Ergun Kocabıyık – Dolaylı Hayvan (2024)

Bu kitapta insana ve hayvana dair anlatılanlar, insanın kendine ve içinde yaşadığı dünyaya yönelik olarak kurguladığı bir külliyata; tarihöncesi taş, kemik, kaya üzerindeki çizimler, oymalar ve heykelciklerden mitlere, folklora, dinsel anlatılara, edebiyata ve çeşitli sanat eserlerine kadar geniş bir malzeme yığınına dayanıyor.

Bu külliyat insan zihninin, kendine ve dışındaki dünyaya ilişkin duygu ve düşüncelerinin bir kaydıdır.

İnsan dolaylı hayvandır çünkü doğayla doğrudanlığını büyük ölçüde yitirmiştir; hatta varlığını buna borçludur.

Hayvan hedefine doğrudan giderken insan kültürel dünyasının dolambaçlarında gözden kaybolmuştur.

‘Dolaylı Hayvan’, metaforlarla, simgelerle örülü bu dilsel dünyayı, insanın kendi iç dünyasına nasıl kattığını araştırıyor.

  • Künye: Ergun Kocabıyık – Dolaylı Hayvan: İnsanın Metaforları, Akademim Yayıncılık, antropoloji, 260 sayfa, 2024

Adrienne Rich – Kadından Doğma (2024)

Adrienne Rich’in evrensel ve zamansız bir temayı işlediği ‘Kadından Doğma’ kitabı 1976 yılında yazılmış olmasına karşın, anneliği ataerkil düşünceden bambaşka bir düşünce ufkuna taşıması bakımından bugün halen güncelliğini koruyor.

Eril zihniyetin kutsallaştırdığı, mitleştirdiği, idealleştirdiği ve tabulaştırdığı anneliği, etkileyici ve cesur bir bakış açısıyla ele alıyor.

Annelik kurumunun, annelerin yanı sıra tüm kadınların kontrol edilmesi için ataerki tarafından nasıl inşa edildiğini sorunsallaştırıyor.

Babaların krallığında varlığını sürdüren bu kurum, kadınların zengin ve farklı deneyimlerini tektipleştirip bastırdığı gibi, çelişkilerle dolu annelik rolleri dayatarak kadınların yaşamını belirliyor.

  • Peki, ataerkinin inşa ettiği kurumun ötesinde anneliğe bambaşka bir gözle baktığımızda ne göreceğiz?
  • Güç mü?
  • Esaret mi?
  • Şefkat mi?
  • Şiddet mi?
  • Sevgi mi?
  • Öfke mi?
  • Acı mı?

Rich, bu soruların yanıtlarını ararken hem kendi deneyimlerini hem de ataerkil sistemin dünyanın dört bucağında dayattığı benzer/farklı annelik deneyimlerini masaya yatırıyor.

Bu kitapta somutlaşan araştırması, anneliğe dair tarihsel, akademik ve edebi metinler ile yine anneliğe dair kişisel deneyimleri iç içe geçirerek bizi yeni bir düşünce ufkuna davet ediyor.

Kadın, çocuklu-çocuksuz anne, anneli-annesiz evlat olan bizlere de, bu soruları annelik soybilimi içinden düşünüp yanıtlar bulmak, onları çoklaştırıp zenginleştirmek düşüyor.

  • Künye: Adrienne Rich – Kadından Doğma: Deneyim ve Kurum Olarak Annelik, çeviren: Bilge Tanrısever, Otonom Yayıncılık, kadın, 368 sayfa, 2024

Peter J. Bowler – Darwin Olmasaydı (2024)

‘Türlerin Kökeni’ hiç ortaya çıkmasaydı, çağdaş bilim ne durumda olurdu?

Peter J. Bowler bilim tarihine önemli katkı sunan bu çalışmasında, evrimsel biyolojinin gelişimini son derece eğlenceli ayrıntılarla anlatıyor.

  • Evrim kuramı Darwinizm midir?
  • Darwin olmasaydı evrim kuramı olmaz mıydı?
  • Darwin’in evrim kuramı ile modern evrim kuramının farkı nedir?

Darwin’in fikirleri ve terminolojisi bugünlerde o kadar yaygın ki, onlarsız bir dünya hayal etmek bir yana, onlardan kaçınmak bile imkânsız görünüyor.

