Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar (2020)

Dukhalar, Moğolistan’ın kuzeyindeki Hövsgöl bölgesinde yaşayan göçer bir Türk halkı.

Bu halkın asıl ilgi çekiciliği ise, doğayla ve diğer canlılarla kurdukları karmaşık ilişki.

Kültürel antropolog Selcen Küçüküstel’in uzun yıllara yayılan araştırmalarının ürünü olan bu şahane çalışma, Dukhaların hayatından yola çıkarak insanların yaşadıkları coğrafyayı nasıl algıladıkları üzerine okurunu derin düşüncelere sevk ediyor.

Dışarıdan yaban bir coğrafya olarak görülen tayga (kuzey ormanları), Dukhalar için anılarla ve geçmişe dair hikâyelerle dolu büyük bir ev; bu topraklarda yaşayan insanlar gibi bir canlı.

Dukhalara göre bazı dağların, nehir veya göllerin sahipleri, yani ruhları vardır ve her bir ruhla yapılarına göre, farklı biçimlerde iletişim kurulması gerekir.

Kitabın ilk bölümünde, bu ruhların yapıları, ormanın koruyucu ruhları, atalardan kalma kutsal yerler, ailelerin kutsal ağaçları ve doğaya bir sunum şeklinde gerçekleşen cenaze törenleri anlatılıyor.

Kitabın ikinci bölümü, Dukhaların yaşamak için işbirliği yaptıkları evcil rengeyikleriyle ilişkileri üzerine.

Küçüküstel bu bölümde, evcilleştirmenin tarihine kısaca değinip kavramın Dukha dilindeki karşılığını, bu kavramın onlar için ne anlama geldiğini anlatıyor, günlük hayatta insanlarla evcil rengeyikleri arasındaki ilişkilere odaklanıyor.

Burada, insanların rengeyiklerini kontrol etmek için nasıl teknikler uyguladıkları, taygada göç kararını neye göre aldıkları, birçok ailenin sahip olduğu kutsal rengeyiğinin nasıl seçildiği, rengeyiğinin evcilleştirilmesiyle ilgili mitlerin neler olduğu gibi soruların yanıtları veriliyor.

Kitabın üçüncü ve son bölümündeyse Dukhaların karınlarını doyurmak için avladıkları yaban hayvanlarıyla kurdukları ilişkiler av ritüelleri üzerinden anlatılıyor.

Burada, hayatta kalmak için avlanan bu toplumun yaban hayvanlara nasıl dikkatli ve saygılı davrandığı, avcıyla avı arasında şiddet yerine karşılıklı güvene dayalı nasıl bir ilişki olduğu örnekler üzerinden gösteriliyor.

Dukhalar ava gitmeden önce ve av esnasında nelere dikkat ettiği, avlanmayla ilgili ne gibi kurallar olduğu ve bunlara uymayanların başına neler geldiği, ayının Sibirya halkları için neden özel bir yere sahip olduğu, ava çıkan bir avcının şans için nelere dikkat ettiği, hayvan kemikleriyle nasıl fal bakıldığı ve rüyaların avcıya nasıl bir pusula gibi yön gösterdiği burada anlatılan kimi konular.

Kitaptan birkaç alıntı:

“İnsan türünün yeryüzündeki tüm canlılık belirtilerini hızla tükettiği, hâkim olamadığı benliğinin tutsağı olmuş şekilde etrafına saldırdığı ve kendini tüm canlılardan üstün olarak konumlandırdığı günümüz dünyasında Dukhalarla birlikte yaşamak ve başka bir yaşam biçimine tanık olmak benim için taze bir nefes almak gibiydi.”

“Hayvanlar, onlarla birlikte taygada yaşayan insanlar, ağaçlar, nehirler ve dağlar… hepsinin kaderi birbirine bağlı. Evcil bir rengeyiğinin kaderi bir insanın yaptıklarından etkileniyor ve o insanın kaderi de karşılaştığı yaban hayvanlarla kurduğu ilişkilerden. Bir başka ifadeyle bu coğrafyada herkes birbirinin hareketlerinden sorumlu; yaban hayvanlardan evcil rengeyiklerine, ormanlardan nehirlere, yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı… Burası içindeki tüm canlıların hâlâ orman ruhları tarafından korunduğu nadir coğrafyalardan biri. Buralarda bir dağ, orman ya da nehir yalnızca coğrafi bir şekil değil, görülmez güçlerle korunan canlılar.”

