Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını (2025)

Özge Öner’in bu kitabı, Türkiye’nin yakın dönemini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla birlikte okumaya çağırıyor. Yazar, karmaşık iktisadi olguları sade ama yüzeyselliğe düşmeyen bir dille ele alıyor; ekonomi tartışmalarını hayatın içinden hikâyelerle ilişkilendiriyor. Metin, bir yandan Türkiye’nin yönetilemeyen ekonomik yapısını, yapısal reformların neden kâğıt üzerinde kaldığını, rant ekonomisinin nasıl toplumun ruhuna sirayet ettiğini tartışıyor; diğer yandan devlet, hukuk ve piyasa arasındaki ilişkilerin kırılgan dengesini sorguluyor.

‘Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını’, rakamlardan çok, bu rakamların ardındaki insan hikâyelerine odaklanıyor. Ekonominin teknik bir mesele değil, bir vicdan ve adalet sorunu olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle, toplumsal dokuyu hesaba katmadan yapılan analizlerin gerçeği yansıtamayacağını gösteriyor. Öner, Türkiye’nin iktisadi kaderini belirleyen yapısal eşitsizlikleri açıklarken hem akademik bir birikim hem de insani bir sezgiyle konuşuyor.

Yazarın yaklaşımı, Türkiye’nin yaşadığı krizin yalnızca makroekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz olduğunu ortaya koyuyor. “Herkes biliyor geminin su aldığını” derken, görünür olanla yüzleşmeye çağırıyor. Kitap, ezberleri tekrarlamadan, umudu ve emeği merkeze alan bir ekonomi anlayışının hâlâ mümkün olup olmadığını sorguluyor.

  • Künye: Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını: Türkiye’nin İktisadi ve Siyasi Ahvali, Doğan Kitap, iktisat, 280 sayfa, 2025

Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet (2025)

Doğukan Bingöl’ün ‘Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar’ adlı kitabı, modern hukuk düşüncesinin merkezinde yer alan bir soruya odaklanıyor: Hukuk, şiddeti ortadan kaldırmak için mi vardır, yoksa onun rafine biçimi midir? Yirmi birinci yüzyılın otoriterleşme eğilimleri, sistematik insan hakları ihlalleri, iklim krizi ve savaşlar karşısında hukukun giderek güçsüzleşmesi, bu sorunun güncelliğini artırıyor.

Bingöl, hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını; iktidarın şiddet tekeliyle iç içe geçmiş, onun biçim değiştirmiş hali olduğunu savunuyor. Walter Benjamin ve Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareketle, hukukun doğasını sorgularken, iktidar ile meşruiyet arasındaki bağı çözümlemeye girişiyor.

Eser, hukuku düzenin aracı olarak değil, şiddetin sürekliliğini meşrulaştıran bir sistem olarak ele alıyor. Bingöl, hukukun sınırlarını çizen şiddetin yalnızca istisnai anlarda değil, her yasada, her yaptırımda yeniden üretildiğini gösteriyor. Hukukun krizi, yasaya uymama haliyle değil, yasayı kuran şiddetin sorgulanmamasıyla derinleşiyor. Bu nedenle kitap, hukukun etik temellerine dönerek, adalet fikrini yeniden düşünme çağrısı yapıyor.

‘Hukuk ve Şiddet’, hem bir eleştiri hem de mevcut düzenin ötesine geçebilecek bir hukuk tahayyülünün imkanlarını araştıran felsefi bir girişim niteliğinde.

Bingöl’ün sözleri kitabın özünü açıklar nitelikte:

“Devlet ve siyasi iktidarın hukuk kurallarına uymadığı, bunun kronik bir hal aldığı ve krizlere dönüştüğü durumlar aslında rastlantı değil, şiddeti bir yöntem olarak benimsemenin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Eğer hukuk, yapısı gereği iktidarın şiddet tekeli ile uygulanıyorsa şiddet tekelini elinde bulunduran iktidar ona uymak istemediğinde hukukun hükümsüz kalması da doğal, hatta kaçınılmazdır.”

