Aleksandr Meşçeryakov – Yaşama Uyanmak (2025)

Alexander Meşçeryakov’un bu kitabı, iletişim ve bilinç gelişiminin sınırlarını zorlayan etkileyici bir eğitim deneyimini anlatıyor. Meşçeryakov, Sovyetler Birliği’nde sağır ve kör çocuklarla yürütülen pedagojik çalışmaları hem insani hem de felsefi bir yaklaşımla ele alıyor. ‘Yaşama Uyanmak: Sovyetler Birliği’nde Kör-Sağır Çocukların Eğitimi Üzerine’ (‘Awakening To Life: on the education of deaf-blind children in the Soviet Union’), duyusal yoksunluk içinde dünyaya gelen çocukların, uygun yöntemlerle eğitildiklerinde toplumsal ve bireysel yaşama nasıl katılabildiklerini ortaya koyuyor.

Kitabın merkezinde, Zagorsk’taki ünlü eğitim kurumunda geliştirilen özel pedagojik yaklaşım yer alıyor. Meşçeryakov, çocukların eller aracılığıyla dünyayı tanımalarını sağlayan “dokunsal iletişim” yöntemini ayrıntılı biçimde açıklıyor. Bu yaklaşım, sadece akademik beceriler kazandırmayı değil, çocukların duygu, kimlik ve toplumsal aidiyet hissi geliştirmesini de hedefler. Yazar, duyusal engellerin zihinsel gelişim önünde mutlak bir engel olmadığını; uygun sosyal çevre ve pedagojik destekle bu engellerin aşılabileceğini vurguluyor.

Kitap, Sovyet pedagoji geleneğinin kolektivist ve insan merkezli yönünü de sergiliyor. Eğitimin amacı yalnızca bireyi bilgiyle donatmak değil, onun toplumla kurduğu ilişkiyi dönüştürmektir. Meşçeryakov’un yaklaşımı, Vygotsky’nin sosyal-kültürel kuramından etkilenmiş; bireyin zihinsel gelişimi, sosyal etkileşim ve ortak deneyim aracılığıyla gerçekleşir. Sağır-kör çocukların eğitimi bu açıdan bir istisna değil, pedagojik potansiyelin uç bir örneği olarak değerlendirilir.

‘Yaşama Uyanmak’, yalnızca özel eğitim alanına değil, insan doğasına, dilin ve ilişkilerin kurucu rolüne dair temel sorulara da ışık tutuyor. Meşçeryakov’un çalışması, eğitimin gücüne dair evrensel ve umut dolu bir tanıklık.

  • Künye: Aleksandr Meşçeryakov – Yaşama Uyanmak: Sovyetler Birliği’nde Kör-Sağır Çocukların Eğitimi Üzerine, çeviren: Ümit Şenesen, Yordam Kitap, eğitim, 304 sayfa, 2025

Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu (2025)

Stefanie Stahl’ın bu kitabı, ilişkilerde yaşanan kararsızlık, kaçınma ve bağlanma sorunlarını psikolojik bir zeminde analiz ediyor. “Jein” – yani “hem evet hem hayır” – kelimesiyle tanımlanan bu durum, bireylerin sevgi ve yakınlık arzusuyla, özgürlük ve kontrol kaybı korkusu arasında sıkışıp kalmalarını ifade eder. Stahl, bu çelişkili duyguların ardında yatan bağlanma türlerini ortaya koyuyor ve okuyucuya bu döngüleri kırmak için pratik çözümler sunuyor.

‘Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi’ (‘Jein!: Bindungsängste erkennen und bewältigen. Hilfe für Betroffene und deren Partner’), erken çocukluk deneyimlerinin bireyin bağlanma biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlatırken, özellikle güvenli, kaçıngan ve kaygılı bağlanma tarzlarının ilişkilerdeki yansımalarını örneklerle açıklar. Bağlanma korkusuna sahip bireylerin sıklıkla yakınlıktan kaçınmak, mesafe koymak ya da partnerine karşı aşırı eleştirel olmak gibi davranışlar sergilediğini belirtiyor. Ancak bu davranışlar altında yatan temel motivasyonun, reddedilme ve kendini kaybetme korkusu olduğunu vurguluyor.