“Eğer kişinin başına sıra dışı olumsuz bir şey geldiyse bunun sebebi aile ağacına sunum yapmaması, bir hayvanı saygısızca avlaması, bir nehri ya da ateşi kirletmesi veya bir dağın ruhunu sinirlendirmesi olabilir. Bu düşünce biçiminde yaşayan her canlı birbiriyle bağlantılı ve birbirinden sorumludur.”

“Dünya, insan ve hayvan-doğa, ya da bir diğer tanımıyla kültür ve doğa olarak ikiye ayrılır. İnsan bu döngüde öylesine yüksek bir konumdadır ki doğayla arasındaki ayrım net çizgilerle çizilmelidir. Bu nedenle hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlikler mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılır; örneğin eski dönemlerde aristokrat İngiliz aileler, emekleme eylemi hayvanları andırdığı için çocuklarının emeklemesine izin vermezdi.”

“Dukhalar ayılara çok büyük saygı duyarlar ve onları akrabaları olarak görürler. Hatta ayılara ‘hakka’, yani ‘abi’ diye seslenmek oldukça yaygındır. Buna rağmen ayılar aynı zamanda av olabilir ve afiyetle tüketilirler, fakat ayı avlarken uyulması gereken bir dolu detaylı kural ve tabu vardır. Ayılar için özel olarak uygulanan kurallardan en önemlisiyse ayılarla avcılar arasında yıllar önce yapılmış bir anlaşmadır, yani Dukhaların atalarından kalma bir inanıştır. Bu anlaşmaya göre eğer bir avcı ormanda ayı görürse ve ayı kaçıp ağaca tırmanırsa avcı bu ayıyı asla vuramaz. Benzer bir şekilde bir kişi ormanda yürürken silahsız olarak bir ayıya denk gelirse, o da ağaca tırmanmalıdır çünkü ayı ağaca tırmanan kişiye asla saldırmaz. Bu, insanlarla ayılar arasında yapılmış eski bir anlaşma olarak düşünülür.”

“Çoğu durumda tarım toplumlarında rastladığımız şekliyle otorite ve zenginlik sahibi tek bir lider yoktur ve kararlar hep birlikte alınır; zira bu toplumlarda mal varlığı yok denecek kadar az olduğundan, zenginleşmeyle öne çıkan baskıcı liderler oluşamaz. Bunun nedenlerinden bir diğeri de bu toplumların göçer olmasıdır. Böylece hiç kimse belli bir yere ya da kişiye bağlı değildir ve gerektiğinde yer değiştirerek üzerinde baskı uygulayanlardan uzaklaşabilir.”

  • Künye: Selcen Küçüküstel – Rengeyiği Türkleri: Dukhalar, Kolektif Kitap, inceleme, 256 sayfa, 2020

Judy Jones ve William Wilson – Fazla Kültür Göz Çıkarmaz (2010)

‘Fazla Kültür Göz Çıkarmaz’, kültür hayatının birçok konusunu eğlenceli bir üslupla kaleme getiriyor.

Kitapta, sanat tarihi, edebiyat, müzik, sinema, felsefe, psikoloji, din, bilim, iktisat, dünya tarihi ve siyaset bilimi gibi alanlara dahil edilebilecek çok sayıda konu yer alıyor.

Edebiyatta iz bırakan, kesinlikle bilinmesi gereken kahramanlar; kendilerini dünya vatandaşı olarak tanımlayanlar için beş kıtada yaşama kılavuzu; eski bir Yunanlı ile modern bir Kaliforniyalı arasındaki benzerlikler ve pratik İtalyancayı öğrenmenin ipuçları, kitapta karşımıza çıkan bazı ilginç konular.

  • Künye: Judy Jones ve William Wilson – Fazla Kültür Göz Çıkarmaz, çeviren: Elif Özsayar, şiir çevirileri: Cevat Çapan, Optimist Kitap, kültür, 752 sayfa

Thierry Paquot – Lükse Övgü (2010)

Lüks, herkesin ona kendince anlamlar verdiği kavramlardan.

