Zeki Bayhan — Kapatılmışların Dünyasından Yüzleşmeler, Sesler, Algılar (2026)

28 yıldır hapishanede bulunan Zeki Bayhan’ın ‘Kapatılmışların Dünyasından: Yüzleşmeler, Sesler, Algılar’ adlı çalışması, hapishaneyi yalnızca özgürlüğün fiziksel olarak sınırlandırıldığı bir kurum değil, insanın düşünce dünyasını, benlik algısını ve toplumsal ilişkilerini dönüştüren kapsamlı bir iktidar mekanizması olarak ele alıyor. Kitap, kapatılma deneyimini içeriden bir bakışla incelerken, okuru hapishanenin görünmeyen etkileri üzerine düşünmeye davet ediyor. Merkezinde ise şu soru yer alıyor: İnsan, ağır denetim ve yalıtılmışlık koşulları altında insanlığını nasıl koruyabilir ve bu deneyim yalnızca içeridekileri mi, yoksa bütün toplumu mu dönüştürür?

Eser, hapishanelerin tarihsel gelişimini modern gözetim ve kontrol teknikleriyle ilişkilendirerek başlıyor. Panoptikon ve akışkan gözetim ve banoptikon gibi kavramlar üzerinden disiplin toplumunun işleyişi tartışılıyor; hapishanenin yalnızca suç işleyenleri cezalandıran bir kurum değil, iktidarın toplumu biçimlendirmek için kullandığı daha geniş bir yönetim anlayışının parçası olduğu savunuluyor. Bu çerçevede tecrit uygulamaları, tek tip elbise, mutlak yalnızlaştırma ve tarihsel direniş örnekleri üzerinden bireyin kimliğini çözmeye yönelik yöntemler inceleniyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri, uzun süreli kapatılmanın insan psikolojisi üzerindeki etkilerine ayrılıyor. Yazar, yabancılaşma, rutinin düşünceyi köreltmesi, gerçeklik algısındaki bozulmalar, unutkanlık, depresyon, melankoli, paranoya ve benlik algısındaki kırılmaları yalnızca bireysel psikolojik sorunlar olarak değil, sistematik baskının sonuçları olarak değerlendiriyor. Hapishane deneyiminin, insanın düşünme biçimini ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü ayrıntılı biçimde ele alırken, umut, irade ve dayanışmanın bu yıkıcı süreç karşısındaki önemini de vurguluyor.

Bayhan, hapishanenin yalnızca mekânsal değil, duyusal bir deneyim olduğunu da gösteriyor. Demir kapıların, kelepçelerin, mazgalların, ayak seslerinin ve sessizliğin oluşturduğu atmosfer; bekleyişin, zaman algısının ve mekânın insan üzerindeki etkileriyle birlikte inceleniyor. Görüş, mektup ya da kitap beklemek gibi gündelik deneyimler, sıradan olaylar olmaktan çıkıp özgürlüğün ve insan ilişkilerinin anlamını yeniden kuran temel yaşantılar hâline geliyor. Böylece hapishane, yalnızca kapatılmanın değil, zamanın, seslerin ve algıların yeniden şekillendiği bir dünya olarak resmediliyor.

Eserin temel iddialarından biri, hapishanenin toplumdan kopuk bir yapı olmadığıdır. Yazar, modern hapishaneleri tarihsel toplama kampı anlayışının dönüşmüş biçimleri olarak yorumlarken, gözetim, disiplin ve denetim mekanizmalarının yalnızca cezaevleriyle sınırlı kalmadığını; mülteci kamplarından gettolara, kent yaşamından gündelik toplumsal ilişkilere kadar farklı alanlarda benzer mantıkların işlediğini ileri sürüyor. Bu nedenle hapishane, içeridekilerin olduğu kadar dışarıdakilerin de hikâyesidir. Kitap, okuru “özgür” olduğunu düşündüğü yaşamı yeniden sorgulamaya çağırıyor ve hapishane deneyiminin toplumun geneline yansıyan yönlerini görünür kılıyor.

