Jan Patočka – Heretik Denemeler (2025)

Jan Patočka bu eserinde modern tarihin yalnızca olayların ardışıklığı olmadığını, insan varoluşunu kökten sarsan bir deneyim alanı olduğunu savunuyor. Fenomenolojik geleneği Husserl ve Heidegger üzerinden devralıyor, ancak bu mirası tarih ve siyasetle daha doğrudan ilişkilendiriyor. Tarihi ilerleme, akıl ya da teknik başarı anlatısı olarak değil, insanın anlamla kurduğu ilişkinin krizleri üzerinden okuyor.

Patočka’ya göre modern çağ, yaşamın doğal ve sorgulanmamış akışını parçalıyor. Bu kırılma insanı güvenlik, kesinlik ve konfor arayışına sürüklüyor, ancak aynı zamanda özgürlüğün imkânını da açıyor. Hakikatte yaşamak, sarsıntıyı bastırmak yerine onu bilinçli biçimde üstlenmekle mümkün oluyor. Özgürlük, hazır anlamları terk etmeyi, risk almayı ve dünyanın anlamını yeniden kurma cesaretini gerektiriyor.

Savaş deneyimi, teknik aklın egemenliği ve kitlesel seferberlik, kitapta tarihin en yoğun sarsıntı anları olarak ele alınıyor. İnsan bu anlarda yalnızca edilgen bir tanık olmuyor, kendi varoluşunun kırılganlığıyla doğrudan karşılaşıyor. Bu karşılaşma, sorumluluk duygusunu derinleştiriyor ve bireyi etik bir karar alanına çekiyor.

‘Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler’de (‘Heretical Essays in the Philosophy of History’) felsefe, soyut bir disiplin olmaktan çıkarak “ruha özen gösterme” pratiği olarak ele alınıyor. Bu pratik, bireyi yalnızca düşünmeye değil, sorumluluk almaya ve tarihle yüzleşmeye çağırıyor. Siyasetle metafiziğin kesiştiği bu noktada insan, çağının yükünü taşıyan bir özneye dönüşüyor. Jan Patočka’nın bu eseri, modern dünyanın anlam krizini kavramak isteyenler için tarihin içinden özgürlüğü düşünmeye davet eden temel bir metin olarak önemini koruyor.

Bu yönüyle ‘Heretik Denemeler’, okuru edilgen bir tarih anlayışından çıkarıyor ve yaşadığı çağla bilinçli bir hesaplaşmaya davet ediyor.

Künye: Jan Patočka – Tarih Felsefesi Üzerine Heretik Denemeler, çeviren: Nur Şahankaya, Fol Kitap, felsefe, 200 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi (2025)

Lars Svendsen’in bu kitabı, yalnızlığı modern toplumun bir arızası ya da geçici bir ruh hâli olarak değil, insan varoluşunun kaçınılmaz ve çok katmanlı bir deneyimi olarak ele alıyor. Yalnızlığın yalnızca sosyal ilişkilerin yokluğu anlamına gelmediğini vurgulayan Svendsen, insanın kalabalıklar içinde de derin bir yalnızlık yaşayabildiğini söylüyor. Bu nedenle kitap, yalnızlığı niceliksel değil niteliksel bir sorun olarak tartışıyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’ (‘Ensomhetens filosofi’), yalnızlığın tarihsel anlamlarının izini sürüyor. Antik çağda düşünsel geri çekilme ve içsel derinleşmeyle ilişkilendirilen yalnızlık, modern dönemde giderek olumsuz bir duruma indirgeniyor. Bireyciliğin yükselişiyle birlikte ilişkiler daha kırılgan hâle geliyor ve yalnızlık, kişisel bir başarısızlık gibi algılanıyor. Yazar, bu algının kültürel olarak üretildiğini ve kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Kitapta yalnızlığın her zaman zararlı olmadığı özellikle vurgulanıyor. Yaratıcılık, ahlaki sorumluluk ve kendilik bilinci çoğu zaman yalnızlık deneyimi içinde gelişiyor. Sorun yalnızlığın kendisi değil, onun zorunlu ve istenmeyen bir duruma dönüşmesi oluyor. Svendsen, yalnızlığın bastırılacak ya da tamamen ortadan kaldırılacak bir şey olmadığını savunuyor.