Stahl, yalnızca bu sorunu yaşayan bireylere değil, onların partnerlerine de rehberlik ediyor. Empati geliştirmeyi, kişisel sınırları tanımayı ve sağlıklı iletişim yollarını öğretmeyi amaçlıyor. Terapötik egzersizler ve öz-farkındalık çalışmalarıyla okuyucunun kendi duygusal kalıplarını tanımasına ve değiştirmesine yardımcı oluyor. Kitap boyunca “içsel çocuk” kavramı öne çıkıyor; bireyin geçmişten taşıdığı duygusal yaraların bugünkü ilişkilerini nasıl etkilediği gösteriliyor.

Kitap, yalnızca ilişkilerde yaşanan zorluklara çözüm sunmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi hedefler. Bağlanma korkusunu aşmak isteyen herkes için güçlü, anlaşılır ve umut verici bir yol haritasıdır.

  • Künye: Stefanie Stahl – Bağlanma Korkusu: Mağdurlar ve Partnerleri İçin Baş Etme Rehberi, çeviren: Ceyda Aydın, İletişim Yayınları, psikoloji, 248 sayfa, 2025

Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet (2025)

Militarizm yalnızca askerî kurumlar ve ideolojilerle sınırlı kalmayan, toplumsal yapının her katmanına sirayet eden bir tahakküm biçimidir. Adem Yavuz Elveren’in çalışması, militarizmi ataerkil düzenin ayrılmaz bir parçası olarak ele alarak, iktidar ilişkilerinin cinsiyetçi boyutunu gözler önüne seriyor. Bu bağlamda, militarist ideolojilerle beslenen erkeklik kurgusunun yalnızca orduya itaat eden değil, aynı zamanda tahakküm kuran bir “erkek” figürü yarattığı vurgulanıyor. Askerliğin bireyi “oğlan”lıktan “erkekliğe” geçirdiği yönündeki toplumsal kabuller, bu yeni erkeklik halinin içinde iktidara sadakati ve şiddeti meşru gören bir zihniyet dünyasını barındırıyor.

Kitap, militarizmin erkekliği nasıl kahramanlık, dayanıklılık ve şiddet kapasitesi üzerinden tanımladığını irdeleyerek, bu yapının kadınları nasıl sistematik biçimde ötekileştirdiğini gösteriyor. Kadınlar ve kadınsı kodlarla ilişkilendirilen tüm unsurlar, militarist kültürde aşağılanmaya ve bastırılmaya mahkûm edilmiştir. Bu nedenle, militarizmin etkilerini anlamak için yalnızca politik ya da ideolojik çözümlemeler değil, toplumsal cinsiyet perspektifi de şarttır. Aksi halde, militarizmin meşruiyetini sağlayan ataerkil tahakküm biçimleri eksik anlaşılır.

Elveren’in çalışması, bu karmaşık yapıları çözümleyerek feminist ve barış odaklı düşünsel mücadeleye değerli bir katkı sunuyor. Yazarın kendi deneyimlerini analiz sürecine dâhil etmesi ise, metni sadece akademik değil, aynı zamanda içten ve sahici kılıyor. Bu yönüyle eser, şiddetsiz ve eşitlikçi bir dünya inşa etmeye çalışan tüm toplumsal hareketler için güçlü bir yol haritası niteliği taşıyor.

Künye: Adem Yavuz Elveren – Militarizm ve Toplumsal Cinsiyet: İktisadi Bir İnceleme, İmge Kitabevi, inceleme, 239 sayfa, 2025

Kolektif – Gaspar Noé (2025)

Geoffrey Lokke’nin derlediği bu kitap, Arjantin asıllı Fransız yönetmen Gaspar Noé’nin kariyeri boyunca farklı zamanlarda verdiği röportajlardan oluşan bir derlemedir. ‘Gaspar Noé’ (‘Gaspar Noé: Interviews’) Noé’nin sansasyonel filmlerinin ardındaki düşünsel zemini, estetik tercihlerini ve sinemaya yaklaşımını anlamaya olanak tanıyor. Kitap boyunca Noé, hem kişisel deneyimlerini hem de sinema dili üzerine fikirlerini samimi ve zaman zaman provokatif bir üslupla dile getiriyor.

Noé, sinemayı izleyicide fiziksel ve duygusal bir etki bırakması gereken bir araç olarak görür. Irreversible, Enter the Void, Love ve Climax gibi filmleri üzerinden yapılan söyleşilerde, zaman, hafıza, bilinç ve ölüm gibi temaları nasıl işlediğini, anlatı yapısının neden konvansiyonel kalıpları yıktığını açıklıyor. Uzun plan sekanslara, ani kamera hareketlerine ve yüksek ses tasarımına olan ilgisi, izleyiciyi pasif bir gözlemciden çok bedenine dokunulan bir deneyimleyiciye dönüştürme arzusuyla ilişkilidir.

