Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi (2024)

Laurent Bove’un ‘Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş’ adlı eseri, Spinoza’nın felsefesindeki “conatus” kavramını derinlemesine inceleyerek, filozofun etik ve politik düşüncesine yeni bir bakış açısı sunuyor.

Spinoza’ya göre, her varlık kendi varlığını sürdürme ve güçlendirme eğilimindedir.

Bu içsel dürtüye “conatus” adı verilir.

Conatus, sadece biyolojik bir hayatta kalma içgüdüsü değil, aynı zamanda varlığın özünü oluşturan bir kuvvettir.

Bu kavram, Spinoza’nın felsefesinde merkezi bir yer tutar ve hem bireysel hem de evrensel düzeyde geçerliliğini korur.

Bove, Spinoza’nın felsefesini, varlığın sürekli olarak onaylanması ve dış güçlere karşı direnmesi üzerine kurulu bir mücadele olarak görür.

Conatus, bu mücadelede temel bir güçtür.

Kitap, Spinoza’nın etik sistemini politik bir boyutta ele alır.

Bove’a göre, Spinoza’nın felsefesi, sadece bireysel kurtuluş için değil, aynı zamanda daha adil ve özgür bir toplum inşa etmek için de bir rehberdir.

Bove, Spinoza’nın düşüncelerini günümüz sorunlarına ve mücadelelerine taşıyarak, felsefenin güncelliğini vurgular.

Bove, Spinoza’nın felsefesini sadece tarihsel bir metin olarak değil, aynı zamanda günümüzün politik ve sosyal sorunlarına cevaplar sunan bir düşünce sistemi olarak sunar.

Conatus’un Çok Yönlülüğü: Conatus kavramını hem bireysel düzeyde (mutluluk arayışı) hem de toplumsal düzeyde (özgürlük mücadelesi) ele alarak, kavramın geniş kapsamlılığını gösterir.

Direniş ve Özgürlük: Kitap, Spinoza’nın felsefesini, baskıya ve otoriteye karşı direnmenin ve özgürlüğün felsefesi olarak yorumlar.

  • Künye: Laurent Bove – Conatus’un Stratejisi: Spinoza’da Olumlama ve Direniş, çeviren: Ece Durmuş, Otonom Yayıncılık, felsefe, 328 sayfa, 2024

Kolektif – Askeri Devrimlerin Dinamikleri (2024)

‘Askerî Devrimlerin Dinamikleri: Savaşın Değişen Yüzü, 1300-2050’ kitabı, 1300’lerden günümüze uzanan geniş bir zaman diliminde askeri değişimleri ve devrimleri inceleyen kapsamlı bir çalışma.

Kitap, savaşın sadece bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda karmaşık insan ilişkilerinin, sosyal yapıların ve teknolojik gelişmelerin bir yansıması olduğunu ortaya koyuyor.

“Askerî devrim” kavramını derinlemesine inceleyerek, bu kavramın tarihsel kökenlerini ve farklı yorumlarını sunar.Askerî devrimlerin, sadece teknolojik yeniliklerle değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik dönüşümlerle de şekillendiğini vurgular.

1300’lerden günümüze kadar olan süreçte savaşın nasıl değiştiğini, teknolojik gelişmelerin savaş taktiklerini ve stratejilerini nasıl etkilediğini detaylı bir şekilde analiz eder.

Savaşın sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve sosyal hayata olan etkilerini inceler.

Savaşların devletlerin yükselişi ve düşüşü, toplumların dönüşümü ve uluslararası ilişkilerin şekillenmesi üzerindeki etkilerini vurgular.

Kitap, gelecekteki savaşların nasıl olabileceği üzerine tahminlerde bulunur.

Yapay zekâ, biyoteknoloji ve diğer teknolojik gelişmelerin savaş alanını nasıl değiştirebileceğini tartışır.

  • Künye: Kolektif – Askeri Devrimlerin Dinamikleri: Savaşın Değişen Yüzü, 1300-2050, derleyen: MacGregor Knox, Williamson Murray, çeviren: S. Erdem Türközü, Fol Kitap, tarih, 296 sayfa, 2024

Banu Bargu – Beden Bir Silah Olunca (2024)

  • İnsan yaşamı diğer her şeyin üzerinde midir?
  • Yaşamın kendisi bir direniş biçimi alabilir mi?
  • Yaşamı ortaya koyarak direnmek hem diğer direniş biçimleri arasında hem de genel politik çerçevede nerede ve nasıl konumlandırılabilir?

