Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur (2026)

Frédéric Gros’nun bu kitabı, utanç duygusunu yalnızca bireysel bir psikolojik deneyim olarak değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki ve siyasal duygu olarak ele alıyor. Karl Marx’ın utanç devrimci bir duygudur sözünden hareketle Gros, modern toplumlarda utancın çoğu zaman bastırılan veya saklanması gereken bir duygu gibi görüldüğünü, oysa bu duygunun adaletsizlikleri fark etmemizi sağlayan önemli bir bilinç kaynağı olabileceğini savunuyor. Ona göre insan, başkalarının acısı karşısında ya da haksızlıkların parçası olduğunu fark ettiğinde utanç duyabiliyor ve bu duygu bireyi düşünmeye, sorgulamaya ve harekete geçmeye yöneltebiliyor. Bu nedenle Gros, utancın yalnızca kişisel bir zayıflık değil, toplumsal dönüşümü tetikleyebilecek devrimci bir duygu olduğunu vurguluyor.

‘Utanç Devrimci Bir Duygudur’ (‘La honte est un sentiment révolutionnaire’), utanç duygusunun farklı biçimlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Gros, bireyin kendi eylemlerinden kaynaklanan utanç ile başkalarının maruz kaldığı adaletsizlikler karşısında hissedilen ahlaki utanç arasında önemli bir ayrım yapıyor. Özellikle savaşlar, yoksulluk, ayrımcılık ve toplumsal eşitsizlik gibi durumlarda ortaya çıkan bu kolektif utanç duygusunun insanların sorumluluk hissetmesine yol açabileceğini söylüyor. Bu duygu bireyin yalnızca kendisiyle ilgili bir değerlendirme yapmasını sağlamıyor; aynı zamanda toplumsal düzenin adaletsiz yönlerini görmesine de yardımcı oluyor. Böylece utanç, pasif bir duygudan çok etik bir uyanışın başlangıcı hâline geliyor.

Gros kitabın genelinde utancın politik potansiyelini tartışıyor. Ona göre tarih boyunca birçok toplumsal hareket, insanların haksızlıklar karşısında duyduğu utanç ve vicdan rahatsızlığından güç alıyor. Utanç, bireyi yalnızca kendini eleştirmeye değil, aynı zamanda dünyayı değiştirmeye yönelik bir sorumluluk almaya da çağırıyor. Gros bu nedenle utancı devrimci bir duygu olarak tanımlıyor. Kitap, duyguların siyasal düşünce içindeki rolünü yeniden değerlendiren bir yaklaşım sunuyor ve ahlaki duyarlılığın toplumsal değişimde nasıl etkili olabileceğini göstermesi bakımından önemli bir felsefi tartışma ortaya koyuyor.

Frédéric Gros — Utanç Devrimci Bir Duygudur
Çeviren: Olcay Kunal • Yapı Kredi Yayınları
Felsefe • 144 sayfa • 2026

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban (2026)

 

John Berger ve kızı Katya Berger Andreadakis’in bu kitabı, Rönesans ressamı Tiziano’nun aynı adlı tablosunu merkeze alarak sanat tarihine ve görme deneyimine dair özgün bir yorum sunuyor. John Berger, resme yalnızca estetik bir nesne olarak yaklaşmıyor; onun içinde saklı olan bakış ilişkilerini, arzuyu ve doğa ile insan arasındaki bağı çözümlemeye çalışıyor. Tabloya bakan izleyicinin de bu ilişkilerin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Berger, Tiziano’nun resminde yer alan çoban ile su perisi figürlerinin yalnızca mitolojik karakterler olmadığını, aynı zamanda doğayla kurulan insani ilişkiyi ve bakışın yönünü temsil ettiğini anlatıyor. Bu yorum resmin yalnızca bir sahneyi betimlemediğini, aynı zamanda izleyiciyle kurulan bir düşünme alanı yarattığını gösteriyor.

