José Bové ve Gilles Luneau – Sivil İtaatsizliğe Çağrı (2021)

Prometheus’tan bu yana, baskının olduğu her yerde direniş de vardır.

Fransız çiftçi, siyasetçi ve sendikacı José Bové ile gazeteci-yazar Gilles Luneau, tarihten ve günümüzden çarpıcı sivil itaatsizlik örnekleri eşliğinde, sivil itaatsizliğin etik ve estetik değerlerini açıklıyor.

Mitolojiden çağdaş siyasete kadar, insanın olduğu her yerde baskı, baskının olduğu her yerde direniş vardır.

Prometheus, tanrıların buyruğuna itaatsizlik edip insanlığa ateşi verdi.

Alman kadınlar, Naziler tarafından gözaltına alınan Yahudi eşlerinin ve çocuklarının salıverilmesi için günlerce eylem yaptılar.

Gandhi, namlunun ucunda, “Tuz Yürüyüşü”ne çıktı.

Martin Luther King, hayal ettiği eşitlikçi dünyaya ulaşmak için yollara düşmekten çekinmedi.

Rosa Parks, beyazların tüm aşağılayıcı bakışlarına ve öfkesine rağmen oturduğu yerden kalkmadı.

Kadınlar özgürlüklerini kazanabilmek için ataerkine başkaldırdılar.

Sivil itaatsizlik, meşruluğunu yitirmeyen ve tarihin akladığı şiddetsiz bir direniş biçimi olageldi.

Baskılardan bunalan, kuralların keyfiliği ve haksızlıklar karşısında vicdanına kulak verenlerin başvurduğu, tarihin seyrini değiştirebilen sarsıcı bir güç olduğunu defalarca kanıtladı.

Bu kitap, uygarlaşma serüveninin en görkemli olaylarının bazen en mütevazıları olabildiğini gösteriyor.

“Başka bir dünya” hayalinin, silahlardan, sopalardan ve kaba güçten çok daha etkili olabildiğini gözler önüne seriyor.

  • Künye: José Bové ve Gilles Luneau – Sivil İtaatsizliğe Çağrı, çeviren: Işık Ergüden, Fol Kitap, siyaset, 288 sayfa, 2021

Naomi Klein – Yanıyoruz (2021)

Yaşadığımız ekolojik krizde aslan payı olan gelişmiş ülkeler sorunun çözümü için kılını bile kıpırdatmıyor.

Naomi Klein, dört bir yanı sarmış bu yangını çok geç kalmadan nasıl söndürebileceğimizi tartışıyor.

‘Yanıyoruz’, Klein’in iklim değişikliği konusunda son yıllarda yayımlanmış yazılarını ve yaptığı konuşmaları bir araya getiriyor.

Klein kitabında, meselenin önemini bir kez daha yüksek sesle dillendiriyor, tabloda payı olan gelişmiş ülkelere, Yeşil Yeni Düzen ve benzeri anlamlı politikaları bir an önce hayata geçirmeleri için çağrıda bulunuyor.

  • Künye: Naomi Klein – Yanıyoruz: Yeşil Yeni Düzen Üzerine (Ateşli) Fikirler, çeviren: Elif Sema Mutlu, Doğan Kitap, ekoloji, 352 sayfa, 2021

Jessica Bruder – Göçebeler Diyarı (2021)

Amerika’da bugün çoğunluğu eski beyaz yakalı ve göçebe ihtiyar Amerikalılardan oluşan sezonluk bir işçi kesimi var.

Jessica Bruder, kamplarda yaşayıp kapitalist bir kıyamette hayatta kalmaya çalışan bu insanların dünyasına iniyor.

Hem Kuzey Dakota’nın şekerpancarı tarlalarında hasada katılan hem de Amazon.com’un Teksas’taki işçi kamplarında ürünlerin barkodlarını tarayan yeni bir emekçi türü var artık:

İşverenlerin hoşuna gidecek kadar düşük masraflı, çoğunluğu eski beyaz yakalı, göçebe ihtiyar Amerikalılardan oluşan bir işçi kabilesi.