Kitapta Noé’nin Stanley Kubrick, Alejandro Jodorowsky ve Pier Paolo Pasolini gibi yönetmenlere duyduğu hayranlık, onun sinema tarihine nasıl baktığını da gösteriyor. Sansürle, eleştiriyle ve izleyici tepkileriyle kurduğu ilişki; provokasyonu estetik bir araç olarak kullanma biçimiyle açıklanıyor. Özellikle Irreversible’ın yarattığı tartışmalar, onun sınırları bilinçli biçimde zorlayan bir sanat anlayışına sahip olduğunu gözler önüne seriyor.

Noé, sinemanın “güzel” olmak zorunda olmadığını, asıl görevinin duyguları sarsmak ve gerçekliğe alternatif hisler üretmek olduğunu savunuyor. Bu söyleşiler, onun kışkırtıcı imgelerinin ardındaki etik, felsefi ve estetik motivasyonları açığa çıkarıyor. Kitap, yalnızca bir yönetmeni tanımak için değil, sinemanın sınırlarını yeniden düşünmek isteyenler için de önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Gaspar Noé, derleyen: Geoffrey Lokke, çeviren: Selim Özgül, Agora Kitaplığı, sinema, 288 sayfa, 2025

Wolfgang Kemp – Fotoğrafın Tarihi (2025)

Wolfgang Kemp’in bu kitabı, fotoğrafın teknik bir buluş olmaktan çıkıp modern sanatın, belgelemenin ve görsel kültürün temel yapı taşlarından biri hâline gelme sürecini tarihsel bir çizgide anlatıyor. ‘Fotoğrafın Tarihi: Daguerre’den Gursky’ye’ (‘Geschichte der Fotografie: Von Daguerre bis Gursky’), 19. yüzyıl başlarında Louis Daguerre’in dagereotipiyle başlayan serüveni, 20. yüzyılın sonlarında Andreas Gursky’nin dijital manipülasyonla geniş ölçekli çalışmalara imza attığı dönemlere kadar izliyor.

Kemp, tarihsel anlatısını sadece kronolojik değil, aynı zamanda tematik bir yaklaşımla kuruyor. Fotoğrafın icadı, başlangıçta bilimsel bir araç ve belgeleme yöntemi olarak görülürken; kısa sürede sanatçılar, gazeteciler, politik aktörler ve toplumun çeşitli kesimleri için vazgeçilmez bir anlatı biçimi hâline gelir. Fotoğrafın hakikatle ilişkisi, belge niteliği, estetik işlevi ve ideolojik araç olarak kullanımı, kitabın temel tartışma eksenlerini oluşturuyor.

Yazar, Julia Margaret Cameron’un duygu yüklü portrelerinden, August Sander’in toplumsal tipolojilerine; Man Ray’in sürrealist deneylerinden, Robert Capa’nın savaş karelerine; Cindy Sherman’ın kimlik oyunlarından, Andreas Gursky’nin devasa dijital kompozisyonlarına uzanan geniş bir fotoğrafçı yelpazesi sunuyor. Her bir sanatçının teknik ve estetik tercihleri, dönemin kültürel bağlamıyla birlikte değerlendiriliyor.

Kemp’in kitabı, aynı zamanda fotoğraf kuramına dair temel tartışmalara da yer veriyor. Walter Benjamin’in “mekanik yeniden üretim” düşüncesinden Roland Barthes’ın “punctum ve studium” kavramlarına kadar birçok kuramsal yaklaşım, görsel örneklerle birlikte işleniyor. Bu sayede kitap, yalnızca görsel bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda görme biçimlerimize dair eleştirel bir rehber sunuyor.

‘Fotoğrafın Tarihi’, hem görsel hafızayı şekillendiren ustaları hem de teknolojik ve sosyo-politik dönüşümleri takip ederek, fotoğrafın geçmişten bugüne taşıdığı estetik, etik ve ideolojik yükleri derinlemesine inceliyor. Görsel kültürle ilgilenen herkes için kapsamlı ve düşündürücü bir başvuru kaynağı.