‘Tiziano: Su Perisi ile Çoban’ (‘Titian: Nymph and Shepherd’) Tiziano’nun resim anlayışını Rönesans sanatının genel bağlamı içinde ele alıyor. Berger ve Katya Berger Andreadakis, Tiziano’nun renk kullanımı, ışık düzeni ve figürlerin konumlanışı üzerinden tablonun içindeki gerilimi açıklıyor. Çoban figürü doğaya ait sakin bir varlığı temsil ederken su perisi figürü hem arzuyu hem de ulaşılamayan bir dünyayı çağrıştırıyor. Bu karşılaşma pastoral bir sahnenin ötesinde, insanın doğa karşısındaki konumunu düşündüren bir anlatı oluşturuyor. Yazarlar bu yorumla izleyicinin tabloya bakarken gördüğü şeyin yalnızca figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir bakış biçimi olduğunu vurguluyor.

John Berger ve Katya Berger Andreadakis kitabın genelinde sanat eserine bakmanın nasıl bir düşünme pratiği olduğunu gösteriyor. Tiziano’nun tablosu üzerinden görme, temsil ve arzu gibi kavramlar tartışılıyor. Bu yaklaşım sanat tarihini yalnızca kronolojik bir disiplin olarak değil, görme biçimlerini inceleyen eleştirel bir alan olarak ele alıyor. Böylece kitap, tek bir tabloya odaklanmasına rağmen sanatın anlamını, izleyici ile eser arasındaki ilişkiyi ve resmin kültürel bağlamını açıklayan önemli bir yorum çalışması olarak öne çıkıyor.

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban
Çeviren: Beril Eyüboğlu • Metis Yayınları
Sanat • 112 sayfa • 2026

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken (2026)

Jim Holt’un bu kitabı, insan aklının sınır bölgelerine yapılan parlak ve kışkırtıcı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Holt, “Zaman var mıdır?”, “Sonsuzluk nedir?”, “Aynalar neden sola ve sağa ters çevirir?” gibi ilk bakışta basit görünen ama derin felsefi ve bilimsel sonuçlar doğuran sorular etrafında dolaşıyor.

Kitap adını, Princeton’da yürüyüş yaparken evren ve matematik üzerine tartışan Einstein ile Gödel’in dostluğundan alıyor. Einstein’ın görelilik kuramıyla zaman ve mekân anlayışımız sarsılırken, Gödel’in mantıksal çalışmaları kesinlik fikrini temelden zedeliyor. Holt, özellikle 20. yüzyılın en büyük mantıkçılarından Gödel’in, ABD Anayasası’nda ciddi bir çelişki bulunduğuna inanmasını aktararak mantığın siyasal ve toplumsal alanlara nasıl uzanabildiğini gösteriyor.

Holt yalnızca Einstein ve Gödel’le yetinmiyor. Fizikçi Emmy Noether’in simetri anlayışından Alan Turing’in hesaplama fikrine, Benoit Mandelbrot’nun fraktallarına kadar hem ünlü hem de görece ihmal edilmiş düşünürleri görünür kılıyor. Einstein’ın görelilik teorisinden sicim teorisine uzanan çizgide, modern fiziğin en güzel ama en az anlaşılan fikirlerini sade ve ironik bir üslupla ele alıyor.

‘Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler’ (‘When Einstein Walked with Gödel: Excursions to the Edge of Thought’), kozmosun bir geleceği olup olmadığı, evrenin sonsuz mu yoksa sınırlı mı olduğu gibi büyük soruları da masaya yatırıyor. Holt kesin yanıtlar vermekten çok, düşünmenin kendisini sahneye çıkarıyor. Bilimin ve felsefenin kesişiminde dolaşırken, insan zihninin hem görkemini hem de sınırlarını gösteriyor. Bu yönüyle eser, düşüncenin uçurum kenarında yapılan bir gezinti gibi: baş döndürücü ama aydınlatıcı.

