Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak (2026)

Ernst Bloch ile Hikmet Kıvılcımlı’yı ortak bir düşünsel hatta buluşturarak sosyalizmi yalnızca ekonomik ya da siyasal bir teori olarak değil, tarihsel, kültürel ve hatta dinsel katmanlarıyla birlikte yeniden düşünmeye açıyor. Barış Aydın, bu iki düşünürün farklı coğrafyalarda geliştirdiği fikirleri karşılaştırırken, onların ortak bir arayışta buluştuğunu gösteriyor: sosyalizmin köklerini geçmişte, geleneklerde ve insanlığın kolektif hafızasında aramak.

‘Sosyalizmin Definesini Aramak’, Bloch’un umut, ütopya ve “henüz olmamış olan” fikri etrafında kurduğu ontolojiyi merkeze alarak başlıyor. Ona göre insanlık, sürekli olarak daha iyi bir dünyaya yönelen bir arzu ve eksiklik duygusuyla hareket ediyor; sanat, din ve kültürel miras da bu ütopyacı enerjinin taşıyıcısı oluyor. Bu çerçevede din ve gelenek, gerici kalıntılar değil, devrimci dönüşümün potansiyel kaynakları olarak yeniden değerlendiriliyor.

İkinci bölümde Kıvılcımlı’nın düşüncesi üzerinden Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışı öne çıkıyor. Kıvılcımlı, tarih tezleriyle Osmanlı’dan İslam’a uzanan geniş bir tarihsel birikimi sosyalist dönüşüm açısından yeniden yorumluyor ve yerli dinamiklerle evrensel sosyalizm arasında bir köprü kuruyor. Onun yaklaşımı, sosyalizmin yalnızca dışarıdan ithal edilecek bir model olmadığını, yerel tarih ve kültür içinde de filizlenebileceğini savunuyor.

Son bölümde ise iki düşünür arasındaki paralellikler ve ayrımlar derinleştiriliyor. Kolektif eyleme duyulan inanç, devrimci romantizm, dinin dönüştürücü potansiyeli ve kültürel mirasın rolü gibi başlıklar etrafında ortak bir zemin kuruluyor. Kitap, farklı geleneklerden beslenen bu iki düşünürün aslında aynı soruya yanıt aradığını gösteriyor: İnsanlık, geçmişin birikimini kullanarak nasıl özgürleşebilir?

Sonuç olarak eser, sosyalizmi yalnızca geleceğe ait bir proje değil, geçmişin içinde saklı bir “define” olarak kavrıyor ve bu defineyi açığa çıkaracak gücün insanın kolektif iradesinde yattığını savunuyor.”

Barış Aydın — Sosyalizmin Definesini Aramak: Ernst Bloch ve Hikmet Kıvılcımlı’da Sosyalizm, Din, Kültür ve Gelenek
• İletişim Yayınları
Siyaset • 295 sayfa • 2026

Lynne Segal — Yaslan Bana (2026)

Lynne Segal’in kişisel deneyimleriyle politik düşünceyi iç içe geçirdiği, bakım kavramını merkeze alan güçlü bir feminist metin. Segal, kendi yaşam öyküsünü anlatırken annelikten yaşlılığa, eğitimden feminist harekete uzanan geniş bir alanda bakımın anlamını sorguluyor ve bireysel deneyimlerin nasıl politik bir çerçeveye oturduğunu gösteriyor.

‘Yaslan Bana’ (‘Lean on Me’), bakımın yalnızca bir emek biçimi olmadığını, aynı zamanda insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve kırılganlığı görünür kılan temel bir ilişki biçimi olduğunu vurguluyor. Segal, bakım üzerinden kurulan ilişkilerin hem toplumsal hem de etik bir zemin oluşturduğunu söylüyor ve bu zeminin günümüz dünyasında giderek aşındığını dile getiriyor. Neoliberal politikaların refah devletini zayıflattığını, eğitimi araçsallaştırdığını ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini tartışıyor.

Metin aynı zamanda iklim krizi ve otoriterleşme gibi küresel sorunları da bakım perspektifiyle ele alıyor. Segal, bu krizlerin yalnızca politik ya da ekonomik meseleler olmadığını, aynı zamanda bakım ilişkilerinin zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle bakım, onun düşüncesinde hem insanlar arası hem de insan-doğa ilişkisini kapsayan geniş bir etik-politik kavram haline geliyor.