  • Künye: Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar, Dost Kitabevi, hukuk, 216 sayfa, 2025

İlhan Tekeli – Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (2025)

İlhan Tekeli’nin Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (1923-1990) adlı eseri, Türkiye belediyeciliğinin Cumhuriyet dönemi boyunca geçirdiği dönüşümleri tarihsel ve kuramsal bir perspektifle anlatıyor. Kitap, belediyeciliği yalnızca idari bir kurum olarak değil, modernleşme, devlet-toplum ilişkileri ve kentsel yaşamla iç içe geçmiş bir toplumsal pratik olarak ele alıyor. Tekeli, yasal düzenlemelerden mali kaynaklara, merkez-yerel ilişkilerden çok partili hayatın yerel yönetim pratiklerine etkisine kadar geniş bir alanı sistematik biçimde inceliyor. Eser, belediyeciliğin hukuki ve idari evrelerini ayrıntılı bir envanterle belgeliyor ve bu veriler üzerinden yerel yönetim sorunları ve çözüm yaklaşımlarına ilişkin kapsamlı analizler sunuyor.

Yazar, devletin denetim mekanizmaları ile yerel özerklik talepleri arasındaki gerilimi tarihsel süreç içinde izliyor ve bu gerilimin kentleşme, mali krizler ve toplumsal eşitsizliklerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Tekeli’nin anlatısı, belediyeciliğin yalnızca teknik bir iş olmadığını; demokratik katılım, sosyal hizmet ve mekânsal adalet gibi ilkelere bağlı olduğunu vurguluyor. Kitap, uygulamalı politika önerileri ve zengin bir kaynakça niteliğindeki dokümantasyonuyla hem akademisyenlere hem uygulayıcılara başvuru sağlayan bir eser olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak, ‘Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü’, Türkiye’de yerel yönetimlerin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen herkes için temel bir başvuru kaynağı olmanın ötesinde, çağdaş belediyecilik tartışmalarına eleştirel katkılar sunuyor. Kitap, belediyeciliğin geçmişini anlatmakla kalmayıp, geleceğe dönük yerel siyaset ve planlama için düşünsel bir zemin oluşturuyor.

  • Künye: İlhan Tekeli – Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (1923-1990), Efil Yayınevi, inceleme, 404 sayfa, 2025

Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş (2025)

Paul C. Taylor’ın bu kitabı, ırk kavramını biyolojik, kültürel ve politik düzlemlerde ele alarak felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor. Taylor, ırkın doğuştan gelen bir gerçeklik değil, tarihsel süreçte üretilmiş toplumsal bir kurgu olduğunu savunuyor. Ancak bu kurgu, yalnızca ideolojik bir yanılsama değil; gerçek sonuçlar doğuran, toplumsal ilişkileri biçimlendiren bir güç alanı haline geliyor. Kitap, ırkın doğasını anlamak için metafizik, epistemoloji, etik ve estetik kavramlarının kesişiminde ilerleyen çok katmanlı bir tartışma sunuyor.

Taylor, felsefede uzun süre göz ardı edilen ırk konusunu, çağdaş analitik yaklaşımlarla ele alırken aynı zamanda eleştirel ırk teorisi ve fenomenoloji gibi alanlarla diyalog kuruyor. Ona göre ırk üzerine düşünmek, sadece adalet ya da kimlik politikaları açısından değil, insan olmanın anlamı açısından da zorunludur. Irk, ne yalnızca biyolojik bir kategoriye indirgenebilir ne de tamamen kültürel bir inşa olarak yok sayılabilir; onun gücü, tam da bu belirsizliğinde yatıyor. Bu nedenle Taylor, ırkı “gerçek ama doğal olmayan” bir olgu olarak tanımlıyor.