  • Künye: Wolfgang Kemp – Fotoğrafın Tarihi: Daguerre’den Gursky’ye, çeviren: Ahmet Can Akyol, Runik Kitap, fotoğraf, 126 sayfa, 2025

Paul Kennedy – Denizde Zafer (2025)

Paul Kennedy’nin bu çalışması, 2. Dünya Savaşı’nın deniz gücü ekseninde nasıl şekillendiğini ve savaş sonrası küresel düzeni nasıl etkilediğini kapsamlı biçimde anlatıyor. ‘Denizde Zafer: 2. Dünya Savaşında Deniz Gücü ve Küresel Düzenin Dönüşümü’ (‘Victory at Sea: Naval Power and the Transformation of the Global Order in World War II’), tarihsel olayları sadece askeri başarı ya da yenilgilerle sınırlı görmeyip, denizcilik teknolojilerindeki dönüşümler, stratejik düşüncedeki kırılmalar ve küresel güç dengelerindeki kaymalar üzerinden yorumluyor. Bu yönüyle kitap, savaşın yalnızca karada değil, açık denizlerde de kazanıldığını vurgulayan bir analiz.

Kennedy, savaş öncesinde İngiliz İmparatorluğu’nun deniz üzerindeki hâkimiyetine dikkat çekerken, bu üstünlüğün savaşla birlikte nasıl zayıfladığını ve yerini ABD’nin yükselen deniz gücüne bıraktığını gösteriyor. Pasifik’te Japonya’ya karşı verilen mücadele, Atlantik’teki U-bot tehditleri, uçak gemilerinin devreye girmesi ve radar gibi yeni teknolojilerin kullanılması, deniz savaşlarının seyrini dramatik biçimde değiştirdi. Kennedy, bu teknolojik ve taktik dönüşümün siyasi sonuçlarına da odaklanarak, deniz üstünlüğünün yalnızca savaşı değil, barışı da şekillendirdiğini savunuyor.

Kitapta, Almanya ve Japonya gibi kara gücüne dayalı askeri stratejilerin, deniz ticareti ve ulaşımı kontrol eden devletlere karşı neden başarısız kaldığı ayrıntılı biçimde analiz ediliyor. ABD’nin okyanuslar arası projeksiyon gücü kazanması, savaş sonrası küresel düzenin merkezine yerleşmesinde belirleyici oldu. Böylece kitap, deniz gücünün sadece savaşın değil, yeni bir dünya düzeninin mimarı olduğunu ileri sürüyor.

Kennedy’nin zengin arşiv bilgisi ve stratejik tarih yorumlarıyla yazdığı bu eser, yalnızca bir askeri tarih kitabı değil, aynı zamanda dünya siyasetini denizden okuyan güçlü bir analizdir. Hem savaşın gidişatını hem de 20. yüzyılın küresel güç haritasını anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak.

  • Künye: Paul Kennedy – Denizde Zafer: 2. Dünya Savaşında Deniz Gücü ve Küresel Düzenin Dönüşümü, çeviren: İrem Kutluk, Alfa Yayınları, tarih, 466 sayfa, 2025

Zygmunt Bauman, Keith Tester – Bauman ile Sohbetler (2025)

Zygmunt Bauman ile Keith Tester’in söyleşilerini bir araya getiren bu kitap, modern toplumun kırılgan yapısını, bireyin çağdaş dünyadaki konumunu ve değişen değer sistemlerini derinlemesine inceleyen bir diyalog. Bauman’ın sosyolojik bakışı, Tester’in dikkatli ve sezgisel sorularıyla yön buluyor; bu söyleşilerde modernlik, postmodernlik, etik, kimlik ve toplumsal sorumluluk gibi ana kavramlar canlı ve samimi bir dille tartışılıyor.

Bauman, modern dünyanın bireyi özgürleştirme vaadini sorgularken, bu özgürlüğün aynı zamanda yalnızlık, güvencesizlik ve sürekli seçim baskısıyla örülü olduğunu vurguluyor. “Akışkan modernlik” kavramını ayrıntılandırırken, bireyin sabit kimliklerden uzaklaşarak sürekli kendini yeniden inşa etmek zorunda kaldığını, bunun da insanı köksüz ve tedirgin bir varlık hâline getirdiğini dile getiriyor. Bu bağlamda tüketim toplumunun birey üzerindeki etkisi, artık yalnızca ekonomik değil, varoluşsal bir mesele olarak ele alınıyor.