Banu Bargu, 2015’te Amerikan Siyaset Bilimi Derneği’nin (APSA) en iyi ilk kitap ödülünü alan bu eserinde “zor” ve “çetin” soruların peşinden gidiyor, Türkiye’de ölüm orucu mücadelelerinin kazısını yapıyor; bu mücadelenin içindekilerle de konuşarak yaşamını politik bir adanmışlıkla sınayan aktörleri devleti, toplumsal ve politik bağlamı hesaba katıp incelerken, bedeni ölüme yatırmanın politik ve felsefi veçhelerini değerlendiriyor.

Kitap, Türkiye’deki sol görüşlü siyasi tutukluların yüksek güvenlikli hapishanelerin getirilmesine karşı ölüm oruçları düzenleyerek kendi bedenlerini birer silah haline getirme mücadelesini derinlemesine inceliyor.

Bargu, ölüm oruçlarını sadece bireysel bir intihar girişimi olarak değil, aynı zamanda siyasi bir direniş ve devlete karşı bir güç gösterisi olarak ele alıyor.

Michel Foucault’nun biyopolitika kavramından yola çıkarak, devletin hayat üzerindeki gücünü ve bu güce karşı bedenin nasıl bir araç olarak kullanıldığını analiz ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitaptaki iddialardan biri ve kitabın üzerine oturduğu mantık, kıyıda köşede kalıp isyan edenlerin bakış açısıyla merkezdekilerin nasıl göründüğünü ve devletin bakış açısıyla iktidarın kıyıda köşede kalmışları nasıl etkilediğini teşhir etmek suretiyle, iktidarı ve direnişi hem iki uçlu bir zıtlık hem de aynı hikâyenin birbirini tamamlayan parçaları halinde sunabilmek. Çok sayıda aktörün ağzından aktarılan hikâyeler vasıtasıyla yerinde tespit edilen bu bakış açılarının her biri, diğerinin belirli bir ‘hakikatini’ ortaya çıkarma işlevi görüyor ve diğerinin gizli gerçekliğine göz atma imkânı sağlıyor.”

  • Künye: Banu Bargu – Beden Bir Silah Olunca: Ölüm Oruçları, çeviren: İsmail Ferhat Çekem, İletişim Yayınları, inceleme, 419 sayfa, 2024

Mehmet Süreyya Karakurt – Türkiye’de Sağ ve Solun Oluşumu ve 1975-80 “Sivil” İç Savaşı (2024)

Türkiye’de sağ ve sol belirgin olarak 1950’ler sonrasında oluştu.

Bu oluşum süreci aynı zamanda “Soğuk Savaş”ın en etkili sürdüğü yıllara denk geldi.

1980’e kadar sonraki 30 yıl boyunca da ülke siyaseti soğuk savaşın izlerini çok derinden hissetti.

Bu kitap Osmanlı’daki modernleşme ataklarından başlayarak ve esas olarak 1950’ler sonrası sağın ve solun oluşum süreçlerini incelikle ele alıyor.

Aktörlerin ideolojik politik gelişim evrelerini, ayrışmaları, yeniden biçimlenişleri analiz ediyor.

Bu ilk oluşumların zirve noktası 1975-80 dönemidir.

Bu dönem bugüne kadarki gelişmeleri çok derinden etkilemesine rağmen daima gölgede bırakılan bir dönem oldu.

1975-1980 arası, toplumun her kesimini, coğrafyanın her köşesini kapsayan yaygın çatışma ortamı ile Türkiye için özel bir dönemdir.

Bu çatışmalar son derece etkili sonuçlar da yaratmış, sağ cenahın muharip aktörünü dünyanın en güçlü, en kitlesel faşist hareketlerinden biri haline getirirken, sol cenahta da son derece kitlesel bir radikal silahlı sol hareket ortaya çıkarmıştır.

Bu çatışma ortamının sonu ise, Türkiye’nin siyasi hayatını kökten değiştiren, etkisi bugün bile derin şekilde hissedilen bir askeri darbe ile geldi.

Askeri darbenin etkileri öyle etkili oldu ki bütün dikkatler oraya odaklandı, onu ortaya çıkaran ortamın kendisi ikinci plana düştü.

Bugün bile bu olayların ne olduğu, neyin ürünü olarak ortaya çıktığı, nasıl bir gelişim seyri izlediği vb. konusunda bir iki istisna dışında bir anlatım bulunmuyor.

Olayların değerlendirmesi konusunda da fikirler birbirinden radikal şekilde ayrışıyor.