Yazar, feminist düşüncenin kişisel olanın politik olduğu fikrini yeniden hatırlatıyor ve bunu somut bir anlatıyla güçlendiriyor. Kendi yaşamını açarak okuru da düşünmeye davet ediyor, bakımın ihmal edildiği bir dünyada dayanışmanın nasıl yeniden kurulabileceğini sorgulatıyor.

Sonuçta kitap, yaşamın tek başına sürdürülemeyeceğini, var olmanın başkalarına yaslanmayı gerektirdiğini ortaya koyuyor ve birlikte yaşamanın ancak karşılıklı özen, sorumluluk ve dayanışma ile mümkün olduğunu savunuyor.

Lynne Segal — Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası
Çeviren: Ebru Kılıç • Livera Yayınevi
Feminizm • 304 sayfa • 2026

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri (2026)

Leo Löwenthal ve Norbert Guterman tarafından kaleme alınan, modern popülizmin psikolojik ve retorik mekanizmalarını çözümleyen öncü bir çalışma. Frankfurt Okulu’nun otoritaryen kişilik araştırmalarıyla bağlantılı olan eser, özellikle 20. yüzyılda yükselen kitle hareketlerini ve bu hareketleri yönlendiren demagog figürünü analiz ediyor.

‘Aldatmanın Peygamberleri’ (Prophets of Deceit’), ajitatörün nasıl inşa edildiğini ve kitleleri nasıl etkilediğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Bu figür, kendisini toplumun kurtarıcısı olarak sunarken, aynı zamanda hayali ya da abartılmış düşmanlar yaratarak korku ve öfke üretiyor. Yazarlar, bu süreçte kullanılan propaganda tekniklerini, dilin manipülasyonunu ve duyguların nasıl araçsallaştırıldığını sistematik bir şekilde çözümlüyor. Ajitatör, karmaşık toplumsal sorunları basitleştirir, sorumluluğu dış düşmanlara yükler ve kendisini tek çözüm olarak konumlandırır.

Eserde dikkat çekilen önemli bir nokta, bu tür liderlerin çoğu zaman derinlikli bir düşünsel altyapıya sahip olmamasına rağmen, etkili bir söylem kurarak geniş kitleleri peşinden sürükleyebilmesi. Bu durum, kitle psikolojisinin kırılganlığına ve insanların belirsizlik dönemlerinde güçlü figürlere yönelme eğilimine işaret ediyor. Yazarlar, popülizmin yalnızca politik bir strateji değil, aynı zamanda psikolojik bir süreç olduğunu vurguluyor.

Kitap ayrıca, toplumsal gerilimlerin nasıl üretildiğini ve bu gerilimlerin nasıl siyasal kazanca dönüştürüldüğünü gösteriyor. Ajitatör, çoğu zaman çözüm sunduğunu iddia ettiği sorunların bizzat yaratıcısıdır; bu da onun varlığını sürdürebilmesi için sürekli bir kriz atmosferine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası eser, modern demokrasilerde manipülasyonun nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor; bu analizler, Donald Trump gibi figürler üzerinden günümüzde de yankı buluyor.

Leo Löwenthal, Norbert Guterman — Aldatmanın Peygamberleri: Amerikan Ajitatörünün Teknikleri Üzerine Bir İnceleme
Çeviren: Oğuzhan Taş • İmge Kitabevi
Siyaset • 301 sayfa • 2026

Hannah Proctor — Tükenmişlik (2026)

Hannah Proctor’un bu çalışması, politik mücadelelerin yalnızca ideolojik ve tarihsel sonuçlarını değil, bu süreçlerin bireyler üzerinde yarattığı duygusal yıkımı da merkeze alıyor. Kitap, yenilgi sonrası ortaya çıkan tükenmişlik hâlinin çoğu zaman görünmez kılındığını ve hatta mücadele içindeki kişiler tarafından küçümsendiğini ortaya koyuyor.

Proctor, siyasi yenilgiyi yalnızca bir strateji ya da örgütlenme sorunu olarak değil, aynı zamanda derin bir duygusal deneyim olarak ele alıyor. Bu bağlamda tükenmişlik, bireysel bir zayıflık değil; kolektif mücadelelerin kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlanıyor. Umut, inanç ve adanmışlıkla yürütülen politik süreçlerin başarısızlıkla sonuçlanması, aktivistlerde hayal kırıklığı, yorgunluk ve yön kaybı gibi duygular yaratıyor.

