Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar (2025)

Phaidon, Platon’un ölüm, ruhun ölümsüzlüğü ve hakikatin bilgisine ulaşma yolları üzerine kurduğu en yoğun düşünsel metinlerden biridir. Bu eser, sadece Antikçağ felsefesinin değil, insanlığın kendini anlama çabasının merkezinde duran büyük sorulara verdiği yanıtlarla yüzyıllardır düşünce tarihini şekillendiriyor. Elinizdeki çalışma ise Phaidon’u yalnızca bir çeviri metni olarak sunmakla kalmıyor; onu kuşatan çok katmanlı bir yorum geleneğini de görünür kılarak benzersiz bir bütünlük sunuyor.

Kitap, George Grote’un Phaidon üzerine yaptığı klasik nitelikteki çözümlemeyle açılıyor ve böylece metnin Antikçağ yorum geleneğine nasıl yerleştiğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Ardından John Burnet, Sokratesçi ruh öğretisini ayrıntılı biçimde ele alarak Phaidon’un merkezindeki ruh anlayışını tarihsel ve kavramsal bağlamına yerleştiriyor. J. A. Stewart, Platon’un idealar kuramını özellikle Phaidon’daki işlevi üzerinden incelerken; Herman H. Berger, Platon’un diyaloglarında ousia kavramının nasıl kullanıldığını filolojik bir titizlikle çözümlüyor.

Bu klasik metinlere, kitabın aynı zamanda derleyicisi olan Özgüç Orhan’ın üç önemli katkısı eşlik ediyor: Platon’un ontolojik terminolojisine dair açıklamalar, eidos ve idea ayrımının çeviri ve kavramsal sorunları üzerine ayrıntılı notlar ve psyche kavramının tarihsel anlam katmanlarını gösteren kapsamlı bir tartışma. Orhan ayrıca Epikharmos üzerine kısa ama önemli bir notla Platon’un erken dönemiyle ilişkili kültürel bir arka plan sunuyor.

Bütün bu metinler bir araya geldiğinde ortaya yalnızca Phaidon’u çevirmekle yetinmeyen, aksine onu antik felsefe, dil, kavram tarihi ve yorum geleneği açısından kuşatan çok boyutlu bir rehber çıkıyor. Bu kitap, Phaidon’u anlamayı ciddiye alan okurlar için, hem tarihsel hem felsefi hem de terminolojik düzeyde derinleşmeyi mümkün kılan kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar, hazırlayan: Özgüç Orhan, Dergah Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025

Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi (2025)

Luc Ferry ile Claude Capelier’nin bu kitabı, felsefeyi akademik soyutlamaların ötesine taşıyarak insanlığın anlam arayışının uzun tarihini berrak ve anlaşılır bir dille yeniden kuruyor. Yazarlar, kitabı bir anlatı değil bir diyalog olarak tasarlayarak felsefenin her çağda yeniden sorulması gereken temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor: Neden hâlâ filozoflara kulak veriyoruz? Çünkü her dönem kendi krizini aşmak için düşünceye geri dönmek zorunda kalıyor.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’ (‘La Plus Belle Histoire de la Philosophie’), felsefi düşüncenin beş büyük evresini izleyerek insanın dünyayı ve kendini anlamaya yönelik girişimlerinin nasıl dönüştüğünü gösteriyor:

  • Antik Yunan’da kozmosun düzeni “kurtuluşun” kaynağıydı.
  • Ortaçağ, anlamı inançta ve ilahi düzenin kesinliğinde buldu.
  • Rönesans, insanı ve hümanizmi merkeze aldı.
  • Modernite, aklın sınırlarını sorgulayarak özgürlüğün ve bireyliğin koşullarını araştırdı.
  • Peki bugün? Geleneksel idealler çökerken, ne inanç ne ulus ne de devrimci ütopyalar yaşamı yönlendirmeye yetiyor.

