Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü (2026)

Jonathan Lear, bu çalışmasında bireysel ve kolektif yas deneyimini etik hayatın merkezine yerleştiriyor. Lear, yalnızca bir kaybın ardından yaşanan duygusal süreci değil, anlam dünyasının çöküşünü ve yeniden kurulmasını da inceliyor.

Yas, burada pasif bir acı hali değil, insanın dünyayla ilişkisini yeniden düşünmesini sağlayan yaratıcı bir kırılma olarak ele alınıyor. İnsan, kayıpla birlikte yalnız sevdiklerini değil, değerlerini, yön duygusunu ve yaşam anlatısını da yitiriyor, sonra bunları yeniden kurmaya çalışıyor.

‘Sonun Tahayyülü’nde (‘Imagining the End’), etik yaşam, soyut ilkelerden çok, kırılganlık, belirsizlik ve hayal gücüyle kurulan bir pratik olarak düşünülüyor. Lear, psikanaliz, felsefe ve antropolojiyi birleştirerek yasın, insanı daha derin bir sorumluluk duygusuna açtığını savunuyor. “Sonu hayal etmek”, yalnızca ölüm fikriyle değil, bir dünyanın sona ermesiyle yüzleşmek anlamına geliyor. Bu yüzleşme, insanı ya kapanmaya ya da daha açık, daha duyarlı bir etik tutuma yönlendiriyor.

Eser, yas, etik ve anlam ilişkisini birlikte düşünen çağdaş felsefi literatürde önemli bir yere sahip. Lear, etik hayatın kriz anlarında kurulduğunu, kayıp deneyiminin insanı daha insani, daha dikkatli ve daha sorumlu bir varoluşa taşıyabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, etik teoriyi soyut kurallardan çıkarıp yaşanan hayata bağlayan güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor.

‘Sonun Tahayyülü’, kaygı çağında yas, umut ve minnettarlık üzerinden ayakta kalmak ve anlam üretmek üzerine kuvvetli bir tefekkür.

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü: Yas ve Etik Yaşam
Çeviren: Aslı Önal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü (2026)

Felakete başka bir açıdan bakmak mümkün müdür?

Geleceği ortadan kaldıran, bildiğimiz dünyanın radikal sonunu imleyen ekolojik felaketin insanda harekete geçme isteği uyandırıp “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi”nin önünü açması söz konusu olabilir mi?

Bu sorulara yanıt arayan Henk Manschot, Nietzsche’nin düşüncesini yalnızca felsefi bir sistem olarak değil, yaşam pratiği, beden, doğa ve yeryüzüyle kurulan ilişki üzerinden okuyor. Nietzsche’nin hastalıkları, gezgin yaşamı, iklimle kurduğu bağ ve doğayla temasının, düşünsel dönüşümlerini nasıl etkilediğini biyografik bir hat üzerinden gösteriyor. Felsefenin soyut kavramlardan ibaret olmadığını, yaşanan hayatın doğrudan bir ürünü olduğunu vurguluyor.

Kitapta Nietzsche’nin “yeryüzüne sadakat” fikri merkeze alınıyor ve bu düşünce ekolojiyle ilişkilendiriliyor. İnsan-merkezci bakışın yerine, yaşamın bütünlüğünü esas alan bir etik öneriliyor. Doğa, yalnızca kaynak değil, birlikte yaşanan bir varlık alanı olarak ele alınıyor. Manschot, Nietzsche’nin güç istenci, yaşamı olumlama ve değer yaratma kavramlarını ekolojik duyarlılıkla yeniden yorumluyor.

Eserde politik boyut da önemli bir yer tutuyor. Nietzsche’nin düşüncesi otoriter ideolojilerden ayrıştırılarak, özgürleşme, çoğulluk ve sorumluluk temelinde okunuyor. ‘Nietzsche ve Yeryüzü’ (‘Nietzsche and the Earth’), Nietzsche’yi çevre felsefesi, siyaset teorisi ve çağdaş ekoloji tartışmalarıyla buluşturuyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin yalnızca bireysel etik değil, gezegensel bir sorumluluk düşünürü olarak okunabileceğini gösteriyor ve alanında disiplinlerarası bir köprü kurmasıyla önem taşıyor. Aynı zamanda biyografi ile teori arasındaki sınırları eritiyor ve felsefeyi gündelik hayatın içine taşıyor.

