Georg Wilhelm Friedrich Hegel – Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz (2026)

Hegel’in ‘Ruhun Fenomenolojisi’ne yazdığı önsöz, eserin kendisi kadar kurucu bir felsefi müdahale niteliği taşıyor. Hegel burada felsefenin görevini, hazır doğrular aktarmak değil, bilincin hakikate giden hareketini kavramak olarak tanımlıyor. Hakikatin durağan bir sonuç değil, sürecin bütünü olduğunu savunuyor ve bilgiyi canlı, tarihsel ve çatışmalı bir oluş olarak ele alıyor.

Önsözde en sert eleştiriler, sezgiye, dogmatik metafiziğe ve “sağduyu”ya yöneliyor. Hegel’e göre felsefe, kolay anlaşılır olma kaygısıyla düşünceyi basitleştirmiyor; aksine kavramın emeğini talep ediyor. Negatif olanın, yani çelişkinin ve olumsuzlamanın, bilincin ilerleyişinde zorunlu bir rol oynadığını gösteriyor. Bilinç, her aşamada kendi sınırlarını deneyimliyor ve bu sınırları aşarak daha yüksek bir kavrayış düzeyine geçiyor.

Bu çerçevede diyalektik yöntem, dışsal bir teknik değil, bilincin kendi iç hareketi olarak kuruluyor. Hegel, özne ile nesnenin, düşünce ile gerçekliğin karşıtlığını aşan bir bütünlük fikrini temellendiriyor. Felsefi bilginin ancak sistematik bir bütün içinde anlam kazandığını vurguluyor ve parçalı doğrularla yetinmiyor.

‘Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz’ (‘Vorrede zur Phänomenologie des Geistes’) aynı zamanda felsefenin tarihsel konumuna dair güçlü bir iddia ortaya koyuyor. Hegel, kendi çağını kavramda yakalamanın felsefenin asli görevi olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, felsefeyi zamansız ilkeler alanı olmaktan çıkarıyor, tarihsel deneyimin düşünsel ifadesi haline getiriyor. Metin, modern öznenin oluşumunu diyalektik süreçle açıklaması nedeniyle çağdaş felsefe için hâlâ merkezi bir referans olmayı sürdürüyor ve Alman idealizminin yönünü belirliyor. Bu nedenle önsöz, yalnızca giriş metni olarak değil, felsefenin nasıl yapılması gerektiğine dair kapsamlı bir manifesto olarak okunuyor.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel — Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz
Çeviren: Ragıp Ege • İletişim Yayınları
Felsefe• 142 sayfa • 2026

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak (2025)

Jean Grondin’in bu kitabı, Martin Heidegger’in düşüncesini hem tarihsel bağlamı hem de kavramsal derinliği içinde anlaşılır kılan bir giriş niteliğinde. Grondin, Heidegger’i kapalı, karanlık ya da salt teknik bir filozof olarak sunmak yerine, onun felsefesinin merkezindeki temel kaygıyı öne çıkarır: Varlığın unutuluşuna karşı, varlığı yeniden düşünme umudu.

‘Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut’ (‘Comprendre Heidegger’), Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’dan geç dönem metinlerine uzanan düşünsel hattını izlerken, “varlık”, “zaman”, “dünya”, “anlama” ve “yorum” gibi kavramların neden klasik metafiziğin sınırlarını zorladığını açıklar. Grondin’e göre Heidegger’in asıl hedefi yeni bir sistem kurmak değil, düşünmenin yönünü değiştirmekti. Bu nedenle Heidegger felsefesi, hazır cevaplar sunmaktan çok, okuru soru sormaya geri çağıran bir düşünme pratiği önerir.

Grondin, Heidegger’in hermenötikle ilişkisini özellikle vurgular. Anlamanın, soyut bir bilinç etkinliği değil, insanın dünyada-olma tarzından doğan tarihsel ve dilsel bir süreç olduğunu gösterir. Bu çerçevede varlık, nesnelerin arkasında duran sabit bir öz değil; insanla, dil ile ve tarihsel deneyimle birlikte açılan bir ufuk olarak düşünülür. “Başka bir varlık anlayışı” umudu da tam olarak bu noktada belirir.

Kitap, Heidegger’in düşüncesinin yol açtığı tartışmaları ve eleştirileri de göz ardı etmez. Metafiziğe yönelttiği radikal eleştirinin riskleri, dilin aşırı yüceltilmesi ve politik körlük gibi sorunlar dengeli biçimde ele alınır. Grondin, Heidegger’i ne kutsallaştırır ne de mahkûm eder; onu, modern düşüncenin çıkmazlarına karşı zorlayıcı ama vazgeçilmez bir düşünür olarak konumlandırır.