‘Tükenmişlik’ (‘Burnout’), tarihsel örnekler üzerinden bu duygusal deneyimi somutlaştırıyor. Paris Komünü sonrası sürgüne gönderilen devrimcilerden, Ekim Devrimi’nden sonra soluğu sanatoryumlarda alan yorgun düşmüş Bolşeviklere kadar pek çok örnek, politik yenilginin psikolojik sonuçlarını gözler önüne seriyor. Bu örnekler, mücadele edenlerin yalnızca dış baskılarla değil, içsel çöküşlerle de karşı karşıya kaldığını gösteriyor.

Proctor’un temel iddiası, politik hareketlerin sürdürülebilirliği için bu duygusal boyutun ciddiye alınması gerektiği. Tükenmişliği görmezden gelmek yerine anlamak ve onunla baş etme yolları geliştirmek, gelecekteki mücadelelerin daha sağlıklı bir zeminde ilerlemesi için kritik bir önem taşıyor.

Kitap, politik yenilgiye farklı bir açıdan bakarak, mücadelelerin görünmeyen duygusal maliyetini açığa çıkarıyor. Aktivizm, direniş ve kolektif eylem üzerine düşünen herkes için, tükenmişliğin yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeniden düşünme ve toparlanma imkânı sunduğunu hatırlatan derinlikli bir çalışma sunuyor.

Hannah Proctor — Tükenmişlik: Siyasi Yenilginin Duygusal Deneyimi
Çeviren: Zeynep Şarlak • İletişim Yayınları
Siyaset • 328 sayfa • 2026

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü? (2026)

Harun Tepe’nin bu çalışması, insan haklarını savunmak ya da reddetmek gibi iki uç yaklaşımın ötesine geçerek, bu fikri eleştirilerle birlikte düşünmeye davet ediyor. ‘İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine’, insan haklarının tarihsel olarak sürekli tartışılmış bir kavram olduğunu hatırlatarak, bu eleştirileri görmezden gelmeden, onların içeriğini anlamaya ve tartışmaya açıyor.

Eserde temel mesele, insan hakları fikri ile onun pratikteki uygulanışı arasındaki farkın çoğu zaman göz ardı edilmesi. İnsan haklarının korunmasında yaşanan başarısızlıkların, doğrudan fikrin kendisine yüklenmesi eleştiriliyor. Oysa Tepe’ye göre sorun, çoğunlukla siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullardan; ayrıca insan haklarının araçsallaştırılmasından kaynaklanıyor. Bu nedenle kitap, insan haklarını değerlendirirken, düşünce ile uygulama arasındaki ayrımı netleştirmeyi merkezine alıyor.

Metin aynı zamanda insan haklarının etik ve antropolojik temellerine dikkat çekiyor. Her insan hakları anlayışının belirli bir “insan” tasavvuruna dayandığını vurgulayarak, bu temel göz ardı edildiğinde kavramın yüzeysel ve temelsiz hale geldiğini savunuyor. İnsan haklarını yalnızca hukuki metinler ya da uluslararası sözleşmeler üzerinden anlamanın yetersiz olduğunu; onların özünde bir “gereklilik fikri”, yani insanların eşit onur ve haklara sahip olması gerektiğini dile getiren etik bir iddia olduğunu ortaya koyuyor.

Kitapta, insan haklarının “ölümü” ya da “sonu” üzerine yapılan tartışmalar da kapsamlı biçimde ele alınıyor. Bu iddiaların, insan haklarının pratikteki yetersizliklerinden hareketle ortaya çıktığı, ancak bunun fikrin geçersizliğini kanıtlamadığı ileri sürülüyor. Tıpkı adalet ya da özgürlük gibi, insan haklarının da kusurlu bir dünyada varlığını sürdüren ve bu yüzden sürekli yeniden savunulması gereken bir düşünce olduğu belirtiliyor.

Sonuç olarak eser, insan haklarını ne dokunulmaz bir dogma olarak kabul ediyor ne de değersiz bir fikir olarak reddediyor. Aksine, eleştirileri ciddiye alarak insan haklarının kavramsal ve etik temellerini yeniden kurmaya çalışıyor ve bu fikrin, tüm eksikliklerine rağmen, mağduriyetleri dile getiren en güçlü araçlardan biri olmayı sürdürdüğünü ortaya koyuyor.