Dolayısıyla, bir hayli çeşitlilik gösteren lüks düşüncesi, gizli ve değişken bir öznellik payı da içerir. Thierry Paquot ‘Lükse Övgü’de, hem kavram hakkında yapılmış tanımlamaları hem de lüks konusunu enine boyuna irdeliyor.

“Lüks, insana düş kurdurur. Onun başlıca işlevi budur.” diyen yazar, eski lüks ürünlerle günümüzün “demokratik” lüks ürünleri arasındaki farkları, lüks ekonomisinin işleyişini ve bu sektörde çalışanları ele alıyor.

Paquot ayrıca, lüksün küreselleşen ekonomisinin, onun üretim alanlarının genişlemesini ve müşteri kitlesinin uluslararasılaşmasını sağladığını da gözler önüne seriyor.

  • Künye: Thierry Paquot – Lükse Övgü, çeviren: Orçun Türkay, Can Yayınları, kültür, 143 sayfa

Gamze Yücesan-Özdemir, Fırtınadaki Arı (2020)

Mühendis bizde, ezelden beri ilerlemeyi, kalkınmayı ifade etmiştir.

Peki, mesleği içinde, toplum içinde ve bizzat kapitalizmin çarkları içindeki mühendis hakkında neler biliyoruz?

Nasıl yaşar, neler düşünür, nasıl eyler?

İşte Gamze Yücesan-Özdemir’in hem anket hem de saha araştırmalarıyla zenginleşmiş ‘Fırtınadaki Arı’ adlı bu çalışması, mühendisin hayatına dair merak edilen hemen her şeyi anlatıyor.

Yücesan-Özdemir kitabına, mühendisin konumunu kapitalizmin tarihsel gelişimini ekseninde inceleyerek başlıyor.

Kapitalizmin sermaye birikiminin, mühendisin sınıfsal konumunu nasıl etkilediği burada derinlemesine açıklanıyor.

Yazar devamında ise,

  • Mühendisin üretim, sınıfsal ilişkiler ve toplumsal hayattaki konumunu,
  • Mühendislerin eğitimi ve emek piyasasındaki işsizlik ve istihdam deneyimlerini,
  • Fabrikada çalışan mühendislerin emek sürecindeki konumları, çalışma koşulları, çalışma süreleri ve mesleki geleceklerini,
  • Mühendislerin kent hayatındaki gündelik hayat örüntülerini,
  • Mühendislerin içinde yaşadıkları dünyayı ve ülkeyi nasıl gördüklerini,
  • Mühendislerin kültürel ve toplumsal hayatlarını,
  • Mühendislerin siyasetle ilişkilenmelerini ve Türkiye gündemine dair tespit ve algılarını,
  • Ve mühendislerin mühendis odaları ve örgütlenmeyle ilgili düşüncelerini kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

Yücesan-Özdemir’in çalışması, mühendisin yaşamından farklı kesitler sunmasıyla olduğu kadar, mühendisin içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel durumun, iktisadi ve siyasi şartların sağlam bir fotoğrafını çekmesiyle de çok önemli.

  • Künye: Gamze Yücesan-Özdemir, Fırtınadaki Arı: Mühendisin Hayatı, İmge Kitabevi, inceleme, 250 sayfa, 2020

Svetlana Boym – Tırnak İçinde Ölüm (2010)

Svetlana Boym ‘Tırnak İçinde Ölüm’de, Roland Barthes ve Michel Foucault’nun öne sürdüğü ve yankı uyandıran “yazarın ölümü” tezini irdeliyor.

Yazar, bu tezi sorgularken, çokça dillendirilen yazarın ölümünün, aslında Barthes’ın kullandığı anlamıyla, çağdaş bir efsaneden ibaret olduğunu savunuyor.

Rus Biçimciliği, Amerikan Yeni Eleştirisi ve Fransız Post-yapısalcılığına uzanan geniş bir alana odaklanan Boym, şiir-politika ve şiir-toplumsal cinsiyet ilişkisini de irdeliyor.

Yazar ayrıca, şair veya yazarın “metinde” öldüğü yönündeki yaygın efsanenin, yirminci yüzyılın ikinci yarısında edebiyat eleştirisinde neden bu denli rağbet gördüğünü de araştırıyor.

