Silvia Federici – Caliban ve Cadı (2023)

Ortaçağdaki büyük cadı avının, kadınların köleleştirilmesinde nasıl büyük paya sahip olduğunu ortaya koyan kült bir yapıt.

Silvia Federici, ilksel birikim sürecinde kadınların kendi cinselliklerinin ve bedenlerinin nasıl çitlendiğini, toplumsal konumlarının nasıl değersizleştirildiğini gösteriyor.

Tarihe ‘Cadı Avı Çağı’ olarak geçen karanlık dönem, genellikle filmlere ve romanlara konu olmuş, popüler kültürün bir parçası hâline gelmiş Salem cadılık davaları aracılığıyla bilinir.

Oysa okyanusun karşı yakasında yürütülen Salem davaları, aynı dönemde Avrupa’da yaşanan kıyıma kıyasla hikâyenin sadece çok küçük bir parçasıdır.

Avrupa tarihinin yaklaşık 300 yıllık bir dilimine damgasını vurmuş cadı avı çılgınlığı, doğal, iktisadi ve toplumsal koşullarda meydana gelen ani değişimlerin, kimlik bunalımlarının ve ötekine yönelik müzmin düşmanlığın küçük bir kıvılcımla kitlesel bir histeriye dönüşüp Avrupa’yı en ücra yerlerine kadar küle çevirdiği bir yangının adı hâline geldi.

Federici, modern klasiklerden biri hâline gelmiş bu abidevi kitabında, okura bambaşka bir tablo sunuyor.

Cadı avlarının, akıldışı korkuların yol açtığı dizginsiz bir deliliğin uç noktası olmadığını, o sıralar yeni oluşan kapitalist düzenin acımasız ve katı mantığının tamamen ‘akılcı’ ve hesaplanabilir bir sonucu olduğunu gözler önüne seriyor.

Topraksız bırakılan köylülerin isyanlarından kadın bedeninin işgücünü üreten bir kuluçka makinesi olarak görülüp kadının ev işlerine mahkûm edilmesine uzanan süreçte cadı avlarının kadınları değersizleştirmek, şeytanlaştırmak, onların toplumsal güçlerini ellerinden almak için başlatılmış planlı ve meşum bir girişim olduğunu haykırıyor.

Cadıların yok olduğu işkence odalarında, kazıklarda, burjuvanın kadınlık ve eve bağlılık ideallerinin nasıl filizlendiğini anlatıyor.

Toplumsal çalkantıların, açlığın, kıtlığın ve salgın hastalıkların tam ortasında, toplumlar çökerken kapitalizmin yükselişinin, bedenin bir direniş alanı hâline gelişinin, kadınların anlatılmayan hikâyesinin izini sürüyor.

  • Künye: Silvia Federici – Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden, İlksel Birikim, çeviren: Öznur Karakaş, Fol Kitap, feminizm, 344 sayfa, 2023

Kolektif – İonialılar (2022)

Ege’nin Anadolu kıyılarında yaşayan İonialılar kuzeyde Phokaia’dan güneyde Miletos’a kadar uzanan bölgede ve hemen karşısındaki Samos ve Khios adalarında 12 kent kurmuşlardı.

Bugün artık böyle söylemekten imtina etsek de İonialıların uzun zaman literatürde neden “Doğu Yunanlar” olarak adlandırıldıklarını açıklamak mümkün.

Öncelikle İonia antik Yunan kültürel coğrafyasının çekirdeğinde değil de çeperinde sayılmasına karşın bugün Klasik Yunan uygarlığı olarak tanımladığımız kültürü şekillendiren pek çok önemli tarihi olay bu bölgede gerçekleşmiş, çok sayıda önemli tarihi kişilik bu topraklarda doğup yaşamış.

Batı felsefesinin Arkaik temelini oluşturan doğa felsefesi İonialıların yaşadıkları çevreyi nasıl algıladıklarını ve gözlemlediklerini bize gösterir.

Miletoslu Thales ve Anaksimandros, Ephesoslu Herakleitos, Klazomenailı Anaksagoras, Kolophonlu Ksenophanes İonia felsefe okulunun öncüleridir.

Yine Batı edebiyatının temel taşı sayılan ‘İlyada’ ve ‘Odysseia’nın ozanı Homeros Smyrna’da veya Khios’ta doğmuş ve yaşamıştır.

Yasalar karşısında eşitlik yani isonomia ilkesine dayalı olduğu iddia edilen kent planlamacılığına adını veren Hippodamos da Miletosludur.

Batı Anadolu sahilindeki bu küçük bölgenin Batı uygarlığının temel taşı sayılan antik Yunan kültürü üzerindeki yadsınamaz etkisi İonia ve İonialılar hakkında düşünmeyi her daim değerli kılıyor.

  • Künye: Kolektif – İonialılar: Ege Kıyılarının Bilge Sakinleri, hazırlayan: Yaşar Ersoy ve Elif Koparal, çeviren: Yiğit Adam, Hilal Gültekin, Sera Yelözer ve G. Bike Yazıcıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2022

Philip Mansel – Konstantinopolis (2023)

Osmanlı başkenti İstanbul’u hakkında geniş ve birincil kaynaklarla zenginleşen kapsamlı bir inceleme.

Philip Mansel bu kadim şehrin ihtişamını da görkemli çöküşünü de çok iyi yansıtıyor.

İmparatorluklar başkenti, kutsal şehir, Çeşm-i Cihan, Dersaadet…

Her yakıştırmanın hakkını verebilen bu şehrin en özel hikâyesini Mansel’den dinliyoruz.

Kitap İstanbul’un Ceneviz, Venedik, Rum, Ermeni, Arap, Yahudi ve Türk gibi farklı halklardan tanınmış ailelerinin izini sürmesiyle de çok ilginç ve benzersiz.