Kimileri bu olayları anarşi ve terör olarak görmeye meyilli iken, kimilerine göre bunlar sağ-sol çatışmasıydı.

Kimilerine göre ise o dönemde Türkiye’de bir iç savaş yaşandı.

Bu kitap bu yıllarda Türkiye’de bir iç savaş yaşandığı tezini gerekçelendirmeye, aktörleri, nedenleri ve dinamikleri ile sürecin genel bir resmini çizmeye çalışıyor.

Fakat bu iç savaşın, alışılmış örneklerin dışında “sivil” bir karakter taşıdığını ileri sürüyor ve bütün bunların gerisinde de iç politikanın soğuk savaşlaştırılmasının yattığını göstermeye çalışıyor.

  • Künye: Mehmet Süreyya Karakurt – Türkiye’de Sağ ve Solun Oluşumu ve 1975-80 “Sivil” İç Savaşı, Nota Bene Yayınları, siyaset, 486 sayfa, 2024

Enzo Traverso – Nazi Şiddetinin Kaynakları (2024)

Uluslararası toplum ve akademik çevreler, geleneksel olarak Nazizm ideolojisini ve Holokost’u Avrupa tarihinin doğal akışından bir sapma, önceki çağların barbarlığına ve vahşetine bir geri dönüş olarak gören yaygın bakış açısını kabul eder.

Enzo Traverso ‘Nazi Şiddetinin Kaynakları’nda keskin ve berrak bir analizle bu yaklaşımı tersyüz ederek milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bu korkunç deneyimi, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişen modern trendlerin ve “medenileştirme süreci”nin uzantısı olarak yorumluyor.

Yazar siyasi, askerî, kolonyal, endüstriyel, bilimsel ve felsefi boyutlarıyla Batı modernleşmesinin karmaşık tarihsel hattını mercek altına alarak, bu benzersiz ölüm operasyonuna giden yolu ören fikirleri ve pratikleri inceliyor.

Avrupa’nın siyasi ve entelektüel tarihi üzerine derinlemesine çalışmalarıyla tanınan Traverso’dan soykırım tartışmalarına ufuk açıcı bir katkı.

Kitaptan bir alıntı:

“Yahudi soykırımının fevkaladeliği, pek de ‘öncülü olmayan’ (…) bir olay değil, modern Batı tarihinde daha önce birbirinden ayrı olarak denenmiş geniş hükümranlık ve yok etme yöntemlerinin özgün bir sentezi olmasıdır. Özgün, dolayısıyla da radikal biçimde yeni olan şey sentezdi ve çağdaşlarının pek çoğu için hayal edilemez ve anlaşılamazdı.”

  • Künye: Enzo Traverso – Nazi Şiddetinin Kaynakları, çeviren: Ertuğrul Genç, İletişim Yayınları, siyaset, 213 sayfa, 2024

Sungur Savran – Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 2 (2024)

Büyük kentlerimizin, ekonomik durumu iyi, eğitimi yüksek nüfusu nezdinde bir araştırma yapılsa ülkenin son çeyrek yüzyıl boyunca içinden geçmekte olduğu döneme ilişkin şu yargıya ulaşacak insan oranı çok yüksek çıkacaktır: “Türkiye hiç böylesine kötü bir dönemden geçmemişti.”

Sungur Savran tersini söylüyor: En az bugünkü kadar kötü bir dönemden geçmişti.

Üstelik bugün yaşanan bütün gericiliklerin kökleri de o dönemde yatıyor.

O dönem 12 Eylül’dür, yazarın kullandığı terimle “12 Eylül karşıdevrimi”dir.

Bu kitabın birinci cildi ilk kez 1992’de basılmıştı.

Bugüne kadar beş baskı yapan birinci cilt, 1908-1980 arası Türkiye’sini sınıf mücadelelerini merkeze alarak inceliyordu.

Uzun bir bekleyişten sonra yayınlanmakta olan ikinci cilt, hikâyeyi 1980’den yirminci yüzyılın sonuna getiriyor.

Kitabın üçüncü ve son cildi ise 2025 yılı içinde yayınlanacak.

Erdoğan ve AKP hâkimiyetinde geçen son çeyrek yüzyılı, cumhuriyet döneminin bütünü ile ilişkisi çerçevesinde ve dünyanın bugün yaşadığı gerici ortamla bütünlüğü içinde değerlendirecek.

Kitabın elinizdeki ikinci cildi, 12 Eylül karşıdevriminin Türkiye tarihinde esas dönüm noktası olduğunu ortaya koymayı hedefliyor.

