Frederick W. Frey – Türk Siyasal Eliti (2024)

Türkiye 1920’den sonra geçen on dört yılda hemen hemen tekdüze bir siyasi gidişat sergiledi.

Büyük Güçlerin müdahalesine karşı milliyetçi bir devrim yaşadı.

İstiklâlini eline aldıktan sonra, büyük bir karizmatik liderin yönettiği vesayetçi bir tek parti rejimi altında müşfik bir dikta idaresine geçti.

Kısa sürede pek çok önemli reform gerçekleştirdi ve diğer ülkelerin de sık sık yapmaya çalıştığı bir model oluşturdu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye benzersiz bir şekilde, barışçıl yöntemlerle ve gönüllü olarak tek partili sistemden çok partili sisteme geçti.

Bunu, çok kısa bir süre içinde keskin partizanlık çatışmalarına, tek parti kontrolüne dönüşe ve nihayet kararlı bir askeri darbeye yol açan birkaç yıl süren etkili çok partili faaliyetler izledi.

Böylece, Birinci Türk Cumhuriyeti’nin bu kritik yıllarında Türkiye, gelişen ülkelerin karşı karşıya kaldığı hayati siyasi meselelerin birçoğuyla karşılaştı. Türkiye, siyasi gelişim yolunda diğer birçok gelişmekte olan ülkeden daha fazla yol kat etti.

Dolayısıyla, izlediği yol özellikle önemlidir.

Frederick Frey bu kitapta, Türk millî iradesinin tecelligâhı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1920’deki kuruluşundan 1957’ye kadar görev yapan 2210 milletvekilinin hepsinin mensup olduğu toplumsal kökenleri, belirli ölçülerde genişletilmiş olarak Birinci Cumhuriyet’in sona erdiği 1960 yılına kadarki dönemi kapsayacak şekilde ele alıyor.

Bu araştırma, bu tarihi olaylar ile üst düzey siyasi kadrolara yapılan alımlar arasındaki ilişkilerin de peşinden gidiyor.

“Modernleşmenin” siyasi elitin yapısını nasıl etkilediği, sistemin resmen demokratikleşmesiyle birlikte hukukçunun yaşadığı ani yükseliş, artan oy rekabetine eşlik eden “yerelciliğin” yaygınlaşması, grupların iktidarın zirvesine giden yollardaki modeller, milletvekillerinin Türk toplumunu nasıl temsil ettiği, bu ve benzeri konular araştırmanın ana hatlarını oluşturuyor.

Frey’in Türk eliti incelemesi, gerek Türkiye’de gerekse uluslararası siyasetin başat aktörleri arasında iktidarın pay edilişi ve şekillenişini etkileyen siyasal değişimlerin paha biçilmez bir özetidir.

  • Künye: Frederick W. Frey – Türk Siyasal Eliti, çeviren: Fatih Santur, Selenge Yayınları, tarih, 480 sayfa, 2024

Cemil Aydın – Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti (2024)

Cemil Aydın, olağanüstü detaylarla dolu bu mukayeseli modern dünya tarihi çalışmasında, Avrupa’nın evrenselleşmesini mümkün kılan değerleri bizzat değersizleştirdiği emperyalizm siyasetine tepki olarak doğan iki önemli fikri ve siyasi akımı; Osmanlı pan-İslamcılığı ve Japon pan-Asyacılığını bir arada değerlendiriyor.

Gerçekleştirdikleri reformlara rağmen 19. yüzyıl boyunca Osmanlı’nın ve Japonya’nın Batılı güçler tarafından Oryantalist imgelerle nitelenip dışlanması bu iki ülkenin kimliğini ve imajını hiç olmadığı kadar Doğululaştırırken, Müslüman ve Japon entelektüeller sömürgeleştirilmiş halklarla Asya’nın ve İslam dünyasının aşağılanma yüzyılından çıkışı için bir dizi işbirliği arayışına girişti.

Reformcu Asyalılar arasında hızla ilgi gören Batı-karşıtlığı, Aydınlanmacı “evrensel Batı”ya değil, ırkçı “sömürgeci Batı”ya esaslı bir eleştiri getirirken bir yandan da pan-Afrikacı, Bolşevik ve Batının içinden Batıyı eleştiren müttefikler kazanmış; mazlum halklar hak ve özgürlük talepleriyle sömürgeci “Batının çöküşü”nü zorladı.

Ancak “Doğu’nun uyanışı” beklenenden çok başka bir seyir izledi; pan-Asyacı ve pan-İslamcı hareketler zamanla farklı milliyetçi projelerin hizmetine girdi.

