak, ABD dış politikasını dar bir elit uzlaşı alanına hapseder. Radikal eşitsizlik eleştirileri, emperyalizm tartışmaları veya küresel Güney perspektifleri bu çerçevenin dışında bırakılır.

Sonuç olarak bu kitap, CFR’ı modern ABD imparatorluğunun sessiz ama etkili mimarlarından biri olarak konumlandırıyor. Neoliberal jeopolitiğin nasıl üretildiğini, normalleştirildiğini ve kurumsallaştırıldığını anlamak isteyenler için rahatsız edici ama aydınlatıcı bir çerçeve sunuyor.

Laurence H. Shoup — Wall Street’in Think Tank’i: Dış İlişkiler Konseyi ve Neoliberal Jeopolitik İmparatorluk
Çeviren: Pelin Tuştaş • Kor Kitap
Siyaset • 528 sayfa • 2026

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık (2026)

Netta Weinstein, Heather Hansen ve Thuy-vy T. Nguyen’in bu kitabı, modern toplumda çoğu zaman olumsuz çağrışımlarla anılan tek başınalığı, bilimsel araştırmalar ışığında yeniden düşünmeye davet ediyor. Yazarlar, yalnızlık ile tek başınalık arasındaki kritik ayrımı merkeze alarak, başkalarıyla bağın yokluğu anlamına gelen yalnızlığın aksine, bilinçli ve gönüllü tek başınalığın psikolojik açıdan besleyici bir deneyim olabileceğini savunuyor.

‘Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü’ (‘Solitude: The Science and Power of Being Alone’), bir yetişkinin uyanık hayatının yaklaşık üçte birini tek başına geçirdiği gerçeğinden hareketle, bu zamanın neden çoğu zaman “boşa geçen” ya da kaçınılması gereken bir alan olarak damgalandığını sorguluyor. Mesele bu zamanı ortadan kaldırmak değil; onu dönüştürmek. Araştırmalar, tek başına geçirilen zamanın doğru koşullarda rahatlama, yeniden enerji toplama, duygu düzenleme ve problem çözme kapasitesini güçlendirdiğini gösteriyor.

Weinstein, Hansen ve Nguyen, psikoloji literatüründeki temel bulguları gündelik hayata uygulanabilir bir çerçeveye taşıyor. Yaratıcılığın artması, içsel motivasyonun güçlenmesi ve kişinin kendi değerleriyle daha sahici bir ilişki kurabilmesi, tek başınalığın sunduğu imkânlar arasında öne çıkıyor. Kitap, bu deneyimin sosyal ilişkilerle çelişmediğini; aksine, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliği arttıkça başkalarıyla olan bağlarının da derinleşebileceğini ileri sürüyor.

Sonuç olarak kitap, tek başınalığı bir eksiklik ya da sorun olarak değil, iyi yaşamanın önemli bir bileşeni olarak ele alıyor. Kendimizle baş başa kalmayı öğrenmenin hem bireysel iyilik hâline hem de daha dengeli ve anlamlı bir hayata açılan güçlü bir kapı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Netta Weinstein, Heather Hansen, Thuy-vy T. Nguyen — Tek Başınalık: Tek Başına Zaman Geçirmenin Bilimi ve Gücü
Çeviren: Zeynep Sultan Doğruer • Albaraka Yayınları
İnceleme • 376 sayfa • 2026

Taner Artvinli — Çoruh Kayıkları (2025)

Taner Artvinli’nin ‘Çoruh Kayıkları’ adlı çalışması, bugün barajlar ve HES’lerle sessizleştirilen Çoruh Nehri’nin hafızasında saklı bir ulaşım ve yaşam kültürünü yeniden görünür kılıyor. Erzurum’un Mescit Dağları’ndan Batum’a uzanan bu kadim hat boyunca, kayıkların yalnızca bir taşıma aracı değil, nehirle birlikte şekillenen bir toplumsal düzenin omurgası olduğunu hatırlatıyor.

Kitap, Çoruh’u küresel bir bağlama yerleştirerek nehirlerin tarih boyunca Alaska’dan Yangtze’ye kadar insan topluluklarını nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Suyun akışı, yalnızca coğrafyayı değil, üretim biçimlerini, gündelik pratikleri ve yerel kültürleri de belirleyen kurucu bir unsur olarak ele alınıyor. Çoruh özelinde ise bu akışın, Artvin’in ekonomik ve toplumsal dokusunu nasıl yoğurduğu etnografik bir dikkatle inceleniyor.