  • Künye: Svetlana Boym – Tırnak İçinde Ölüm: Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler, çeviren: Emine Ayhan, Metis Yayınları, eleştiri, 325 sayfa

Stéphane Hénaut ve Jeni Mitchell – Lezzetli Fransa Tarihi (2020)

Yemek kültürü siyasetin, ekonominin ve kültürün kesişiminde olduğundan bir ülke ve insanı hakkında çok fazla şeyi ortaya koyar.

Stéphane Hénaut ve Jeni Mitchell de bu olguyu Fransa bağlamında izledikleri güzel bir çalışmayla karşımızda.

Fransa’nın yemek kültürünü ilk günlerinden itibaren keşfe çıkan kitap, bu mutfağın dünya sahnesinde yükselişini açıklayan bazı kalıcı özelliklerinin yanı sıra en acı dolu düşüşlerini, en korkunç çatışmalarını ve en muhteşem yeniliklerini ortaya koyuyor.

Kitap, devrimlere yol açan kıtlıklardan mutfağa yeni unsurlar getiren savaş ve fetihlere veya milyonların yeme alışkanlıklarını değiştiren radikal dini ve felsefi değişimlere dek Fransa’nın mutfağını, ülkenin Roma döneminden modern zamanlara uzanan inişli çıkışlı tarihi ekseninde izlemesiyle önemli.

Pasteur ve Appert gibi isimlerin yemek alışkanlıkları, Fransız café’lerinde gelişen modern çağın en etkili siyaset felsefeleri, insanlık tarihinde dönüştürücü etkiye sahip olmuş kimi yeniliklerin Fransız mutfağına etkileri ve küresel düzeni dönüştürmüş ve dünyanın her köşesinde büyük acılara neden olmuş Avrupa emperyalizminin gıda ve tarımı nasıl sömürdüğü, kitapta ele alınan diğer dikkat çekici konular.

  • Künye: Stéphane Hénaut ve Jeni Mitchell – Lezzetli Fransa Tarihi: Devrim, Savaş ve Aydınlanma Üzerine Gastronomi Hikâyeleri, çeviren: Gül Tonak, Say Yayınları, yemek tarihi, 432 sayfa, 2020

Özlem Şendeniz – “Kimdir Bu Lazlar?” (2020)

 

Lazlar söz konusu olunca, ortada pek çok stereotip vardır ki bunların bazıları bizzat içeriden, Lazlar tarafından bazıları ise dışarıdan, Laz olmayanlar tarafından oluşturularak kullanılıyor.

Peki, günümüz toplumlarında bellek, aidiyet ve kimlik ilişkisi tam olarak nasıl kurgulanır?

İşte Özlem Şendeniz’in bu şahane çalışması, Lazca ve Lazlar örneği üzerinden bu soruya yanıt aramasıyla dikkat çekiyor.

Üç farklı alan çalışmasına dayanmasıyla önem arz eden kitap, bellek, mekân ve vatandaşlığa yönelik kavramsal bir çerçeve kurarak başlıyor.

Kitabın ikinci bölümü, Türkiye sınırları içinde yaşayan Lazların etnik sınırları ve bu sınırların değişimlerine odaklanıyor.

Çalışmanın üçüncü ve son bölümü ise, Lazca örneğinden yola çıkarak sanal mekânın bellek, kimlik ve vatandaşlık performansına nasıl etkide bulunduğunu irdeliyor.

Lazlar ve Lazcayla ilgili çok önemli saptama ve değerlendirmeler barındıran Şendeniz’in incelemesi, “Makbul vatandaş” sayılmanın gereklerinin Laz kimliğini ve belleğini nasıl etkilediğini, göçle ve özellikle mekânla ilgili hafızanın nasıl biçimlendiğini, Laz kimliğiyle Türk kimliği arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu ve Laz kimlik hareketinin Türkiye’de ne gibi etkiler yarattığını ortaya koymasıyla önemli.

Şendeniz’in Iğdır Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışırken kamuoyunda “Barış Bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin imzacısı olması nedeniyle 686 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildiğini de özellikle belirtelim.