Tanzimattan Tokyo Savaş Suçları Mahkemesine uzanan “uzun yüzyıl”ı zihin açıcı bir berraklıkta anlatan ‘Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti’, Hindistan’ın, Mısır’ın, kısmen Çin’in sömürgeleştirilmesinden Japonların 1905’te emperyal Rusya’yı mağlup etmesinin yarattığı küresel heyecana, Türk Kurtuluş Savaşından Asya halklarının özgürleşmesine uzanan büyük bir dönüşüm çağının Avrupa-merkezcilikten azade bir anlatımını sunuyor.

İngilizcede yayınlandığı 2007’den bu yana modern dünya tarihi sahasında çokça tartışılıp uluslararası ilişkiler literatüründe büyük etki uyandıran bu görkemli eser, Türkiye’deki tartışmalara da yeni perspektifler kazandıracaktır.

  • Künye: Cemil Aydın – Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti: Pan-İslamcı ve Pan-Asyacı Düşüncede Dünya Düzeni Vizyonları, çeviren: Karsu İlksen Fırat, Beyoğlu Kitabevi, tarih, 456 sayfa, 2024

Kohei Saito – Antroposen’de Marx (2024)

Marx’ın kapitalizme yönelik ekolojik eleştirisi, küresel iklim kriziyle karşı karşıya olduğumuz bugünlerde önemini her zamankinden çok daha açık bir biçimde gösteriyor.

‘Antroposen’de Marx’, Marx’ın ekolojisinin onun ölümünden sonra Marksistler tarafından 20. yüzyıl boyunca neden marjinalleştirilip bastırıldığını açıklıyor.

Fakat Marx’ın ekolojik eleştirisi, egemen üretimcilik ve tekçilik karşısında Antroposen’de canlanıyor.

Kohei Saito, Marx’ın ve Engels’in bütün eserlerinde yayımlanmış olan yeni malzemeleri inceleyerek Marx’ın büyümeme komünizmi olarak nitelendirilebilecek kapitalizme yönelik alternatif ve bütünüyle özgün fikrini sunuyor.

Geç Marx’ın bu kışkırtıcı yorumu, toplum ve doğa arasındaki ilişkiye yönelik yakın tarihli tartışmalara ışık tutuyor ve okuru 20. yüzyılın reel sosyalizminin hatasını tekrar etmeyen post-kapitalist bir toplumu zihninde canlandırmaya davet ediyor.

Saito, Marx’ın ekolojisi üzerine yazdığı göz alıcı makaleden sonra, bu yeni çığır açıcı kitabında farklı Marksistlerin anti-kapitalist bir perspektiften nasıl çevresel zorluklarla başa çıkmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Saito, makalesinin çok ötesine geçen bu yapıtında Marksizm’i kapalı bir sistem olarak değil hareket halinde bir düşünce olarak kavramayı başarıyor.

Kitap, zamanımızın ekolojik Marksizm’ine ve Antroposen’deki komünizme sağlam bir katkı.

  • Künye: Kohei Saito – Antroposen’de Marx: Büyümeme Komünizmi Fikrine Doğru, çeviren: Onur Orhangazi, Ütopya Yayınları, siyaset, 416 sayfa, 2024

Alex Callinicos – Yeni Felaket Çağı (2024)

Dünya yeni bir felaket çağına giriyor.

İstisna, normal haline geliyor.

1914 ve 1945 arasında yaşanmış olan böylesi son kriz, iki dünya savaşına, Büyük Buhran’a ve Yahudi Soykırımı’na sahne oldu.

Günümüzde insan türü, hızlanmakta olan iklim değişikliğinin neden olduğu kontrol altına alınmayan yangınlar, seller ve diğer aşırı hava olayları ile Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini takiben nükleer savaş tehdidini içeren yeni varoluşsal tehlikelerle karşı karşıya.

Alex Callinicos, bu tehlikelerin ortak kaynağının çuvallamakta olan ve bizi toplumsal bir çöküşe doğru savuran kapitalist sistemin çok-boyutlu krizi olduğunu öne sürüyor.

Bu kriz, doğanın giderek artan bir biçimde tahrip edilişini, emeğin değersizleştirilmesini, küresel finansal krizden bu yana durgun olan bir dünya ekonomisini ve ABD, Çin ve Rusya arasındaki emperyalistler arası artan çatışmaları içeriyor.

Şimdiye kadar bundan en çok faydalanan Beyaz Saray’ı tekrar ele geçirebilecek olan aşırı sağ oldu.

Ancak yeni felaket çağı aynı zamanda bir isyan çağıdır da.

