Michael Christopher Low – İmparatorluk Mekke’si (2023)

‘İmparatorluk Mekke’si’, yirminci yüzyıl başı Hicaz’ında modern Haccın ve teknokratik rejimlerin oluşumuna ışık tutan, ödüllü bir çalışma.

Buharlı geminin zuhuruyla, 19. yüzyılda Mekke’ye doğru okyanuslar ve denizler aşılarak yapılan hac, mükerrer kolera salgınları neticesinde yeni tehlikelerle bezeli bir seyahat güzergâhına dönüştü.

Salgın hastalıkların nasıl yayıldığının keşfi, haccın Batı’nın gözünde küresel bir kamu sağlığı tehdidi olarak damgalanmasına yol açtı.

Avrupalı idareciler ve bilhassa Hindistan’daki İngiliz yetkililer Arabistan’a uzun süreli seyahatler gerçekleştiren Müslüman tebaalarının, sömürge karşıtı muhaliflerin ve pan-İslamist aktivistlerin radikalleştirici tesirlerine maruz kalmasından korkuyordu.

Kolonyal Avrupa imparatorluklarının hac yolculuğunun şartlarını belirlemeye dönük artan nüfuzu sadece milyonlarca hacının tecrübelerini etkilemekle kalmadı, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’na yani dünyanın ayakta kalan son Müslüman imparatorluğuna da esaslı bir meydan okumada bulundu.

Michael Christopher Low rakip imparatorlukların çakışan ve çelişen projeleri arasında, buharlı gemilerden koleraya, doğadan tekniğe, medikalizasyondan hukuksallaştırmaya, hilafetten hacca uzanan tarihin akışında, Hicaz’ın ve haccın dönüşen tabiatını ele alıyor.

Uzak, istikrarsız, yarı-özerk bir sınır bölgesi olarak Hicaz’ın buharlı gemilerle ve kolerayla dönüşen küresel konumu, haccı yeni denetim teknolojilerinin, salgın hastalıkların, çatışan vatandaşlık hukuklarının, dini aidiyetlerin, emperyalizmin, sömürgeciliğin ve karantinaların nesnesi olarak yeniden anlamlandırıyor.

Hilafetin Mukaddes Topraklar üzerindeki egemenliğini Osmanlı ve İngiliz arşivlerinin muhtelif kaynaklarıyla karşılıklı olarak okuyan bu kitap, menzili Mekke olan hac yolculuğu esnasında kat edilen imparatorluklar-arası ve küresel tarihlere yeni bir ışık tutuyor.

Kitap, Hicaz, Hint Müslümanları, Cavîler, modern yönetimsellik, ekstrateritoryallik, bilim ve teknolojidir. M.C. Low, bize tarihyazımının çetin yollarını katettirerek, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin yepyeni bir tarihini sunuyor.

Avrupa’nın Osmanlı hilafetinden duyduğu korku, ‘Pan-İslamizm’ ya da Müslüman istisnacılığının diğer biçimleri gibi geleneksel olarak vurgulanmış konuları bir kenara bırakan Low, yeni seyahat, iletişim ve gözetleme teknolojilerinin, ilgili çevresel ve epidemiyolojik faktörlerle iç içe geçerek Osmanlı ve İngiliz emperyal güçlerinin fırsatlarını ve sınırlarını nasıl şekillendirdiğini canlı bir şekilde tasvir ediyor.

  • Künye: Michael Christopher Low – İmparatorluk Mekke’si: Osmanlı Hicaz’ı ve Hint Okyanusunda Hac, çeviren: Yunus Babacan, Telemak Kitap, tarih, 464 sayfa, 2023

Carlo M. Cipolla – İnsan Aptallığının Temel Yasaları (2023)

Ticari bir meta olarak “biber” üzerinden bir Avrupa tarihi yazmak –kulağa her ne kadar çılgınca ya da imkânsız görünse de– mümkün müdür?