Ferry’nin yanıtı, kitabın merkez fikrini oluşturuyor: “Sevgi hümanizmi”. Bu yaklaşım, felsefeyi yalnızca kavramların tarihi değil, yaşama sanatı olarak görür. Ferry’nin “laik maneviyat” dediği bu düşünce, anlamın dışsal dogmalarda değil, insanın düşünme cesaretinde, özgürlüğünde ve sevgi kapasitesinde bulunduğunu savunuyor. Hayata yön veren şey artık aşkın otoriteler değil; bireyin başkalarıyla kurduğu bağlar, ortak gelecek duygusu ve dünyaya karşı üstlendiği sorumluluktur.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’, geçmişin büyük fikirlerini bugünün kaygılarıyla buluşturarak felsefeyi gündelik yaşama yeniden bağlayan bir rehber sunuyor. İnsanlığın kendini, çağını ve kaderini anlamak için çıktığı uzun yolculuğun hem özeti hem de devam etmekte olduğunu hatırlatan canlı bir düşünme daveti niteliği taşıyor.

  • Künye: Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi, çeviren: Öznur Karakaş, İş Kültür Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2025

Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika (2025)

Raymond Geuss’un bu kitabı, siyaset felsefesinin nasıl yapılması gerektiğine dair yerleşik kabulleri kökten sorgulayan bir müdahale. Geuss, özellikle Kantçı geleneğin hâkim olduğu “siyaset = uygulamalı etik” anlayışını hedef alarak, siyasetin ideal ilkelerden değil, gerçek dünyadaki kurumların nasıl işlediğinden ve insanların hangi koşullarda nasıl eyleme yöneldiğinden yola çıkması gerektiğini savunuyor.

‘Felsefe ve Reel Politika’ (‘Philosophy and Real Politics’), normatif modeller kurmakla yetinen soyut siyaset felsefesini eleştirirken, reel politikanın karmaşık doğasını merkeze alıyor. Geuss’a göre iyi bir siyaset felsefesi, tarihsel bağlamları, iktidar ilişkilerini, ekonomik yapıların işleyişini, kültürel pratikleri ve psikolojik motivasyonları hesaba katmalıdır. Bu nedenle “etik”, izole bir alan değil; tarih, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve ekonomiyle örülü geniş bir bilgi ağıdır. Siyasi eylemi yalnızca ilkeler, normlar ve rasyonel tercih modelleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, insan topluluklarının gerçek davranış dinamiklerini ıskalar.

Geuss, siyaseti öncelikle bir eylem ve bağlam meselesi olarak yorumlar. İnançların, değerlerin ya da önermelerin kendisi, ancak onları şekillendiren maddi, tarihsel ve kurumsal koşullar içinde anlam kazanır. Bu nedenle siyaset felsefesi, ideal düzen tasarımlarından çok, mevcut güç yapılarını, çatışmaları, motivasyonları ve olası stratejik seçenekleri analiz eden pratik bir çerçeve sunmalıdır.

‘Felsefe ve Reel Politika’, yalnızca liberal siyaset anlatılarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değil; aynı zamanda insan topluluklarının eyleme geçme kapasitesine duyulan güveni yeniden vurgulayan yenilikçi bir çalışma. Siyaseti soyut bir ahlak mühendisliği değil, dünyayı belirleyen gerçek süreçlerle yüzleşme pratiği olarak konumlandırmasıyla, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarında güçlü ve kalıcı bir iz bırakıyor.

  • Künye: Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2025

Louis Althusser – Kara İnekler (2025)

 

Louis Althusser’in ‘Kara İnekler’i, filozofun 1976’da kendi kendisiyle yaptığı hayali bir söyleşi aracılığıyla siyaset teorisiyle kişisel hesaplaşmasını bir araya getiriyor. Yayınlanmamış elyazmalarından derlenen bu metin, Althusser’in uzun yıllar düşünsel zeminini oluşturan Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisini sorguladığı ve Marksist kuramın temel kavramlarını yeniden tartıştığı bir dönemin iç sesini yansıtıyor. Proletarya diktatörlüğü, SSCB deneyimi, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci örgütlenme gibi başlıklar, hem bir militanın kaygıları hem de bir filozofun katı teorik mücadelesiyle iç içe işleniyor.

Eserin adı, Hegel’in Tinin Görüngübiliminde aktardığı “gece tüm ineklerin kara göründüğü” deyişine göndermede bulunarak, politik açıdan bulanıklaşan bir çağda ideallerle gerçekliğin nasıl çatıştığını imâ ediyor. Althusser, devrimci hareketin geri çekildiği bu dönemi yalnızca bir durum tespiti olarak değil, komünist ideallere bağlı kalarak yeni bir yön arayışı olarak yorumluyor. Devleti, sınıfsal egemenliği ve proletarya diktatörlüğünü burjuva iktidarının tek gerçek alternatifi olarak yeniden temellendirirken, kendi siyasi angajmanını da acı bir açıklıkla yeniden değerlendiriyor.