Siyah Hayatlar Önemlidir, #MeToo protestoları ve Sudan, Sri Lanka ve İran’daki isyanları takiben, sistemdeki birçok çatlak sayısız baskı biçimine meydan okuyabilecek ve adil ve sürdürülebilir bir dünyanın yolunu açabilecek daha fazla kitlesel harekete neden olacaktır.

Dünyanın en önemli Marksist düşünürlerinden biri olan Alex Callinicos’un bu olağanüstü kitabı, çağdaş siyaseti, onu tarihini, nedenlerini ve alternatife giden yolu karakterize eden daimi acil durum halini anlamak için son derece gerekli bir okuma.

Callinicos’un dünyanın karşı karşıya olduğu ve çevresel, ekonomik, jeopolitik ve toplumsal olmak üzere birden çok öğeden oluşan kriz üzerine bütünleşik bir bakış açısından düşünmeye yönelik bilinçli çabası, acil olduğu kadar entelektüel anlamda da ödüllendirici.

  • Künye: Alex Callinicos – Yeni Felaket Çağı, çeviren: Onur Orhangazi, Ütopya Yayınevi, siyaset, 328 sayfa, 2024

Durdu Baran Çiftci – İnsan Haklarının Patolojisi (2024)

Son dönemde insan haklarının “son”una dair birçok şey söylendi.

Bilhassa Douzinas bu sonu doğrudan ve cesaretle haykırdı.

Bu çalışma, malumun ilanı denilecek bu tabloyu kabul etmekle birlikte insan haklarının geldiği noktayı çok daha paradoksal bir yerden kuruyor.

Toplumsal sahanın her yerine dağılan neoliberal hak talepkârlılığının insan haklarının ontolojisini darmadağın ettiğini savunuyor.

Hak taleplerinin neoliberal bireyselliğin içerisinden yükselmeye başladığı yerde karşılaştığımız “haklar enflasyonu”nun her şeyi nasıl da kutsallaştırdığını gözler önüne seriyor.

Nitekim her talebin bir insan hakkı söylemi içerisine yerleştirilme çabasının insan haklarının söylemsel alanını boşaltmak demek olduğunu biliyoruz.

Elbette ki, bunun politik olanı da sarstığını göz ardı etmemek gerekiyor.

Politik olanın müştereğin üretimiyle ele alınması ile bireyselliğe yaslandırılması arasında antagonizma olduğunu vurgulamak önemli bir zorunluluk.

Bu yüzden de şu soruları güçlü bir şekilde sormak mecburiyetindeyiz: “Hakkın bir talep sınırı var mıdır?”, “bu talep sürekliliğinin yasayla ilişkisi nedir?” veya “bu talepkârlık politik olanla nasıl düşünülebilir?”.

Bu sorular, aklımıza hemen gelebilecek bazı kavramları da ortaya çıkarıyor.

“Büyük-öteki”, “tanıma”, “empati”, “başkalık-etiği”…

İşte ‘İnsan Haklarının Patolojisi’, bizleri bu kavramları haklar enflasyonu içerisinde yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Durdu Baran Çiftci – İnsan Haklarının Patolojisi: Hak Kavramı Üzerine Eleştirel Bir Tartışma, Nika Yayınevi, siyaset, 160 sayfa, 2024

John Horgan – Terörizm Psikolojisi (2024)

  • İnsanlar terör örgütlerine neden ve nasıl katılır?
  • Terör eylemlerini hangi psikososyal süreçlerden geçerek gerçekleştirir?
  • İntihar saldırılarının failleri nasıl yaşantılar eşliğinde bu eylemleri yapmayı kabul eder?

John Horgan’ın kaleme aldığı bu kitap, terörizmin psikolojisine ilişkin mevcut bilgi ve anlayışımızın ötesine geçerek psikoloji biliminin kavramsal çerçevesi içinde terör davranışlarının eleştirel bir çözümlemesine girişiyor.

Terörizmi “patolojik” olarak nitelendiren pek çok araştırmaya rağmen ‘Terörizm Psikolojisi’, bu bireylerde tanımlanabilir herhangi bir psikopatolojinin bulunmadığını göstermekle kalmayıp terörist faaliyetlerde bulunanların neredeyse korkutucu derecede “normal” ve “sıradan” olduğuna dikkat çekiyor.

Horgan, farklı ülkelerde yapılmış araştırmalardan hareketle kitapta, bir teröristin yaşamına dair “İlişkilenme-Katılma-Ayrılma” modelini öne sürüyor ve bu yaklaşımı geliştiriyor.