Peki ya Roma İmparatorluğu’nun çöküş nedenleri arasında kurşun zehirlenmesine dair izler bulmak, insan aptallığının temel yasalarını matematiksel formüllerle ortaya koymak?

‘İnsan Aptallığının Temel Yasaları’, bal ve av hayvanlarına karşı zaafı olan piskoposların, baharatlı yiyecekleri tercih eden münzevilerin, üzüm bağları için yüz yıl sürecek savaşlar çıkaran kralların ve insanlar arasında yüksek bir orana sahip olan aptalların geçit töreni sırasında, bu sorulara ironik ve bizim için de hayli tanıdık yanıtlar veriyor.

Kitaptan iki alıntı:

“Gerileyen bir ülkede, aptal bireylerin yüzdesi daima ‘σ’ya eşittir; ancak nüfusun kalanında, özellikle iktidardakiler arasında, yüksek aptallık oranına sahip haydutların korkutucu şekilde çoğaldığı ve iktidarda olmayanlar arasındaki safların sayısında eşit derecede korkutucu bir artış olduğu fark edilir. Aptal olmayan nüfusun bileşimindeki böyle bir değişiklik, kaçınılmaz olarak aptalların ‘σ’ kısmının yıkıcılığını artırır ve ülkeyi felakete götürür.”

“Akıllı kişi akıllı olduğunu bilir. Haydut, bir haydut olduğunun farkındadır. Saf kişi, acı verici bir şekilde kendi saflık duygusuyla doludur. Tüm bu karakterlerin aksine, aptal kişi aptal olduğunu bilmez.”

  • Künye: Carlo M. Cipolla – İnsan Aptallığının Temel Yasaları: Allegro Ma Non Troppo, çeviren: Burcu Yılmaz, Islık Yayınları, tarih, 72 sayfa, 2023

Emre Gör – Osmanlı Kaynaklarında Karşı Casusluk Vakaları (2023)

Otuz üç yıl gibi uzun bir hükümdarlık devri geçiren II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük tehditlerle karşı karşıya kaldığı bir dönemde saltanat sürmüştü.

Nitekim çok sayıda tarihçiye göre Sultan II. Abdülhamid dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi bakımdan en çetin dönemi olmuştur.

Avrupa’nın Büyük Güçleri ile süren mücadeleler, Ermeni ve Rum komiteleri başta olmak üzere çeteci oluşumların faaliyetleri, dünyanın dört bir yanından gelen suikast haberleri ile zirveye tırmanan güvenlik endişeleri, bilhassa 1890’larda oldukça yaygınlaşan kolera gibi salgın hastalıklar ve daha sıralanabilecek onlarca farklı tehdit, bu dönemin neden “çetin” bir dönem olarak tanımlandığını ortaya koyar.

Üstelik bu tehditlere imparatorluğun içinde bulunduğu iktisadi ve mali problemler de eklenince, büyük bir açmazla karşı karşıya kalındığı anlaşılır.

Problemlere, 19. yüzyılın doğasından kaynaklanan toplumsal sıkıntılar da ilave edilebilir.

Fakat siyasi, mali ve sosyal tüm bu sıralanan ve sıralanabilecek problemler bir anlamda “görünür ve tanımlanabilir problemler”dir ve arka planda gizli, görünmeyen farklı birçok tehdit bulunuyor.

Bu kitap, II. Abdülhamid dönemine ait görünmeyen ve gizli kalmış tehditleri, örtülü yürütülen casusluk faaliyetlerini ve bu faaliyetlere nasıl karşı koyulmaya çalışıldığını irdeliyor.

Osmanlı kaynaklarına göre gizli komitacılık faaliyetleri, ihtilal/karışıklık çıkarma girişimleri, Osmanlı coğrafyası ve askeri tesisleri hakkında bilgi toplama, illegal oluşumlara silah ve para dağıtımı, stratejik muhabere kayıtlarını ele geçirme ve 19. yüzyıl dünyasına ait bir yenilik olan fotoğraf casusluğu en sık karşılaşılan casusluk türleri arasında yer alıyordu.