‘Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş’ (‘Race: A Philosophical Introduction’), ırkın tarihsel kökenlerinden günümüz ırkçılık biçimlerine, kimlik politikalarından estetik temsillere kadar uzanan geniş bir yelpazede ilerliyor. Taylor, ırkın felsefi analizinin yalnızca akademik bir uğraş olmadığını; gündelik yaşam, sanat, siyaset ve etik alanlarında süregelen eşitsizlikleri anlamak için vazgeçilmez olduğunu söylüyor. Kitap, ırkın anlamını sabitlemek yerine, onun tarihsel akışını ve düşünsel karmaşıklığını görünür kılıyor. Böylece hem felsefi hem politik bir duyarlılıkla, insanın farklılıkla kurduğu ilişkinin sınırlarını sorguluyor.

  • Künye: Paul C. Taylor – Irk Kavramına Felsefi Bir Giriş, çeviren: Eda Alparslan, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 304 sayfa, 2025

Terry Eagleton – Kutsal Terör (2025)

Terry Eagleton’ın bu kitabı, “terör” kavramını tarihsel, siyasal ve teolojik düzlemlerde sorgulayan felsefi bir inceleme. Eagleton, terörün yalnızca çağdaş politik şiddetin bir biçimi olmadığını, Batı düşüncesinin temelinde yer alan bir fikir olarak varlığını sürdürdüğünü savunuyor. Ona göre “kutsal terör” hem dini hem seküler dünyada, düzenin sınırlarını korumak için başvurulan bir güç biçimidir. Bu nedenle terör, yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda düzen kurucu bir işlev taşıyor. ‘Kutsal Terör’ (‘Holy Terror’), Aydınlanma’nın akıl idealiyle teolojinin mutlak hakikat iddiaları arasındaki gerilimi merkeze alarak, modernliğin kendi içindeki şiddet dinamiklerini açığa çıkarıyor.

Eagleton, terörün kökenini yalnızca siyasal ideolojilerde değil, estetik ve ahlaki duyarlılıklarda da arıyor. Shakespeare, Freud, Marx ve Derrida gibi düşünürlerle kurduğu diyalog, terörün bilinçdışı arzularla, anlamın yitim korkusuyla ve Tanrı’nın sessizliğiyle nasıl ilişkili olduğunu gösteriyor. “Kutsal” olanla “şiddet” arasındaki bu karmaşık bağ, hem dinin hem de seküler inanç sistemlerinin içindeki mutlaklık tutkusunu görünür kılıyor.

Yazar, günümüz dünyasında terör söyleminin siyaseti, medyayı ve ahlakı nasıl kuşattığını eleştiriyor. Liberal toplumların, güvenlik ve düzen adına uyguladıkları yapısal şiddetin de “kutsal terör”ün modern biçimi olduğunu ileri sürüyor. ‘Kutsal Terör’, şiddeti yalnızca ideolojik bir olgu olarak değil, insanın anlam ve bütünlük arayışındaki karanlık bir yansıma olarak ele alıyor. Eagleton, okuru hem dinin hem modernliğin içindeki mutlaklık arzularını sorgulamaya çağırıyor; kutsallığın terörle, inancın şiddetle nasıl iç içe geçtiğini düşündürüyor.

  • Künye: Terry Eagleton – Kutsal Terör, çeviren: Fırat Ender Koçyiğit, Antre Kitap, siyaset, 176 sayfa, 2025

Barış Ünlü – Frantz Fanon (2025)

Barış Ünlü’nün bu kitabı, Fanon’un doğumunun yüzüncü yılına bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Ancak bu eser, bir biyografi ya da sistematik rehber değil; Fanon düşüncesine yönelen eleştirel, sorgulayıcı ve çok katmanlı bir okuma sunuyor. Ünlü, Fanon’un düşünsel evrenini yalnızca sömürgecilik karşıtı bir söylem olarak değil, modernliğin kendisine yöneltilmiş köklü bir itiraz biçimi olarak ele alıyor. Kitap, düşünürün psikiyatrist kimliği, devrimci pratiği ve felsefi üretimi arasındaki geçişkenliği merkezine alarak, bir düşünce ile bir yaşamın nasıl birbirini dönüştürdüğünü gösteriyor.