Zeki Bayhan — Kapatılmışların Dünyasından Yüzleşmeler, Sesler, Algılar

  • Dipnot Yayınları

Siyaset • 400 sayfa • 2026

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek (2026)

‘Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek’, Türkiye’de çalışma yaşamının son yıllarda geçirdiği dönüşümü emek ekseninden ele alarak, güvencesizliğin nasıl istisnai bir durum olmaktan çıkıp çalışma hayatının belirleyici özelliğine dönüştüğünü inceliyor. Kitap, sendikal örgütlenmenin zayıflaması, toplu pazarlık mekanizmalarının etkisini yitirmesi ve sosyal hakların aşınmasıyla birlikte emekçilerin hem ekonomik hem de toplumsal açıdan giderek daha kırılgan bir konuma sürüklendiğini ortaya koyuyor.

Eserde, bu dönüşüm yalnızca işgücü piyasasındaki değişimlerle açıklanmıyor; siyasal yapının, demokratik kurumların işleyişinin ve sosyal politika anlayışının geçirdiği değişimlerin çalışma ilişkileri üzerindeki etkileri de kapsamlı biçimde değerlendiriliyor. Böylece güvencesizlik, yalnızca bireysel çalışma koşullarını değil, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve emek-sermaye dengesini yeniden şekillendiren yapısal bir olgu olarak ele alınıyor.

Alanında uzman isimlerin katkılarıyla hazırlanan kitap, Türkiye’de emeğin tarihsel gelişimini güncel tartışmalarla bir araya getirirken, işçi haklarından sendikal mücadelelere, sosyal politikalardan çalışma rejimindeki dönüşümlere kadar geniş bir çerçeve sunuyor. Bir dönem güvenceyi ve hak genişlemesini mümkün kılan kurumların nasıl zayıfladığına, bunun çalışanların yaşamı üzerindeki sonuçlarına ve geleceğe ilişkin olası çıkış yollarına odaklanarak, Türkiye’de emeğin bugünkü durumunu anlamak isteyen okurlar için kapsamlı bir değerlendirme ortaya koyuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ahmet Makal, Ahmet Selamoğlu, Aziz Çelik, Betül Urhan, Denizcan Kutlu, Kuvvet Lordoğlu, Mesut Gülmez, Murat Özveri, Nihal Samsum Çetin, Orhan Ürüncan Yücel ve Özge Kahraman Ersöz.

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek
Editör: Ahmet Makal • İmge Kitabevi
Siyaset • 452 sayfa • 2026

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme (2026)

Suna Yılmaz’ın ‘Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”’ adlı çalışması, Diyarbakır’ın kentleşme tarihini yalnızca nüfus artışı, planlama süreçleri ya da ekonomik gelişme üzerinden değil; kapitalizm, devlet politikaları, etnik ilişkiler ve savaşın iç içe geçtiği özgün bir tarihsel deneyim olarak ele alıyor. Kitap, Türkiye’deki hâkim kentleşme literatürünün uzun süre göz ardı ettiği Kürt kentlerini görünür kılmayı amaçlarken, Diyarbakır’ın yaşadığı dönüşümlerin modern ulus-devletin kuruluş süreçlerinden bağımsız anlaşılamayacağını savunuyor.

Eserin temel tezi, Kürt coğrafyasındaki kentleşmenin David Harvey’den mülhem “el koyarak birikim” (accumulation by dispossession) mekanizması etrafında şekillendiği yönünde. Yazar, kapitalist birikimin yalnızca ekonomik süreçlerle değil; mülksüzleştirme, zorunlu göç, güvenlik politikaları ve mekânsal müdahaleler aracılığıyla ilerlediğini ileri sürüyor. Bu çerçevede kentleşme, sadece yeni yapıların ortaya çıkışı değil, aynı zamanda nüfus hareketlerinin, mülkiyet ilişkilerinin ve siyasal denetimin yeniden örgütlenmesi olarak değerlendiriliyor.