Sonuç olarak ‘Heidegger’i Anlamak’, Heidegger felsefesini daha erişilebilir kılarken, varlık üzerine başka türlü düşünmenin neden hâlâ gerekli ve mümkün olduğunu savunan felsefi bir rehber sunar.

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut
Çeviren: Özkan Gözel • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 308 sayfa • 2025

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım (2026)

Jacob Blumenfeld’in bu çalışması, Max Stirner’in düşüncesini anarşizm, bireycilik ya da nihilizm gibi yerleşik etiketlere sıkıştırmadan, onu özgün felsefi mantığı içinde yeniden okumayı amaçlıyor. Blumenfeld’e göre Stirner, modern siyasetin ve ahlakın temelini oluşturan tüm “kutsal” soyutlamaları —devlet, toplum, insanlık, ahlak, haklar— radikal biçimde çözüyor ve bireyin bu kavramlar karşısındaki boyun eğişini sorguluyor.

‘Meselemi Hiç’e Bıraktım’ (‘All Things Are Nothing to Me’), Stirner’in ‘Biricik ve Mülkiyeti’nde geliştirdiği “biricik” kavramını merkeze alarak, öznenin sabit bir öz, kimlik ya da evrensel tanım üzerinden değil, sürekli değişen, somut ve ilişkisel bir varoluş olarak düşünüldüğünü gösteriyor. “Bana hiçbir şey kutsal değil” ifadesi, Blumenfeld’e göre basit bir yıkıcılık değil; iktidarın düşünsel dayanaklarını boşa çıkaran sistematik bir eleştiri biçimi. Stirner, özgürlüğü soyut ideallerde değil, bireyin kendi gücünü kullanma ve ilişkilerini kendi çıkarı doğrultusunda kurma kapasitesinde temellendiriyor.

Blumenfeld, Stirner’in düşüncesini Hegel sonrası Alman felsefesi, Feuerbach’ın insan özcülüğü ve modern sol gelenekle karşılaştırarak, onun neden hem anarşistler hem de Marksistler tarafından dışlandığını açıklıyor. Stirner’in felsefesi, kolektif kurtuluş anlatılarına mesafeli dururken, bireysel özerkliği siyasal düşüncenin merkezine yerleştiriyor. Bu yönüyle kitap, Stirner’i sadece provokatif bir figür olarak değil, modern siyaset felsefesinin sınırlarını zorlayan tutarlı ve rahatsız edici bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

Jacob Blumenfeld — Meselemi Hiç’e Bıraktım: Max Stirner’in Biricik Felsefesi
Çeviren: Güney Çeğin, A. Halim Karaosmanoğlu • Nika Yayınevi
Felsefe • 156 sayfa • 2026

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi (2026)

Selin Melikler’in ‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’ adlı kitabı, deliliği tıbbi ya da patolojik bir sapma olarak değil, düşünce ve sanat tarihinde trajik bir deneyim olarak ele alan eleştirel bir inceleme sunuyor. Melikler, Nietzsche’den Foucault’ya uzanan temel metinleri merkeze alarak, deliliğin akıl karşısında bastırılan bir “eksiklik” değil, modern öznenin sınırlarını açığa çıkaran kurucu bir deneyim olduğunu tartışıyor.

Kitap, Nietzsche’nin trajedi, Dionysosçu taşkınlık ve aklın sınırları üzerine düşüncelerini, Foucault’nun deliliğin tarihine ilişkin çözümlemeleriyle birlikte okuyor. Bu iki düşünür arasında kurulan hat, deliliğin dışlanma, sessizleştirilme ve denetim altına alınma süreçlerini görünür kılarken, aynı zamanda deliliğin düşünceyi sarsan ve dönüştüren gücünü de öne çıkarıyor. Delilik, burada modern rasyonalitenin karanlık karşıtı olarak değil, onun kırılganlığını ifşa eden bir eşik deneyimi olarak konumlanıyor.

Melikler, felsefi metinlerle yetinmeyip çağdaş trajik sanatın güçlü örneklerinden Lars von Trier sinemasını da tartışmaya dahil ediyor. Von Trier’in filmleri, deliliğin estetik, etik ve varoluşsal boyutlarını güncel imgeler üzerinden düşünmek için bir alan açıyor. Böylece delilik, tarihsel bir kavram olmanın ötesinde, bugün hâlâ süren bir deneyim olarak ele alınıyor.