Eserin omurgasını, Fanon’un üç yüzü oluşturuyor: düşünür, devrimci ve doktor. Bu üç figür, hem kendi içinde bir bütünlük kuruyor hem de sürekli bir gerilim yaratıyor. Fanon’un kendini ve dünyayı değiştirme arzusu, ölümle yüzleşme ve kalıcılık arayışıyla birleşiyor. Ünlü, bu gerilimi “sömürge insanının varoluşsal kırılması” olarak yorumluyor. Fanon’un siyasal analizleri, aynı zamanda bir özgürleşme psikolojisi sunuyor; şiddetin, direnişin ve yeniden doğuşun anlamını tartışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, “sözleşme düşünürü” ile “sömürge düşünürü” arasındaki farkı kurması. Fanon, Batı’nın “makbul özne”yi merkeze alan sözleşmeci geleneği karşısında, sömürge durumunu insani ve tarihsel bir kırılma olarak ele alıyor. Bu karşılaştırma, Hannah Arendt ve Immanuel Wallerstein’ın Fanon üzerine yorumlarıyla kesişiyor. Ünlü, bu çerçevede Fanon’dan öğrenmenin ve onunla çatışmanın imkânlarını sorguluyor.

‘Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi’, düşüncenin politikayla, tıpla ve etikle kesiştiği yerde duran bir okuma deneyimi sunuyor. Fanon’u yeniden anlamak kadar, onun aracılığıyla çağımızı da yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Barış Ünlü – Frantz Fanon: Sömürge Düşünürü, Sömürge Devrimcisi, İletişim Yayınları, siyaset, 183 sayfa, 2025

Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı (2025)

Türkiye’nin siyasal düşünce tarihini ideoloji ekseninde yeniden yorumlayan bu eser, toplumsal dönüşümlerin ardındaki zihinsel dünyayı görünür kılıyor. İktidar mücadelelerinin, hegemonya arayışlarının ve siyasal pratiklerin nasıl şekillendiğini tarihsel bağlamıyla birlikte ele alıyor. Milliyetçilikten cumhuriyetçiliğe, Kemalizm’den post-Kemalizm tartışmalarına, İslâmcılıktan sosyalizme, sol liberalizmden ekolojizm ve feminizme uzanan geniş bir yelpazede Türkiye’de ideolojilerin serüvenini analiz ediyor.

Kitap, yalnızca düşünsel metinlerin izini sürmekle kalmıyor; aynı zamanda toplumsal yapının, kültürel dönüşümlerin ve siyasal mücadelelerin ideolojileri nasıl biçimlendirdiğini tartışıyor. Devletin rolü, yurttaşlığın anlamı, şiddet olgusu, sivil toplumun sınırları, popülist siyasetin yükselişi ve dış politika eksenindeki yeni arayışlar gibi güncel dinamikleri teorik derinlikle buluşturuyor.

Türkiye’de ideolojik çeşitliliğin kökenlerini, dönüşümünü ve geleceğe dair taşıdığı imkânları anlamak isteyenler için kapsamlı bir başvuru kaynağı olarak öne çıkan eser, farklı bakış açılarını akademik titizlikle bir araya getiriyor. Her bölüm, ideolojilerin yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda maddi ve toplumsal temellerine odaklanan özgün katkılar sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Rasim Berker Bank, Selman Saç, Sibel Utar, Batuhan Parmaksız, Mertcan Öztürk, Bayram Koca, Veysel Ergüç, Melek Halifeoğlu, Veli Can Çınar, Barış Yetkin, Nedim Serhat Bilecen, Mehmet Yetiş, Tijen Demir, Mehmet Okyayuz, Ayşe Özcan Buckley, Gülçin Özge Tan, Levent Odabaşı, Sina Kısacık, İlke Gürdal, Devrim Şahin.