  • Künye: Özlem Şendeniz – “Kimdir Bu Lazlar?”: Laz Kimliği ve Sanal Mekânda Lazca, İletişim Yayınları, inceleme, 312 sayfa, 2020

Mustafa Altıntaş – Osmanlı İstanbul’unda Ta’âm Bişirüb Satanlar (2020)

 

Osmanlı dönemi yemek kültürü üzerine yapılan çalışmalar, daha çok ev veya saray mutfağına odaklanır.

Fakat ev dışında yeme olgusu veya parayla yemek satan işletmeler hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır.

İşte mutfak kültürü ve yemek tarihi üzerinde araştırmalar yapan Mustafa Altıntaş’ın eldeki çalışması, tam da söz konusu boşluğu doldurmasıyla büyük önem arz ediyor.

On beşinci yüzyıldan on sekizinci yüzyılın sonuna kadar İstanbul aşçı ve tatlıcı esnafının kapsamlı bir hikâyesini sunan Altıntaş, esnafın sayısından İstanbul’daki dağılımlarına, ne pişirdiklerinden kaça sattıklarına kadar pek çok konuyu aydınlatıyor.

Çalışma bir yandan bu ve bunun gibi konulara odaklanırken, bir yandan da on beşinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla Osmanlı mutfağının nasıl bir değişim geçirdiğinin ve bunun nedenlerinin de izini sürüyor.

Kitabın adı ise, 1501 tarihli İstanbul İhtisab Kanunnamesinde’ki bir tanımdan geliyor.

Bu kanunnamede, Altıntaş’ın konu ettiği esnaftan “aşçılar ve başçılar ve büryancılar ve börekçiler fi’l-cümle ta’am bişirüb satanlar” şeklinde bahsedilir.

  • Künye: Mustafa Altıntaş – Osmanlı İstanbul’unda Ta’âm Bişirüb Satanlar: Aşçılar, Başçılar, Büryancılar, Börekçiler, Tatlıcılar (1500-1800), Kitap Yayınevi, tarih, 176 sayfa, 2020

Müslüm Yücel – Kürtlerde Ölüm ve İntihar (2010)

Müslüm Yücel, ‘Kına ve Ayna’ alt başlığını taşıyan ‘Kürtlerde Ölüm ve İntihar’da, Kürtler ve intihar ilişkisini felsefe, kültür, din ve edebiyat aracılığıyla anlamaya çalışıyor.

Tek tanrılı dinlerin ölüm ve intihara yükledikleri anlam ve işlevler; Kürt edebiyatında ölüm ve intihar konusu; Batman’da kadın intiharları, PKK ve ölüm kültü, Yücel’in ele aldığı konulardan birkaçı.

Kürtlerde ölüm ve intiharın bir üçgenden oluştuğunu belirten Yücel, üçgenin bir ucunda Kürtlerin, diğer ucunda ölümün ve son ucunda da intiharın durduğunu söylüyor.

Yazar bunu yaparken de anlatısını peygamberler, şairler, yazarlar ve filozofların bu konulardaki yaklaşımlarını ortaya koyarak zenginleştiriyor.

  • Künye: Müslüm Yücel – Kürtlerde Ölüm ve İntihar, Agora Kitaplığı, kültür, 381 sayfa

Mehmet Bayrak – Dersim-Koçgiri (2010)

Dersimle ilgili yaptığı araştırmalardan bildiğimiz Mehmet Bayrak, ‘Dersim-Koçgiri’ adlı bu kapsamlı çalışmasında, 1921 ve 1937-38’de gerçekleştirilen Koçgiri ve Dersim katliamlarını ele alıyor.

Osmanlı-Safevi ilişkilerinde Dersim’in nasıl bir rol aldığı konusuyla çalışmasına başlayan Bayrak, Safeviler’deki dinsel dönüşümün Dersim’e etkileri; bölgedeki katliamları; Koçgiri-Dersim için yakılmış ağıt ve destanları; Seyid Rıza’nın idamını ve 1960 cuntasının Kürt politikası gibi konuları anlatıyor.

Kitap, ana konusunun dışında, Dersim’deki dinsel yapılanma, edebiyat ve müzik; Dersim’de dengbêjlik geleneği; Dersim kadını gibi bölge kültürünün kendine has ayrıntılarını da işliyor.

  • Künye: Mehmet Bayrak – Dersim-Koçgiri, Özge Yayınları, tarih, 487 sayfa