Araştırmacı-yazar Dr. Emre Gör’ün Osmanlı arşiv kayıtlarını inceleyerek hazırladığı bu kitap, 1876-1909 yılları arasında, Osmanlı ülkesinde meydana gelen casusluk faaliyetlerini ve bu faaliyetlere yönelik yürütülen casusluğa karşı koyma çalışmalarını ele alıyor.

  • Künye: Emre Gör – Osmanlı Kaynaklarında Karşı Casusluk Vakaları (1876-1909), Kitap Yayınevi, tarih, 96 sayfa, 2023

Stephan Talty – Kara El (2023)

1903 yazından itibaren önce New York, daha sonra tüm ülke korkunç bir suç dalgasına teslim oldu.

İtalyan göçmenlerin çocukları kaçırıldı, düzinelerce masum insan silahlı ve bombalı saldırılarda hayatlarını kaybetti.

Hâkimler, senatörler, Rockefeller ailesi üyeleri ve pek çok başka kişi korkunç ölüm tehditleri aldı.

Bu eylemlerin arkasındakiler her an her yerdeydiler sanki, göze görünmüyorlardı asla.

Ve tek bir imzaları, sembolleri vardı yalnızca: Kara bir el.

Yaşanan eylemler gazetelerde manşet oldukça ırksal gerilim kaynama noktasına geldi.

Amerikan halkı ile Kara El’in kanunsuzluğu arasındaysa sadece Joseph Petrosino duruyordu.

“İtalyan Sherlock Holmes” diye de anılan Petrosino gerçekten zeki bir dedektif ve kılık değiştirme ustasıydı.

Kara El’in eylemleri daha da acayipleşip New York sınırlarının ötesine taşarken ve ülkedeki göçmen karşıtı eğilimler bir felakete varmak üzereyken Petrosino ile tamamı İtalyanlardan oluşan ekibi bu gizli suç çetesinin üyelerini yakalamak için kolları sıvadılar.

Kara El’in arkasındakileri ortaya çıkaracaklardı, bedeli ne olursa olsun.

Araştırmacı gazeteci Stephan Talty’den ‘Kara El’, derinlikli bir çalışmanın ürünü, tedirgin edici ve sürükleyici bir suç tarihi örneği.

  • Künye: Stephan Talty – Kara El: Dahi Bir Dedektif ile Amerikan Tarihinin En Tehlikeli Gizli Çetesinin Destansı Savaşı, çeviren: Uğur Gülsün, İthaki Yayınları, tarih, 320 sayfa, 2023

Masis Kürkçügil – Bir Başka Tarih Mümkün müydü? (2023)

“Tehcir miydi, soykırım mıydı?” Yoksa 1915, yine yaygın resmi görüşün ileri sürdüğü gibi, bir “mukatele”den mi ibaretti?

Yanlış bir hayatı doğru yaşamanın güçlüğünü akla getiriyor bu sorular: Gecikmiş bir soruya, kaybedilmiş bir imkâna sadece tarihe değil bugüne de ışık verecek bir bağlam kazandırmak da aynı ölçüde zor.

Masis Kürkçügil’in “Ermeni meselesi”yle ilgili yazılarını, söyleşilerini ve değinilerini bir araya getiren bu kitap, bu zor işe girişiyor.

Sadece 1915’e değil, 1908’de Ermeniler açısından kaybedilmiş inkılabın şifrelerine ve “unutulmak istenmiş” bir tarihe odaklanıyor.

Geçmişe bugün yaşayanları da özgürleştirecek soruyu yöneltiyor: “Bir başka tarih mümkün müydü?”

Tarihe Marksist bir bakış açısıyla yaklaşan, yıllardır sosyalist devrimci siyasetin içinden gelen Kürkçügil’in yazıları, geçmişin bu büyük olaylar dizgesine ışık tutuyor.