‘Kara İnekler’ (‘Les vaches noires. Interview imaginaire’), Althusser külliyatında uzun süre eksik kalan politik-felsefi halkayı tamamlıyor. Dogmatik bir Althusser imgesini kırarak, hem esnek hem çok yönlü bir düşünürü görünür kılıyor. Bu istisnai polemik, teorik sertliği ile kişisel özeleştiriyi bir arada taşıyan yapısıyla, Marksist felsefede özne, iktidar ve örgütlülük üzerine yürütülen tartışmalara özgün bir katkı sunuyor.

  • Künye: Louis Althusser – Kara İnekler, çeviren: Erkan Ataçay, Sel Yayıncılık, felsefe, 288 sayfa, 2025

David Sherman – Sartre ve Adorno (2025)

David Sherman bu kitabında öznelliğin hem toplumsal tarih tarafından şekillendiğini hem de onu dönüştürme gücüne sahip olduğunu savunan diyalektik bir yaklaşım geliştiriyor. Ona göre kıta felsefesinde yaygınlaşan özne karşıtı eğilimler, bilinç deneyimini tümüyle dışlayan indirgemeci okumalara yol açıyor ve bu durum hem fenomenolojiyi hem eleştirel teoriyi eksik bırakıyor. Sherman, özneyi edilgen bir konumda sabitlemek yerine, birinci ve üçüncü şahıs bakış açılarının etkileşiminden doğan “dolayımlayan özne” kavramını merkeze alıyor ve etik ile siyaset arasındaki bağı bu çerçevede yeniden kuruyor.

Sartre’ın yönelimsel bilinç anlayışıyla Adorno’nun toplumsal-tarihsel eleştirisini buluşturan Sherman, iki düşünürde de öznenin yalnızca belirlenen değil, aynı zamanda belirleyen bir güç olarak kavrandığını gösteriyor. Sartre’ın bilinci dünyaya doğru açan fenomenolojisiyle Adorno’nun kurucu öznellik yanılsamasını eleştiren düşüncesi arasında kurduğu köprü, modern felsefede öznenin hâlâ vazgeçilmez bir kategori olduğunu hatırlatıyor. Her iki düşünürün de aşkın özne fikrini reddederken faillik kapasitesini ısrarla savunması, Sherman’ın temel argümanına yön veriyor.

‘Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği’ (‘Sartre and Adorno: The Dialectics of Subjectivity’), fenomenoloji ile eleştirel teori arasında kurulan bu yaratıcı karşılaştırmayla öznelliğin hem bireysel deneyimde hem de toplumsal yapılarda nasıl çalıştığını açıklığa kavuşturuyor. Böylece çalışma, özne tartışmalarının ya tümüyle reddedildiği ya da soyut yapılar içinde eridiği günümüzde, felsefi bir denge öneriyor ve çağdaş özne kuramı için önemli bir referans noktası oluşturuyor.

  • Künye: David Sherman – Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2025

Luc Ferry – Sevgi Üzerine (2025)

Modern aşk anlayışının yalnızca bireysel bir duygu değil, çağın toplumsal ve ahlaki dönüşümünü belirleyen güçlü bir olgu olduğunu savunan Luc Ferry, bu kitapta aşkın insanlık tarihindeki konumunu yeniden ele alıyor. Aydınlanma’nın akıl ve hukuk merkezli “birinci hümanizm”inin ardından, günümüzde sevgi, yakınlık ve karşılıklı bağlılığa dayanan “ikinci hümanizm”in ortaya çıktığını öne sürüyor. Ona göre görücü usulü evlilikten aşka dayalı eş seçimine geçiş, yalnızca özel yaşamı değil, kişilerin toplumla ve gelecek kuşaklarla kurduğu ilişkileri dönüştürüyor.

‘Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe’ (‘De l’Amour: Une philosophie pour le XXIe siècle’), modern bireyin değerlerini artık ulus, dogma ya da devrimcilik gibi dışsal referanslarla değil, sevdikleriyle kurduğu etik bağlar üzerinden tanımladığını vurguluyor. Aşk devrimi, bu açıdan hem bireysel özgürlüğün alanını genişletiyor hem de sorumluluk duygusunu derinleştiriyor. Sevginin yarattığı özen ve empati, insanın yalnızca bugününü değil, henüz doğmamış kuşakların geleceğini düşünmesini sağlayan yeni bir etik çerçeve sunuyor.