Kitabın ilk bölümü, Kürt coğrafyasının uzun tarihine odaklanıyor. Osmanlı dönemindeki siyasal ve toplumsal yapılanmalar incelenirken, kapitalizmin bölgeye nüfuz etme biçimleri ile Kürt feodal yapılarının dönüşümü birlikte ele alınıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ortaya çıkan ulus-devlet projesinin kentleşme politikalarına etkisi vurgulanıyor. Umumi müfettişlikler, kalkınma planları, iskân uygulamaları ve zorunlu göçler, ekonomik kalkınmanın araçları olmanın ötesinde, nüfusu ve mekânı yeniden düzenleyen siyasal müdahaleler olarak yorumlanıyor.

İkinci bölümde Diyarbakır’ın tarihsel gelişimi ayrıntılı biçimde inceleniyor. Kentin yüzyıllar boyunca ticaret, üretim ve askerî merkez olma özellikleri ele alınırken, Cumhuriyet döneminde devlet politikalarının kent üzerindeki etkileri analiz ediliyor. Özellikle 1950 sonrasında uygulanan kalkınma stratejileri ile 1980’lerden itibaren yoğunlaşan çatışma ortamının kentsel yapıyı nasıl dönüştürdüğü gösteriliyor. Zorunlu göçlerin Diyarbakır’ın nüfus yapısını, mekânsal örgütlenmesini ve toplumsal ilişkilerini köklü biçimde değiştirdiği savunuluyor.

Üçüncü bölüm, Kürt siyasal hareketinin yerel yönetimler aracılığıyla geliştirdiği kent politikalarına odaklanıyor. Feridun Çelik ve Osman Baydemir dönemlerinde uygulanan belediyecilik anlayışları, demokratik katılım, kültürel görünürlük ve kent yönetimi bağlamında değerlendiriliyor. Bununla birlikte yazar, bu dönemlerde de kapitalist kentleşme dinamiklerinin tamamen ortadan kalkmadığını; yerel yönetim deneyimlerinin çeşitli siyasal ve ekonomik sınırlar içinde şekillendiğini ileri sürüyor. 2014 sonrasında yeniden yoğunlaşan çatışmalar ise kentsel dönüşüm, mülksüzleştirme ve mekânsal yeniden yapılanma süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Suna Yılmaz’ın çalışmasının ayırt edici yanı, kentleşmeyi yalnızca ekonomi ya da yalnızca kimlik ekseninde açıklamayı reddetmesi. Kitap, kapitalizm ile etnik politikaların birbirinden ayrı değil, karşılıklı olarak birbirini şekillendiren süreçler olduğunu savunuyor. Bu nedenle Diyarbakır örneği, modern Türkiye’de kentleşmenin devlet, sermaye, savaş ve kimlik ilişkileri içinde nasıl biçimlendiğini anlamak için bir laboratuvar olarak değerlendiriliyor. Eser, hem kent sosyolojisine hem de Kürt coğrafyasının toplumsal tarihine yeni bir perspektif kazandırarak, savaşın ve etnik siyasetin kent mekânı üzerindeki dönüştürücü etkilerini görünür kılan kapsamlı bir analiz sunuyor.

Suna Yılmaz — Diyarbakır’da Kentleşme: “El Koyarak Birikim”
• Dipnot Yayınları
Kent Çalışmaları • 416 sayfa • 2026

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs (2026)

Adrian Johnston bu kitabında, kapitalizme yönelik yaygın açıklamalardan birini sorguluyor: Kapitalizmin insan doğasındaki bencillik ve açgözlülükten kaynaklandığı düşüncesini. Yaygın görüşe göre insanlar doğal olarak daha fazla kazanmak, sahip olmak ve rakiplerini geride bırakmak ister; kapitalizm de bu eğilimlerin ekonomik sisteme dönüşmüş hâlidir. Johnston ise bu açıklamanın hem teorik hem de tarihsel olarak yetersiz olduğunu savunuyor. Ona göre kapitalizmin işleyişini anlamak için insan psikolojisinden çok, sermayenin kendi hareket mantığına bakmak gerekiyor. Kitap bu nedenle kapitalizmi insanların arzularının bir ürünü olarak değil, insanları aşan ve onları kendi mantığına tabi kılan bir süreç olarak inceliyor.