Ancak Peter J. Bowler çalışmasında şunu soruyor:

  • Ya Charles Darwin Beagle yolculuğundan dönmemiş ve dolayısıyla Türlerin Kökeni’ni yazmamış olsaydı?
  • Alfred Russel Wallace gibi bir başkası seçilim teorisini yayımlayıp benzer bir dönüşümü başlatabilir miydi?
  • Ya da Darwin’in kitabının yokluğu, biyolojinin evrimciliğin etkisi hakkında büyük bir tartışma başlatmayan bir yolda geliştiği farklı bir olaylar dizisine yol açar mıydı?

Bowler’in tezi, Darwin’in çağdaşları için olanaklı olmayacak özel bir evrim kuramı biçimi geliştirmesini sağlayan eşsiz içgörüleri olduğu iddiasına dayanıyor.

Darwin’in hâlâ biyologların saygısını görmesinin nedeni, çağdaş evrimciliğin temelini oluşturan fikirlere kendi zamanındaki öteki doğabilimcilerin hepsinden daha yakın olmasıydı.

Başka bir deyişle, Darwin “kendi zamanının ötesindeydi.”

  • Künye: Peter J. Bowler – Darwin Olmasaydı: Darwin’in Olmadığı Bir Dünyayı Düşlemek, çeviren: Murat Havzalı, Alfa Yayınları, bilim, 392 sayfa, 2024

Jane Maienschein, Kate MacCord – Yenilenme Nedir? (2024)

Yunan tanrıları, ateşi çaldığı için Prometheus’u bir kayaya zincirledi; bir kartal her gün ciğerini didikliyor ve ciğeri her gece yenileniyordu.

Prometheus mitolojik bir kahraman olsa da bilim insanları bugün antik Yunanların insan ciğerinin gerçekten de özel bir yenilenme yetisi olduğunu bilip bilmediklerini sorguluyor.

Kimi organlar ve dokular yenilenebilirken kimileri yenilenmez; yersolucanını ikiye keserseniz karşınıza kıpır kıpır iki solucan çıkabilir.

Hidranın başını keserseniz, yeni bir baş çıkarabilir.

İnsanın kolu kesildiğindeyse kolsuz kalır.

  • Arada neden böyle bir fark vardır?
  • Yenilenme nasıl, ne zaman, neden gerçekleşir ve sınırları nelerdir?

Jane Maienschein ile Kate MacCord bu kitapta yenileyici tıp, gelişimsel biyoloji ile nörobiyolojinin yeni araçlarının ve iklim değişikliğinin ekosistemlerde yarattığı hasarı ivedilikle onarma gereksinimi ışığında bir dizi derin ve kışkırtıcı soru ortaya atıyor:

  • Kimi mikrobiyomların yenilenmesini olanaklı kılarken başkalarını kılmayan koşullar nelerdir?
  • Ormanlar neden yangınların ardından zaman zaman yenilenirken bazen de yenilenmez?
  • Gezegenimiz, İnsan Çağı olarak adlandırılan dönemdeki iklim değişikliğinde yenilenip sağlığına bir kez daha kavuşabilir mi, yoksa küresel ekosistemimizin sonu mu geldi?

Konuya hem bilim tarihi ve felsefesi hem de pratik biyoloji açısından yaklaşan ve mikro düzeyden makro düzeye kadar açıklama getiren yazarlar, yenilenmenin ‘temellerini’ ortaya koyuyor.

Yazarlar yenilenmeyi, genel olarak biyoloji dünyasına ve neyin nerede ve ne zaman büyüyeceğine, bölüneceğine ve öleceğine karar veren karmaşık geri bildirim döngülerine açılan bir pencere olarak görmemiz gerektiğini savunuyor.

  • Künye: Jane Maienschein, Kate MacCord – Yenilenme Nedir?: Canlı Organizmalardan Gezegenimizin Ekosistemine Biyolojik Onarım, çeviren: Murat Havzalı, Alfa Yayınları, bilim, 148 sayfa, 2024

Özgür Türesay – Osmanlı’da Ruh Çağırma (2024)

On dokuzuncu yüzyıl pek çok savaş ve devrimin getirdiği bunalımların yanı sıra teknolojide muazzam ilerleyişin sahnesi de oldu.