  • Künye: Kolektif – Türkiye’de İdeolojinin Serencamı: İktidar Mücadelesi ve Hegemonik Pratikler, derleyen: Rasim Berker Bank, Ayşe Özcan Buckley, Nika Yayınevi, siyaset, 528 sayfa, 2025

Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi? (2025)

Thomas Meyer’in ‘Hannah Arendt Kimdi?’ adlı kitabı, 20. yüzyılın en etkili siyaset düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in yaşamını, düşünsel gelişimini ve entelektüel mirasını kısa ama yoğun bir biçimde anlatıyor. Meyer, biyografik anlatıyı felsefi çözümlemeyle iç içe geçirerek Arendt’in fikirlerinin hangi tarihsel ve kişisel koşullarda biçimlendiğini gösteriyor.

Kitap, Arendt’in Almanya’daki gençlik yıllarından başlıyor: Martin Heidegger’le kurduğu entelektüel ve duygusal ilişkinin, onun düşünsel yöneliminde yarattığı derin etkiyi tartışıyor. Nazi rejiminin yükselişiyle birlikte Arendt’in ülkesinden kaçışı, Paris ve ardından ABD’deki sürgün yaşamı, Meyer’in “düşüncenin köksüzleşmesi” dediği bir temaya dönüşüyor. Bu deneyim, Arendt’in sonraki çalışmalarında —özellikle ‘Totalitarizmin Kaynakları’, ‘İnsanlık Durumu’ ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te’— merkezi bir yere sahip olan özgürlük, eylem, yargı ve kötülük kavramlarının temelini oluşturuyor.

Meyer, Arendt’in felsefi tutumunu bir “düşünme cesareti” olarak tanımlar. Arendt için düşünmek, yalnızca anlamak değil, itaatsizliğin bir biçimidir. Yazar, onun totalitarizm eleştirisini günümüz siyasal atmosferiyle ilişkilendirerek, bireyin sorumluluğunun ve politik katılımın önemini vurgular. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, burada ahlaki kayıtsızlığın modern toplumlarda nasıl kök saldığını açıklayan bir uyarı olarak öne çıkar.

Kitap, ne akademik bir monografi ne de sıradan bir biyografi. Thomas Meyer, Arendt’in fikirlerini sade ama derin bir dille aktararak, düşünürün çağını aşan sorularını yeniden güncelliyor: “Özgürlük nedir?”, “Eylem ne zaman politikleşir?”, “İnsan, düşünmeyi bıraktığında neye dönüşür?”

  • Künye: Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi?, çeviren: Özlem Kırtay, Ebubekir Demir, Lejand Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim (2025)

Uğur Tanyeli’nin ‘Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar’ adlı kitabı, Türkiye’de modernleşmenin mimarlık üzerinden nasıl okunabileceğini sorgulayan eleştirel bir düşünce denemesi. Tanyeli, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin her zaman bir gerilim alanı yarattığını, bu gerilimin de özellikle mimarlıkta görünür hale geldiğini öne sürüyor. Mimarlık, yalnızca yapılar üretmez; aynı zamanda değişimle baş etmenin, yeniyi olağanlaştırmanın, toplumsal kaygıyı yatıştırmanın bir aracıdır. Ancak Türkiye’de bu aracın sorumluluğu neredeyse bütünüyle devlete yüklenmiştir.

Tanyeli, mimarlığın modernleşme sürecindeki rolünü devlet merkezli düşünme alışkanlığına indirgemeyi “naif bir ideolojik saplantı” olarak tanımlar. Ona göre, toplumsal değişimi yönlendiren tek fail siyasal iktidar değildir; mimarlar, kullanıcılar, kentliler ve kültürel aktörler de bu sürecin etkin öznesidir. Türkiye’deki mimarlık tarihinin, devletin “ufuk açıcı” gücüyle açıklanması, toplumun dinamik çeşitliliğini perdeleyen bir yanılsamadır. Kitap, bu yanılsamayı kırmak için mimarlığı devletin değil, toplumun ürettiği bir anlamlar alanı olarak yeniden konumlandırır.