‘Sonsuz Hırs’ (‘Infinite Greed’), analizinin temelini Karl Marx ile Jacques Lacan arasında kurduğu ilişkiye dayandırıyor. Marx’ın sermaye birikimi teorisinde sermaye, yalnızca para veya mülkiyet değildir; sürekli genişlemek zorunda olan bir hareket biçimidir. Sermaye duramaz, kendisini sürekli yeniden üretmek ve büyütmek zorundadır. Johnston, bu dinamiği Lacan’ın dürtü kavramıyla birlikte ele alıyor. Lacan’ın dürtüsü belirli bir nesneye ulaşınca tatmin olan bir istek değildir; tersine, sürekli kendi hareketini tekrar eden ve hiçbir zaman nihai doyuma ulaşmayan bir süreçtir. Johnston’a göre kapitalizm de tam olarak böyle işler. Amaç görünüşte kâr elde etmek olsa da sistemin asıl hedefi daha fazla büyümek, daha fazla birikmek ve hareketini sürdürmektir.

Kitabın temel iddialarından biri, açgözlülüğün insanın doğal içgüdüsü olmadığıdır. Johnston, insanların doğuştan sınırsız birikim arzusuna sahip oldukları fikrini reddediyor. Tarihin büyük bölümünde insanlar ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde üretmiş ve yaşamışlardır. Sonsuz büyüme ve sınırsız birikim fikri belirli bir ekonomik sistemin ürünüdür. Bu nedenle kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak görmek, sistemin tarihsel ve toplumsal özelliklerini gizliyor. Yazar, kapitalizmin insan bencilliğini yaratıp teşvik ettiğini, ardından da bu davranışları kendi doğal temeliymiş gibi sunduğunu öne sürüyor.

Johnston ayrıca kapitalizmin neden bu kadar dayanıklı olduğunu açıklamaya çalışıyor. Sistem sık sık krizler üretmesine, eşitsizlikleri derinleştirmesine ve milyonlarca insan için güvensizlik yaratmasına rağmen varlığını sürdürüyor. Bunun nedeni yalnızca ekonomik çıkarlar değil; insanların arzularının da sistem tarafından şekillendirilmesi. Kapitalizm, bireylere sürekli eksiklik duygusu aşılayarak yeni tüketim biçimleri ve yeni beklentiler üretiyor. Böylece insanlar çoğu zaman kendilerini tatmin etmeyen bir düzeni yeniden üretmeye katkıda bulunuyor.

Kitap boyunca kapitalizm, kişisel niyetlerden bağımsız işleyen bir makineye benzetiliyor. Bu makine, onu yönetenlerin bile tam olarak kontrol edemediği bir hareket mantığına sahip. Şirketler, yatırımcılar ve devletler bile çoğu zaman sistemin dayattığı büyüme zorunluluğuna uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle sorun yalnızca bazı bireylerin açgözlülüğü değil, bütün toplumsal ilişkileri kuşatan yapısal bir dinamik olarak beliriyor.