Telgrafın ve telefonun icadıyla bir arada olmak için aynı mekânda olma gerekliliğini dahi yıkan iletişim teknolojisinin insana her şeyi yapabilme kudreti verdiği zannına düşüldü.

Öte yandan, uzakları yakın eden iletişim ve ulaşım devrimlerine rağmen muktedir insanın ölüm karşısında çaresizliği daha derinleşti.

İnsanın ölüm ve varlık üzerine anlam arayışı, telgraf telinin öte dünyaya uzanma ihtimalinde tezahür etti.

Yakınlarını kaybedenler, şeytanını arayan Faust’lar ve bazen de tahttan indirilen V. Murad gibi ruhi bunalımlar yaşayanlar ruhlarla iletişime geçme vaadinde bulunan ispiritizmacılar ve manyetizmacılarla yan yana geldi.

Ruh çağırma seanslarında ruhlar vasıtasıyla masaları hareket ettirenler, resim çizenler, Platon’un Eski Yunanca metinlerini aktaranlar mistik ile bilimselin, materyalist ile maneviyatçının arasında bir yolda telsiz iletişim aygıtlarının icat edilmesine öncülük eden pek çok deneyle varoluşun sınırlarını zorladılar.

Avrupa ve Amerika’dan gelen bu arayış, Osmanlı entelektüeli için de geleneksel inanç ve kavramlarla harmanlanmış cevaplar manzumesi sunuyor.

İspiritizma, Osmanlı ve Türkiye düşünce tarihçiliğinde hâlâ hakkıyla ele alınmadı.

Özgür Türesay’ın çalışması, bu yöndeki tartışmaları küresel bağlamına koyarak değerlendirmesiyle dikkat çekiyor.

  • Künye: Özgür Türesay – Osmanlı’da Ruh Çağırma: 1850’lerden 1910’lara Osmanlı İmparatorluğu’nda Manyetizmacılık ve İspiritizmacılık, Fol Kitap, tarih, 232 sayfa, 2024

Anne Case, Angus Deaton – Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği (2024)

Amerikan kapitalizminin efsunlu vaatlerinin, “Amerikan Rüyası”nın boşa çıktığı, neoliberalizmin en ateşli savunucuları tarafından dahi terkedildiği bir zamandayız.

Dünyanın dört bir köşesinde pandemiden çok evvel başlamış neoliberal yıkımın etkileri üzerine birçok kitap yazıldı: Orta sınıfın erimesi, üretimin gelişmiş ve hatta gelişmekte olan ülkelerden demokrasi ve işçi haklarının pek uğramadığı ülkelere kaydırılması, işçi sınıfının hizmet sektörüne mecbur edilmesi ve diğer dönüşümlere dair pek çok inceleme var.

Anne Case ve Nobel İktisat Ödülü sahibi Angus Deaton, Amerika’da çok okunmuş ve tartışılmış bu çalışmada kapitalizmin günümüzde aldığı şeklin insanları umutsuzluktan öldürdüğü tezini ortaya koyuyor.

‘Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği’ istatistik veriler ışığında sistemin yüzüstü bıraktığı insanların hikâyelerinin ardındaki yapısal sorunları irdeleyerek Amerika’yı içten kemiren çürümeyi ortaya çıkarıyor, gidişatın bizatihi kapitalizmin geleceğini tehdit eder hale geldiği iddiasını ortaya koyuyor.

Case ve Deaton bu sürecin yarattığı yıkımın son derece şahsi fakat kitleselleşmiş bir cephesine eğiliyor.

Uyuşturucu, alkol, ilaç bağımlılığı küresel bir sorun haline geldi.

Geleceği elinden alınmış yüz binlerce insan her sene içinden çıkamadıkları maddi sorunların çaresini hissizleşip gerçekliklerini bir anlığına dahi olsa unutabilecekleri vasıtalarda arıyor.

Bu kitap bağımlılık sorunlarının her yıl katlanarak arttığı, maddeye bağımlı şiddet vakalarının günaşırı ana haberlere düştüğü ülkemizdeki umutsuzluk salgınının nerelere varabileceğini görmek açısından ufuk açıcı bir kâbus.