‘Yalnızlığın Felsefesi’, yalnızlığı psikolojik bir bozukluk olarak değil, etik, toplumsal ve felsefi bir mesele olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, modern insanın ilişki biçimlerini yeniden düşünmeye çağırıyor. Kitap, yalnızlığı çözülmesi gereken bir sorun yerine, anlamlandırılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor ve bu yönüyle çağdaş felsefe içinde önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Yalnızlığın Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 208 sayfa, 2025

John Richardson – Heidegger (2025)

John Richardson’ın bu çalışması, Martin Heidegger’in felsefesini kronolojik bir biyografi anlatısına indirgemeden, kavramsal eksenleri boyunca açımlayan bütünlüklü bir okuma sunuyor. Kitap, Heidegger’in düşüncesini yalnızca ‘Varlık ve Zaman’la özdeşleştiren dar yorumlara karşı çıkarak, erken dönem fenomenolojik çözümlemeler ile geç dönem ontolojik ve poetik yönelimler arasındaki sürekliliği görünür kılıyor. Richardson, Heidegger’in felsefesini bir “sistem” olarak değil, varlık sorusunun giderek derinleşen bir arayışı olarak ele alıyor.

Çalışmanın merkezinde ‘Varlık ve Zaman’ yer alıyor ve insan varoluşunun dünyaya her zaman zaten-atılmış, ilişkisel ve zamansal bir yapı olarak nasıl kavrandığı ayrıntılı biçimde inceleniyor. Dasein analitiği, gündeliklik, kaygı, ölüm ve özgünlük gibi kavramlar üzerinden, özne-merkezli modern felsefenin nasıl çözüldüğü gösteriliyor. Richardson, bu çözülmenin yalnızca varoluşçuluğa değil, etik, politika ve tarih anlayışlarına da uzanan sonuçlar doğurduğunu vurguluyor.

Kitabın ikinci bölümünde Heidegger’in düşüncesinin “dönüş” olarak adlandırılan geç evresi ele alınıyor. Varlığın tarihsel olarak örtülmesi, dilin düşünmedeki kurucu rolü, şiirin hakikati açığa çıkarma gücü ve teknolojinin dünyayı bir kaynak deposu olarak düzenlemesi tematik başlıklar altında tartışılıyor. Heidegger’in modern teknik aklına yönelttiği eleştiri, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin nasıl daraltıldığını gösteren ontolojik bir teşhis olarak okunuyor.

Richardson’ın çalışması, Heidegger’i ne yüceltici bir sadakatle ne de indirgemeci bir reddiyeyle ele alıyor. Aksine, felsefesinin açtığı imkânları ve yarattığı gerilimleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, Heidegger’i anlamayı, varlık sorusunu bugünün dünyasında yeniden sormakla eşdeğer bir düşünsel uğraş olarak konumlandırıyor.

  • Künye: John Richardson – Heidegger, çeviren: Soner Soysal, Alfa Yayınları, felsefe, 528 sayfa, 2025

Kolektif – Deleuze’den Sonra (2025)

Bu kitap 2025 Ocak’ta, tam da Gilles Deleuze’ün yüzüncü doğum gününde, Göçebe Düşünce Derneği tarafından düzenlenen “Deleuzecü Yüzyılda Deleuze’ün Yüzüncü Yılı” başlıklı sempozyumda sunulan konuşmaların bir araya getirilmesinden oluşuyor.

Kitap, bir düşünürü açıklamak ya da tamamlamak için değil, onunla birlikte düşünmeye devam etmek için yazılmış metinlerden oluşuyor. “Deleuze’den sonra” ifadesi, kronolojik bir sonu değil, kavramların yeni bağlamlarda yeniden çalıştırılmasını işaret ediyor. Deleuze’ün felsefesi burada kapalı bir sistem ya da korunması gereken bir miras olarak değil, hâlâ işleyen, rahatsız eden ve risk alan bir düşünme pratiği olarak ele alınıyor.