Yazar, yeni hümanizmin temelinde bireyler arası duygusal ilişkilerin taşıdığı yaratıcı potansiyeli görüyor. Aşk, artık bireysel mutluluğun ötesinde toplumsal değişimin motoru haline geliyor; insanlar dünyayı dönüştürme arzusunu soyut ideolojilerden çok insani bağlar üzerinden kuruyor. Ferry, bu değişimin 21. yüzyılda insanlığın ortak geleceğine dair daha kapsayıcı ve barışçıl bir ütopya ortaya çıkardığını savunuyor. Bu nedenle kitap, aşkı felsefi, etik ve kültürel boyutlarıyla ele alarak günümüz dünyasında anlam ve değer arayışına yeni bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Luc Ferry – Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe, çeviren: Ozan Kırıcı, Beyaz Baykuş Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025

Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu (2025)

Antik Yunan kuşkuculuğunu sistematik bir epistemoloji çerçevesinde inceleyen bu çalışma, ilk kez 1969 yılında yayımlandı ve kısa sürede bu alanda çalışan akademisyenler için temel bir başvuru kaynağı hâline geldi. Charlotte L. Stough, hem dogmatik hem de kuşkucu felsefe okullarının bilgi anlayışlarını tarihsel bağlamları içinde ele alıyor ve Antik Yunan kuşkuculuğun düşünsel yapısını, yöntemlerini ve hedeflerini dikkatli bir çözümlemeyle yeniden kuruyor.

Kitabın merkezinde, Pyrrhoncu geleneğin son büyük temsilcisi sayılan filozof ve hekim Sextus Empiricus yer alıyor. ‘Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma’ (‘Greek Skepticism: A Study in Epistemology’), Sextus’un epistemolojik metinlerini alışılagelmiş yorumların dışına çıkartarak onun düşüncesini özgün bir kuşkucu yöntem olarak temellendiriyor. Böylece Sextus’u yalnızca önceki öğretileri özetleyen bir figür değil, kuşkuculuğun amaç ve işlevini yeniden tanımlayan bir düşünür olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, Batı felsefe tarihinde Sextus’a yönelik hâkim değerlendirmeleri dönüştürüyor ve onu kendi çağının entelektüel tartışmaları içinde daha yaratıcı bir pozisyona yerleştiriyor.

Stough’un çalışması, Antik kuşkuculuğun bilgi kuramı açısından neden önemli olduğunu açık biçimde gösteriyor: Kuşkuculuğun eleştirel yöntemi, kesinlik iddialarını çözümlerken aynı zamanda bilginin sınırlarını ve dayanaklarını yeniden düşünmeye zorluyor. Yazar, Pyrrhoncu yaklaşımın sadece yıkıcı bir eleştiri değil, aynı zamanda entelektüel özgürlüğü ve yargıyı askıya alma pratiğini temellendiren bir düşünme biçimi sunduğunu ortaya koyuyor.

Bu yönüyle kitap, hem Antik Yunan felsefesinin yorumlanmasına hem de modern epistemolojinin temel sorularına ışık tutuyor. Üniversitelerde yıllarca başvuru kaynağı olarak kullanılmasının nedeni de bu: Stough, kuşkuculuğu yalnızca tarihsel bir okul olarak değil, bilgi iddialarının sınırlarını sorgulamaya devam eden canlı bir felsefi miras olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Charlotte L. Stough – Antik Yunan Kuşkuculuğu: Epistemolojik Bir Çalışma, çeviren: Mustafa Kaya Sütçüoğlu, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2025

Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak (2025)

Nihat Karademir’in ‘Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak’ adlı bu çalışması, devletin kökenine dair yerleşik açıklamaları yalnızca tarihsel ya da siyasal çerçevede değil, varoluşsal bir düzlemde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Edgar Allan Poe’nun kalesi ile Jorge Luis Borges’in mağarası arasında kurduğu simgesel karşıtlık üzerinden devleti, insanın ölüm karşısındaki kırılganlığının kurumsallaşmış bir karşılığı olarak yorumluyor. Kale, ölüm korkusundan korunma isteğinin kolektif ifadesi olarak güvenlik ve düzen arayışını temsil ederken, mağara ölümsüzlük varsayımı altında devletin ve siyasal düzenin anlamını yitirdiğini düşündüren radikal bir sorgu alanı açıyor.