Büyük Durgunluk’un görünmez kurbanları olan bu insanların emeklilik güvenceleri yeterli değil, çoğu ipotek borcuna sahip.

On binlercesi, karavanlarıyla, kamyonetleriyle, günbegün büyüyen bir göçebe topluluğunu oluşturuyorlar.

Bu kitabın yazımı süresince aylarca kamplarda yaşayan ve odağına aldığı asıl kahramanıyla, eskiden kamyon şoförlüğü, kokteyl garsonluğu, müteahhitlik, sigortacılık, köpek kulübesi temizlikçiliği yapan Linda May’le tanışan Jessica Bruder sezonluk işlerde çalışanların arasında, kapitalist bir kıyamette hayatta kalmaya çabalayanları anlatıyor.

Oscar kazanmış Nomadland filmine ilham veren ‘Göçebeler Diyarı’, “evsiz” değil, “evi olmayanların” gerçek hikâyesi.

  • Künye: Jessica Bruder – Göçebeler Diyarı: Yirmi Birinci Yüzyılda Amerika’da Hayatta Kalmak, çeviren: Burcu Denizci, İthaki Yayınları, belgesel, 272 sayfa, 2021

Belgin Şan Akca – Maskeli Devletler (2021)

Devletler ile silahlı örgütler arasındaki girift ilişkiler hakkında dikkat çekici bir çalışma.

Belgin Şan Akca’nın Türkiye için ayrıca önem taşıyan araştırması, devletler ile silahlı örgütler ve destekçiler arasındaki etnik, dini ve ideolojik yakınlıkları aydınlatıyor.

‘Maskeli Devletler’in amacı, devletler ile devlet dışı silahlı örgütler arasındaki karmaşık etkileşim biçimlerini hem dış devlet desteğine yol açan süreçler hem de bu desteğin arkasındaki aktörlerin gerekçelerini göz önüne alarak açıklamak.

Devletleri buna iten sebepler nelerdir?

İsyancı gruplar bu devletlerle işbirliği içinde olmayı neden tercih eder?

‘Maskeli Devletler’, devletler ile silahlı örgütler arasındaki ilişkilere dair bilgilerimize karşı çıkmıyor; bu bilgileri şimdiye dek öğrendiklerimizin ötesine taşıyor.

Akca, kitabında kullandığı Devlet Dışı Silahlı Örgütler (DDSÖ) veri seti yoluyla, devlet dışı silahlı örgütlerin, devletlerle kurdukları işbirliklerinin hem örgütler hem de devletler tarafından yapılan karşılıklı seçme sürecinin sonucu ortaya çıktığını savunuyor.

Devletlerarası ilişkilerin ve ayrıca devletler, silahlı örgütler ve diğer olası destekçiler arasındaki etnik, dini ve ideolojik yakınlıkların oynadığı rolü, 355 devlet seçim vakası ve 342 örgüt seçim vakası ile ortaya koyuyor.

Bu bağlamda, örgütlerin de uluslararası ilişkilerde devletlerin tercihlerinden bağımsız olarak kendi başlarına var olabilen ve dış politikayı derinlemesine etkileyen temel aktörler olduklarını gösteriyor.

‘Maskeli Devletler’, uluslararası ilişkilerin temel kuramlarının devlet-odaklı çalışmalarından farklı bir yöntem sunuyor.

Dünyadaki çatışmaların önemli bir kısmının yaşandığı Ortadoğu’da konumlanan ve güvenlik konularının öncelikli olduğu Türkiye için ayrı bir önem taşıyan çalışma, akademisyenler, siyaset yapıcılar ve konuya ilgi duyan tüm okurlar için bir başucu eser niteliğinde.

  • Künye: Belgin Şan Akca – Maskeli Devletler: Silahlı Örgütlere Sağlanan Devlet Desteğinin Nedenleri, Koç Üniversitesi Yayınları, siyaset, 296 sayfa, 2021

Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a (2021)

İşsizlik ve yoksulluğun artması, iktidarların gözünde “tehlikeli sınıflar”ın artışı anlamına gelir.