Okur, Nietzsche’yi yalnızca okunan bir filozof olarak değil, yaşanan bir düşünce biçimi olarak algılıyor. Kitap, çağdaş düşüncede ekolojik bilinç üretmesi açısından kalıcı bir referans metni olma potansiyeli taşıyor. Bu yaklaşım, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırıyor.

Henk Manschot — Nietzsche ve Yeryüzü: Biyografi, Ekoloji, Politika
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Livera Yayınevi
Ekoloji • 264 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Bettany Hughes — Baldıran Kâsesi (2026)

Bettany Hughes, Sokrates’i yalnızca soyut fikirler üreten bir filozof olarak değil, yaşadığı dönemin siyasal, toplumsal ve kültürel gerilimleri içinde şekillenen tarihsel bir figür olarak ele alıyor. Atina’yı idealize edilmiş bir “felsefe sahnesi” olarak değil, savaşların, sınıf çatışmalarının, siyasal krizlerin ve gündelik hayatın iç içe geçtiği canlı bir şehir olarak okuyor. Sokrates’in düşüncesi bu bağlam içinde anlam kazanıyor ve felsefe, hayattan kopuk bir disiplin değil, yaşamın içinden doğan bir sorgulama pratiği olarak görülüyor.

‘Baldıran Kâsesi’ (‘The Hemlock Cup’), “iyi yaşam” fikrini yalnızca bireysel ahlak meselesi olarak değil, siyasal ve toplumsal bir sorun olarak tartışıyor. Sokrates’in sorgulama yöntemi, yurttaşlık, adalet, erdem ve sorumluluk kavramlarıyla birlikte düşünülüyor. Hughes, Sokrates’in yargılanmasını ve ölümünü yalnızca düşünsel bir çatışma olarak değil, Atina demokrasisinin iç çelişkilerinin ürünü olan tarihsel bir kırılma olarak okuyor. Böylece Sokrates, yalnızca felsefe tarihinin değil, siyasal düşüncenin de merkezî figürlerinden biri hâline geliyor.

Kitap, antik felsefeyi soyut bir düşünce geleneği olmaktan çıkarıp tarihsel bağlamına yerleştirdiği için alanında özel bir yere oturuyor. Felsefenin gündelik yaşamla, siyasetle ve toplumsal yapıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. “İyi yaşam” sorusunu bireysel erdemle sınırlamayıp kolektif yaşamın yapısal sorunlarıyla birlikte düşündürdüğü için felsefe tarihi, siyaset düşüncesi ve antikçağ çalışmaları açısından temel bir referans metin olarak önemini koruyor.

Bettany Hughes — Baldıran Kâsesi: Sokrates, Atina ve İyi Hayat Arayışı
Çeviren: Ceren Can Aydın • Alfa Yayınları
Felsefe • 642 sayfa • 2026

 

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler (2026)

‘Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler’, bilimkurguyu ve fantaziyi geleceğin dekorları olarak değil, bugünü düşünmenin en güçlü düşünsel alanlarından biri olarak ele alıyor. Yapay zekâdan kıyamet-sonrası dünyalara, ütopyadan distopyaya uzanan anlatılar, kitapta tek bir merkezî sorunun etrafında toplanıyor: İnsan nedir? Bu soru, teknolojik ilerleme, savaş tehdidi, toplumsal çözülme ve kapitalist düzenin yarattığı yıkımla birlikte artık soyut bir felsefi tartışma olmaktan çıkıyor, doğrudan yaşamsal bir probleme dönüşüyor.

Bülent Somay, bilimkurguyu “gelecek anlatısı” olarak değil, bugünü görünür kılan bir düşünme biçimi olarak konumluyor. Fantazi ise gerçeklikten kopuş değil, gerçekliğin sınırlarını genişleten bir sorgulama alanı hâline geliyor. Dünya kurmak, dünya keşfetmek, radikal farklılık ve alternatif toplumsal düzenler yalnızca edebi temalar değil; insanın kendini yeniden tanımlama çabalarının düşünsel araçları olarak okunuyor. Türler arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor, bilimkurgu ile fantazi aynı etik ve politik soruların etrafında birleşiyor.

Metnin merkezinde insanın yalnızca biyolojik değil, etik, politik ve toplumsal bir varlık olduğu fikri duruyor. Yapay zekâ tartışmaları, savaş olasılığı, kıyamet-sonrası tahayyüller ve ütopya arayışları, insanın ne olduğu kadar ne olabileceğini de sorguluyor. Somay, “insan”ı sabit bir öz olarak değil, tarihsel, toplumsal ve düşünsel olarak sürekli yeniden kurulan bir varlık olarak ele alıyor.