Jim Holt — Einstein Gödel’le Yürürken: Düşüncenin Sınırlarına Uzanan Keşifler
Çeviren: Alper Hayreter • Alfa Yayınları
Bilim • 408 sayfa • 2026

Georg Lukács — Genç Hegel (2026)

Georg Lukács’ın ‘Genç Hegel’i, Hegel’in gençlik dönemini merkeze alarak diyalektik ile ekonomi arasındaki bağı tarihsel-materyalist bir perspektifle yeniden kuruyor. Lukács, Hegel’i soyut bir idealist sistem kurucusu olarak değil, Fransız Devrimi’nin özgürlük ufkuyla biçimlenmiş, toplumsal gerçeklikle hesaplaşan bir düşünür olarak konumlandırıyor. Böylece Hegel’in erken dönem yazılarında beliren özgürlük, emek, yabancılaşma ve sivil toplum temalarını Marx’ın düşüncesine uzanan bir hat üzerinde okuyor.

‘Genç Hegel’ (‘Der junge Hegel: Über die Beziehungen von Dialektik und Ökonomie’), Hegel’in gençlik metinlerinden başlayarak ‘Tinin Fenomenolojisi’ne giden yolu izliyor ve diyalektiğin yalnızca mantıksal bir yöntem olmadığını, toplumsal ve ekonomik ilişkilerle iç içe geliştiğini savunuyor. Lukács’a göre Hegel, feodal mülkiyet ilişkilerinin çözülüşünü ve burjuva toplumunun yükselişini kavramsal düzeyde ifade ediyor. Bu bağlamda sivil toplum, işbölümü ve yabancılaşma gibi kavramlar, tarihsel dönüşümlerin felsefi karşılığı olarak değerlendiriliyor.

‘Tinin Fenomenolojisi’ne dair yazılmış en iyi eserlerden biri olan kitap, aynı zamanda 20. yüzyıldaki Hegel yorumlarına müdahale ediyor. Lukács, Hegel’i irrasyonalizmin öncüsü gibi sunan eğilimlere karşı çıkıyor ve onu akıl ve özgürlük filozofu olarak savunuyor. Bu yönüyle eser, daha sonra yazdığı ‘Aklın Yıkımı’nın olumlu karşı yüzünü oluşturuyor. Hegel’i Marx’ın felsefi kaynağı olarak sistematik biçimde temellendirirken, kendi erken dönem düşüncesiyle de eleştirel bir hesaplaşma yürütüyor.

‘Genç Hegel’ hem Hegel’in alımlanma tarihini dönüştüren hem de Marksist felsefenin temellerini yeniden tartışmaya açan bir klasik olarak öne çıkıyor. Lukács, diyalektiği tarihsel ve toplumsal zemine yerleştirerek özgür bir insanlığın düşünsel imkânını savunuyor.

Georg Lukács — Genç Hegel
Çeviren: Doğan Barış Kılınç • Nota Bene Yayınları
Felsefe • 512 sayfa • 2026

Jean-Miguel Pire — Halkın Otium’u (2025)

Jean-Miguel Pire’nin bu çalışması, modern çağın hız ve verimlilik takıntısı karşısında “boş zaman”ın itibarını iade eden felsefi bir müdahale. Pire, günümüzde düşünmeye ayrılan vakitlerin lüks ya da tembellik olarak görülmesini eleştiriyor; ekran kaydırmalarıyla geçen dağınık zamanın zihni sürekli uyarana bağımlı hâle getirdiğini söylüyor. Bu yeni “afyon”un, insanın düşünme kapasitesini aşındırdığını vurguluyor.

‘Halkın Otium’u: Boş Zamanın Geri Kazanılması Üzerine’ (‘L’otium du peuple’), Antik Yunan’daki “skholē” ve Latin dünyasındaki “otium” kavramlarına dönerek üretken boş zamanın tarihsel anlamını yeniden kuruyor. Otium’un, gündelik sorumluluklardan kaçış değil; bilgelik, hakikat ve kendilik üzerine yoğunlaşma alanı olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde merak, yaratıcılık, sağduyu ve özgür irade gelişiyor; kişi kendi kendine yetebilme becerisini kazanıyor. Pire, bunun narsistik bir içe kapanma değil, hem “kendilik kaygısı” hem de başkasına yönelmiş etik bir dikkat biçimi olduğunu hatırlatıyor.