Ezgi Duman bu ufuk açıcı çalışmasında, neoliberal süreçte suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevinin hem ekonomik hem siyasal açıdan nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Loïc Wacquant’ın belirttiği üzere, dünyada suç oranlarında ciddi bir artıştan bahsedemiyoruz.

Ancak hapishane sayısını ve hapishane nüfusunu artırmak yükselen bir trend.

Mevzu, suç oranlarındaki artış değilse ne?

Neoliberal politikalar ve neticeleri ya da ihtimalî neticeleri nedeniyle “güvenlik” politikalarında ve hâliyle hapsetmede değişiklikler yaşandı.

Bir yandan refah devleti politikalarının geri plana düşmesi, yani neoliberal politikaların öne çıkmasıyla beraber işsizlik, güvencesizlik, yoksulluk had safhaya çıkmış, yani “tehlikeli sınıflar” nicelik olarak artmış durumda.

Buna binaen suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevi hem ekonomik hem siyasal açıdan yükseldi.

Diğer yandan 24 Aralık 1811 tarihli Napolyon Kararnamesi, ya da 1933 tarihli Nazilerin Halkın ve Devletin Korunması Kanunu’nu yakın tarihimizde, antiterör yasaları, “olağanüstü hâl” ilanları ya da ABD’nin 26 Ekim 2001 tarihli Yurtseverlik Kanunu olarak zuhur etmekte.

Başka bir şekilde ifade edilecek olursa, modern devletin tarihsel tecessümünden beri hiçbir vakit tam olarak yok olmamış Niccolò Machiavelli’nin “Prens”i ya da Hobbes’un “Leviathan”ı devletle toplumun muğlak bir tarzda birbirine karıştığı günümüzde de kendini sıkça gösterebilmekte ve siyasal hayata sirayet etmekte.

Bu sirayet hâli şedit bir edim olan cezalandırmanın ve bu minvalde hapsetmenin muktedirin bir “kılıç” sallama faaliyeti olarak öne çıkışının diğer veçhesi.

Duman da, modern cezalandırmanın doğuşundan neoliberal bir cezalandırma biçimi olarak hapsetmeye ve neohapishaneye, konuyu geniş bir pencereden tartışıyor.

  • Künye: Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a: Suç, Ceza, Hapsetme, Nota Bene Yayınları, siyaset, 312 sayfa, 2021

Jason Hickel – Çoğu Zarar Azı Karar (2021)

Bugünkü hızlı yoksullaşmaya baktığımızda, ekonomik büyüme tam bir kandırmacadır, safsatadır.

Jason Hickel, büyüme tezinin ekolojik açıdan neden sürdürülemez ve özünde adaletsiz bir hal aldığını gözler önüne seriyor.

Toplumların esenliği ve gelişmişliği çoğu iktisatçı ve siyasetçi tarafından “büyüme” kavramıyla açıklanıyor.

Farklı siyasi ve iktisadi görüşlerin “büyüme” konusunda anlaştığını görüyoruz.

Günümüzdeki hızlı yoksullaşma, artan eşitsizlikler ve toplumsal-ekolojik felaketler de egemen söyleme göre büyüme eksikliğinin ya da azgelişmişliğin sonuçlarıdır:

“Büyümeyen, yerinde sayan, ölür”.

Elimizdeki kitap ise bu sorunların nedeninin tam da büyüme olduğunu, büyümenin aşırı masraflı, ekolojik açıdan sürdürülemez ve özünde adaletsiz bir hal aldığını, “büyüme”yi temel alan mitik inançların terk edilmesi gerektiğini savunuyor.

Bunun için büyüme tahayyülünü ayakta tutan ve ekonomiyi bilim olmaktan çıkaran terimlerle düşünmekten vazgeçmek gerekiyor.