Tester ile olan söyleşilerde Bauman, etik sorumluluğu da merkeze alıyor. Bireyin ötekiyle kurduğu ilişki, özgürlükle sorumluluk arasındaki gerilim ve insanlığın ortak kaderi üzerine yaptığı yorumlar, kitabın en dokunaklı bölümlerini oluşturuyor. Etik, onun için sistemin değil, bireysel vicdanın ve karşılaşmanın alanıdır. Bu nedenle Bauman, modern kurumların insanı anonimleştiren doğasına karşı kişisel sorumluluğu savunuyor.

‘Bauman ile Sohbetler’ (‘Conversations with Zygmunt Bauman’) , Bauman’ın sadece bir düşünür olarak değil, aynı zamanda bir tanık olarak konuştuğu bir zemin sunuyor. Nazizm, Holokost, göç ve küreselleşme gibi tarihsel travmalar üzerinden bireyin tarih karşısındaki çaresizliğini ve direncini işliyor. Kitap, sadece sosyolojiye değil, çağımızın insani durumuna dair derinlikli bir iç görü sunan bir söyleşi kitabı.

  • Künye: Zygmunt Bauman, Keith Tester – Bauman ile Sohbetler, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, söyleşi, 192 sayfa, 2025

Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü (2025)

Sinan Tankut Gülhan’ın bu çalışması, 1968’in politik patlamasından filizlenen Yeni Kent Sosyolojisi’nin yükselişini ve dönüşümünü, eleştirel bir mercekten yeniden tartışmaya açıyor. Gülhan, Marx’ın yapısal analizlerinden Lefebvre’in mekân kuramına, Harvey’nin kriz teorisinden Castells’in iletişim ağlarına uzanan entelektüel güzergâhı izleyerek kenti yalnızca fiziksel bir alan değil, ideoloji, ekonomi-politik ve çelişkilerle örülmüş dinamik bir yapılar bütünü olarak yeniden tanımlıyor.

Kitap, kapitalizmin kriz döngülerinin kent mekânını nasıl dönüştürdüğünü gösterirken, özellikle Harvey’nin kriz çözümlemesini merkeze alıyor. Gülhan, bu çözümlemeyi Türkiye bağlamında yorumlayarak devlet-sermaye ilişkisinin kentsel dokuda nasıl somutlaştığını, bu ilişkinin hangi araçlarla krizi hem çözmeye hem de yeniden üretmeye hizmet ettiğini irdeliyor. Böylece kent, sadece barınma ya da ulaşım gibi teknik meselelerle değil, sınıfsal, ideolojik ve tarihsel boyutlarıyla ele alınıyor.

Gülhan’ın metni, akademik titizlikle örülmüş kuramsal bir müdahale olduğu kadar, toplumsal bir çağrıdır da. Yeni Kent Sosyolojisi’nin umutlarını ve başarısızlıklarını anlamaya çalışırken, okuyucuyu kentle yeniden kurabileceği eleştirel bir ilişkiye davet ediyor. Kentsel yaşamın sadece planlamacılara ya da sermayeye bırakılmaması gerektiğini vurgulayan bu çalışma, kentte hak sahibi olmanın –barınma, ulaşım, doğayla uyum içinde yaşama hakkı gibi– yeniden siyasal gündeme taşınması gerektiğini savunuyor.

‘Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü’, yalnızca geçmişin akademik mirasını tartışmakla kalmaz; günümüz kent mücadelelerine ışık tutan, kuramı pratikle buluşturan bir yol haritası sunar. Bu yönüyle, eleştirel kent çalışmalarına katkı veren cesur bir müdahale niteliğinde.

  • Künye: Sinan Tankut Gülhan – Yeni Kent Sosyolojisinin Yükselişi ve Çöküşü, Nika Yayınevi, sosyoloji, 178 sayfa, 2025

Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi (2025)

Michael Sommer’in bu eseri, Antik Akdeniz dünyasının ekonomik yaşamını tarihsel, toplumsal ve coğrafi bağlamlarıyla birlikte ele alarak kapsamlı bir perspektif sunuyor. ‘Antik Çağ’da Ekonomi’ (‘Wirtschaftsgeschichte der Antike’), Antik Yunan’dan Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan geniş bir zaman aralığında, ekonominin nasıl işlediğini, kimlerin üretici ve tüketici olduğunu, hangi yapıların ekonomik faaliyetleri belirlediğini sorguluyor. Bu eser, modern ekonomi anlayışını doğrudan uygulamak yerine, antik dünyaya özgü ekonomik mantığı anlamayı amaçlıyor.