‘Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi’, deliliği aklın dışında tutan açıklamalara karşı, onu düşüncenin merkezine yerleştiren bir okuma öneriyor. Kitap, felsefe, sanat ve eleştirel teoriyle ilgilenen okurlar için deliliğin neden hâlâ vazgeçilmez bir sorgulama alanı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

Selin Melikler — Nietzsche’den Foucault’ya Deliliğin Trajik Deneyimi
• Agora Kitaplığı
Felsefe • 176 sayfa • 2026

Jürgen Habermas — Eksik Olanın Farkındalığı (2025)

Jürgen Habermas’ın da yazarları arasında bulunduğu bu çalışma, modern seküler toplumlarda dinin, ahlakın ve normatif kaynakların rolünü yeniden düşünmeye odaklanan felsefi bir tartışma. ‘Eksik Olanın Farkındalığı’ (‘Ein Bewußtsein von dem, was fehlt: Eine Diskussion mit Jürgen Habermas’), Habermas’ın “eksik olanın bilinci” kavramı etrafında şekillenen geç dönem düşüncesini merkezine alır.

Habermas burada, modernliğin rasyonelleşme ve sekülerleşme süreçleriyle birlikte önemli kazanımlar elde ettiğini kabul ederken, aynı zamanda bu süreçlerin ahlaki motivasyon, dayanışma ve anlam üretimi açısından bir boşluk yarattığını savunuyor. “Eksik olan”, dinin doğrudan geri dönüşü değil; dinî geleneklerde korunmuş bulunan normatif sezgilerin, seküler akıl tarafından bütünüyle ikame edilememesi durumudur. Bu nedenle Habermas, post-seküler toplumlarda din ile seküler akıl arasında tek yönlü bir dışlama değil, karşılıklı bir öğrenme süreci öneriyor.

Kitapta yer alan tartışmalar, dinî dilin kamusal alanda nasıl çevrilebilir olduğu, seküler devletin inançlı yurttaşlara karşı epistemik adalet yükümlülüğü ve ahlaki normların meşruiyet kaynakları gibi başlıklarda yoğunlaşıyor. Habermas, seküler aklın kendi sınırlarını kabul etmesi gerektiğini savunurken, dinin de demokratik hukuk devletinin evrensel normlarına tercüme edilme zorunluluğunu vurguluyor.

‘Eksik Olanın Farkındalığı’, Habermas’ın erken dönem iletişimsel akıl kuramından geç dönem post-seküler düşüncesine uzanan sürekliliği görünür kılıyor. Kitap, modern toplumlarda anlam, etik ve siyasal meşruiyet sorunlarının yalnızca rasyonel prosedürlerle çözülemeyeceğini, ancak dinî ve seküler gelenekler arasında eleştirel bir diyalogla yeniden kurulabileceğini ileri sürerek çağdaş siyaset felsefesine önemli bir katkı sunuyor.

Jürgen Habermas, Norbert Brieskorn, Michael Reder, Friedo Ricken, Josef Schmidt — Eksik Olanın Farkındalığı: Post-Seküler Çağda İnanç ve Akıl
Çeviren: Mustafa Derviş Dereli, Mosaddek Billah • Albaraka Yayınları
Felsefe • 96 sayfa • 2025

Chase Wrenn — Doğruluk (2025)

Chase Wrenn’in bu adlı kitabı, “doğru nedir?” sorusunu çağdaş analitik felsefenin temel tartışmaları çerçevesinde ele alan özlü ve sistematik bir çalışma. Wrenn, doğruluğu tek bir tanıma indirgemek yerine, farklı doğruluk kuramlarını karşılaştırarak bu kavramın felsefedeki işlevini açıklıyor.

Kitap, doğruluğun neden önemli olduğu sorusuyla başlıyor. Wrenn’e göre doğruluk, yalnızca dilsel ifadelerin bir özelliği değil, inanç, gerekçelendirme ve bilgiyle yakından ilişkili normatif bir kavramdır. Bu bağlamda doğruluk, düşüncenin dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alıyor. Kitapta uygunluk (correspondence), tutarlılık (coherence), pragmatist ve deflasyonist doğruluk kuramları açık ve dengeli biçimde ele alınıyor.

Wrenn, her kuramın güçlü ve zayıf yönlerini tartışırken, gündelik dil, bilimsel açıklama ve ahlaki yargılar gibi farklı bağlamlarda doğruluğun nasıl işlediğini gösteriyor. Özellikle deflasyonist yaklaşımların doğruluğu aşırı ölçüde sadeleştirip sadeleştirmediği sorusu, kitabın önemli tartışma eksenlerinden birini oluşturuyor.

