E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı (2025)

“Dünyadan en uzak yıldızı arıyorum, orada kendime bir beşik ve bir tabut yapmak için, benden yeniden doğmak ve bende ölmek için.”

“O zamanlar beni genelevler ve kütüphanelerden başka hiçbir şey cezbetmiyordu”

Emil Michel Cioran anadili olan Rumence’de yazdığı bu son eserinde düşüncenin sınırlarında dolaşan, metafizik bir yorgunluk ve varoluşsal çöküntüyle yoğrulmuş aforizmalar sunuyor. ‘Düşüncelerin Günbatımı’ (‘Le crépuscule des pensées’), sadece felsefî bir metin değil, aynı zamanda umutsuzluğun edebî bir biçimde dile geldiği bir iç hesaplaşmadır. Cioran, aklın ve düşüncenin nihai bir çözüm sunmadığını; aksine, insanı daha derin bir çıkışsızlığa sürüklediğini söylüyor.

Kitap boyunca yazar, bilgiye ve düşünceye dair bir alacakaranlık duygusu yaratır. Ona göre düşünmek, aslında bir tür acı çekmektir; çünkü varoluşun trajik doğası, ne kadar düşünülürse o kadar keskinleşir. Düşünce, insanın anlam arayışında başvurduğu en güçlü araç gibi görünse de, sonunda onu yorgun, kırılgan ve kendiyle baş başa bırakır.

Cioran, dini, ahlakı, zamanı ve bilinci sorgularken, hiçbir kesinlik sunmaz. Aksine, tüm mutlakları çürütür ve boşlukla yüzleşmeyi önerir. Bu anlamda eser, nihilizmin ve mistik bir umutsuzluğun izlerini taşır. Ancak Cioran’ın karamsarlığı, sıradan bir kötümserlikten farklıdır; bu karanlık bakış açısı, aynı zamanda yüksek bir bilinç seviyesinin ve derin bir içgörünün ürünüdür.

‘Düşüncelerin Günbatımı’, insan aklının kendiyle çatışmasını ve varoluşun ağırlığını duyumsatan keskin cümlelerle örülü. Her aforizma, hem bir sarsıntı hem de bir çağrıdır: Anlamdan kaçmak değil, onun yıkıntıları arasında dürüstçe kalabilmek. Cioran’ın dünyasında düşünce, bir kurtuluş değil, belki de en estetik biçimiyle yaşanan yenilgidir.

  • Künye: E. M. Cioran – Düşüncelerin Günbatımı, çeviren: İsmet Birkan, Jaguar Kitap, felsefe, 248 sayfa, 2025

Turgay Gülpınar – Yerel Hükümet: Gültepe (2025)

Belediyeler, modern devletin yönetim yapısında çift yönlü bir rol üstlenir: Bir yandan merkezî otoriteye karşı yerel taleplerin örgütlendiği, özerkleşme potansiyeli taşıyan yapılar olarak görülürken, öte yandan merkezî yönetimin geniş coğrafyalarda etkili olabilmesi için vazgeçilmez birer araçtır. Bu çift yönlü karakter, belediyelerin varoluşunu teknik değil, doğrudan politik bir meseleye dönüştürür. Çünkü yerel yönetimlerin işleyiş biçimi, bir toplumun demokratik kültürünün niteliğine dair önemli ipuçları sunar.

Turgay Gülpınar’ın ‘Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973–1980)’ adlı çalışması, bu politik gerilimi somut bir örnek üzerinden anlatıyor. İzmir’e yalnızca birkaç kilometre uzaklıktaki Gültepe beldesi, kısa süren özerk yönetim pratiğiyle dikkat çeker. Yazar, Gültepe’yi sadece bir belediye modeli olarak değil, aynı zamanda yerel siyaset kültürünün dinamiklerini barındıran bir alan olarak inceliyor.