Kullanımdaki iktisadi dil, ifade edilmesi gerekeni ifade etmekte yetersiz kaldığı içindir ki yeni bir söz dağarcığına ihtiyacımız var.

Bir grup aktivist ve entelektüelin ilk olarak Fransa’da başlattığı ve ardından tüm dünyaya yayılan küçülme hareketi, toplumsal bir hedef olarak ekonomik büyümenin terk edilmesi çağrısında bulunuyor.

“Küçülme” kavramı, daha az doğal kaynak tüketen ve tamamen farklı ilkeler çerçevesinde örgütlenen toplumlara giden yolu temsil ediyor.

Sadelik, şenliklilik, otonomi, bakım, müşterekler gibi kelimeler de küçülme toplumlarının neye benzeyebileceği konusuna ışık tutuyor.

  • Künye: Jason Hickel – Çoğu Zarar Azı Karar: Dünyayı Küçülme Kurtaracak, çeviren: Deniz Keskin, Metis Yayınları, iktisat, 304 sayfa, 2021

Funda Çoban – Dostoyevski Politikasının Sorunları (2021)

Dostoyevski edebiyatını siyasal sosyoloji bağlamında yeniden yorumlayan özgün bir inceleme.

Funda Çoban, Aristotelesçi politikadan Bahtinyen karnavaleske uzanarak Dostoyevskiyan dünyaya yakından bakıyor.

‘Dostoyevski Politikasının Sorunları’, Platon’un sempozyumundan Aristotelesçi politika ve Bahtinyen karnavaleske; kapitalizm, modernite, ilerleme sarmalından isyan ve ütopyaya; cinsellik söyleminden keşişler, soytarılar ve budalalara Dostoyevskiyan bir yolculuğa davet ediyor.

Çalışma, yazarın Raskolnikov, Nastasya Filippovna, Ivan Karamazov, Yeraltı Adamı, Gruşenka, Prens Mişkin, Stavrogin ve daha nice karakterin oluşturduğu dünyalar içinden geçerek modern sorunları yeni bir bakışla okuyor.

“İlle de dekadans” diyordu Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı.

Dekadans çağında edebiyat ve siyasetin yaratıcı yıkımına atfen, eser hem Dostoyevski severleri hem de siyaset sosyolojisi ve tarihle ilgilenen okurlar için önemli bir kaynak.

Kitaptan bir alıntı:

“Fransızların dediği gibi her şey mistik olarak başlar, politik olarak sona erer. Bunu doğrularcasına gizemli bir tutkuyla bağlı olduğum sanatçı dostu Dostoyevski’den yola çıkıp felsefeye, siyaset bilimine, edebiyat eleştirisine ve sosyolojiye gönül vermiş olanlara sesleniyorum. İncelemeyi bitirdikten sonra elinize (yeniden) bir Dostoyevski eseri almaya heves duymanızsa en büyük temennim. Çünkü Dostoyevski tüm karanlığı ve ışıltısı ile kaldırıldığı kitap rafından bize bakmaya devam ediyor.”

  • Künye: Funda Çoban – Dostoyevski Politikasının Sorunları, Nika Yayınevi, inceleme, 384 sayfa, 2021

Kolektif – Toplumcu Belediyecilik (2021)

Bu kitap, Türkiye’de toplumcu belediyecilik deneyimi ve kentsel siyaset alanına muazzam bir katkı sunuyor.

Çalışma, 1970’lerde CHP’nin İstanbul, Ankara, Adana, İzmit ve Çanakkale’deki başarıya ulaşmış toplumcu belediyecilik deneyimlerini inceliyor.

Türkiye’de 1970’lerde CHP’li belediye başkanları, dünyada 1968’den beri yükselen kentsel adalet ve özgürlük hareketleri ve yerel demokratik gelişmelerden de ilham alarak, uyguladıkları yerel politikalarla, yerel yönetimleri sadece hizmet üreten yapılar olmaktan çıkarıp, merkezî siyasetin karşısında bir siyasi alternatif olarak ortaya çıkarmışlardı.