‘Doğruluk’ (‘Truth), doğruluk tartışmasını teknik ayrıntılara boğmadan, kavramın felsefedeki merkezi rolünü görünür kılan bir giriş kitabı niteliği taşıyor. Analitik felsefeye ilgi duyanlar için, doğruluğun ne olduğu kadar, neden vazgeçilmez bir kavram olduğu sorusuna da net ve düşünmeye zorlayan cevaplar sunuyor.

Chase Wrenn — Doğruluk
Çeviren: Cemre Su Kavalalı ● Say Yayınları
Felsefe ● 264 sayfa ● 2025

Howard Caygill – Kant Sözlüğü (2025)

Howard Caygill’in bu çalışması, Immanuel Kant’ın karmaşık felsefi sistemini alfabetik kavramlar üzerinden açıklayan özgün bir başvuru çalışmasıdır. Kitap, Kant felsefesini kronolojik ya da yorumlayıcı bir anlatı yerine, kavramların anlam katmanlarını açarak okurun düşünceye doğrudan temas etmesini amaçlıyor.

Caygill, Kant’ın eleştirel felsefesinin merkezinde yer alan akıl, deneyim, özgürlük, ahlak, yasa ve estetik gibi temel kavramları tarihsel ve felsefi bağlamlarıyla birlikte ele alıyor. Kavramların yalnızca Kant’taki tanımlarını vermekle yetinmeyip, bu terimlerin Kant öncesi düşüncedeki kökenlerini ve Kant sonrasında geçirdikleri dönüşümleri de gösteriyor. Böylece Kant’ın felsefesinin nasıl bir düşünsel kırılma yarattığı görünür hâle geliyor.

‘Kant Sözlüğü’ (‘A Kant Dictionary’), Kant’ın sistemini donmuş bir yapı olarak sunmuyor. Aksine kavramlar arasındaki gerilimleri, belirsizlikleri ve içsel çelişkileri de açığa çıkarıyor. Saf aklın sınırları, pratik aklın talepleri ve yargı yetisinin rolü gibi temel meseleler, sözlük biçiminin sağladığı esneklikle farklı giriş noktalarından okunabiliyor.

‘Kant Sözlüğü’, Kant’ı “zor” ya da erişilmez bir filozof olarak algılayan okurlar için kavramsal bir rehber işlevi görüyor. Aynı zamanda Kant felsefesiyle uzun süredir uğraşanlar için de kavramların tarihsel yükünü ve teorik yoğunluğunu yeniden düşünme imkânı sunan, eleştirel ve derinlikli bir çalışma niteliği taşıyor.

Howard Caygill — Kant Sözlüğü
Çeviren: Metin Bal, Merve Ünver · Ayrıntı Yayınları
Felsefe · 512 sayfa · 2025

Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem (2025)

Ann V. Murphy’nin adlı kitabı, şiddetin felsefede yalnızca ele alınan bir konu değil, düşüncenin kendisini biçimlendiren bir hayal gücü yapısı olduğunu savunuyor. Murphy, felsefi metinlerde şiddetin nasıl temsil edildiğini, hangi metaforlar ve imgeler aracılığıyla normalleştirildiğini ve düşüncenin sınırlarını nasıl çizdiğini inceliyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’ (‘Violence and the Philosophical Imaginary’), özellikle modern Batı felsefesine odaklanarak, akıl, egemenlik, özne ve düzen kavramlarının şiddetle kurduğu örtük ilişkiyi açığa çıkarıyor. Murphy’ye göre felsefe, çoğu zaman şiddeti dışsal bir sapma olarak sunarken, aslında kendi kavramsal düzenini kuruyor ve dışlama, bastırma ve tahakküm biçimlerini yeniden üretiyor. Bu durum, felsefi hayal gücünün görünmez ama etkili bir şiddet alanı yarattığını gösteriyor.

Murphy, Arendt, Foucault, Derrida ve Levinas gibi düşünürlerle eleştirel bir diyalog kuruyor. Bu düşünürlerin şiddeti nasıl kavramsallaştırdığını, hangi noktalarda ona karşı etik bir direnç geliştirdiklerini ve hangi noktalarda istemeden yeniden ürettiklerini tartışıyor. Kitap, şiddetin yalnızca fiziksel değil, dilsel, simgesel ve epistemik boyutları olduğunu vurguluyor.

‘Şiddet ve Felsefi İmgelem’, şiddetin düşüncenin dışında değil, düşüncenin kurucu imgeleri içinde yer aldığını göstererek, etik ve politik felsefeye eleştirel ve rahatsız edici bir bakış sunuyor.