1980 darbesi sonrasında tüzel kişiliği sona erdirilen Gültepe Belediyesi örneği, yerel özerklik kavramını salt hukuki bir statüden ibaret görmeyen bir yaklaşım sunuyor. Gülpınar, özerkliği yukarıdan tanımlanmış bir çerçeve olarak değil, yerelin kendi ihtiyaç ve pratiklerinden doğan ilişkisel bir süreç olarak ele alıyor. Böylece yerel yönetimin anlamı, teknik idare değil, yerelden kurulan siyasal bir alan olarak yeniden tanımlanıyor.

Bu perspektif, Türkiye’de yerelliğe bakışın dönüşümünü anlamak için kritik bir zemin sunuyor. Yerel özerklik, yalnızca yönetsel bir tercih değil; katılımcı demokrasi anlayışının temel taşıdır. Gültepe örneği de, bu potansiyelin kısa süreli ama güçlü bir yansıması.

  • Künye: Turgay Gülpınar – Yerel Hükümet: Gültepe, Bir Özerklik Deneyimi (1973-1980), İletişim Yayınları, inceleme, 432 sayfa, 2025

Luke Brunning – Aşk 2.0 (2025)

Luke Brunning, bu dikkat çekici çalışmasında romantik aşkı sadece duygusal bir deneyim değil, aynı zamanda etik bir eylemlilik alanı olarak ele alıyor. ‘Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü’ (‘Romantic Agency: Loving Well in Modern Life’), modern dünyada “iyi sevmek” ne anlama gelir sorusunun peşinden gidiyor. Aşkı rastlantısal bir tutku değil, irade, sorumluluk ve karar alma süreçleriyle şekillenen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Brunning’e göre aşk, bireyin özgürlüğünü bastıran bir şey değil, aksine otonomiyle birlikte var olabilen bir bağdır. Sevgi, yalnızca hissetmek değil; seçmek, sürdürmek ve yeniden şekillendirmektir. Bu bağlamda romantik ilişkiler, bireylerin etik kapasitesini geliştirir; aşk aracılığıyla insanlar kendi benliklerini hem keşfeder hem dönüştürür.

Kitap, monogami, sadakat, kıskançlık ve bağlılık gibi konuları da tartışarak aşkın toplumsal normlarla nasıl şekillendiğini gösteriyor. Brunning, aşkın biçimlerinin kültürel kodlara göre değiştiğini, ancak “iyi sevmek” fikrinin her bağlamda bir etik mesele olarak kalmaya devam ettiğini savunuyor. Modern ilişkilerde yaşanan kırılmaların da bu etik boyutla yakından ilişkili olduğunu öne sürüyor.

Brunning ayrıca romantikliğin sadece bireysel tatmin değil, karşılıklı tanıma ve saygı temelinde kurulması gerektiğini vurguluyor. Aşkı yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ahlaki ve politik bir alan olarak da değerlendiren kitap, modern yaşamda sevmenin ne kadar karmaşık ama aynı zamanda geliştirici bir eylem olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Luke Brunning – Aşk 2.0: Modern Çağda Romantik Eylemlilik Formülü, çeviren: Beyza Sumer Aydaş, Minotor Kitap, 264 sayfa, inceleme, 2025

Vlad Glăveanu – Yaratıcılık (2025)

Vlad Glăveanu, bu kısa ama yoğun kitapta “yaratıcılık” kavramını psikoloji, sosyoloji ve kültürel çalışmalar ekseninde yeniden ele alıyor. Yaratıcılığı sadece bireysel bir yetenek ya da zihinsel süreç olarak değil, toplumsal bağlamda şekillenen bir eylem biçimi olarak tanımlıyor. ‘Yaratıcılık’ (‘Creativity: A Very Short Introduction’), yaratıcı düşüncenin yalnızca “dahi” bireylere özgü olmadığını, herkesin katılabileceği bir süreç olduğunu vurguluyor.