  • Künye: Anne Case, Angus Deaton – Umutsuzluktan Ölmek ve Kapitalizmin Geleceği, çeviren: Bilge Özensoy, Dergah Yayınları, sosyoloji, 368 sayfa, 2024

Keith Jones – İran’da Emperyalizme Karşı İşçi İktidarı Uğruna Mücadele (2024)

İran burjuvazisi emperyalizmin egemenliği altında olmaktan rahatsız.

Fakat bu rahatsızlığın tek nedeni, ABD ve Avrupa emperyalist güçlerinin yırtıcılığının İran burjuvazisinin “kendi” işçi sınıfının sömürüsünü genişletme ve İran’ı bölgesel bir egemen haline getirme çabalarını sekteye uğratıyor olmasıdır.

İran burjuvazisi ve onun İslam Cumhuriyeti, sınıfsal konumundan dolayı, Ortadoğu’daki işçi ve emekçileri tüm etnik ve dinsel ayrımların ötesinde devrimci temelde harekete geçirmekten yapısal olarak acizdir ve dahası buna şiddetle karşıdır.

Ne var ki Washington’ın saldırganlığına, entrikalarına karşı koymak ve bir bütün olarak emperyalizmi yenilgiye uğratmak için geçerli tek mücadele budur.

İşçi sınıfına düşen bu görev, ancak emperyalizme karşı mücadele toplumsal eşitsizliğe ve her türlü sınıfsal baskıya karşı mücadeleyle, yani sosyalizm mücadelesiyle aşılandığı ölçüde gerçeğe dönüşecektir.

Keith Jones, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (Kanada) ulusal sekreteri ve Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) Uluslararası Yayın Kurulu üyesi.

WSWS’de ağırlıklı olarak İran’da sınıf mücadelesi, Ortadoğu jeopolitiği, Güney Asya’da siyaset, işçi mücadeleleri ve devrimci sosyalist strateji üzerine yazıyor.

  • Künye: Keith Jones – İran’da Emperyalizme Karşı İşçi İktidarı Uğruna Mücadele, çeviren: Ulaş Ateşçi, Mehring Yayıncılık, siyaset, 96 sayfa, 2024

Matt Brown – Hayvanlar Hakkında Doğru Bildiğiniz Yanlışlar (2024)

Develerin hörgüçlerinde su depolanır hatta saksağanlar da parlak nesneleri çalmaya bayılırlar.

Ya da biz hep böyle sandık.

Peki ya gerçekten böyle değilse?

Matt Brown, Doğru Bildiğiniz Yanlışlar serisinin bu kitabında, kendine özgü üslubuyla hayvanlar hakkındaki çeşitli efsaneleri inceliyor ve arkasındaki gerçekleri bir bir ortaya çıkarıyor.

Lemminglerin intihar etmek için kendilerini uçurumlardan attıkları efsanesinden yarasaların kör olduğu efsanesine, kafasını kuma sokan devekuşlarından hep dört ayak üzerine düşen kedilere, evcil hayvanlarımız hakkındaki zengin bilgilerden ürpertici sürüngenlere ve büyük memelilere kadar bu kitap hayvan kavramına ait çok sayıda gerçeği gözler önüne seriyor.

Ayrıca alışılmadık beslenme şekillerine ve filmlerde başrolü kapmış bazı hayvanların ne kadar yanlış formlarda gösterildiklerine dair ek bilgiler de var.

Eğlenceli yaklaşımıyla bu kitap, hayvanlar hakkında çocukluğumuzdan beri süregelen efsane ve hikâyeleri neşeyle çürütüyor ve sizlere keyifli ve bilgilendirici bir okuma sunuyor.

  • Künye: Matt Brown – Hayvanlar Hakkında Doğru Bildiğiniz Yanlışlar, çeviren: Sinan Akbaytürk, Orenda Kitap, hayvan, 160 sayfa, 2024

Carl Benedikt Frey – Teknoloji Tuzağı (2024)

Geleceğin kapılarını aralarken, geçmişin izinden sapmadan ilerlemek mümkün mü?

Carl Benedikt Frey, kitabında bu soruya derinlemesine bir bakış sunarken Sanayi Devrimi’nden günümüze, teknolojik ilerlemenin getirdiği değişimlerin yankılarını inceliyor ve geleceğin tarihini yazıyor.