Sonuç olarak ‘Sonsuz Hırs’, kapitalizmi insan doğasının kaçınılmaz sonucu olarak açıklayan görüşlere karşı güçlü bir eleştiri sunuyor. Johnston, Marx’ın sermaye teorisi ile Lacan’ın psikanalizini bir araya getirerek kapitalizmin merkezinde insanî bir tutkunun değil, kişisel olmayan ve doyumsuz bir birikim mantığının bulunduğunu savunuyor. Kitap, sistemin neden sürekli kriz ürettiğini, neden tatminsizlik yarattığını ve buna rağmen neden varlığını koruyabildiğini açıklamaya çalışırken, kapitalizmin gerçek öznesinin insanlar değil, kendi kendisini büyütmeye çalışan sermaye hareketi olduğunu ileri sürüyor. Bu yönüyle eser, kapitalizmin psikolojik, felsefi ve ekonomik boyutlarını bir araya getiren özgün bir yorum ortaya koyuyor.

Adrian Johnston — Sonsuz Hırs: Sermayenin İnsanlık Dışı Bencilliği
Çeviren: Hakan Gürvit • Livera Yayınevi
Siyaset • 512 sayfa • 2026

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz (2026)

Gabriel Zucman’ın bu kitabı, çağdaş vergi sistemlerinin temel çelişkilerinden birini inceliyor: En zenginler, servetleri büyüdükçe çoğu zaman daha az vergi ödüyor. Zucman, vergi adaleti ve vergi cennetleri üzerine yaptığı araştırmalara dayanarak, gelir vergisinin teoride artan oranlı görünmesine rağmen pratikte milyarderler için etkisiz kaldığını gösteriyor. Kitabın çıkış noktası, vergi yükünün geniş toplum kesimlerinde yoğunlaşırken ultra zenginlerin yasal boşluklardan yararlanabilmesi.

‘Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz’ (‘Les Milliardaires Ne Paient Pas D’impôt Sur Le Revenu Et Nous Allons Y Mettre Fin’), Fransa ve diğer ülkelerden verileri karşılaştırarak ortalama vatandaşların gelirleri ve tüketimleri üzerinden yüksek oranlarda vergi ödediğini, buna karşılık milyarderlerin efektif vergi oranlarının çok düşük kaldığını ortaya koyuyor. Bunun nedeni, servetin büyük bölümünün maaş olarak değil, şirket hisseleri ve holdingler içinde tutulması. Böylece servet sahipleri, gelirlerini kişisel kazanç olarak göstermeden zenginleşmeyi sürdürüyor ve klasik gelir vergisinin dışına çıkabiliyor.

Kitapta gelir vergisinin tarihsel gelişimi de ele alınıyor. Zucman’a göre bu vergi başlangıçta eşitsizlikleri sınırlandıran demokratik bir araçtı. Ancak küreselleşme ve finansal karmaşıklık zamanla bu mekanizmayı zayıflattı. Bugün milyarderler için dünya fiilen bir vergi cennetine dönüşüyor. Servetler farklı şirketler ve fonlar arasında dolaştırılarak vergilendirme büyük ölçüde etkisizleştiriliyor.

Eserin merkezindeki çözüm önerisi servete dayalı bir taban vergisi. Zucman, ultra zenginlerin her yıl servetlerinin belirli bir oranına denk gelen asgari bir vergi ödemesi gerektiğini savunuyor. Özellikle yüzde 2 düzeyindeki küresel bir verginin uygulanabilir ve etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu yöntem, gelirin nasıl gizlendiğinden bağımsız olarak serveti doğrudan hedeflediği için mevcut boşlukları kapatmayı amaçlıyor.

Kitabın temel tezi, vergi adaletinin yalnızca mali bir mesele olmadığı yönünde şekilleniyor. Zucman’a göre vergilendirme aynı zamanda demokratik eşitliğin de temel unsurlarından biri oluyor. Ultra zenginlerin kamusal yükümlülüklerden kaçınması, servetle birlikte siyasal gücün de dar bir kesimde yoğunlaşmasına yol açıyor. Bu nedenle milyarderleri ulusal dayanışmanın parçası hâline getirecek yeni vergi mekanizmalarının hem demokrasi hem de toplumsal adalet açısından gerekli olduğunu savunuyor. Kitap, küresel eşitsizlik tartışmalarına güçlü bir katkı sunuyor.