Çalışma, felsefeyi temsil eden bir üst anlatı olmaktan çıkarıp doğrudan üretim yapan yaratıcı bir güç olarak konumlandırıyor. Kavram yaratımı, içkinlik ve deneyim vurgusu bu yaklaşımın merkezinde duruyor. Kitap boyunca hâkim olan tutum, Deleuze’e sadakati bir bağlılık meselesi olarak değil, kavramlarla yüzleşmeyi göze alan bir düşünsel cesaret olarak ele alıyor.

Eğitimden politikaya, toplumsal bilinçdışından ekolojiye uzanan metinler barındıran kitap, Deleuzecü kavramları sabitlemeden yeniden dolaşıma sokuyor. Fark, tekrar ve varyasyon kavramları hem düşünsel hem de siyasal bir imkân olarak ele alınıyor. Metinler arasında tam bir uzlaşma yok; aksine verimli gerilimler ve yön değişimleri var.

Ortaya çıkan bütün, Deleuze’ü konu edinen kapalı bir yorumlar toplamı değil; felsefenin güncel sorunlara temas edebileceğini ve düşünmeyi konfor alanından çıkarabileceğini gösteren kolektif bir çaba olarak beliriyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Zeynep Gambetti, Hakan Yücefer, İlke Karadağ, Sercan Çalcı, Burcu Yalım, Emre Koyuncu, Erkin Şen, Emre Sünter, H. Deniz Özcan ve Corry Shores.

  • Künye: Kolektif – Deleuze’den Sonra: Farklar, Tekrarlar, Varyasyonlar, derleyen: İlke Karadağ, H. Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 331 sayfa, 2025

Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar (2025)

Phaidon, Platon’un ölüm, ruhun ölümsüzlüğü ve hakikatin bilgisine ulaşma yolları üzerine kurduğu en yoğun düşünsel metinlerden biridir. Bu eser, sadece Antikçağ felsefesinin değil, insanlığın kendini anlama çabasının merkezinde duran büyük sorulara verdiği yanıtlarla yüzyıllardır düşünce tarihini şekillendiriyor. Elinizdeki çalışma ise Phaidon’u yalnızca bir çeviri metni olarak sunmakla kalmıyor; onu kuşatan çok katmanlı bir yorum geleneğini de görünür kılarak benzersiz bir bütünlük sunuyor.

Kitap, George Grote’un Phaidon üzerine yaptığı klasik nitelikteki çözümlemeyle açılıyor ve böylece metnin Antikçağ yorum geleneğine nasıl yerleştiğine dair güçlü bir çerçeve sunuyor. Ardından John Burnet, Sokratesçi ruh öğretisini ayrıntılı biçimde ele alarak Phaidon’un merkezindeki ruh anlayışını tarihsel ve kavramsal bağlamına yerleştiriyor. J. A. Stewart, Platon’un idealar kuramını özellikle Phaidon’daki işlevi üzerinden incelerken; Herman H. Berger, Platon’un diyaloglarında ousia kavramının nasıl kullanıldığını filolojik bir titizlikle çözümlüyor.

Bu klasik metinlere, kitabın aynı zamanda derleyicisi olan Özgüç Orhan’ın üç önemli katkısı eşlik ediyor: Platon’un ontolojik terminolojisine dair açıklamalar, eidos ve idea ayrımının çeviri ve kavramsal sorunları üzerine ayrıntılı notlar ve psyche kavramının tarihsel anlam katmanlarını gösteren kapsamlı bir tartışma. Orhan ayrıca Epikharmos üzerine kısa ama önemli bir notla Platon’un erken dönemiyle ilişkili kültürel bir arka plan sunuyor.