Glăveanu’ya göre yaratıcılık; birey, çevre, kültür ve tarih arasındaki etkileşimle ortaya çıkar. Bu çok katmanlı yapı sayesinde yaratıcı eylem, yeni ve anlamlı olanı üretmenin ötesinde, var olanı dönüştürmenin ve toplumla ilişki kurmanın bir biçimine dönüşür. Yaratıcılık, yalnızca “yeni” olanı üretmekle değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle uyumlu ya da onlara meydan okuyan anlamlar yaratmakla ilgilidir.

Kitap, sanat ve bilim gibi alanların ötesinde, gündelik yaşamda da yaratıcılığın nasıl işlediğine dikkat çeker. Bir çocuğun oyuncaklarla kurduğu ilişki, bir marangozun işçiliği ya da bir anneannenin yemek tarifini yeniden yorumlaması da yaratıcı eylemlerdir. Bu yaklaşım, yaratıcılığı olağanüstü olmaktan çıkararak gündelik olanın içinde görünür kılar.

Glăveanu, bireysel ilhamın ötesine geçerek “dağıtılmış yaratıcılık” kavramını öneriyor. Bu modelde fikirler, kişiler arası etkileşim ve kültürel aktarım yoluyla evriliyor. Dolayısıyla yaratıcı olmak hem kişisel hem kolektif bir süreçtir. ‘Yaratıcılık’, yaratıcılığı yeniden tanımlarken, okuyucuyu sadece yaratıcı düşünmeye değil, yaratıcı yaşamaya da davet ediyor.

  • Künye: Vlad Glăveanu – Yaratıcılık, çeviren: Sevgi Halime Özçelik, İş Kültür Yayınları, inceleme, 152 sayfa, 2025

Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi (2025)

Todd May, bu kışkırtıcı kitabında insanlığın varoluşunu ahlaki bir sorgulamayla ele alıyor: İnsan türü, dünyadaki varlığıyla gerçekten olumlu bir etki mi yaratıyor, yoksa gezegenin ve diğer canlıların geleceği için bir tehdit mi oluşturuyor? Kitap, bu soruyu yanıtlamak için hem felsefi hem de etik temelli bir düşünce yürütmesi sunuyor. ‘Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem’ (‘Should We Go Extinct?’), türümüzün doğrudan ve dolaylı etkilerini tartışırken, insanmerkezci yaklaşımları da sorguluyor.

İnsanlık, sanayi devriminden bu yana doğal yaşam üzerinde büyük bir yıkım yaratmış durumda. Ekolojik çöküş, türlerin kitlesel yok oluşu, iklim değişikliği ve hayvanlara uygulanan sistematik zulüm, insan faaliyetlerinin karanlık yüzünü ortaya koyuyor. May, bu gerçekler ışığında “insan türü yeryüzünden silinse daha mı iyi olurdu?” sorusunun yalnızca spekülatif değil, etik açıdan da düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Ancak kitap salt karamsar bir tablo çizmez. May, insanın aynı zamanda yaratıcı, dayanışmacı ve ahlaki bir varlık olduğuna da dikkat çeker. Sanat, bilim, sevgi ve adalet gibi değerler insan türünün yıkıcılıkla sınırlı olmadığını gösterir. Dolayısıyla, türümüzün yok olması gerektiği fikri ne kadar radikal olsa da, bu düşünce bizi sorumluluklarımızla yüzleşmeye zorlar.

Kitap, insanlığın doğa içindeki rolünü yeniden düşünmeye, yıkıcı alışkanlıklarımızı sorgulamaya ve ahlaki pusulamızı gözden geçirmeye çağıran bir felsefi provokasyon. May, insan olmanın yalnızca haklara değil, ağır sorumluluklara da işaret ettiğini hatırlatır. Kitap, çarpıcı bir soru etrafında, umutla karışık derin bir sorgulama sunar.