Bu yönüyle kitap, edebiyat incelemesinin ötesine geçerek bir düşünce haritası kuruyor. Fantazi ve bilimkurgu, kaçış edebiyatı değil; bugünü anlamanın, geleceği düşünmenin ve insanı yeniden tanımlamanın yolları hâline geliyor. Kitap, tür edebiyatını bir düşünsel kaynak olarak konumlandırarak, bugünün krizlerini “insan” sorusu etrafında yeniden okumaya davet eden güçlü ve özgün bir metin ortaya koyuyor.

Künye: Bülent Somay – Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler, Metis Yayınları, felsefe, 168 sayfa, 2026

Bülent Somay — Fantazi, Bilimkurgu ve Başka Meseleler
• Metis Yayınları
Felsefe • 168 sayfa • 2026

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri (2026)

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı filmlerden çok seyir pratiği, salonlardan çok hatırlama biçimi üzerinden ele alan özgün bir kültürel tarih anlatısı. Aynülhayat Uybadın, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de sinemaya gitmenin ne anlama geldiğini, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkararak tarihsel özne konumuna yerleştiriyor.

Uybadın, sözlü tarih yöntemine yaslanan araştırmasında sinemayı bir eğlence alanından ziyade toplumsal bir olay, bir buluşma ve sosyalleşme mekânı olarak okuyor. Yazlık sinemalarla kapalı salonlar, matinelerle suareler, mahalle aralarıyla kent merkezleri arasında dolaşan anlatılar; sinemanın gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Perdede akan hikâyeler kadar, o hikâyeleri birlikte izleme biçimleri de kitabın merkezinde yer alıyor.

Çalışma, “sinema eğlence değildir” diyen estetik bilinçle, “başka ne eğlencemiz var ki?” diyen kolektif deneyimi yan yana getirerek, izleyiciliğin sınıfsal, kültürel ve duygusal boyutlarını görünür kılıyor. Yıldızlarla kurulan özdeşlikler, filmlerden öğrenilen davranış kalıpları, utanma, denetim, aidiyet ve arzu gibi duygular; sinemanın toplumsal hayatı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyuyor.

Uybadın sinema tarihini yalnızca yapım ve film merkezli okumalarla sınırlamıyor; izleyici araştırmaları, bellek çalışmaları ve yeni sinema tarihi yaklaşımlarını bir araya getirerek “tarihsel izleyici” kavramını derinleştiriyor. Aile, mahalle, taşra, kent, toplumsal cinsiyet, nostalji ve “altın çağ” anlatıları, bireysel anılardan süzülen kolektif bir sinema hafızası içinde yeniden kuruluyor.

‘Evvel Zaman İzleyicileri’, sinemayı bir zamanlar “bir filmden çok bir olay” olarak yaşayanların sesine kulak veren; kişisel hatıraları Türkiye’nin kültürel ve toplumsal tarihine bağlayan güçlü bir bellek çalışması olarak, sinema tarihine içeriden ve çoksesli bir kapı aralıyor. Işıklar sönüyor, perde açılıyor; hikâye ve hatırlama işte tam da o esnada başlıyor.

Aynülhayat Uybadın — Evvel Zaman İzleyicileri: 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sinde Sinemaya Gitme Deneyimi
• Heretik Yayıncılık
İnceleme • 360 sayfa • 2026

Robert Wicks — Modern Fransız Felsefesi (2025)

Çağdaş Fransız felsefesini tek bir okul ya da doğrusal bir ilerleme olarak değil, ortak sorunlar etrafında gelişen çatışmalı bir düşünce alanı olarak ele alan bir kitap. Robert Wicks, 20. yüzyıl boyunca Fransa’da ortaya çıkan başlıca felsefi yönelimleri tarihsel, kavramsal ve kültürel bağlamlarıyla birlikte inceliyor. Varoluşçuluktan yapısalcılığa, oradan postyapısalcılık ve postmodernizme uzanan düşünsel dönüşüm kitabın ana eksenini oluşturuyor.