Yapay zekâ, robotik, makine görüsü, sensör teknolojisi…

Bu alanlardaki ilerlemeler, bilgisayarların insanlar tarafından yapılan görevleri üstlenmesine olanak tanıdı.

Frey, geçmişin tecrübelerinde ders çıkararak, şu an yaşadığımız otomasyon çağının, Sanayi Devrimi’nde yaşanan değişimlere benzer etkiler yarattığını savunuyor.

Kitap, geçmişteki Luddistlerden günümüzdeki teknolojiyle mücadele edenlerin hikâyesine uzanıyor.

Eskiye özlem duyanlar, gelecekteki belirsizliklerle baş etmeye çalışanlar ve teknolojinin gücü karşısında direnmeye kararlı olanlar…

Frey, bu karmaşık dokuda insanlık tarihini ve geleceğini anlamaya çalışıyor.

Ünlü ekonomist, teknolojinin toplumları nasıl şekillendirdiğini, gelir eşitsizliği ve işsizlik gibi zorlukların nasıl ortaya çıktığını incelerken teknoloji tuzağına düşmemek için geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmamız gerektiğini vurguluyor.

Ancak bu kez, kararların nasıl alındığına ve teknolojinin kimin lehine işlediğine dair bir bilinçle.

‘Teknoloji Tuzağı: Otomasyon Çağında Sermaye, İşgücü ve İktidar’, tarihsel bir perspektifle bugünün sorunlarına ışık tutan, geleceği şekillendirecek olan kararlarımızı sorgulatan bir eser.

  • Künye: Carl Benedikt Frey – Teknoloji Tuzağı: Otomasyon Çağında Sermaye, İşgücü ve İktidar, çeviren: Elif Kayurtar, Epsilon Yayıncılık, ekonomi, 564 sayfa, 2024

Peter Watson – Alman Dehası (2024)

Almanların son 250 yıllık entelektüel tarihini irdeleyen muazzam bir eser.

Batı ulusları arasında Almanya uzun yıllar boyunca siyasi ve kültürel açıdan zayıf bir yapıya sahipti.

Bu durum 1750’de Bach’ın ölümünden 1933’te Hitler’in yükselişine kadar geçen sürede tamamen değişti ve Almanya neredeyse yeryüzündeki bütün devletlerden daha etkili ve baskın bir entelektüel, kültürel, kimi zaman siyasi ve askeri güç haline geldi.

Alman sanatçılar, yazarlar, filozoflar, bilim insanları ve mühendisler, 20. yüzyılın ilk on yıllarında daha yeni birleşmiş ülkelerini, hayal bile edilemeyecek zirvelere taşıdılar.

1933’e gelindiğinde Almanlar diğer tüm uluslardan daha fazla Nobel ödülü kazanmışlardı.

Fakat bu deha, Adolf Hitler’in ve faşist Üçüncü Reich’ın yükselişi ve ardından çöküşü ile en parlak döneminde yok oldu ve o zamandan beri Almanya dünyaya katkılarını gölgede bırakan bir kötülük mirası ile anılır oldu.

Bu büyüleyici kültür tarihinde Peter Watson, Alman dehasının kökenlerini, 18. yüzyılın ortalarından itibaren nasıl gelişip hayatlarımızı dönüştürdüğünü ve en önemlisi, dünyamızı hâlâ nasıl şekillendirmeye devam ettiğini ortaya çıkarıyor.

‘Alman Dehası: Avrupa’nın Üçüncü Rönesansı, İkinci Bilim Devrimi ve Yirmi Yüzyıl’ arkeolojiden fiziğe, mimariden edebiyata, biyolojiden sinemaya modern dünyanın son 250 sene içerisinde geçirdiği gelişim ve dönüşüm sürecinde Almanların nasıl ön saflarda yer aldığını gösteren heyecan verici bir keşif yolculuğu sunuyor.

  • Künye: Peter Watson – Alman Dehası: Avrupa’nın Üçüncü Rönesansı, İkinci Bilim Devrimi ve Yirmi Yüzyıl, çeviren: M. Murtaza Özeren, Kronik Kitap, tarih, 816 sayfa, 2024