  • Künye: Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem, çeviren: Bekir Aşçı, İrene Kitap, felsefe, 152 sayfa, 2025

Ayça Akçay – Etimoloji 101 (2025)

Kelimeler, yalnızca iletişim aracı değil; toplumların tarihini, kültürünü ve kolektif hafızasını taşıyan sessiz tanıklardır. ‘Etimoloji 101’, sıradan görünen kelimelerin ardında yatan hiç bilmediğimiz ayrıntıları gözler önüne seren, bilgiyle dolu ve merak uyandıran bir rehber niteliğinde. Türkolog Ayça Akçay’ın özenle kaleme aldığı bu eser, okuyucuyu dilin kurallarına değil, dilin ruhuna davet ediyor.

Bu kitapta günlük konuşmalarımızda sıkça kullandığımız sözcüklerin kökenlerini öğrendikçe, farkında olmadan taşıdığımız tarihsel katmanları keşfedeceksiniz. “Pencere”nin nasıl başka bir dilin metaforunu barındırdığını, “kelime”nin kökünde hangi inanç sistemlerinin izlerini taşıdığını ya da “aşk” ve “ilim” gibi kavramların geçmişte ne anlama geldiğini öğrendiğinizde, kelimelere bambaşka gözle bakmaya başlayacaksınız.

Yazar, etimolojiyi kuru akademik bilgilerle değil, akıcı bir sohbet diliyle sunuyor. Bu sayede her kelime, hem bireysel hem de toplumsal belleğimizde nasıl yer ettiğini gösteren bir hikâyeye dönüşüyor. Diller arasındaki görünmez ilişkiler, ortak köklerden doğan ayrışmalar, bazen bir sözcüğün yüzyıllar içinde nasıl anlam değiştirdiği üzerine yapılan gözlemler, kitabın en çarpıcı yanlarını oluşturuyor.

‘Etimoloji 101’, yalnızca dil meraklılarına değil, kültürle ilgilenen herkese hitap ediyor. Çünkü bir kelimenin izini sürmek, aslında insanlığın ortak yolculuğuna tanıklık etmektir. Bu kitap, her sözcükte saklı geçmişin izini sürenler için düşünsel bir keşif yolculuğu sunuyor.

  • Künye: Ayça Akçay – Etimoloji 101: Kelimelerin Kökeni, Literatür Yayıncılık, dil, 256 sayfa, 2025

Bedross Der Matossian – Adana Katliamları (2025)

Bedross Der Matossian, bu çarpıcı çalışmasında 1909 Adana Katliamları’nı tarihsel bağlamı içinde ele alarak, erken 20. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda devrim, etnik gerilim ve şiddetin nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor. ‘Adana Katliamları: 20. Yüzyıl Başında Devrim ve Şiddet’ (‘The Horrors of Adana: Revolution and Violence in the Early Twentieth Century’), sadece bir trajedinin anatomisi değil, aynı zamanda çok uluslu bir imparatorlukta modernleşme sürecinin doğurduğu kırılmaların bir analizi.

İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı topraklarında özgürlük ve eşitlik umutları yeşermişti. Ancak bu devrimci ortam, aynı zamanda eski korkuların, kimlik çatışmalarının ve yerel düzeydeki dengesizliklerin de su yüzüne çıkmasına neden oldu. Adana’da yaşanan olaylar, yalnızca Ermenilere yönelik bir pogrom değil; devletin otorite krizinin, merkeziyle taşra arasındaki kopukluğun ve siyasallaşan toplumsal ayrışmaların bir dışavurumudur.

Matossian, farklı kaynakları karşılaştırarak hem Ermeni hem de Müslüman toplulukların algılarını ve tepkilerini inceliyor. Katliamların spontane değil, belirli bir tarihsel bağlamda örgütlü ve sistematik bir şiddet biçimi olduğunu savunuyor. Aynı zamanda olayların yalnızca etnik bir nefretle değil, ekonomik rekabet, siyasal güç boşlukları ve yerel aktörlerin çıkar hesaplarıyla da şekillendiğini ortaya koyuyor.