Artvinli, nehir taşımacılığının yanı sıra Çoruh’u çevreleyen karayollarının yaklaşık yüz elli yıllık serüvenini de iz sürerek aktarıyor. 19. yüzyıldan bugüne uzanan ulaşım ağları üzerinden, Artvin’in mekânsal dönüşümünü ve kültürel değişimlerini birlikte okuyor. ‘Çoruh Kayıkları’, kaybolan bir nehir dünyasının izini sürerken, modernleşmenin geride bıraktığı sessiz kopuşları da düşünmeye davet eden bir hafıza çalışması sunuyor.

Taner Artvinli — Çoruh Kayıkları
• Telemak Kitap
Tarih • 252 sayfa • 2025

Gemma Lavender — Kısaca Kuantum Fiziği (2026)

Gemma Lavender’in bu çalışması, kuantum fiziğinin temel kavramlarını kısa, yoğun ve anlaşılır açıklamalarla sunuyor. Kitap, atom altı dünyanın sezgilere aykırı işleyişini okuru korkutmadan tanıtıyor ve kuantum fiziğinin yalnızca fizikçilerin değil, çağdaş dünyayı anlamak isteyen herkesin konusu olduğunu gösteriyor.

‘Kısaca Kuantum Fiziği: Büyük Fikirler Arasında Yolculuk’ (Quantum Physics in Minutes’); dalga-parçacık ikiliği, belirsizlik ilkesi, süperpozisyon ve dolanıklık gibi kuantum teorisinin merkezinde yer alan fikirleri, gündelik benzetmeler ve tarihsel bağlam eşliğinde ele alıyor. Planck, Einstein, Bohr ve Schrödinger gibi isimlerin katkıları üzerinden teorinin nasıl şekillendiğini anlatıyor ve bilimsel devrimlerin ardındaki düşünsel kırılmaları görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda kuantum fiziğinin yalnızca teorik bir alan olmadığını vurguluyor. Lazerlerden yarı iletkenlere, tıbbi görüntülemeden kuantum bilgisayarlara uzanan uygulamalar üzerinden, bu teorinin modern teknolojiyi nasıl mümkün kıldığını açıklıyor. Böylece soyut görünen kavramların günlük yaşamla bağını kuruyor.

Kitap, kısa bölümler halinde ilerleyen yapısıyla okura parçalı ama bütünlüklü bir okuma deneyimi sunuyor. Alanla ilk kez karşılaşanlar için güçlü bir giriş niteliği taşıyor ve kuantum fiziğinin neden bilim tarihinde dönüştürücü bir rol oynadığını sade bir dille ortaya koyuyor. Bu yönüyle kitap, karmaşık bilginin erişilebilir biçimde aktarılmasının başarılı bir örneğini oluşturuyor.

Gemma Lavender — Kısaca Kuantum Fiziği: Büyük Fikirler Arasında Yolculuk
Çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek • Literatür Yayıncılık
Fizik • 160 sayfa • 2026

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım (2026)

Jacob Blumenfeld’in bu çalışması, Max Stirner’in düşüncesini anarşizm, bireycilik ya da nihilizm gibi yerleşik etiketlere sıkıştırmadan, onu özgün felsefi mantığı içinde yeniden okumayı amaçlıyor. Blumenfeld’e göre Stirner, modern siyasetin ve ahlakın temelini oluşturan tüm “kutsal” soyutlamaları —devlet, toplum, insanlık, ahlak, haklar— radikal biçimde çözüyor ve bireyin bu kavramlar karşısındaki boyun eğişini sorguluyor.

‘Meselemi Hiç’e Bıraktım’ (‘All Things Are Nothing to Me’), Stirner’in ‘Biricik ve Mülkiyeti’nde geliştirdiği “biricik” kavramını merkeze alarak, öznenin sabit bir öz, kimlik ya da evrensel tanım üzerinden değil, sürekli değişen, somut ve ilişkisel bir varoluş olarak düşünüldüğünü gösteriyor. “Bana hiçbir şey kutsal değil” ifadesi, Blumenfeld’e göre basit bir yıkıcılık değil; iktidarın düşünsel dayanaklarını boşa çıkaran sistematik bir eleştiri biçimi. Stirner, özgürlüğü soyut ideallerde değil, bireyin kendi gücünü kullanma ve ilişkilerini kendi çıkarı doğrultusunda kurma kapasitesinde temellendiriyor.