Bütün bu metinler bir araya geldiğinde ortaya yalnızca Phaidon’u çevirmekle yetinmeyen, aksine onu antik felsefe, dil, kavram tarihi ve yorum geleneği açısından kuşatan çok boyutlu bir rehber çıkıyor. Bu kitap, Phaidon’u anlamayı ciddiye alan okurlar için, hem tarihsel hem felsefi hem de terminolojik düzeyde derinleşmeyi mümkün kılan kapsamlı bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Phaidon Üzerine Notlar, hazırlayan: Özgüç Orhan, Dergah Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025

Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi (2025)

Luc Ferry ile Claude Capelier’nin bu kitabı, felsefeyi akademik soyutlamaların ötesine taşıyarak insanlığın anlam arayışının uzun tarihini berrak ve anlaşılır bir dille yeniden kuruyor. Yazarlar, kitabı bir anlatı değil bir diyalog olarak tasarlayarak felsefenin her çağda yeniden sorulması gereken temel bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor: Neden hâlâ filozoflara kulak veriyoruz? Çünkü her dönem kendi krizini aşmak için düşünceye geri dönmek zorunda kalıyor.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’ (‘La Plus Belle Histoire de la Philosophie’), felsefi düşüncenin beş büyük evresini izleyerek insanın dünyayı ve kendini anlamaya yönelik girişimlerinin nasıl dönüştüğünü gösteriyor:

  • Antik Yunan’da kozmosun düzeni “kurtuluşun” kaynağıydı.
  • Ortaçağ, anlamı inançta ve ilahi düzenin kesinliğinde buldu.
  • Rönesans, insanı ve hümanizmi merkeze aldı.
  • Modernite, aklın sınırlarını sorgulayarak özgürlüğün ve bireyliğin koşullarını araştırdı.
  • Peki bugün? Geleneksel idealler çökerken, ne inanç ne ulus ne de devrimci ütopyalar yaşamı yönlendirmeye yetiyor.

Ferry’nin yanıtı, kitabın merkez fikrini oluşturuyor: “Sevgi hümanizmi”. Bu yaklaşım, felsefeyi yalnızca kavramların tarihi değil, yaşama sanatı olarak görür. Ferry’nin “laik maneviyat” dediği bu düşünce, anlamın dışsal dogmalarda değil, insanın düşünme cesaretinde, özgürlüğünde ve sevgi kapasitesinde bulunduğunu savunuyor. Hayata yön veren şey artık aşkın otoriteler değil; bireyin başkalarıyla kurduğu bağlar, ortak gelecek duygusu ve dünyaya karşı üstlendiği sorumluluktur.

‘Felsefenin En Güzel Tarihi’, geçmişin büyük fikirlerini bugünün kaygılarıyla buluşturarak felsefeyi gündelik yaşama yeniden bağlayan bir rehber sunuyor. İnsanlığın kendini, çağını ve kaderini anlamak için çıktığı uzun yolculuğun hem özeti hem de devam etmekte olduğunu hatırlatan canlı bir düşünme daveti niteliği taşıyor.

  • Künye: Luc Ferry, Claude Capelier – Felsefenin En Güzel Tarihi, çeviren: Öznur Karakaş, İş Kültür Yayınları, felsefe, 232 sayfa, 2025

Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika (2025)

Raymond Geuss’un bu kitabı, siyaset felsefesinin nasıl yapılması gerektiğine dair yerleşik kabulleri kökten sorgulayan bir müdahale. Geuss, özellikle Kantçı geleneğin hâkim olduğu “siyaset = uygulamalı etik” anlayışını hedef alarak, siyasetin ideal ilkelerden değil, gerçek dünyadaki kurumların nasıl işlediğinden ve insanların hangi koşullarda nasıl eyleme yöneldiğinden yola çıkması gerektiğini savunuyor.

‘Felsefe ve Reel Politika’ (‘Philosophy and Real Politics’), normatif modeller kurmakla yetinen soyut siyaset felsefesini eleştirirken, reel politikanın karmaşık doğasını merkeze alıyor. Geuss’a göre iyi bir siyaset felsefesi, tarihsel bağlamları, iktidar ilişkilerini, ekonomik yapıların işleyişini, kültürel pratikleri ve psikolojik motivasyonları hesaba katmalıdır. Bu nedenle “etik”, izole bir alan değil; tarih, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve ekonomiyle örülü geniş bir bilgi ağıdır. Siyasi eylemi yalnızca ilkeler, normlar ve rasyonel tercih modelleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, insan topluluklarının gerçek davranış dinamiklerini ıskalar.