Harun Tepe — İnsan Haklarını Kim Öldürdü?: İnsan Hakları Eleştirileri Üzerine
• Yapı Kredi Yayınları
Siyaset • 181 sayfa • 2026

Robert A. Dahl — Demokrasi ve Eleştirileri (2026)

Robert A. Dahl bu eserinde, demokrasiyi sorgulanamaz bir ideal olarak değil, eleştirilmesi ve temellendirilmesi gereken bir siyasal düzen olarak ele alıyor. ‘Demokrasi ve Eleştirileri’ (‘Democracy and Its Critics’), “halkın yönetimi” fikrinin hangi varsayımlara dayandığını ve bu varsayımların ne ölçüde savunulabilir olduğunu tartışarak başlıyor.

Dahl, demokrasiyi tarihsel rakipleri olan anarşizm ve vesayetçi yaklaşımlar karşısında sınayarak, onun neden tercih edilmesi gereken bir sistem olduğunu gösteriyor. Bu süreçte demokrasinin yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda eşitlik, katılım ve özgürlük gibi normatif ilkeler üzerine kurulu bir ideal olduğunu vurguluyor. Ancak bu idealin pratikte hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmediğini de açıkça ortaya koyuyor.

Kitabın merkezinde, “ideal demokratik süreç” ile modern devletlerde fiilen var olan temsili sistemler—Dahl’ın kavramsallaştırmasıyla “poliarşi”—arasındaki gerilim yer alıyor. Dahl, çoğunluk kuralının sınırlarını, kapsayıcılık sorununu, siyasal eşitlik ile bireysel özgürlük arasındaki dengeyi ve azınlık haklarının korunmasını detaylı biçimde tartışıyor. Bu analiz, demokrasinin hem güçlü yanlarını hem de yapısal sorunlarını görünür kılıyor.

Kitap, demokrasinin geleceğine dair eleştirel bir değerlendirmeyle son buluyor. Dahl’a göre demokratik sistemlerin sürdürülebilirliği, bu içsel gerilimlerle yüzleşebilme ve kendini dönüştürebilme kapasitesine bağlı. Bu yönüyle kitap, demokrasiyi savunmadan önce onu derinlemesine anlamak isteyenler için temel bir başvuru kaynağı niteliğinde.

Robert A. Dahl — Demokrasi ve Eleştirileri
Çeviren: Necdet Yıldız • Serbest Kitaplar
Siyaset • 394 sayfa • 2026

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti (2026)

Eyal Weizman’ın bu çalışması, modern savaşların ve müdahalelerin giderek “insani” gerekçelerle meşrulaştırılan yeni bir şiddet biçimi ürettiğini savunuyor. Weizman, bu yaklaşımı “ehvenişer siyaseti” olarak adlandırıyor: daha büyük bir kötülüğü önlemek adına daha “az” şiddetin kabul edilebilir sayılması. Ancak kitap, bu mantığın gerçekte şiddeti sınırlamak yerine daha sistematik, hesaplanmış ve süreklileşmiş hale getirdiğini ortaya koyuyor.

‘Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti’ (‘The Least of All Possible Evils’), özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen insan hakları söylemi, uluslararası hukuk ve insani müdahale kavramlarının nasıl askeri stratejilerin parçasına dönüştüğünü inceliyor. Bu çerçevede Hannah Arendt’in şiddet ve iktidar üzerine düşüncelerinden hareketle, şiddetin artık yalnızca yok edici bir güç değil, aynı zamanda bir yönetim ve denetim tekniği haline geldiğini gösteriyor. “Ölçülü” ya da “orantılı” şiddet kavramı, sivillerin korunması iddiasıyla sunulsa da pratikte yıkımın sınırlarını yeniden tanımlayan bir araç işlevi görüyor.