Bourdieu’nün üretken boş zamanı “evrensel bir antropolojik olanaklılık” olarak görmesinden ve Foucault’nun “kendilik kaygısı” kavrayışından hareketle Pire, otium’un artık yalnızca seçkinlere ait olmaması gerektiğini savunuyor. Yüzyıllardır süren unutuluşun ardından, derinlik ve kalıcılık arzusunu besleyen bu pratiğin herkes için erişilebilir bir hak hâline gelmesi gerektiğini belirtiyor.

Sonuçta ‘Halkın Otium’u’, boş zamanı tüketimden ve pasif oyalanmadan kurtarıp düşüncenin, özerkliğin ve “iyi yaşam” arayışının zemini olarak yeniden kurmayı öneriyor. Pire, halkın otium’unu savunarak, hız çağında yavaş düşünmenin radikal bir eylem olduğunu gösteriyor.

Jean-Miguel Pire — Halkın Otium’u: Boş Zamanın Geri Kazanılması Üzerine
Çeviren: Melike Aydın • Okuyanus Yayınları
Felsefe • 90 sayfa • 2025

Constance Meinwald — Platon (2026)

Constance Meinwald’ın bu çalışması, Platon’u tek bir “öğreti”nin sahibi olarak değil, felsefeyi sorunlar etrafında ilerleten bir düşünür olarak okumayı öneren berrak bir giriş sunuyor. Meinwald, diyalogların dramatik yapısını ciddiye alarak Platon’un fikirlerinin, sabit tezler halinde değil, soruşturma süreçleri içinde şekillendiğini vurguluyor.

Kitap, Platon’un bilgi, gerçeklik ve dil anlayışını merkezine alıyor. Duyulur dünya ile akılsal kavrayış arasındaki ayrım, formlar kuramı ve diyalektik yöntem, Platon’un “ne biliyoruz?” sorusuna verdiği yanıtın parçaları olarak ele alınıyor. Meinwald, formları aşkın ve donuk varlıklar olarak değil, düşünmenin normlarını ve anlamın ölçütlerini sağlayan ilkesel yapılar şeklinde yorumlar; bu sayede Platon’u çağdaş epistemoloji ve dil felsefesiyle ilişkilendiriyor.

Ahlak ve siyaset bölümlerinde, erdemin bilgiyle bağı, ruhun yapısı ve adaletin bireysel ve toplumsal düzeydeki anlamı açıklanıyor. Devlet’teki ideal düzen, ütopyacı bir plan olmaktan çok, adil yaşamın hangi koşullarda mümkün olabileceğine dair eleştirel bir düşünce deneyi olarak okunuyor. Sanat ve taklit tartışmaları da hakikatle görünüş arasındaki gerilimin bir uzantısı olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Meinwald, Platon’u dogmatik bir metafizikçi değil, felsefeyi diyalogla, itirazla ve yeniden kurmayla ilerleten canlı bir düşünür olarak sunuyor. Kitap, hem Platon’un dünyasına ilk kez girenler için güvenilir bir yol haritası, hem de diyalogları çağdaş sorularla birlikte yeniden düşünmek isteyenler için yoğun ama erişilebilir bir rehber niteliğinde.

Constance Meinwald — Platon
Çeviren: Cem Gönenç • Alfa Yayınları
Felsefe • 424 sayfa • 2026

 

Herbert Marcuse — Estetik Boyut (2026)

Herbert Marcuse bu çalışmasında, Marksist estetiğin ortodoks yorumunu sorguluyor ve sanatın politik gücünü doğrudan ideolojik içerikte değil, estetik biçimin kendisinde kurduğunu savunuyor. Sanatın yalnızca toplumsal gerçekliği yansıtan bir araç olmadığını, kendi özerk yapısı sayesinde bu gerçekliği dönüştüren bir deneyim alanı yarattığını söylüyor. Ona göre sanat, mevcut düzeni temsil etmekle yetinmiyor, onu aşan bir düşünme ve duyumsama ufku açıyor.

Marcuse, devrimci sanatın teknik yenilikten ya da doğrudan politik mesajdan değil, estetik biçimin yarattığı yabancılaştırıcı etkiden doğduğunu vurguluyor. Hakiki sanat eseri, yerleşik algıları kırıyor, sıradan deneyimi altüst ediyor ve insanı alışılmış kabullerin dışına çıkarıyor. Bu yüzden sanat propaganda üretmeden de politik bir güç haline geliyor. Estetik özerklik, sanatın toplumsal ilişkiler karşısında bağımsız kalmasını sağlıyor ve bu özerklik, eleştirel bilinç üretmenin temel kaynağına dönüşüyor.