Yerel yönetim seçimlerinde 1973’te oyların % 37’sini, 1977’de % 41,7’sini alan, 1977’de 67 il merkezinin 42’sini kazanan CHP’nin belediye kadroları, “toplumcu belediyecilik” anlayışını geliştirmişlerdi.

Bu, geniş̧ sosyal refah uygulamalarına dayanan ve “Belediyeler demokrasinin beşiğidir” şiarıyla âdeta “yerel hükümet” olma kapasitesi geliştirmeye yönelen bir anlayıştı.

Bu kitapta, İstanbul’da Ahmet İsvan, Ankara’da Vedat Dalokay ve Ali Dinçer, Adana’da Ege Bağatur, İzmit’te Erol Köke, Çanakkale’de Reşat Tabak yönetimleri örneklerine bakarak, toplumcu belediyecilik deneyimini enine boyuna inceleniyor.

2010’ların ikinci yarısında, CHP’li yerel yönetimler toplumcu belediyeciliği yenileyerek canlandırmaya yöneldiler.

Kitapta, dönemin ağır “vesayet ve velayet” koşulları altında yürütülen bu yerel siyasetin eleştirel bir değerlendirmesi de yer alıyor.

Sezgin Sezgin ve Tuğba Canbulut’un hazırladığı derlemede ayrıca Ulaş Bayraktar, Hatice Kurtuluş, Hülya Küçük Bayraktar ve İpek Sakarya’nın yazıları bulunuyor.

  • Künye: Kolektif – Toplumcu Belediyecilik: 1970’lerden Günümüze Bir Yerel Yönetim Deneyimi, derleyen: Sezgin Sezgin ve Tuğba Canbulut, İletişim Yayınları, siyaset, 252 sayfa, 2021

Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı! (2021)

Çoğumuz Kamil Kartal’ı “Öyle mi alay komutanı!” dediği o tüylerimizi diken diken eden konuşmasıyla tanıdık.

Oysa Kartal, 1977’den beri sendikal mücadelenin içinde yer alıyor.

İşte bu kitap da, Türkiye’nin Kitap 1970’lerden 2021’e uzanan sendikal sürecini siyasal gelişmeler ışığında ele almasıyla çok önemli.

Çetin Uygur ile Kamil Kartal arasında eşine az rastlanır bir usta-çırak ilişkisi vardır.

Bu ikili, özellikle 1980 sonrası işçi hareketinin her atılımının ya mimarı ya danışmanı ya hamalı, en kötü ihtimalle de tanığıydı.

1980 sonrasında bağımsız sendikalar süreci, 1989 işçi baharı, İşçilerin Sesi gazetesinin yayınlanması, kamu çalışanları hareketinin oluşumu ve yükselişi, DİSK’in yeniden faaliyete başlaması, Yeraltı Maden-İş’in Zonguldak çalışması, güvencesiz işçilerin örgütlenme süreçleri ve daha nicelerinde hep birlikteydiler.

Kısacası Kamil Kartal özellikle 1980 sonrasındaki kayda değer işçi çalışmaları açısından muazzam bir belleğe sahiptir.

Kitap 1970’lerden 2021’e kadar Türkiye sendikal sürecini, özellikle de 1980 sonrası yeni sendikal hareketlerin gelişimini, siyasal gelişmeler ışığında ele alıyor.

Bu yönüyle, okur kitabın sayfalarını karıştırırken sadece döneme dair anıları okumakla kalmıyor, sendikal tarih içinde analitik bir geziye de çıkmış oluyor.

Yazarın dışında, bu süreçlere tanıklık etmiş pek çok kişi düşünceleriyle kitapta yer alıyor.

Bu nedenle kitap farklı ya da karşıt fikirlere yer veren önemli tartışmaları içeriyor.

1980’lerdeki bağımsız sendikalar sürecinin peşi sıra, DY zemininde 1989-1991 Çalışması ve 1992’de başlayan Tartışma Süreci ana hatlarıyla kitapta yer alıyor, bazı boyutlar ilk kez dile geliyor.