Kürkçügil, Ermeni siyasi partileri Hınçaklar ve Taşnakların tarihsel serüvenlerini, Taşnakların İttihat ve Terakki ile ilişkilerini, 1908’de İttihatçılarla Ermeni örgütleri arasında kurulan ittifakın birkaç yıl içinde nasıl berhava olduğunu analiz ediyor.

Ermeni meselesini Paramaz’dan Manuşyan’a, Rakovski’den Rosa Luxemburg’a, Armen Garo’dan Hagop Babigyan’a, Talat Paşa’dan Cemal Paşa’ya ve nihayet Hrant Dink’e uzanan geniş bir tarihsellikte ve perspektifte irdeliyor.

  • Künye: Masis Kürkçügil – Bir Başka Tarih Mümkün müydü?: Ermeni Meselesi Üzerine Yazılar, Ayrıntı Yayınları, tarih, 208 sayfa, 2023

Hale Yılmaz – Türk Olmak (2023)

Köklü reformların, sosyal mühendisliğin ve ulusal kimlik inşasının yaşandığı Erken Cumhuriyet dönemine ışık tutan önemli bir çalışma.

Hale Yılmaz, modern Türkiye’nin tarihini anlamak isteyen herkesin zevkle okuyacağı bir kitaba imza atmış.

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk yıllarını ele alan tarihî ve siyasi çalışmalar genellikle cumhuriyetçi çağdaşlaşma projesinin seçkinci ve devletçi yanlarının altını çizer.

Oysaki Erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki Türkiye toplumunu ve kültürünü daha iyi anlamak için reform sürecinin toplumsal yanlarının araştırılıp incelenmesi elzemdir.

Atatürk inkılâpları ya da Kemalist reformlar olarak da bilinen Erken Cumhuriyet Dönemi reformları, çeşitli toplulukların yıllarca süren savaş ve yıkım esnasında yaşadıklarıyla hesaplaşmalarını da içeren daha geniş bir sosyal sürecin parçası oldu.

  • Sıradan insanların Kemalist reform sürecine ilişkin tecrübeleri nasıldı?
  • Vatandaşlar devlet eliyle gelen değişiklikleri nasıl karşıladılar ve bunlara tepkileri ne oldu?

Bu süreç, bir uçta edilgen bir kabul edişten diğer uçta tümden redde kadar uzanan bir silsile boyunca çok çeşitli karşılıklar içeriyordu.

Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılından Demokrat Parti’nin kurulmasıyla çok partili siyasetin başladığı 1945’e kadar uzanan dönemin ele alındığı bu çalışmada, Kemalist reformların anlamının kişiler, topluluklar ve devlet arasında nasıl müzakere edildiği inceleniyor.

Erken Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan reformlar çerçevesinde Türkiye’de devlet-toplum ilişkileri ve bu sürecin daha iyi anlaşılması amacıyla devletin modern bir “Türk” ulusu yaratmaya yönelik girişimlerine dair farklı alanlardaki yenilikler ele alınıyor.

  • Künye: Hale Yılmaz – Türk Olmak: Erken Cumhuriyet Döneminde Milliyetçi Reformlar ve Kültürel Tartışmalar 1923 1945, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, inceleme, 312 sayfa, 2023

Silvia Federici – Caliban ve Cadı (2023)

Ortaçağdaki büyük cadı avının, kadınların köleleştirilmesinde nasıl büyük paya sahip olduğunu ortaya koyan kült bir yapıt.

Silvia Federici, ilksel birikim sürecinde kadınların kendi cinselliklerinin ve bedenlerinin nasıl çitlendiğini, toplumsal konumlarının nasıl değersizleştirildiğini gösteriyor.

Tarihe ‘Cadı Avı Çağı’ olarak geçen karanlık dönem, genellikle filmlere ve romanlara konu olmuş, popüler kültürün bir parçası hâline gelmiş Salem cadılık davaları aracılığıyla bilinir.