El Kaide’den radikal solcu örgütlere geniş bir yelpazede çeşitli siyasal şiddet olaylarına karışmış farklı kişilerle yapılan görüşmelerden, eski teröristlerin yaşamöykülerinden ve yakın dönemde gerçekleşen terör saldırılarına dair çalışmalardan yararlanan ‘Terörizm Psikolojisi’, gerek ulusal/uluslararası güvenlik ve siyasal şiddetle mücadele üzerine çalışanlar, gerekse bu konuya merak duyan diğer okurlar için yetkin bir kaynak.

  • Künye: John Horgan – Terörizm Psikolojisi, çeviren: Hilal Akekmekçi Tunalı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, psikoloji, 256 sayfa, 2024

Christina Morina – Marksizmin İcadı (2024)

Christina Morina, 19. yüzyıl / 20. yüzyıl dönümünde Marksizmin bir öğreti, bir siyasal hareket, bir ahlâki angajman olarak kurumlaşma evresini; dokuz öncü figürün üzerinden anlatıyor.

‘Marksizmin İcadı’, Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya’daki bu dokuz kahramanın nasıl sosyalleştiğini, Marksizmle nasıl buluştuğunu, sosyalist harekete nasıl angaje olduğunu, “Toplumsal Sorun”la ve emekçilerle somut ilişkisini irdeliyor.

Hepsinin yaşarken tanıklık ettiği 1905 Rus Devrimi’ni nasıl karşıladıklarını mukayese ediyor.

Saha araştırmacısı, kitap- kurdu ve maceraperest tipolojileriyle tasnif ettiği kahramanlarının yol ayrımlarını ve ayrılıkları içindeki ortak noktalarını inceliyor.

Özel bir kuşağın serencamı ile bir siyasal akımın oluşumunun iç içe geçtiği, zengin bir hikâye…

Kitaptan bir alıntı:

“Karl Kautsky, Eduard Bernstein, Rosa Luxemburg, Victor Adler, Jean Jaurès, Jules Guesde, Georgi Plehanov, Vladimir I. Lenin ve Peter B. Struve. Bunların her biri Marksizmin entelektüel kurucu neslinin mensubudur. (…) Onlar kendi ülkelerinde Marksist sosyalizmin önde gelen teorisyen ve pratisyenleri oldular, dolayısıyla ‘Marksizm’in ‘Altın Çağı’nı şekillendirdiler.”

  • Künye: Christina Morina – Marksizmin İcadı: Bir Fikir Dünyayı Nasıl Fethetti, çeviren: Emre Adıyaman, İletişim Yayınları, siyaset, 448 sayfa, 2024

Kimberly Hutchings, Elizabeth Frazer – Siyasal Kuramda Şiddet (2024)

  • Şiddet içermeyen siyaset olabilir mi?
  • Şiddetin meşrulaştırılabilirliği, varolan düzeni savunmak ya da yıkmak için uygulandığına mı yoksa uygulanma biçimine mi bağlıdır?
  • Şiddet basitçe dolaysız bedensel yaralama mıdır yoksa yapısal, simgesel ya da epistemik şiddetten söz edebilir miyiz?

Bu kitapta Elizabeth Frazer ve Kimberley Hutchings, Niccolo Machiavelli’den Elaine Scarry’ye siyasal kuramcıların bu konuları nasıl ele aldıklarını inceliyorlar.

Siyasette şiddetin hem savunucuları hem de eleştirmenleriyle etkileşime girerek, bu tartışmaların kalıcı temalarını ortaya çıkarmak için çeşitli meşrulaştırma ve retorik stratejilerini analiz ediyorlar.

Siyasal kuramcıların şiddeti ya tarafsız bir araca indirgeyerek ya da adalet ve erdem gibi oldukça farklı kavramlarla özdeşleştirerek, onun ortaya çıkardığı temel zorluklardan nasıl kaçma eğiliminde olduklarını gösteriyorlar.

Şiddet zorunlu olarak hiyerarşik ve dışlayıcı yapılar ve tahayyüllerle sarmalandığı için, şiddeti hizmet ettiği amaçlar ya da nasıl uygulandığı açısından meşrulaştırmanın artık bir anlam ifade etmediğini savunuyorlar.

Terör ve savaş ahlakından radikal ve devrimci siyasi düşünüşe paha biçilmez bir kaynak.

Kitap, Machiavelli’den günümüze şiddet ve siyaset arasındaki kesişime dair çok dikkatli, sistematik ve son derece okunabilir bir giriş ve analiz sunuyor.