Yazara göre Erdoğan dönemini anlamak için önce Kenan Evren-Turgut Özal dönemini anlamak gerekiyor.

Kitabın bu cildi de aynen birinci cilt gibi hem Türk hem Kürt solu üzerinde çok büyük etki yapmış olan sol liberal ideolojinin ve onun kendine hasım olarak bellemiş olduğu sol Kemalizmin, bunların her ikisini de karşısına alan bir üçüncü pozisyondan, Marksist sınıf mücadeleleri perspektifinden eleştirisini anlatımın merkezine yerleştiriyor.

  • Künye: Sungur Savran – Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri 2: 12 Eylül Karşıdevriminden 28 Şubat’a, Yordam Kitap, siyaset, 512 sayfa, 2024

Fatih Yaşlı – Antikomünist Şebeke (2024)

Türkiye’de milliyetçiliğin, sağın ve antikomünizmin tarihine ilişkin kitapları ve biyografi çalışmalarıyla tanıdığımız Fatih Yaşlı, bu kez, Türkiye’de yönetici sınıfın hegemonya krizleriyle dinselleşme arasındaki tarihsel ilişkiye ışık tutuyor.

“1923 paradigması nasıl çöktü, Cumhuriyet neden yıkıldı?” sorusundan yola çıkan Yaşlı, Türkiye’de düzenin üç farklı dönemeçte yaşadığı hegemonya krizlerini aşabilmek için devletle Türk sağı arasında bir mutabakat kurulduğunu ve bu mutabakatın da temelini antikomünizmin oluşturduğunu ileri sürüyor.

Bu mutabakatın bir ürünü olarak 1946-1980 yılları arasında Türkiye’de kişileriyle, yayınlarıyla ve örgütleriyle antikomünist bir şebekenin ortaya çıktığını savunan Yaşlı, 2000’li yıllardan başlayarak yaşanan tedrici rejim değişikliğini anlamak için bu antikomünist şebekeyi merkeze alan bir tarih okumasına ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyor.

Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden İlim Yayma Cemiyeti’ne, Büyük Doğu dergisinden Milliyetçiler Derneği’ne, Milli Türk Talebe Birliği’nden Aydınlar Ocağı’na bir şebekenin adım adım inşa edilişini gözler önüne seren çalışma, bu geleneğin AKP’nin kurmaya çalıştığı yeni rejim üzerindeki siyasi ve ideolojik etkisini çarpıcı ve berrak bir şekilde ortaya koyuyor.

‘Antikomünist Şebeke’, Türk sağının şeceresini çıkarmaya yönelik kapsamlı bir çalışma olmanın ötesinde, Türkiye tarihini tarihsel maddeci/sınıfsal bir perspektiften okuma çabalarına ufuk açıcı bir katkıda bulunarak, deneyimlemeye devam ettiğimiz şiddetli hegemonya bunalımını anlamaya ve açıklamaya yönelik yeni bir pencere açıyor.

  • Künye: Fatih Yaşlı – Antikomünist Şebeke: Örgütler, Kişiler, Yayınlar (1946-1980), Yordam Kitap, siyaset, 384 sayfa, 2024

Aimé Césaire – Sömürgecilik Üzerine Söylev (2024)

Martinikli düşünür ve şair Aimé Césaire’nın yayınlandığı 1950’den itibaren kült statüsü kazanmış ‘Sömürgecilik Üzerine Söylev’i sömürgeciliğin ilerlemeye, kapitalizme ve Batı’nın medeniyet kavramına içkinliğini ifşa eden bir manifesto.

Afrika ve Asya’daki sömürgeci idareler halen iktidardayken, milyonlar esaret altındayken yazılan bu metin iki yüzlü Avrupa hümanizminin cilasını kazırken gerçek bir evrensel hümanizmden hiç vazgeçmez.

Şiddetin tarihine ve yarattığı sömürgeci-sömürgeleştirilen diyalektiğine getirdiği eleştiri Fanon’dan Said’e sayısız düşünürü etkilemiş, post-kolonyal kuramın temellerini atmıştır.

Güneş Ayas’ın güncellediği sunuşu ve ek metinlerle genişlettiğimiz ‘Sömürgecilik Üzerine Söylev’ yeniden alenileşen Batı küstahlığı ve emperyalist şiddetin bu karanlık günleri için zorunlu bir okuma teşkil ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Fırtınayı duyuyorum. Bana ilerlemeden, ‘başarılanlardan’, tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar. Bense tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yıkılmış, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü imkânları ortadan kaldırılmış toplumları duyuyorum… bu politika Avrupa’nın kendi yıkımından başka bir şeye sebep olmaz ve Avrupa eğer dikkat etmezse kendi etrafında yarattığı boşlukta telef olup gidecek.”