Geuss, siyaseti öncelikle bir eylem ve bağlam meselesi olarak yorumlar. İnançların, değerlerin ya da önermelerin kendisi, ancak onları şekillendiren maddi, tarihsel ve kurumsal koşullar içinde anlam kazanır. Bu nedenle siyaset felsefesi, ideal düzen tasarımlarından çok, mevcut güç yapılarını, çatışmaları, motivasyonları ve olası stratejik seçenekleri analiz eden pratik bir çerçeve sunmalıdır.

‘Felsefe ve Reel Politika’, yalnızca liberal siyaset anlatılarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değil; aynı zamanda insan topluluklarının eyleme geçme kapasitesine duyulan güveni yeniden vurgulayan yenilikçi bir çalışma. Siyaseti soyut bir ahlak mühendisliği değil, dünyayı belirleyen gerçek süreçlerle yüzleşme pratiği olarak konumlandırmasıyla, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarında güçlü ve kalıcı bir iz bırakıyor.

  • Künye: Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2025

Louis Althusser – Kara İnekler (2025)

 

Louis Althusser’in ‘Kara İnekler’i, filozofun 1976’da kendi kendisiyle yaptığı hayali bir söyleşi aracılığıyla siyaset teorisiyle kişisel hesaplaşmasını bir araya getiriyor. Yayınlanmamış elyazmalarından derlenen bu metin, Althusser’in uzun yıllar düşünsel zeminini oluşturan Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisini sorguladığı ve Marksist kuramın temel kavramlarını yeniden tartıştığı bir dönemin iç sesini yansıtıyor. Proletarya diktatörlüğü, SSCB deneyimi, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci örgütlenme gibi başlıklar, hem bir militanın kaygıları hem de bir filozofun katı teorik mücadelesiyle iç içe işleniyor.

Eserin adı, Hegel’in Tinin Görüngübiliminde aktardığı “gece tüm ineklerin kara göründüğü” deyişine göndermede bulunarak, politik açıdan bulanıklaşan bir çağda ideallerle gerçekliğin nasıl çatıştığını imâ ediyor. Althusser, devrimci hareketin geri çekildiği bu dönemi yalnızca bir durum tespiti olarak değil, komünist ideallere bağlı kalarak yeni bir yön arayışı olarak yorumluyor. Devleti, sınıfsal egemenliği ve proletarya diktatörlüğünü burjuva iktidarının tek gerçek alternatifi olarak yeniden temellendirirken, kendi siyasi angajmanını da acı bir açıklıkla yeniden değerlendiriyor.

‘Kara İnekler’ (‘Les vaches noires. Interview imaginaire’), Althusser külliyatında uzun süre eksik kalan politik-felsefi halkayı tamamlıyor. Dogmatik bir Althusser imgesini kırarak, hem esnek hem çok yönlü bir düşünürü görünür kılıyor. Bu istisnai polemik, teorik sertliği ile kişisel özeleştiriyi bir arada taşıyan yapısıyla, Marksist felsefede özne, iktidar ve örgütlülük üzerine yürütülen tartışmalara özgün bir katkı sunuyor.

  • Künye: Louis Althusser – Kara İnekler, çeviren: Erkan Ataçay, Sel Yayıncılık, felsefe, 288 sayfa, 2025

David Sherman – Sartre ve Adorno (2025)

David Sherman bu kitabında öznelliğin hem toplumsal tarih tarafından şekillendiğini hem de onu dönüştürme gücüne sahip olduğunu savunan diyalektik bir yaklaşım geliştiriyor. Ona göre kıta felsefesinde yaygınlaşan özne karşıtı eğilimler, bilinç deneyimini tümüyle dışlayan indirgemeci okumalara yol açıyor ve bu durum hem fenomenolojiyi hem eleştirel teoriyi eksik bırakıyor. Sherman, özneyi edilgen bir konumda sabitlemek yerine, birinci ve üçüncü şahıs bakış açılarının etkileşiminden doğan “dolayımlayan özne” kavramını merkeze alıyor ve etik ile siyaset arasındaki bağı bu çerçevede yeniden kuruyor.