Blumenfeld, Stirner’in düşüncesini Hegel sonrası Alman felsefesi, Feuerbach’ın insan özcülüğü ve modern sol gelenekle karşılaştırarak, onun neden hem anarşistler hem de Marksistler tarafından dışlandığını açıklıyor. Stirner’in felsefesi, kolektif kurtuluş anlatılarına mesafeli dururken, bireysel özerkliği siyasal düşüncenin merkezine yerleştiriyor. Bu yönüyle kitap, Stirner’i sadece provokatif bir figür olarak değil, modern siyaset felsefesinin sınırlarını zorlayan tutarlı ve rahatsız edici bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım: Max Stirner’in Biricik Felsefesi
Çeviren: Güney Çeğin, A. Halim Karaosmanoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi (2025)

Zainab Bahrani’nin bu çalışması, Mezopotamya sanatını ve mimarisini estetik nesneler toplamı olarak değil, toplumsal, siyasal ve düşünsel dünyayla iç içe geçmiş bir kültürel pratik olarak ele alıyor. Bahrani, Sümerlerden Asur ve Babil uygarlıklarına uzanan geniş bir zaman aralığında üretilen görsel formların, iktidar ilişkilerini, dinsel inançları ve toplumsal hiyerarşileri nasıl kurduğunu ve görünür kıldığını inceliyor.

‘Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi’ (‘Mesopotamia: Ancient Art & Architecture’), heykeller, rölyefler, silindir mühürler, saraylar, tapınaklar ve kent planları üzerinden Mezopotamya görsel kültürünün temel ilkelerini çözümlüyor. Bahrani, bu eserlerin “temsili” gerçekliği yansıtmaktan çok, onu üreten ve düzenleyen bir işlev gördüğünü vurguluyor. Görüntü, mimari ve yazı arasındaki ilişkiyi birlikte düşünerek, sanatın ritüel, siyaset ve gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bahrani, Batı sanat tarihinin kullandığı estetik ölçütlerin Mezopotamya sanatını anlamakta yetersiz kaldığını savunuyor. Perspektif, natüralizm ya da bireysel sanatçı fikri yerine, tekrar, hiyerarşik ölçek, sembolik düzen ve kolektif üretim gibi kavramları merkeze alıyor. Böylece Mezopotamya sanatının kendine özgü görme ve anlam üretme biçimlerini açığa çıkarıyor.

Kitap, antik Yakın Doğu sanatını modern kategorilerle sınırlamadan okumayı öneren eleştirel bir çerçeve sunuyor. Kitap, sanat tarihi, arkeoloji ve kültürel çalışmalarla ilgilenen okurlar için, Mezopotamya’nın görsel dünyasını tarihsel bağlamı içinde derinlikli ve bütüncül biçimde anlamayı mümkün kılıyor.

Zainab Bahrani — Mezopotamya: Eskiçağ Sanatı ve Mimarisi
Çeviren: Aymesey Albay • Yapı Kredi Yayınları
Sanat • 320 sayfa • 2025

Banu Mustan Dönmez — Müziğin Kökeni Üzerine (2025)

Banu Mustan Dönmez’in ‘Müziğin Kökeni Üzerine’ adlı kitabı, müziği yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, insanın dünyayla kurduğu en eski ve en derin ilişki biçimlerinden biri olarak ele alıyor. Çalışma, müziğin kökeni sorusunu “ilk ne zaman ortaya çıktı” gibi indirgemeci bir çizgide değil; müziğin ne olduğu, hangi bağlamlarda anlam kazandığı ve insan yaşamında nasıl işlev gördüğü üzerinden tartışıyor.

Kitap, müzikolojinin tarihsel gelişimini aktararak başlıyor ve müziğin Batı düşüncesindeki kavramsal temellerini ele alıyor. “Müz” kavramı üzerinden sanat, bilgi ve ilham arasındaki bağları kurarken, müziğin mitolojik ve felsefi kökenlerini görünür kılıyor. Ardından ses, gürültü ve müzik ayrımı üzerinden müziğin ontolojik yapısını tartışıyor ve müziğin yalnızca fiziksel bir olgu değil, kültürel bir inşa olduğunu gösteriyor.

Dönmez, müziğin evrensel biyolojik yönleri ile kültürel belirleyiciler arasındaki ilişkiyi dengeli bir biçimde ele alıyor. Müziğin ritüel, toplumsal iletişim, eğitim ve terapi gibi alanlarda nasıl işlediğini örneklerle tartışıyor. Feminist müzikolojiye ayrılan bölümde ise müzik tarihindeki cinsiyet temelli kör noktaları sorguluyor ve müziğin üretim süreçlerini eleştirel bir bakışla yeniden düşünüyor.

Son bölümlerde müzik, teknoloji ve yapay zekâ ilişkisi ele alınıyor ve müziğin geleceğine dair sorular gündeme getiriliyor. ‘Müziğin Kökeni Üzerine’, müziği tarihsel, kültürel ve düşünsel katmanlarıyla birlikte ele alan, disiplinlerarası yaklaşımıyla alanında önemli bir kaynak.

Banu Mustan Dönmez — Müziğin Kökeni Üzerine
• Bağlam Yayınları
Müzik • 167 sayfa • 2025