  • Künye: Kimberly Hutchings, Elizabeth Frazer – Siyasal Kuramda Şiddet, çeviren: S. Erdem Türközü, Nika Yayınevi, siyaset, 284 sayfa, 2024

Niall Ferguson – Colossus (2024)

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın son resmî imparatorluğu kendisine tabi topluluklara özgürlük vererek emperyal konumundan feragat etmek zorunda kaldı.

Artık “üzerinde güneş batmayan ülke” nitelemesini sürdürecek ne gücü ne de takati kalmıştı.

Büyük Britanya’dan doğan güç boşluğu ve Sovyetleri Birliği’nin hızlı yükselişi karşısında Amerika Birleşik Devletleri, yeni bir emperyal güç olarak ortaya çıktı.

Gelgelelim hiçbir zaman o özendiği Büyük Britanya İmparatorluğu gibi bir başarı elde edemedi.

ABD ezici askerî, ekonomik ve kültürel hakimiyetine rağmen iradesini diğer uluslara kabul ettirme konusunda hep isteksiz oldu, istediği nadir zamanlardaysa başarılı olamadı.

Zorba bir kolluk gücü gibi dünyanın dört bir köşesinde operasyonlar yürüttü ama Kore’den Vietnam’a, Afganistan’dan Ortadoğu’ya, Latin Amerika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar birçok bölgede hezimete uğradı.

  • Peki ama neden?

Niall Ferguson salgın hastalıkları kontrol altına almak, tiranları devirmek, yerel savaşları sona erdirmek ve terör örgütlerini ortadan kaldırmak için yirmi birinci yüzyılda “imparatorluk rejiminin” her zamankinden daha gerekli olduğunu yazıyor.

Ancak ABD kendini gücünü inkâr ediyor ve küresel gücün getirdiği siyasi ve ahlaki sorumlulukları kabul etmiyor.

‘Colossus’ bu cesaret eksikliğinin ABD’ye nasıl yıkım getireceğini orijinal tezler üzerinden irdeliyor.

Büyük Britanya, Birinci Dünya Savaşı ve Rothschild ailesine dair nitelikli çalışmalarıyla tanınan meşhur tarihçi Niall Ferguson ‘Colossus: Amerikan İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü’nde ABD’nin tarihi ve 21. yüzyıldaki konumu üzerine ufuk açıcı bir çalışmaya imza atıyor.

  • Künye: Niall Ferguson – Colossus: Amerikan İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Çöküşü, çeviren: Oğuz Satır, Kronik Kitap, tarih, 400 sayfa, 2024

Kıvanç Eliaçık – Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket (2024)

Yaklaşık 150 yıllık bir zaman dilimini ve iki kıtaya yayılan geniş bir coğrafyayı anlatan bu kitap Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerindeki işçilerin ve sendikal hareketin durumunu inceliyor.

Bölgenin tarihini jeopolitik gelişmeler, savaşlar, siyasetçiler, anayasalar veya uluslararası anlaşmalar üzerinden okumuş olabilirsiniz.

Bu kez, Arap Dünyası’nı grevler, iş kanunları, sendika liderleri veya sıradan işçilerin deneyimleri üzerinden anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız.

Türkiye ve Arap Dünyası arasındaki tarihi, kültürel, siyasi ve ekonomik bağlar sürekli konuşulsa da bölgedeki işçi hareketleri hakkında bilgi oldukça sınırlıdır.

Kitabın amacı bu konudaki şaşırtıcı benzerlikleri aktarmak ve ilham veriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Tunus’ta sendikalar ülkenin bağımsızlığında ve demokratikleşmesinde kilit bir rol oynadılar. Böylece Nobel Barış Ödülü’nü kazandılar. Mısır’da devlet kontrolündeki sendikaların gücüne rağmen bağımsız sendikaların grevleri Arap Baharı’nın habercisi oldu. Filistin’de sendikalar önce İngiliz Mandasına sonra İsrail’e karşı verilen ulusal mücadelenin önemli bir aktörü oldular. Lübnan sendikaları, farklı mezhep ve etnik kökenlerden işçileri bir araya getirerek ülkede önemli bir istisna oluşturdu. Sendikaların tarihsel konumu Suriye Savaşı’nı ve bölgenin geleceğini anlamak için önemli ipuçları vermektedir. Cezayir’de demokratikleşme ve laiklik tartışmalarını, Irak’ta işgalleri ve yeniden inşa süreçlerini, Körfez sermayesinin dönüşümünü veya mültecilerin koşullarını yorumlayabilmek için sendikaları ve işçi hareketlerini anlamak gerekir.”

  • Künye: Kıvanç Eliaçık – Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket, Nota Bene Yayınları, siyaset, 200 sayfa, 2024