Sartre’ın yönelimsel bilinç anlayışıyla Adorno’nun toplumsal-tarihsel eleştirisini buluşturan Sherman, iki düşünürde de öznenin yalnızca belirlenen değil, aynı zamanda belirleyen bir güç olarak kavrandığını gösteriyor. Sartre’ın bilinci dünyaya doğru açan fenomenolojisiyle Adorno’nun kurucu öznellik yanılsamasını eleştiren düşüncesi arasında kurduğu köprü, modern felsefede öznenin hâlâ vazgeçilmez bir kategori olduğunu hatırlatıyor. Her iki düşünürün de aşkın özne fikrini reddederken faillik kapasitesini ısrarla savunması, Sherman’ın temel argümanına yön veriyor.

‘Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği’ (‘Sartre and Adorno: The Dialectics of Subjectivity’), fenomenoloji ile eleştirel teori arasında kurulan bu yaratıcı karşılaştırmayla öznelliğin hem bireysel deneyimde hem de toplumsal yapılarda nasıl çalıştığını açıklığa kavuşturuyor. Böylece çalışma, özne tartışmalarının ya tümüyle reddedildiği ya da soyut yapılar içinde eridiği günümüzde, felsefi bir denge öneriyor ve çağdaş özne kuramı için önemli bir referans noktası oluşturuyor.

  • Künye: David Sherman – Sartre ve Adorno: Öznelliğin Diyalektiği, çeviren: Kadir Gülen, Phoenix Yayınları, felsefe, 328 sayfa, 2025

Luc Ferry – Sevgi Üzerine (2025)

Modern aşk anlayışının yalnızca bireysel bir duygu değil, çağın toplumsal ve ahlaki dönüşümünü belirleyen güçlü bir olgu olduğunu savunan Luc Ferry, bu kitapta aşkın insanlık tarihindeki konumunu yeniden ele alıyor. Aydınlanma’nın akıl ve hukuk merkezli “birinci hümanizm”inin ardından, günümüzde sevgi, yakınlık ve karşılıklı bağlılığa dayanan “ikinci hümanizm”in ortaya çıktığını öne sürüyor. Ona göre görücü usulü evlilikten aşka dayalı eş seçimine geçiş, yalnızca özel yaşamı değil, kişilerin toplumla ve gelecek kuşaklarla kurduğu ilişkileri dönüştürüyor.

‘Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe’ (‘De l’Amour: Une philosophie pour le XXIe siècle’), modern bireyin değerlerini artık ulus, dogma ya da devrimcilik gibi dışsal referanslarla değil, sevdikleriyle kurduğu etik bağlar üzerinden tanımladığını vurguluyor. Aşk devrimi, bu açıdan hem bireysel özgürlüğün alanını genişletiyor hem de sorumluluk duygusunu derinleştiriyor. Sevginin yarattığı özen ve empati, insanın yalnızca bugününü değil, henüz doğmamış kuşakların geleceğini düşünmesini sağlayan yeni bir etik çerçeve sunuyor.

Yazar, yeni hümanizmin temelinde bireyler arası duygusal ilişkilerin taşıdığı yaratıcı potansiyeli görüyor. Aşk, artık bireysel mutluluğun ötesinde toplumsal değişimin motoru haline geliyor; insanlar dünyayı dönüştürme arzusunu soyut ideolojilerden çok insani bağlar üzerinden kuruyor. Ferry, bu değişimin 21. yüzyılda insanlığın ortak geleceğine dair daha kapsayıcı ve barışçıl bir ütopya ortaya çıkardığını savunuyor. Bu nedenle kitap, aşkı felsefi, etik ve kültürel boyutlarıyla ele alarak günümüz dünyasında anlam ve değer arayışına yeni bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Luc Ferry – Sevgi Üzerine: 21. Yüzyıl İçin Felsefe, çeviren: Ozan Kırıcı, Beyaz Baykuş Yayınları, felsefe, 216 sayfa, 2025