Yazar, öncelikle Antik Çağ’da ekonominin modern anlamdaki piyasa odaklı bir sistemden ziyade, büyük ölçüde yerel, kendine yeterli ve statü temelli olduğunu vurguluyor. Tarım, ekonominin temelini oluşturur; toprak sahibi aristokratlar, köle emeğiyle üretim yapar. Para kullanımı, vergilendirme, ticaret ağları ve emeğin organizasyonu gibi unsurlar antik şehirlerin büyümesiyle birlikte çeşitlenir, ancak bu süreçler genellikle siyasi ve toplumsal hiyerarşilerin gölgesinde gelişir.

Sommer ayrıca, antik dünyadaki ticaretin sınırlı ama etkili olduğunu, özellikle liman kentlerinde ve kolonilerde dışa açık ekonomik yapıların oluştuğunu belirtiyor. Roma İmparatorluğu döneminde bu yapılar daha kurumsallaşmış, taşımacılık ve vergi sistemleri sayesinde geniş bir ekonomik ağ inşa edilmiştir. Ancak bu ağlar, üretimden çok kaynak aktarımı ve yeniden dağıtım temelli bir ekonomi yaratmıştır.

Kitap, ekonomik davranışların sadece maddi değil, aynı zamanda kültürel ve politik etkenlerle şekillendiğini göstererek antik ekonomi tarihine bütüncül bir yaklaşım sunuyor. Sommer’in çalışması, geçmişin ekonomi anlayışını modern kategorilerle değil, kendi zamanının dinamikleriyle anlamaya yönelen tarihsel bir duyarlılıkla kaleme alınmış. Bu yönüyle eser, Antik Çağ’ın ekonomik dokusunu sade ama derinlemesine bir şekilde aktaran önemli bir başvuru kaynağıdır.

  • Künye: Michael Sommer – Antik Çağ’da Ekonomi, çeviren: Tuna Akçay, Runik Kitap, tarih, 124 sayfa, 2025

Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum (2025)

Miguel de Beistegui’nin bu çalışması, klasik ontolojiyi yeniden düşünmeye çağıran ve felsefeyi sabit varlık anlayışından koparıp oluşa, fark’a ve hareket’e odaklayan güçlü bir müdahale. ‘Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe’ (‘Truth and Genesis: Philosophy as Differential Ontology’), Heidegger ve Deleuze başta olmak üzere çağdaş kıta felsefesinin temel figürlerinden esinle, hakikati durağan bir öz değil, ortaya çıkış (genesis) ve fark (differance) süreçleriyle kavranması gereken dinamik bir yapı olarak yorumluyor.

Beistegui, felsefenin görevinin “doğruyu söylemek” değil, hakikatin nasıl oluştuğunu, yani bir şeyin nasıl “hakikat hâline geldiğini” anlamak olduğunu savunuyor. Bu bağlamda hakikat, varlığın bir temsili değil, onun görünür hâle geliş sürecidir. Klasik metafizik anlayışın aksine, felsefenin amacı sabitlik değil, değişim, köken değil, oluş, öz değil, farktır. Bu noktada Beistegui’nin “fark ontolojisi” dediği yaklaşım devreye girer: varlığı sabit kategorilerle değil, birbirinden farklılaşan ilişkiler ve geçişlerle düşünmek.

Kitap boyunca Deleuze’ün “farkın önceliği” düşüncesiyle Heidegger’in “Varlığın tarihi” yaklaşımı bir araya getirilir. Bu sentez, felsefeyi yalnızca anlam üretimiyle değil, aynı zamanda bu anlamın nasıl üretildiğiyle, ortaya çıktığı koşullarla ilgilenen yaratıcı bir etkinlik olarak tanımlar. Böylece düşünce, temsilden çok edimsel bir güç, sabit doğrulardan çok hareket halindeki bir yaratım süreci hâline gelir.

‘Hakikat ve Oluşum’, okuyucusunu felsefeye bir sistem değil, bir açılım; bir tanım değil, bir soru olarak yaklaşmaya çağırıyor. Ontolojiyi yeniden şekillendiren bu yaklaşım, yalnızca akademik felsefeye değil, dünyayı kavrayış biçimimize de kökten bir alternatif sunuyor: Hakikat, kökeni sabitlenmiş bir “şey” değil, sürekli oluşan, farklılaşan ve anlam kazanan bir süreçtir.

  • Künye: Miguel de Beistegui – Hakikat ve Oluşum: Diferansiyel Ontoloji Olarak Felsefe, çeviren: Sinem Özer, Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 464 sayfa, 2025