Bu çerçevede devlet, yalnızca güç ve egemenlik mekanizması değil, sonluluk bilinciyle baş etmeye çalışan insanın korkusunu disipline eden, erteleyen ve anlamlandıran bir yapı olarak kavranıyor. Modern devletin kurumları, bireyin varoluşsal kaygısına düzenli ve meşru çözümler üretme iddiasıyla şekilleniyor ve ölümle kurulan ilişkinin siyasal bir dile dönüştüğünü gösteriyor. Hastaneler, ordular, hukuk ve sosyal güvenlik sistemleri, bu kaygının yönetildiği alanlar haline geliyor.

Karademir, okuru devletin tarihine bakmakla yetinmeyip onun ontolojik zeminini sorgulamaya yöneltiyor. Devlet ile ölüm arasındaki bu düğümlenmiş ilişki, güvenlik vaadi ile özgürlük kaybı arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Kitap, siyasal düşünceyi metafizik bir derinlikle buluşturarak, devletin yalnızca dışsal bir otorite değil, insanın kendi sonluluğuyla yüzleşme biçimi olduğunu düşündürüyor. Bu yönüyle eser, okuyucuyu hem kavramsal hem de varoluşsal bir hesaplaşmaya çağıran yoğun bir düşünsel yolculuk sunuyor.

  • Künye: Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak: Devletin Kökeni Hakkında Bir İnceleme, Lejand Yayınları, felsefe, 368 sayfa, 2025

Emily Austin – Haz İçin Yaşamak (2025)

Emily Austin bu kitabında, Epikürcü felsefeyi günümüz yaşamına uyarlayarak haz kavramını yanlış anlaşılan yüzeysellikten kurtarıyor ve onu bilinçli, dengeli bir yaşam pratiği olarak ele alıyor. Kitap, hazza ulaşmanın aşırılık değil ölçülülük gerektirdiğini, gerçek mutluluğun sade keyiflerde ve zihinsel dinginlikte şekillendiğini anlatıyor.

Austin, Epikür’ün öğretilerinden yola çıkarak korku, kaygı ve sosyal baskıların bireyi hazdan uzaklaştırdığını gösteriyor ve arzuyu yöneten dürtülerin fark edilmesi gerektiğini vurguluyor. Bedensel zevklerin geçiciliği karşısında zihinsel huzurun kalıcılığı ön plana çıkıyor ve okur, tatmin duygusunun dış rekabetten değil iç dengeden doğduğunu seziyor.

‘Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi’ (‘Living for Pleasure: An Epicurean Guide to Life’), modern tüketim kültürünü eleştiriyor ve mutluluğun sürekli daha fazlasını aramakla değil, yeterlilik bilinci geliştirmekle mümkün olduğunu savunuyor. Günlük küçük ritüeller, dostluk, düşünsel özgürlük ve doğayla temas, haz dolu bir yaşamın temel bileşenleri olarak yeniden anlam kazanıyor.

Austin, Epikürcülüğü edilgen bir keyif anlayışı yerine bilinçli seçimlere dayanan etik bir duruş olarak yorumluyor ve bireyin kendi yaşam temposunu kurmasını teşvik ediyor. Böylece okur, haz merkezli ama sorumlulukla örülü bir yaşam perspektifi geliştiriyor ve varoluşunu daha berrak bir farkındalıkla deneyimliyor.

Yazar, hangi arzuların doğal ve gerekli olduğunu, hangilerinin ise huzursuzluk yarattığını ayırt etmeye çağırıyor ve bu ayrımın bireysel özgürlüğü nasıl güçlendirdiğini açıklıyor. Okur, kendi haz anlayışını sorgularken suçluluk ve utanç yerine şefkatli bir bilinç geliştirmeyi öğreniyor ve yaşamdan alınan keyfin nicelikten çok nitelikle ölçüldüğünü kavrıyor.

Bu rehber, haz ile bilgelik arasındaki dengeyi görünür kılıyor ve insanın kendine karşı daha sakin, daha dürüst bir ilişki kurmasını sağlıyor. Okur, yaşamını acele değil bilinçle yönlendiriyor.

  • Künye: Emily Austin – Haz İçin Yaşamak: Epikürcü Bir Yaşam Rehberi, çeviren: Elif Kayurtar, Okuyanus Yayınları, felsefe, 352 sayfa, 2025

François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025