  • Künye: Aimé Césaire – Sömürgecilik Üzerine Söylev, çeviren: Güneş Ayas, Dergah Yayınları, siyaset, 152 sayfa, 2024

Aydoğan Kutlu – Türkiye’nin Cumhuriyeti (2024)

Türkiye’de cumhuriyet kavramı, taraftarlarının ve karşıtlarının gözünde yoğun bir duygusal etkiye sahip olmasına rağmen, açık ve analitik bir tartışmaya pek konu olmaz.

Öyle ki, “Halkın kendi kendisini yönetmesi” veya “Egemenliğin millete ait olması” gibi harcıâlem tanımlar, cumhuriyetten daha çok, ilkinde demokrasiye ikincisinde halk egemenliğine karşılık gelmektedir.

Bir kesimin gözünde Atatürk’ün mirasını ve çağdaşlaşmayı simgelerken başka bir kesim için otoriter bir modernleşmenin, tekçi bir millet düşüncesinin, pozitivist bir bilimcilik anlayışına dayalı gelenekten kopuşun anlatımıdır.

Bu farklı farklı cumhuriyet “algıları”, cumhuriyete yönelik güçlü bir duygusal çağrışım üretirken; cumhuriyetin ne olduğu, dünyada neye karşılık geldiği ve bizdekinin dünyadaki örnekleriyle nasıl karşılaştırılabileceği gibi sorular genellikle gölgede kalır.

Aydoğan Kutlu’nun ‘Türkiye’nin Cumhuriyeti: Cumhuriyet Kavramının Türkiye’deki Dönüşümü’ başlıklı kitabı, Cumhuriyet’in 100. yılında, Batı’daki felsefi kökenlerinden başlayarak cumhuriyet kavramının nasıl bir tarihsel dönüşüm geçirdiğinin izini sürüyor.

Cumhuriyetin Antikçağ’ın kent-devletlerinden modern dönemlerin ulus-devletlerine dönüşürken hangi niteliklerinin başkalaşım geçirdiğini inceliyor ve Osmanlı/Türk tarihinde cumhuriyet kavramının ortaya çıkışını ve evrimini de bu perspektife yerleştiriyor.

Böylece Yeni Osmanlılardan İkinci Cumhuriyetçilere dek uzanan cumhuriyet tartışmasını, cumhuriyetin temel niteliklerinin nasıl yorumlandığı üzerinden göstermeye çalışırken bir yandan da devletle özdeşliğe hapsolmayan bir cumhuriyet mefhumunun peşinden gitmeye çalışıyor.

Siyasi tarihten daha çok düşünce tarihini temel alan bu kitap, Türkiye’deki cumhuriyet anlayışının temel unsurlarını gün yüzüne çıkartmayı amaçlarken aynı zamanda Türkiye’de neden etkili bir cumhuriyetçi akımın doğmadığının da yanıtlarını araştırıyor.

  • Künye: Aydoğan Kutlu – Türkiye’nin Cumhuriyeti: Cumhuriyet Kavramının Türkiye’deki Dönüşümü, Nika Yayınevi, siyaset, 204 sayfa, 2024

Julia Kristeva – Bir İsyanın Geleceği (2024)

Ayaklanmalar, mutsuz gençlik, indirilmiş diktatörler, kan dökülerek bastırılmış umutlar ve özgürlükler…

68 Mayısı isyan etme özgürlüğünü doğurdu.

‘Bir İsyanın Geleceği’ adlı eserinde Julia Kristeva isyan kavramını sorguluyor, tanımını siyasetin ötesine taşıyor.

Psişik, analitik, sanatkâr ve daha birçok yüzüyle isyan sorgulama ve dönüştürme olarak sayısız görünümde karşımıza çıkıyor.

Kristeva’ya göre isyan bir yenilenme ve yeniden oluşma süreci.

Bu eserde Avrupa ve Amerika özgürlük modellerini karşılaştırdıktan sonra Kristeva, postmodern dünyada her şeyden önce Varlık’ın özündeki özgürlüğe değer vermemiz gerektiğini belirtiyor.

Metinlerarasılık, semiyotik ve sembolik arasındaki farklar, dışlama ile dışlanan ve yabancılık temalarını ele alıyor.

  • Künye: Julia Kristeva – Bir İsyanın Geleceği, çeviren: Nilgün Tutal, Alfa Yayınları, siyaset, 96 sayfa, 2024