Bu eser, yalnızca Adana trajedisine değil, genel olarak imparatorluk sonrası toplumların karşılaştığı kimlik krizlerine ve şiddet dinamiklerine ışık tutuyor. ‘Adana Katliamları’, geçmişin gölgelerinde kaybolan değil, bugün hâlâ yankı bulan sorular sormaya cesaret eden tarihsel bir yüzleşme metni.

Künye: Bedross Der Matossian – Adana Katliamları: 20. Yüzyıl Başında Devrim ve Şiddet, çeviren: Renan Akman, İletişim Yayınları, tarih, 372 sayfa, 2025

Christopher Bollas – Çağrışımlı Nesne Dünyası (2025)

Christopher Bollas, bu kitapta gündelik nesnelerin insan ruhundaki derin çağrışımlarını psikanalitik bir perspektifle inceliyor. Ona göre nesneler yalnızca işlevsel varlıklar değil; geçmiş yaşantılar, duygular ve kimlik parçalarıyla yüklü sembollerdir. İnsanlar, bilinçdışı düzeyde bu nesnelerle etkileşim hâlinde kendi benlik yapılarını kurar ve yeniden üretirler. Bu nedenle nesneler, salt maddi değil, duygusal birer ortamdır.

Bollas, “evocative object” (çağrışımsal nesne) kavramıyla, kişide bir duyguyu ya da hatıralar zincirini harekete geçiren nesneleri tanımlıyor. Bu tür nesneler, kişinin iç dünyasındaki derinliklere ulaşır; bir koku, eski bir oyuncak ya da bir şarkı, bilinçdışında saklı kalmış hisleri gün yüzüne çıkarabilir. Bu da nesneleri, kimliğin sessiz ama güçlü yapıtaşları hâline getirir.

‘Çağrışımlı Nesne Dünyası’ (‘Evocative Object World’) adlı bu kitapta, çocukluk deneyimlerinin bu nesne dünyasında nasıl biçimlendiği önemli bir yer tutuyor. Bollas’a göre birey, erken yaşlardan itibaren çevresindeki nesnelerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendini tanımaya başlar. Bu ilişkiler sadece aidiyet değil, aynı zamanda özlem, kayıp ve dönüşüm duygularını da taşır. Bu nedenle nesneler, içsel manzaraların sessiz tanıklarıdır.

Bollas ayrıca modern yaşamın nesnelerle olan bağımızı nasıl yüzeyselleştirdiğini de sorgular. Tüketim kültürü, nesneleri anlamsızlaştırırken, bireylerin içsel dünyalarıyla olan bağlarını da zayıflatır. Kitap, nesnelerin ruhsal yaşamdaki rolünü yeniden düşünmeye çağırıyor. Her nesne, hatırlanmayan bir duygunun, söylenmemiş bir hikâyenin kapısını aralayabilir.

  • Künye: Christopher Bollas – Çağrışımlı Nesne Dünyası, çeviren: Şahika Tokel, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2025

Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum (2025)

Roger-Pol Droit, bu kısa ve sade kitabında, dinlerin temel yapılarını ve insan yaşamındaki yerini genç bir okuyucuya, özellikle de kızına anlaşılır bir dille anlatıyor. ‘Kızıma Dinleri Öğretiyorum’ (‘Les religions expliquées à ma fille’), herhangi bir dine üstünlük tanımadan, farklı inanç sistemlerini eşit mesafede ele alıyor. Amaç, genç bir insanın din olgusunu tarihsel, kültürel ve felsefi yönleriyle anlamasına yardımcı olmak.