Oysa okyanusun karşı yakasında yürütülen Salem davaları, aynı dönemde Avrupa’da yaşanan kıyıma kıyasla hikâyenin sadece çok küçük bir parçasıdır.

Avrupa tarihinin yaklaşık 300 yıllık bir dilimine damgasını vurmuş cadı avı çılgınlığı, doğal, iktisadi ve toplumsal koşullarda meydana gelen ani değişimlerin, kimlik bunalımlarının ve ötekine yönelik müzmin düşmanlığın küçük bir kıvılcımla kitlesel bir histeriye dönüşüp Avrupa’yı en ücra yerlerine kadar küle çevirdiği bir yangının adı hâline geldi.

Federici, modern klasiklerden biri hâline gelmiş bu abidevi kitabında, okura bambaşka bir tablo sunuyor.

Cadı avlarının, akıldışı korkuların yol açtığı dizginsiz bir deliliğin uç noktası olmadığını, o sıralar yeni oluşan kapitalist düzenin acımasız ve katı mantığının tamamen ‘akılcı’ ve hesaplanabilir bir sonucu olduğunu gözler önüne seriyor.

Topraksız bırakılan köylülerin isyanlarından kadın bedeninin işgücünü üreten bir kuluçka makinesi olarak görülüp kadının ev işlerine mahkûm edilmesine uzanan süreçte cadı avlarının kadınları değersizleştirmek, şeytanlaştırmak, onların toplumsal güçlerini ellerinden almak için başlatılmış planlı ve meşum bir girişim olduğunu haykırıyor.

Cadıların yok olduğu işkence odalarında, kazıklarda, burjuvanın kadınlık ve eve bağlılık ideallerinin nasıl filizlendiğini anlatıyor.

Toplumsal çalkantıların, açlığın, kıtlığın ve salgın hastalıkların tam ortasında, toplumlar çökerken kapitalizmin yükselişinin, bedenin bir direniş alanı hâline gelişinin, kadınların anlatılmayan hikâyesinin izini sürüyor.

  • Künye: Silvia Federici – Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim, çeviren: Öznur Karakaş, Fol Kitap, feminizm, 344 sayfa, 2023

Kolektif – İonialılar (2022)

Ege’nin Anadolu kıyılarında yaşayan İonialılar kuzeyde Phokaia’dan güneyde Miletos’a kadar uzanan bölgede ve hemen karşısındaki Samos ve Khios adalarında 12 kent kurmuşlardı.

Bugün artık böyle söylemekten imtina etsek de İonialıların uzun zaman literatürde neden “Doğu Yunanlar” olarak adlandırıldıklarını açıklamak mümkün.

Öncelikle İonia antik Yunan kültürel coğrafyasının çekirdeğinde değil de çeperinde sayılmasına karşın bugün Klasik Yunan uygarlığı olarak tanımladığımız kültürü şekillendiren pek çok önemli tarihi olay bu bölgede gerçekleşmiş, çok sayıda önemli tarihi kişilik bu topraklarda doğup yaşamış.

Batı felsefesinin Arkaik temelini oluşturan doğa felsefesi İonialıların yaşadıkları çevreyi nasıl algıladıklarını ve gözlemlediklerini bize gösterir.

Miletoslu Thales ve Anaksimandros, Ephesoslu Herakleitos, Klazomenailı Anaksagoras, Kolophonlu Ksenophanes İonia felsefe okulunun öncüleridir.

Yine Batı edebiyatının temel taşı sayılan ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’nın ozanı Homeros Smyrna’da veya Khios’ta doğmuş ve yaşamıştır.

Yasalar karşısında eşitlik yani isonomia ilkesine dayalı olduğu iddia edilen kent planlamacılığına adını veren Hippodamos da Miletosludur.

Batı Anadolu sahilindeki bu küçük bölgenin Batı uygarlığının temel taşı sayılan antik Yunan kültürü üzerindeki yadsınamaz etkisi İonia ve İonialılar hakkında düşünmeyi her daim değerli kılıyor.