Wicks, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus ile özdeşleşen varoluşçuluğu, özgürlük, sorumluluk ve anlam sorunları üzerinden tartışıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı etik ve politik krizlerin, bu düşünce tarzını nasıl beslediğini gösteriyor. Ardından Claude Lévi-Strauss, Louis Althusser ve Roland Barthes gibi isimlerle temsil edilen yapısalcı yaklaşımın, özne merkezli felsefeye getirdiği eleştiriler ele alınıyor. Dil, yapı ve sistem kavramları bu bölümde öne çıkıyor.

‘Modern Fransız Felsefesi’ (‘Modern French Philosophy’) Michel Foucault, Jacques Derrida, Gilles Deleuze, Jean-François Lyotard ve Jean Baudrillard gibi düşünürlerle birlikte postyapısalcı ve postmodern yönelimleri inceliyor. Bilgi, iktidar, söylem, fark ve metin kavramları üzerinden modernliğin evrensellik ve akıl iddiaları sorgulanıyor. Wicks, bu düşünürlerin ortak bir programa sahip olmadıklarını, ancak modern öznenin ve büyük anlatıların eleştirisinde kesiştiklerini vurguluyor.

Eser, felsefi tartışmaları sanat, edebiyat, psikanaliz ve siyasetle ilişkilendirerek Fransız düşüncesinin kültürel etkisini de görünür kılıyor. Wicks, modern Fransız felsefesini anlaşılır bir dille sunarken, kavramsal derinlikten ödün vermiyor. Kitap, hem bu geleneğe giriş yapmak isteyenler için kapsamlı bir rehber hem de varoluş, dil, iktidar ve anlam üzerine düşünenler için güçlü bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Robert Wicks — Modern Fransız Felsefesi: Varoluşçuluktan Postmodernizme
Çeviren: Doğan Aydoğan • Beyaz Baykuş Yayınları
Felsefe • 472 sayfa • 2025

Julian Young — Schopenhauer (2026)

Julian Young bu kitapta, Schopenhauer’un düşüncesini yaşamı, dönemi ve etkileriyle birlikte ele alıyor. Amaç, onu yalnızca karamsar bir filozof olarak değil, modern felsefenin temel sorunlarına özgün yanıtlar geliştiren bir düşünür olarak konumlandırıyor. İrade, temsil, acı ve kurtuluş kavramları merkeze alınıyor.

Kitap, Schopenhauer’un Kant’tan devraldığı mirası nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Dünya, bize göründüğü haliyle temsil olarak kuruluyor; asıl gerçeklik ise kör, amaçsız ve doyumsuz bir irade olarak işliyor. Young, bu ontolojinin bilgi kuramı ve etik sonuçlarını sade ama derinlikli biçimde çözümlüyor.

Estetik, etik ve metafizik bölümler kitapta özel bir yer tutuyor. Sanat, özellikle müzik, iradenin baskısından geçici bir kurtuluş imkânı sunuyor. Merhamet temelli ahlak anlayışı ise bireysel çıkarın ötesine geçmenin yolunu gösteriyor. Asketizm ve istemeden vazgeçme düşüncesi bu çerçevede ele alınıyor.

Young ayrıca, Schopenhauer’un Budizm ve Hinduizm ile kurduğu ilişkiyi, çağdaşlarıyla yaşadığı gerilimleri ve Nietzsche üzerindeki etkisini tartışıyor. Bu çalışma, Schopenhauer’u modern varoluş düşüncesinin kurucu figürlerinden biri olarak okumayı mümkün kılıyor ve felsefe tarihinde neden hâlâ merkezi bir yerde durduğunu gösteriyor.

Kitap, Schopenhauer’un kötümserliğinin yüzeysel bir hayata küskünlük olmadığını vurguluyor. Aksine bu düşünce, modern öznenin tatminsizliğini teşhis eden radikal bir analiz sunuyor. Young, Schopenhauer’un din, ahlak ve modern kültür eleştirisini güncel tartışmalarla ilişkilendiriyor ve düşünürün bugünkü önemini temellendiriyor. Bu yönüyle eser, hem Schopenhauer’a sağlam bir giriş sunuyor hem de onun modern düşünce üzerindeki kalıcı etkisini kavramak isteyenler için güvenilir ve derinlikli bir rehber niteliği taşıyor. Felsefeyle acı, anlam ve kurtuluş ilişkisini sorgulayanlar için yol açıyor. Çok önemli.