Gabriel Zucman — Milyarderler Gelir Vergisi Ödemiyor Buna Bir Son Vereceğiz
Çeviren: Hande Koçak • İş Kültür Yayınları
Siyaset • 72 sayfa • 2026

John Gray — Yeni Leviathanlar (2026)

John Gray bu eserinde, Thomas Hobbes’un Leviathan’ını yirmi birinci yüzyılın krizlerini anlamak için yeniden yorumluyor. ‘Yeni Leviathanlar’ (‘The New Leviathans’), Soğuk Savaş sonrasında yaygınlaşan liberal iyimserliğin çöktüğünü ve tarihin liberal demokrasi lehine kesin biçimde sonuçlanmadığını savunuyor. Gray’e göre Sovyetler Birliği’nin dağılması, sanıldığı gibi liberal çağın zaferi değil, liberalizmin çözülüşünün başlangıcını haber verdi. İnsan doğasının kalıcı çatışmalarını göz ardı eden ilerleme inancı günümüzü açıklayamıyor.

İlk bölümde yazar, liberalizmin evrensel ve geri döndürülemez bir düzen olduğu fikrini sorguluyor. Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşı olarak tanımladığı kaos ihtimali ortadan kalkmıyor; yalnızca yeni biçimler alıyor. Rusya ve Çin gibi güçler, liberal modelden farklı Leviathanlar kuruyor. Rusya güvenlik ve gelenek etrafında şekillenen bir egemenlik anlayışı geliştiriyor; Çin ise dijital gözetim araçlarıyla denetim kapasitesi yaratıyor.

İkinci bölüm, yapay doğa durumları kavramı etrafında ilerliyor. Gray, modern toplumların düzenli görünmelerine rağmen sürekli güvensizlik ürettiklerini savunuyor. Distopyalar, totaliter deneyimler ve ideolojik projeler üzerinden güvenlik arayışının nasıl yeni korkular doğurduğunu inceliyor. Hobbes’un doğa durumunun tarih öncesine ait bir aşama değil, her an geri dönebilecek bir olasılık olduğu fikrini güncelliyor. Teknoloji ve bürokratik yönetim istikrar vaat ederken aynı zamanda kırılganlıkları büyütüyor.

Son bölümde Gray, çağdaş dünyanın yeni ölümlü tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Liberalizm kurtuluş vaat eden bir inanç sistemi gibi davranıyor. Kimlik siyaseti, woke kültürü, hak çatışmaları ve seçkinlerin mücadeleleri bu çerçevede değerlendiriliyor. Devletler ve kurumlar bireylere güvenlik değil, anlam da sunmaya çalışıyor. Ancak bu girişim yeni baskı mekanizmaları üretiyor.

Gray’in temel sonucu, insanlığın kusurlarını ortadan kaldıracak nihai bir siyasal düzen bulunmadığıdır. Tarih doğrusal bir ilerleme izlemiyor; düzen ve kaos arasındaki gerilim sürekli geri dönüyor. Bu nedenle kitap, insan sınırlarını kabul eden gerçekçi bir etik ve siyaset anlayışı arıyor. Hobbes’un mirasını günümüze taşıyan eser, özgürlük, güvenlik ve iktidar arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor.

John Gray — Yeni Leviathanlar: Liberalizm Sonrası Düşünceler
Çeviren: Nur Küçük • Domingo Kitap
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa (2026)

Aybars Yanık, ‘Zalimin Zulmü Varsa’ adlı çalışmasında popülizmi yalnızca seçimler, partiler ya da liderler üzerinden açıklayan yaklaşımların yetersiz kaldığını savunuyor. Yazara göre popülizm, sadece siyasal kurumlarda değil, gündelik hayatta, dizilerde, filmlerde ve dijital kültürde de üretiliyor. Bu nedenle kitabın odağında “hissedilen popülizm” yer alıyor. Yanık, insanların siyasal dünyayı nasıl algıladığını anlamak için popüler kültürde dolaşıma giren kahraman, anti-kahraman ve kurtarıcı figürlerine bakmanın gerekli olduğunu gösteriyor.