Bu dönem Türkiye solu ve işçi hareketi açısından da önemli bir tarihsel dönemeçtir ve sonrasını doğrudan etkilemiştir.

1992 sonrasında sol hareket ve işçi hareketinde artık yeni bir dönem başlamıştır.

DİSK’in açılmasıyla geleneksel sendikal tarzın tıkanıklıkları iyice görünür olur.

1993 sonrasında dile gelmeye başlayan yeni arayışlar, güvencesiz işçi çalışmaları esas olarak 2002 sonrasında belirginleşir.

Bu arayışlar emek alanında özellikle Devrimci Sağlık-İş çalışmasında cisimleşir, ardından bunu Enerji-Sen ve diğerleri izler.

Kartal bu çalışmaların en öndeki aktörlerinden birisiydi.

Bu çalışmalar kesinlikle yeni işçi hareketleri olarak geleneksel sendikal hareketten apayrı ele alınmalıdır.

Kitap bu öncü çalışmaları başarılı boyutları kadar tıkanmaları, geleneksele geri dönüşleri açısından da inceliyor.

Bu yönüyle kitap yeni işçi hareketi açısından önemli tartışmaları barındırıyor.

301 işçinin yaşamını yitirdiği katliam sonrası başlayan Soma çalışması da kitabın son bölümünde ele alınıyor.

Kısacası, kitap Türkiye sol hareketine ve özellikle 1980 sonrasından bugüne kadar yürütülen işçi çalışmalarına ilgi duyanlar açısından önemli bir kaynak oluşturuyor.

İşte o meşhur video: 

  • Künye: Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı!: Sınıf Hareketiyle İç İçe Bir Ömür, Nota Bene Yayınları, siyaset, 496 sayfa, 2021

Jeremy Seabrook – Başka Dünyaların Çocukları (2021)

Üçüncü Dünya ülkelerindeki çocuk işçiler, yüzyıllar öncesindeki kölelik düzeniyle yarışan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Jeremy Seabrook, küresel piyasalardaki sömürünün korkunç boyutlarını çocuk işçilerin dünyasına inerek ortaya koyuyor.

Üçüncü Dünya ülkelerindeki çocuk işçilerin hâli, bundan iki yüzyıl önce yurtlarından zorla kaçırılan köle akranlarınınkinden pek farklı değil:

‘Ecel tezgâhlarında’ karın tokluğuna tükeniyor, sakatlanıyor, ölüyorlar.

Eğlence sektöründe istismar edilip Körfez ülkelerinde deve jokeyleri olarak çalıştırılmak üzere kaçırılıyorlar.

Cinsel tacize uğrayıp satılıyor, kapatılıyorlar.

Charles Dickens’ın betimlediği kasvetli ve hoyrat Britanya manzaralarını, başka bir güneşin, başka renklerin hâkim olduğu, başka bir dünyada yeniden yaşıyorlar.

Çocuk işçilerin çoğunluğu Güney ülkelerinde olmasına rağmen, konuyla ilgili tartışmalar genellikle Batı’da ve eğitim-iş ikilemi ekseninde yapılıyor.

Dahası, Batı‘nın suçluluk duygusuyla sunduğu çözüm önerileri ‘kaş yaparken göz çıkarabiliyor’ ve başka değer yargılarına, başka aile yapılarına, başka iklimlere sahip toplumlarda yaşayan çocuk işçilerin hayatlarında öngörülmeyen yıkımlara neden oluyor.

Bu kitap işte bu çelişkiyi gözler önüne serip yoksulluk içinde çalışmak zorunda olan çocukların dünyasını bir de onların gözlerinden görmemize vesile oluyor.

  • Künye: Jeremy Seabrook – Başka Dünyaların Çocukları: Küresel Piyasada Sömürü, çeviren: Onur Gayretli, Fol Kitap, sosyoloji, 232 sayfa, 2021