Tanyeli, modernliğin Türkiye’deki seyrini “gerilimli değişim” kavramıyla açıklar: değişim kaçınılmazdır ama hiçbir zaman pürüzsüz değildir. Her yenilik, yerleşik olanla çatışır; her dönüşüm, eskiyle yeni arasında bir çekişme yaratır. Bu çatışma, mimarlıkta yalnız biçimlerde değil, düşünme biçimlerinde ve mesleki kimliklerde de kendini gösterir.

‘Gerilimli Değişim’, mimarlığı yalnızca teknik bir üretim değil, toplumsal bir düşünme pratiği olarak yeniden tanımlıyor. Devletin gölgesinden çıkarak, Türkiye’nin modernleşme hikâyesini farklı aktörlerin elinde şekillenen bir ortak tarih olarak okumaya davet ediyor.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Gerilimli Değişim: Türkiye’de Modernlik, Mimarlık ve Siyasal İktidar, Metis Yayınları, mimari, 360 sayfa, 2025

Julian Huxley – Transhümanizm (2025)

Julian Huxley’nin bu kitabı, ilk olarak 1957 yılında yayımlandı ve modern çağın bilim, ahlak, din ve insanlık anlayışına dair yeni bir zihinsel çerçeve önermesiyle 20. yüzyıl düşünce tarihinin önemli eserlerinden biri sayılıyor. Huxley, kitabında insanlığın artık “eski şişelere konmuş eski şaraplarla” yaşayamayacağını, yani geçmişe ait dini ve metafizik inançların modern dünyanın karmaşık gerçeklerini açıklamakta yetersiz kaldığını söylüyor. Bu nedenle yeni bilimsel keşiflerin ışığında, insanın kendisini ve evreni anlamlandırma biçimini kökten dönüştürmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Eserin merkezinde Huxley’nin “bilimsel hümanizm” adını verdiği düşünce yer alıyor. Ona göre insanlık, evrim sürecinde artık bilinçli bir aşamaya ulaşmıştır; bundan sonra “insan türü, kendi evrimini yönlendirebilecek” bir varlık haline gelmelidir. Bu görüş, sonradan transhümanizmin entelektüel temellerinden biri haline gelmiştir. Huxley, biyolojik ve kültürel evrimin insanın kendi potansiyelini aşma yönündeki kaçınılmaz süreci olduğunu söyler. İnsan, doğanın pasif ürünü olmaktan çıkarak, evrimin aktif öznesine dönüşmelidir.

Julian Huxley bu bakışında, kardeşi Aldous Huxley’nin distopik uyarılarından belirgin biçimde ayrılır. Aldous, ‘Cesur Yeni Dünya’da bilimin ve teknolojinin insanı özgürlüğünden mahrum bırakabileceği karanlık bir gelecek resmederken, Julian daha iyimser ve ilerlemeci bir vizyon ortaya koyar. Ona göre insanlık, akıl, etik ve bilimsel sorumlulukla birleştiğinde, kendi evrimsel kaderini özgürce biçimlendirebilir.

‘Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler’ (‘New Bottles for New Wine’), transhümanist düşüncenin erken bir manifestosu olarak, modern insanın hem bilimin hem ahlakın rehberliğinde daha bilinçli, dayanışmacı ve umutlu bir gelecek kurabileceğine inanan bir çağrıdır.

  • Künye: Julian Huxley – Transhümanizm: Yeni Şarap İçin Yeni Şişeler, çeviren: Ömer Alkan, Fihrist Kitap, siyaset, 328 sayfa, 2025