Kitap ilk olarak popülizm kavramının etrafındaki tartışmaları ele alıyor. Popülizmin çoğu zaman yalnızca olumsuz bir siyasal sapma gibi değerlendirildiğini, bu yüzden toplumsal karşılığının yeterince anlaşılamadığını ileri sürüyor. Kavramın tanımı üzerindeki anlaşmazlıkları inceleyen yazar, popülizmi yalnızca siyasal elitlerin diliyle değil, toplumun duygusal ve kültürel deneyimleriyle birlikte düşünmek gerektiğini söylüyor. Böylece popülizmin neden geniş kitlelerde karşılık bulduğunu açıklamaya çalışıyor.

Eserin merkezinde popüler kültür ile siyaset arasındaki ilişki yer alıyor. Yanık, özellikle çatışma üzerine kurulu antagonist siyasal mantığın popüler anlatılarda nasıl görünür hâle geldiğini inceliyor. Bu mantıkta toplum “biz” ve “onlar” şeklinde iki karşıt kampa ayrılıyor. Adalet talebi ise çoğu zaman hukuki süreçlerden çok intikam duygusuyla birleşiyor. Dizilerde ve filmlerde ortaya çıkan anti-kahraman figürleri, tam da bu noktada önem kazanıyor. Sistem tarafından dışlanmış ya da mağdur edilmiş karakterler, kuralları ihlal ederek adalet dağıtan kişiler olarak sunuluyor. Böylece seyirci, kurumsal çözümler yerine bireysel hesaplaşmalara yönelen bir adalet anlayışıyla karşılaşıyor.

Yazar, Şahsiyet ve Joker gibi örnekler üzerinden toplumun vicdanı rolüne soyunan karakterleri değerlendiriyor. Bu figürler, mevcut düzene yönelik öfkeyi temsil ediyor ve geniş kitlelerin biriken memnuniyetsizliğini görünür kılıyor. Onların cazibesi, yalnızca isyan etmelerinden değil, susturulmuş ya da dikkate alınmamış kesimlerin sesi olarak algılanmalarından kaynaklanıyor. Kitap, popüler kültürdeki bu anlatıların siyasal alandaki eğilimlerle güçlü bağlar kurduğunu ortaya koyuyor.

Son bölümde Aybars Yanık, bu tartışmayı Türkiye bağlamına taşıyor. Özellikle Sedat Peker fenomeni üzerinden, toplumun neden kurtarıcı ya da kahraman figürlere yöneldiğini sorguluyor. Siyasal temsil mekanizmalarına duyulan güvensizliğin arttığı dönemlerde, bazı kişiler baskı altında kaldığını düşünen toplumsal kesimlerin sözcüsü olarak görülüyor. Kitaba göre bu durum, modern siyasetin giderek daha fazla semboller, performanslar ve duygular üzerinden işlediğini gösteriyor.

‘Zalimin Zulmü Varsa’, popülizmi yalnızca siyaset biliminin sınırları içinde ele almak yerine kültürel imgeler, anlatılar ve duygular üzerinden yorumlayan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Aybars Yanık, adalet arayışı ile intikam arzusu arasındaki gerilimi görünür kılarken, günümüz toplumlarının neden sürekli yeni kahramanlar üretmeye ihtiyaç duyduğunu da tartışıyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültürün siyasal hayatı nasıl şekillendirdiğini anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Aybars Yanık — Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset
• İletişim Yayınları
Siyaset • 159 sayfa • 2026

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı (2026)

‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Türkiye’de uzun yıllardır süren Kemalizm ve post-Kemalizm tartışmalarını yeni bir aşamaya taşıyan kolektif bir çalışma. Derleme, Kemalizme yönelik eleştirilerin bütünüyle geçersizleştiğini savunmuyor; aksine bu eleştirilerin eksik, indirgemeci ya da genelleyici yanlarını sorgulayarak daha derinlikli bir değerlendirme zemini kuruyor. Böylece kitap, Kemalizmi savunmak ile onu kategorik biçimde reddetmek arasındaki kutuplaşmayı aşmayı hedefleyen bir “eleştirinin eleştirisi” girişimi niteliğinde.