Julian Young — Schopenhauer
Çeviren: Abdullah Onur Aktaş • Alfa Yayınları
Felsefe • 344 sayfa • 2026

Izabela Wagner — Bauman (2025)

Izabela Wagner bu biyografide Zygmunt Bauman’ın yaşamını, düşünsel üretimiyle iç içe geçen tarihsel kırılmalar üzerinden anlatıyor. Bauman’ı yalnızca “akışkan modernite” kavramının yaratıcısı olarak değil, 20. yüzyılın şiddet, sürgün ve ideolojik çatışmaları içinde şekillenmiş bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Kişisel deneyimlerin teorik yönelimleri nasıl beslediğini ayrıntılı biçimde gösteriyor.

‘Bauman’ (‘Bauman: A Biography’) Bauman’ın Polonya’daki gençliğinden başlayarak savaş yıllarını, antisemitizmle yüzleşmesini ve komünist rejimle kurduğu karmaşık ilişkiyi izliyor. Akademik kariyerinin erken dönemlerinde Marksizmle kurduğu bağın zamanla nasıl dönüştüğünü, siyasal hayal kırıklıklarının düşüncesine nasıl yansıdığını ortaya koyuyor. 1968 sonrası sürgün deneyimi, Bauman’ın aidiyet, belirsizlik ve modernlik eleştirisini derinleştiriyor.

Wagner, Bauman’ın İsrail ve İngiltere’deki akademik hayatını, üretkenliğini ve uluslararası etkisini ayrıntılandırıyor. “Akışkan modernite”nin yalnızca teorik bir kavram değil, yaşanmış güvencesizliklerin düşünsel bir ifadesi olduğunu vurguluyor. Bauman’ın popülerlik kazanırken akademiyle ve eleştirmenleriyle yaşadığı gerilimlere de yer veriyor.

Bu biyografi, Bauman’ın düşüncelerini tarih dışı soyutlamalar olarak değil, yaşam deneyimleriyle örülü bir bütün olarak okuyor. Wagner, düşünürün çelişkilerini, sessizliklerini ve dönüşümlerini gizlemeden aktarıyor. Kitap, Bauman’ı anlamak isteyenler için hem entelektüel bir harita hem de 20. yüzyıl Avrupa tarihine açılan eleştirel bir pencere sunuyor.

Izabela Wagner — Bauman
Çeviren: Özlem Kırtay, Burak Yılmaz • Lejand Yayınları
Biyografi • 544 sayfa • 2025

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi (2026)

Ludwik Fleck bu kitabında bilimsel bilginin nesnel ve zamandan bağımsız bir gerçeklik olmadığını, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluştuğunu savunuyor. Bir bilimsel “olgu”nun kendiliğinden keşfedilmediğini, belirli düşünme alışkanlıkları ve kavramsal çerçeveler içinde yavaş yavaş kurulduğunu gösteriyor. Bilim insanlarının dünyayı algılama biçimleri, ait oldukları entelektüel çevre tarafından şekilleniyor ve bu durum bilginin yönünü belirliyor.

Fleck bu çerçevede “düşünce stili” ve “düşünce kolektifi” kavramlarını geliştiriyor. Düşünce stili, bir grubun neyi sorun olarak gördüğünü, neyi geçerli bilgi saydığını ve hangi yöntemleri benimsediğini belirliyor. Düşünce kolektifi ise bu stili paylaşan bilim insanları topluluğunu ifade ediyor. Bir olgunun kabul görmesi, bu kolektif içinde dolaşan fikirlerin uyumlu hale gelmesine bağlı oluyor.

Kitapta frengi hastalığının tarihsel olarak nasıl tanımlandığı örneği üzerinden, tıbbi bilginin dönüşümü ayrıntılı biçimde inceleniyor. Aynı hastalık farklı dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılabiliyor ve bu değişim deneysel verilerden çok, hâkim düşünce stiline dayanıyor. Fleck bu süreçte yanlışların ve belirsizliklerin bile bilimin ilerlemesinde kurucu rol oynadığını vurguluyor.

‘Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi’ (‘Entstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache’), bilimi mutlak doğrular üreten bir alan olarak değil, toplumsal bir etkinlik olarak ele alıyor. Bilim sosyolojisi, bilgi kuramı ve tarihsel epistemoloji açısından öncü bir çalışma sayılıyor ve Thomas Kuhn gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakıyor. Fleck, bilimsel bilginin nasıl mümkün olduğunu anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir perspektif sunuyor.

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi: Düşünce Tarzı ve Düşünce Kolektifi Teorisine Bir Giriş
Çeviren: Elif Hilal Fertellioğlu • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026