Weizman, özellikle İsrail-Filistin bağlamı üzerinden, askeri operasyonların nasıl matematiksel hesaplara, mekânsal düzenlemelere ve teknolojik denetim araçlarına dayandığını analiz ediyor. Bu sistemde şiddet, rastlantısal değil; aksine planlı, optimize edilmiş ve belirli eşiklere göre ayarlanmış bir süreç olarak işliyor. Bu durum bir kehanetten ziyade, sömürgeci şiddetin uzun yıllar boyunca geliştirilen mantığının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap ayrıca insani yardım ve müdahale mekanizmalarının çelişkili doğasını da açığa çıkarıyor. Yardım, koruma ve hak söylemleri çoğu zaman şiddeti sınırlandırmak yerine onun işleyişine entegre oluyor ve hatta kimi durumlarda yıkımın parçasına dönüşebiliyor. Böylece “insancıllık”, şiddetin karşıtı olmaktan çıkarak onun yeniden üretiminde rol oynayan bir araca dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada şiddetin nasıl rasyonelleştirildiğini ve etik bir dil aracılığıyla nasıl meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor. Weizman, okuru “daha az kötü” olarak sunulan seçeneklerin ardındaki politik ve askeri hesapları sorgulamaya davet ediyor; böylece günümüz savaşlarının görünürdeki insani yüzünün ardındaki yapısal şiddeti açığa çıkarıyor.

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi
Çeviren: Sidar Bayram • Telemak Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i (2026)

 

Fatih Yaşlı’nın ‘Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i adlı bu kitabı, 1969-1979 arasında yayımlanan Devlet dergisi üzerinden ülkücü hareketin düşünsel ve siyasal kuruluş sürecini analiz ediyor. Yazar, MHP’nin bugünkü yönelimlerini anlamanın ancak kuruluş dönemindeki söylem ve stratejilere bakarak mümkün olduğunu vurguluyor. Bu nedenle Devlet dergisini yalnızca bir yayın organı olarak değil, hareketin dünyayı nasıl anlamlandırdığını kuran ideolojik bir merkez olarak ele alıyor. Çalışma, şimdiye kadar yeterince incelenmemiş bu kaynağı ayrıntılı biçimde değerlendirerek literatürde önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitap, dönemi dört ana evreye ayırarak ilerliyor. İlk evrede Devlet dergisi, yükselen sol hareketi “anarşi” olarak tanımlıyor ve bu durumu uluslararası bir tehdit şeklinde çerçeveliyor. Ülkücü hareket kendisini bu tehdide karşı “meşru savunma” konumunda sunuyor ve devleti yönetenleri yetersizlikle suçlayarak orduyu göreve çağırıyor. 12 Mart müdahalesi bu çağrının karşılık bulması olarak yorumlanıyor ve açık biçimde destekleniyor.

İkinci ve üçüncü evrelerde mücadele, yalnızca güvenlik değil ideolojik bir dönüşüm meselesi olarak kurgulanıyor. Devletin tüm kurumlarının milliyetçi kadrolarla yeniden şekillendirilmesi gerektiği savunuluyor. CHP giderek “iç düşman” olarak konumlandırılıyor ve Milliyetçi Cephe hükümetleri, hareket için devlet içinde güç kazanmanın aracı haline geliyor. Bu süreçte dergi, siyasal söylemin yönünü belirleyen başlıca araçlardan biri oluyor.

Son evrede ise siyasal şiddet belirleyici hale geliyor. 1977 sonrası ortamda şiddet, yalnızca bir çatışma biçimi değil, doğrudan bir iktidar stratejisi olarak benimseniyor. Türkiye giderek iç savaş benzeri bir atmosfere sürüklenirken Devlet dergisi de etkisini kaybederek kapanıyor. Yaşlı’nın çalışması, bu süreci analiz ederek Türkiye’de milliyetçilik, sağ siyaset ve devlet ilişkisini anlamak açısından temel bir kaynak sunuyor.

Fatih Yaşlı — Devletin Ülkücüleri, Ülkücülerin Devlet’i: Devlet Dergisi ve Ülkücü Hareket (1969-1979)
• Yordam Kitap
Siyaset • 448 sayfa • 2026

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak (2026)

Zygmunt Bauman’ın Peter Haffner ile olan söyleşisini barındıran bu çalışma, sosyolojinin temel işlevini “bilindik olanı sorgulamak ve yabancılaştırmak” olarak tanımlayan, farklı temalar etrafında ilerliyor. Kitap, aşk, kimlik, din, tarih, modernlik ve ahlak gibi başlıklar üzerinden hem bireysel deneyimi hem de toplumsal yapıyı birlikte düşünmeye çağırıyor.