Eserin temel kavramı olan post-post-Kemalizm, Cumhuriyet tarihini yalnızca Kemalist ya da post-Kemalist merceklerden okumaya karşı çıkıyor. Yazarlara göre Türkiye’nin siyasal ve toplumsal deneyimi, bu iki yaklaşımın sınırlarını aşan daha çoğulcu ve karmaşık analizlere ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle kitap, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeni düşünme biçimlerinin mümkün olup olmadığını sorguluyor. Amaç geçmişe dönük kesin hükümler vermekten çok, Cumhuriyet mirasının farklı yönlerini yeniden değerlendirecek eleştirel bir çerçeve oluşturuyor.

Derlemede yer alan makaleler, bu tartışmayı farklı alanlara taşıyor. Sol Kemalizmin tarihsel çelişkileri, devletçilik anlayışının toplumsal ve siyasal sonuçları, sivil Atatürkçülük olgusu, toplumsal cinsiyet rejimi ve feminist tarih yazımı gibi başlıklar Kemalizmin yalnızca bir siyasal ideoloji değil, geniş bir toplumsal deneyim olarak incelenmesini sağlıyor. Böylece Cumhuriyet’in modernleşme projesinin hem özgürleştirici hem de sınırlandırıcı yönleri birlikte ele alınıyor.

Kitapta özellikle Kürt meselesi ve demokrasi tartışmaları önemli bir yer tutuyor. Bazı yazarlar, Kemalizm eleştirilerinin bu alanlarda yeterince derinleşemediğini savunurken, bazıları da post-Kemalist yaklaşımın otoriterlik eleştirisini zaman zaman yüzeyselleştirdiğini öne sürüyor. Bu nedenle eser, Türkiye’de devlet, vatandaşlık ve ulusal kimlik ilişkilerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini vurguluyor. Cumhuriyet tarihinin yalnızca ilerleme ya da baskı anlatılarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyor.

Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri de post-post-Kemalizm kavramının kendisini tartışma konusu hâline getirmesi. Derlemede yer alan bazı metinler bu yaklaşımı desteklerken, bazıları kavramın teorik sınırlarını ve eksiklerini sorguluyor. Böylece eser, ortak bir görüş üretmekten çok canlı bir entelektüel tartışma zemini yaratıyor. Bu yönüyle kitap, Türkiye düşünce hayatında Kemalizm etrafında oluşan yerleşik kalıpları yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Sonuç olarak ‘Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı’, Cumhuriyet tarihini ne kutsayan ne de bütünüyle mahkûm eden bir perspektif geliştiriyor. Kemalizm ile post-Kemalizm arasındaki uzun süreli gerilimi aşmaya çalışırken, demokrasi, çoğulculuk ve eleştirel düşünce ekseninde yeni sorular ortaya atıyor. Eser, Türkiye’nin modernleşme deneyimini daha nüanslı biçimde anlamak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı.

Özgür Emrah Gürel ve Tanıl Bora’nın derledikleri kitapta onların yanında İlker Aytürk, Özgür Umut Baz, Selin Çağatay, Menderes Çınar, Özgür Sevgi Göral, Ahmet İnsel, Levent Köker, İlkim Okyar, Ömer Turan, Reyhan Ünal ve Kerem Ünüvar’ın katkıları yer alıyor.

Kolektif — Kemalizmin Solu, Aydınlanmanın Sağı: Post-Post-Kemalizm Tartışmaları
Derleyen: Özgür Emrah Gürel, Tanıl Bora • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026