  • Künye: Kolektif – İonialılar: Ege Kıyılarının Bilge Sakinleri, hazırlayan: Yaşar Ersoy ve Elif Koparal, çeviren: Yiğit Adam, Hilal Gültekin, Sera Yelözer ve G. Bike Yazıcıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2022

Philip Mansel – Konstantinopolis (2023)

Osmanlı başkenti İstanbul’u hakkında geniş ve birincil kaynaklarla zenginleşen kapsamlı bir inceleme.

Philip Mansel bu kadim şehrin ihtişamını da görkemli çöküşünü de çok iyi yansıtıyor.

İmparatorluklar başkenti, kutsal şehir, Çeşm-i Cihan, Dersaadet…

Her yakıştırmanın hakkını verebilen bu şehrin en özel hikâyesini Mansel’den dinliyoruz.

Kitap İstanbul’un Ceneviz, Venedik, Rum, Ermeni, Arap, Yahudi ve Türk gibi farklı halklardan tanınmış ailelerinin izini sürmesiyle de çok ilginç ve benzersiz.

Böylece yazar, şehrin gerçekten küresel doğasını ve Osmanlıların zengin kültürel mirasını ortaya koyuyor.

Büyüleyici bir imparatorluk şehrine ve sakinlerine dair mükemmel bir çalışma olarak okunabilecek kitap, konuya merak duyan her okurun yanı sıra Osmanlı tarihini araştıran akademisyenlerin de büyük beğenisini kazanacak türden.

  • Künye: Philip Mansel – Konstantinopolis: Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924, çeviren: Şerif Erol, Alfa Yayınları, tarih, 632 sayfa, 2023

Ekrem Işın – İstanbul’da Gündelik Hayat (2023)

İnsanlığın varoluş haritasında İstanbul, imparatorluklar dönemi boyunca hep yönetici gücün merkezini temsil etti.

Roma, Bizans ve Osmanlı, bu merkezin etrafında şekillenen birer medeniyet dairesi olarak tarihte yerlerini aldılar.

Tarihe bu açıdan bakmak ve onun sayfalarında insanlığın macerasını okumak demek, bir bakıma Anadolu, Balkanlar ve Akdeniz’in göğünde parlayan bu göz kamaştırıcı yıldızı her defasında yeniden keşfetmek demekti.

İnsanlık İstanbul’u keşfettikçe, kendi geçmişine uzanan yolun da tutkulu bir yolcusu olduğunu far ketti.

Bugün İstanbul, kaybettiğimiz bütün değerleri itinayla saklayan bir hazinedir.

Yönünü şaşıran toplumsal kimliğimiz için bir pusula, çürüyen estetik zevkimiz için bir mihenk taşı ve bozulan adalet duygumuz için güvenilebilir bir terazi olma işlevini üstlenen bu şehir, kendisine sorulacak her türlü soruya cevap niteliği taşıyabilecek insan tecrübesini ve bilgi birikimini bize cömertçe sunuyor.

‘İstanbul’da Gündelik Hayat’ toplumsal kimliğimizin kökenlerine doğru çıkılan bir yolculuğun çarpıcı görüntülerinden ibaret.

İnsan, Kültür ve Mekân ilişkileri düzleminde bir imparatorluk şehrinin tarihini kuşatan çalışma, sosyal disiplinler arasındaki dengeyi başarıyla kuran yeni tarih yazımının da dikkate değer bir örneği.

Siyasetten kültüre, mimariden edebiyata uzanan çok boyutlu bir zemin üzerinde gerçekleştirilmiş kurgusu ve kendine has üslûbuyla aynı zamanda, günümüz tarihçisinin de İstanbul’a sunduğu bir armağan.

  • Künye: Ekrem Işın – İstanbul’da Gündelik Hayat, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 368 sayfa, 2023