Bauman, modern insanın en temel krizlerinden birinin ilişkilerde yaşandığını ileri sürüyor. Aşk ve cinsellik üzerine yaptığı tartışmalarda, bireylerin bağ kurma kapasitesini giderek yitirdiğini, ilişkilerin kırılgan ve geçici hale geldiğini savunuyor. Ona göre bu durum, modernitenin hız, tüketim ve belirsizlik üreten yapısıyla doğrudan ilişkili.

Deneyim ve hafıza üzerine bölümlerde, bireyin kendini geçmiş üzerinden kurduğunu; ancak modern dünyada bu sürekliliğin zayıfladığını belirtiyor. Kimlik, artık sabit değil; sürekli yeniden yazılan, parçalı ve çoğu zaman belirsiz bir yapıya dönüşüyor. Bu bağlamda modern insan, “kimse olmama” ile “başka biri olma” arasında gidip gelen bir varoluş gerilimi yaşıyor.

Toplum ve siyaset üzerine düşüncelerinde Bauman, bireyler arasındaki dayanışmanın çözülmesini ve herkesin potansiyel bir “öteki” ya da tehdit olarak algılanmasını eleştiriyor. Bu durum, modern toplumda güvensizlik ve yalnızlık duygularını derinleştiriyor. Benzer şekilde din ve köktencilik tartışmalarında, belirsizlik çağında insanların kesinlik arayışıyla daha katı inanç biçimlerine yönelebildiğini ifade ediyor.

‘Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi’ (‘Das Vertraute Unvertraut Machen’), ütopya ve gelecek düşüncesini de yeniden ele alıyor. Bauman’a göre modernlik, geleceğe dair umut üretmekte zorlanırken, aynı zamanda “insan artıkları” yaratan dışlayıcı mekanizmalar kuruyor. Bu bağlamda sistemin dışında kalanlar, görünmezleştirilen yeni “ötekiler” haline geliyor.

Son bölümde ise mutluluk ve ahlak meselesine odaklanan Bauman, iyi yaşamın hazır kalıplarla değil, bireyin etik sorumluluğu ve başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlam kazandığını savunuyor.

Sonuç olarak eser, okuru hem kendine hem dünyaya yeniden bakmaya zorlayan; sıradan görüneni sorgulayarak derinleştiren bir düşünme pratiği sunuyor.

Zygmunt Bauman — Bilindik Olanı Yabancılaştırmak: Peter Haffner ile Söyleşi
Çeviren: Akın Emre Pilgir • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri (2026)

Tarık Zafer Tunaya’nın bu klasikleşmiş yapıtı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme sürecini siyaset biliminin imkânlarıyla ele alarak, Türkiye’nin siyasal dönüşümünü tarihsel bir bütünlük içinde anlatıyor. Kitap, yalnızca kronolojik bir anlatı sunmakla kalmıyor; aynı zamanda bu dönüşümün ardındaki düşünsel çatışmaları, farklı ideolojik yönelimleri ve bunların toplumsal karşılıklarını da analiz ediyor.

Tunaya, Batılılaşmayı yüzeysel bir kurum aktarımı olarak değil, devlet yapısından zihniyet dünyasına kadar uzanan köklü bir değişim süreci olarak yorumluyor. Bu çerçevede Osmanlı siyasal düzeninin temel dinamiklerinden başlayarak Lâle Devri’nden Tanzimat’a, Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan reform hareketlerini hem siyasal gelişmeler hem de fikir akımları arasındaki etkileşim üzerinden inceliyor.

Eserde Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi başlıca düşünce akımları, yalnızca teorik düzeyde değil; temsilcileri, tarihsel bağlamları ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Bu yaklaşım, modern Türkiye’nin siyasal kimliğinin nasıl şekillendiğini anlamak açısından güçlü bir zemin sunuyor.

Tunaya’nın çalışması, karşıt görüşleri birlikte ele alarak okuyucuya çok boyutlu bir perspektif kazandırıyor. Bu yönüyle eser, geçmişi açıklamakla kalmayıp bugünü anlamaya da katkı sağlıyor. Türkiye’nin siyasal düşünce tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilen bu kitap, modernleşme sürecini derinlemesine kavramak isteyenler için hâlâ önemini koruyor.

Tarık Zafer Tunaya — Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri
• Kronik Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026