  • Künye: Ann V. Murphy – Şiddet ve Felsefi İmgelem, çeviren: Itır Güneş, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2025

Edward S. Casey – Mekânın Kaderi (2025)

Edward S. Casey’nin bu kitabı, “mekân” kavramının Batı felsefesi tarihinde nasıl arka plana itildiğini ve buna rağmen düşüncenin merkezinde nasıl varlığını sürdürdüğünü inceleyen kapsamlı bir çalışma. Casey, mekânın yalnızca fiziksel bir arka plan değil, insan deneyimini kuran temel bir boyut olduğunu savunuyor.

‘Mekânın Kaderi’ (‘The Fate of Place’), Antik Yunan’dan başlayarak Aristoteles, Platon ve Stoacılar üzerinden mekân anlayışını ele alıyor; ardından Ortaçağ düşüncesi ve erken modern felsefeye geçiyor. Descartes’la birlikte mekânın “uzam”a indirgenmesi, Newtoncu mutlak uzay fikri ve Kant’ın mekânı zihnin apriori bir formu olarak tanımlaması, Casey’nin eleştirel biçimde tartıştığı kırılma noktaları arasında yer alıyor. Bu süreçte mekân, giderek soyutlaşıyor ve yaşantıdan koparılıyor.

Casey, modern felsefenin zamanı merkeze alırken mekânı ihmal ettiğini ileri sürüyor. Husserl, Heidegger ve Merleau-Ponty gibi fenomenologlar aracılığıyla mekânın yeniden düşünceye dâhil edilişini inceliyor. Özellikle “yer” kavramı üzerinden, beden, bellek ve deneyim arasındaki ilişkileri vurguluyor; insanın dünyayla kurduğu bağın her zaman belirli yerler üzerinden kurulduğunu gösteriyor.

‘Mekânın Kaderi’, mekânın felsefede kaybolan bir kavram değil, bastırılmış bir konu olduğunu öne sürüyor. Kitap, modern dünyanın yer duygusunu aşındıran soyutlaşmasına karşı, düşünceyi yeniden deneyime, bedene ve yaşanılan yerlere bağlama çağrısı yapıyor. Bu yönüyle eser, felsefe, mimarlık, coğrafya ve kültürel çalışmalarla ilgilenenler için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Edward S. Casey – Mekânın Kaderi: Felsefi Bir Tarih, çeviren: Abdullah Başaran, Runik Kitap, felsefe, 582 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi (2025)

Lars Svendsen bu kitabında, korku duygusunun bireysel ve toplumsal yaşamı nasıl derinden etkilediğini felsefi, psikolojik ve sosyolojik açılardan ele alıyor. Modern dünyada korkunun yalnızca içsel bir tepki değil, aynı zamanda kültürel olarak üretilen ve yönlendirilen bir olgu olduğunu savunuyor. Korkunun gündelik hayatı kuşatan görünmez bir çerçeveye dönüştüğünü gösteriyor.

‘Korkunun Felsefesi’ (‘Frykt’), modern toplumda korkunun nasıl sıradanlaştığını günlük örnekler üzerinden tartışıyor. Güvenlik önlemleri, medya dili ve sürekli vurgulanan riskler aracılığıyla bireylerin tehdit algısının nasıl şekillendiğini inceliyor. Svendsen, bu ortamda insanların gerçek tehlikelerle olasılıkları ayırt etmekte zorlandığını ve sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşadığını söylüyor.

Yazar, korkunun hem biyolojik hem de toplumsal bir yönü olduğunu vurguluyor. Evrimsel açıdan hayatta kalmayı sağlayan bir refleks olarak ortaya çıkan korkunun, modern dünyada çoğu zaman orantısız ve irrasyonel biçimlerde deneyimlendiğini anlatıyor. Risk kavramının bilimsel ölçütlerden çok duygusal tepkilerle belirlendiğini gösteriyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri korkunun politik ve kültürel olarak nasıl araçsallaştırıldığını ele alıyor. Medya ve siyaset yoluyla yayılan korkunun güvenlik talebini artırdığını, bunun da özgürlük alanlarını daralttığını savunuyor. Korkunun toplumsal güveni aşındırdığını ve bireyleri birbirinden uzaklaştırdığını öne sürüyor.

Svendsen, Aristoteles’ten Hobbes’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden korkunun felsefi arka planını tartışıyor. Etik, sorumluluk ve özgürlük kavramlarının korku ile nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Sonuçta korkunun tamamen yok edilmesi gereken bir duygu olmadığını, fakat bilinçli biçimde sorgulanmadığında yaşamı daraltan bir güce dönüştüğünü söylüyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 184 sayfa, 2025