‘Estetik Boyut’ (‘The Aesthetic Dimension’) özellikle edebiyat üzerinden ilerliyor ve biçimin içeriği dönüştürerek nasıl toplumsal eleştiri yarattığını gösteriyor. Sanatın politik potansiyelini doğrudan pratiğe değil, estetik yapısına bağlayan bu yaklaşım, sanatı ideolojinin aracı olmaktan çıkarıp özgürleşmenin düşünsel zemini olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, estetik ile özgürlük arasındaki bağı yeniden kuruyor ve Marksist estetik tartışmalarında temel bir kırılma noktası oluşturuyor.

Herbert Marcuse — Estetik Boyut: Marksist Estetiğin Eleştirisine Doğru
Çeviren: Hatice İrem Eker • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir? (2026)

Mara van der Lugt’un bu kitabı, çocuk sahibi olmayı biyolojik bir süreçten çok ahlaki, felsefi ve varoluşsal bir “yaratma eylemi” olarak ele alıyor. Yazar, “çocuk istiyor muyuz?” sorusunun yüzeysel kaldığını, asıl sorunun “dünyaya yeni bir varlık getirmek ne anlama geliyor?” olduğunu savunuyor. Üreme kararının bireysel arzularla sınırlanamayacağını, bu kararın rıza, zarar, sorumluluk, belirsizlik ve etik yükümlülüklerle iç içe geçmiş çok katmanlı bir sorun olduğunu gösteriyor.

‘Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?’ (‘Begetting: What Does It Mean to Create a Child?’), doğum/üreme karşıtlığı, zarar argümanı, rıza problemi, yaratma etiği ve iklim krizi gibi başlıklar üzerinden, çocuk sahibi olmanın her koşulda “iyi” kabul edilmesine karşı eleştirel bir düşünme alanı açıyor. İklim değişikliği bağlamında hem gezegenin hem de doğacak çocuğun iyiliğini birlikte düşünmenin zorunluluğunu vurguluyor. Kültürel anlatılar, biyolojik dürtüler, romantik idealler ve ebeveynlik mitleri sorgulanıyor; çocuk yapma kararının ardındaki güdüler etik bir süzgeçten geçiriliyor.

Van der Lugt, kitabı boyunca kesin hükümler vermekten kaçınıyor, ancak üremenin otomatik olarak meşru, masum ve erdemli bir eylem olarak görülmesini problemli buluyor. Çocuk sahibi olmayı bir “hak” değil, ağır bir sorumluluk ve geri dönülmez bir yaratma kararı olarak konumluyor. Kitap, okuru çocuk yapmayı doğal ve sorgulanamaz bir refleks olarak değil, etik, politik ve varoluşsal sonuçları olan bilinçli bir karar olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?
Çeviren: Evrim Öncül • Kolektif Kitap
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi (2026)

Niels C. M. Martens’in bu eseri, uzunluk, kütle, yük ve zaman gibi fiziksel büyüklüklerin yalnızca ölçüm araçları değil, doğanın nasıl anlaşıldığını belirleyen temel kavramsal yapılar olduğunu gösteriyor. Kitap, fiziksel niceliklerin mutlak varlıklar mı yoksa yalnızca oranlar ve ilişkiler üzerinden mi anlam kazandığını sorguluyor. Fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin merkezinde yer alan bu büyüklüklerin metafizik temelleri, ölçüm, temsil ve anlam üretimi üzerinden yeniden düşünülüyor.

Martens, fiziksel büyüklüklerin birimlere bağlı olarak ifade edilmesini, yalnızca teknik bir ölçüm problemi olarak değil, ontolojik bir mesele olarak ele alıyor. Kütle, uzunluk ve yük gibi niceliklerin tek başına değil, ilişkisel yapılar içinde anlam kazandığını savunuyor. Bu yaklaşım, doğayı mutlak büyüklüklerden oluşan bir evren olarak değil, karşılıklı oranlar ve ilişkiler ağı olarak okuyor. Böylece bilimsel gerçeklik, nesnelerin sahip olduğu sabit nitelikler üzerinden değil, aralarındaki yapısal bağlar üzerinden tanımlanıyor.