Yazar, dinin ne olduğu sorusuyla başlıyor: İnsan neden kutsala inanır, neden törenler düzenler, neden tanrılara ihtiyaç duyar? Ardından büyük dinlerin — Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm — temel inançlarını ve ritüellerini tanıtır. Bu tanıtımda amaç, farklılıkları vurgulamak değil, tüm dinlerin insan deneyimini anlamlandırma çabası olduğunu göstermek.

Kitap boyunca Droit, dogmalardan çok sorulara odaklanıyor. “Tanrı var mı?”, “Tüm dinler barışı mı amaçlar?”, “Ateist olmak ne anlama gelir?” gibi sorular etrafında şekillenen anlatı, çocuğun merakını ve sorgulama arzusunu teşvik ediyor. Dinin bireysel bir mesele olduğu, ama aynı zamanda toplumları etkileyen güçlü bir yapı taşıdığı anlatılıyor.

Yazar, dinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini ve insan kültürleriyle nasıl iç içe geçtiğini de aktarıyor. Kutsal metinlerin yoruma açık olduğu, inancın kişisel olduğu ve hoşgörünün önem taşıdığı vurgulanıyor. Droit’e göre din, insanın anlam arayışının bir parçasıdır ve onu anlamak, insanı anlamaktır.

Bu kitap, genç okurlar için sade bir giriş niteliği taşısa da, her yaştan okuyucuya dinleri önyargılardan uzak, felsefi bir bakış açısıyla düşünme olanağı sunuyor.

  • Künye: Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum, çeviren: Özge Burçak Aydınalp, Say Yayınları, felsefe, 80 sayfa, 2025

Vaclav Smil – Büyüme (2025)

Vaclav Smil bu kitabında “büyüme” kavramını yalnızca ekonomik değil, biyolojik, teknolojik ve toplumsal bağlamlarda ele alıyor. Mikroorganizmalardan ormanlara, çocuklardan şirketlere, şehirlerden medeniyetlere kadar her şeyin bir büyüme eğrisi vardır. ‘Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere’ (‘Growth: From Microorganisms to Megacities’), bu ortak kalıpları disiplinler arası bir bakış açısıyla incelerken, büyümenin hem doğasında var olan hem de sınırlarına dayanan bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap, ilk olarak biyolojik sistemlerin büyümesini inceliyor: Hücre bölünmesi, bitki gelişimi, hayvanların büyüme eğrileri… Ardından insan yapımı sistemlere geçiyor: Enerji altyapıları, tarım sistemleri, teknolojik gelişmeler ve şehirleşme. Smil, bu sistemlerin her birinde görülen S-şeklindeki büyüme eğrisinin, önce hızla yükselip ardından durağanlaştığını belirtiyor. Yani sınırsız büyüme ne doğada ne de toplumda mümkündür.

Büyüme, her zaman ilerleme anlamına gelmez. Özellikle ekonomik büyüme, çevresel sürdürülebilirlikten sosyal eşitsizliğe kadar birçok sorunla birlikte geliyor. Smil, modern dünyanın büyümeyi kutsallaştırmasının, doğal sınırların ve kaynakların göz ardı edilmesine neden olduğunu ortaya koyuyor. Megakentlerin yükselişi, sanayi devrimiyle artan üretim ve enerji tüketimi bu eğilimin çarpıcı örnekleridir.

Kitabın sonunda Smil, büyümenin kaçınılmaz sonu olan “doyum” noktasına dikkat çekiyor. Sonsuz büyüme yerine, dengeli ve sürdürülebilir sistemler kurmanın gerekliliğini ortaya koyar. Büyümeyi anlamak, yalnızca geçmişi değil, geleceği de doğru yorumlayabilmek için kritik önemdedir. Bu kitap, hem bilimsel hem felsefi düzeyde düşündüren bir büyüme anatomisi sunar.

  • Künye: Vaclav Smil – Büyüme: Mikroorganizmalardan Mega Kentlere, çeviren: Cahit Kaya, Pegasus Yayınları, inceleme, 768 sayfa, 2025