‘Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi’ (‘Philosophy of Physical Magnitudes’), modern bilimin dayandığı niceliksel dili felsefi olarak çözümleyerek, fiziksel büyüklüklerin yalnızca deneysel değil, aynı zamanda kavramsal ve metafiziksel yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Martens, bilimin dünyayı sayılarla betimleme biçiminin, doğayı nasıl düşündüğümüzü doğrudan şekillendirdiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, bilim felsefesi ile metafiziği buluşturan özgün bir kuramsal çerçeve sunuyor ve fiziksel niceliklerin doğasına dair tartışmaları derinleştiriyor. Kitap, modern bilimin kavramsal temellerini sorgulayan çalışmalar içinde neden merkezi bir yerde durduğunu açık biçimde gösteriyor.

Niels C. M. Martens — Fiziksel Büyüklüklerin Felsefesi
Çeviren: Mustafa Bayrak • Vakıfbank Kültür Yayınları
Bilim • 96 sayfa • 2026

Günther Anders — İnsanın Eskimişliği (2026)

‘İnsanın Eskimişliği’ (‘Die Antiquiertheit des Menschen’) modern teknolojik uygarlığın insanı nasıl aşındırdığını, dönüştürdüğünü ve varoluşsal olarak geride bıraktığını analiz eden radikal bir uygarlık eleştirisi sunuyor. Anders, bu çalışmalarda insanın artık kendi ürettiği dünyaya yabancılaştığını ve teknolojik sistemlerin hızına, ölçeğine ve mantığına ayak uyduramaz hale geldiğini söylüyor. İnsan, yarattığı araçların gölgesinde kalıyor ve kendi ürünleri karşısında küçülüyor. Üretim gücü artıyor, fakat anlam üretme kapasitesi zayıflıyor.

Birinci ciltte teknoloji ile insanın etik ve duygusal dünyası arasındaki kopuş merkeze alınıyor. Anders, modern insanın yapabildiği şeyleri ahlaken kavrayamadığını, sorumluluk bilincinin üretim süreçlerinde parçalandığını gösteriyor. İnsan üretmeye devam ediyor ama sonuçları içselleştiremiyor, böylece fail oluyor fakat özne olamıyor. Ruh, vicdan ve hayal gücü teknik rasyonalite karşısında geri çekiliyor.

İkinci ciltte analiz daha karanlık bir düzleme geçiyor. Nükleer silahlar, kitlesel imha teknolojileri ve ekolojik yıkım üzerinden yaşamın doğrudan yok edilme kapasitesi tartışılıyor. Anders, insanlığın dünyayı yok etme gücüne sahip olduğunu ama bu yıkımı zihinsel ve etik olarak kavrayamadığını söylüyor. Felaket bilgisi sıradanlaşıyor, yıkım ihtimali normalleşiyor, sorumluluk duygusu silikleşiyor.

Eser, modernliği ilerleme hikâyesi olarak değil, etik bir kriz olarak okuyor. Anders, teknolojinin insanı özgürleştirmediğini, onu psikolojik, ahlaki ve varoluşsal olarak zayıflattığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle çalışma, modern uygarlık eleştirisinin en radikal metinlerinden biri olarak insanın eskimişliğini felsefi ve toplumsal bir problem olarak temellendiriyor.

Heidegger, Husserl ve Cassirer’in öğrencisi, Hannah Arendt’in eşi, Walter Benjamin’in kuzeni olan Günther Anders, modern dünyaya dair keskin eleştirileriyle bugün yeniden keşfedilen bir filozof. Hans Jonas, Bertolt Brecht, Ernst Bloch ve Herbert Marcuse gibi isimlerle de yolları kesişti.

Günther Anders — İnsanın Eskimişliği
Çeviren: Herdem Belen, Hüseyin Ertürk • Alfa Yayınları
Felsefe • 440 sayfa • 2026