Böylece yazar, şehrin gerçekten küresel doğasını ve Osmanlıların zengin kültürel mirasını ortaya koyuyor.

Büyüleyici bir imparatorluk şehrine ve sakinlerine dair mükemmel bir çalışma olarak okunabilecek kitap, konuya merak duyan her okurun yanı sıra Osmanlı tarihini araştıran akademisyenlerin de büyük beğenisini kazanacak türden.

  • Künye: Philip Mansel – Konstantinopolis: Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924, çeviren: Şerif Erol, Alfa Yayınları, tarih, 632 sayfa, 2023

Ekrem Işın – İstanbul’da Gündelik Hayat (2023)

İnsanlığın varoluş haritasında İstanbul, imparatorluklar dönemi boyunca hep yönetici gücün merkezini temsil etti.

Roma, Bizans ve Osmanlı, bu merkezin etrafında şekillenen birer medeniyet dairesi olarak tarihte yerlerini aldılar.

Tarihe bu açıdan bakmak ve onun sayfalarında insanlığın macerasını okumak demek, bir bakıma Anadolu, Balkanlar ve Akdeniz’in göğünde parlayan bu göz kamaştırıcı yıldızı her defasında yeniden keşfetmek demekti.

İnsanlık İstanbul’u keşfettikçe, kendi geçmişine uzanan yolun da tutkulu bir yolcusu olduğunu far ketti.

Bugün İstanbul, kaybettiğimiz bütün değerleri itinayla saklayan bir hazinedir.

Yönünü şaşıran toplumsal kimliğimiz için bir pusula, çürüyen estetik zevkimiz için bir mihenk taşı ve bozulan adalet duygumuz için güvenilebilir bir terazi olma işlevini üstlenen bu şehir, kendisine sorulacak her türlü soruya cevap niteliği taşıyabilecek insan tecrübesini ve bilgi birikimini bize cömertçe sunuyor.

‘İstanbul’da Gündelik Hayat’ toplumsal kimliğimizin kökenlerine doğru çıkılan bir yolculuğun çarpıcı görüntülerinden ibaret.

İnsan, Kültür ve Mekân ilişkileri düzleminde bir imparatorluk şehrinin tarihini kuşatan çalışma, sosyal disiplinler arasındaki dengeyi başarıyla kuran yeni tarih yazımının da dikkate değer bir örneği.

Siyasetten kültüre, mimariden edebiyata uzanan çok boyutlu bir zemin üzerinde gerçekleştirilmiş kurgusu ve kendine has üslûbuyla aynı zamanda, günümüz tarihçisinin de İstanbul’a sunduğu bir armağan.

  • Künye: Ekrem Işın – İstanbul’da Gündelik Hayat, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 368 sayfa, 2023

Kolektif – Hareketliliğin Doğası (2023)

Antikçağ’dan günümüze insanların, fikirlerin ve nesnelerin dolaşımına odaklanan ufuk açıcı makaleler bu kitapta.

Doğu Roma’dan İran’a felsefi hareket, geminin hareketi, gezgin zanaatkârlar ve daha fazlası.

Kitapta,

  • Hareket üzerine Antik dönemden modern döneme uzanan tartışmalar,
  • Zanaat uzmanlığının gelişiminde gezgin zanaatkârlar,
  • Arkaik dönemde İspanya’daki Grek kolonileri,
  • Geç Antikçağda Doğu Roma’dan İran’a felsefi hareketler,
  • Oryantalist durağan toplum tezi karşısında “miskin doğu”ya yönelik tartışmalar,
  • Bir “var olma” biçimi olarak göç,
  • Antikçağda kült heykellerin hareketliliği,
  • Tasvirlerle İsrailoğullarının göçü,
  • Bizans sanatında Kızıldeniz ve Kızıldeniz’den geçiş sahneleri,
  • Ve geç Antikçağda tutsaklık gibi pek çok ilgi çekici konu ele alınıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Dinçer Çevik, Şerife Çakar, Pınar Çağnis, Ülkü Kara, Emine Bilgiç Kavak, Tevfik Orkun Develi, Çağlar Özbek, Uğur Can Köşk, Esen Kaya, Dilek Maktal Canko, Hatice Demir, Pınar Serdar Dinçer ve İlkgül Kaya.

  • Künye: Kolektif – Hareketliliğin Doğası: Antikçağdan Günümüze İnsanlar, Fikirler ve Nesnelerin Dolaşımı, editör: Emine Bilgiç Kavak, Hatice Demir ve Esen Kaya, Alfa Yayınları, inceleme, 352 sayfa, 2023

Michael W. Dols – Mecnun (2023)

Ortaçağ İslam toplumunda delilik ve deliye dair inançlar, akıl hastalığı veya sakatlığı olan kişilere yönelik tutumlar üzerine muhteşem bir çalışma.

Michael Dols, tarihten edebiyata ve sanata çok çeşitli kaynakları kullanarak Hristiyan ve Müslüman tıbbi inanç ve uygulamaları arasındaki bağlantıları gösteriyor, ayrıca mucize yaratma gibi bazı Hristiyan inançlarının İslami uygulamalar üzerindeki etkisinin izini sürüyor.

Akıl hastalığı algıları çerçevesinde Ortaçağ İslam’ında romantik aptal, bilge aptal ve kutsal aptal kavramlarını analiz etmede yeni bir çığır açıyor.

Kitap, o toplumlarda delinin bir parya, dışlanmış veya günah keçisi olarak görülmediğini göstermesiyle ayrıca dikkat çekiyor.

Dols’un son halini hasta yatağındayken verdiği ‘Mecnun: Ortaçağ İslam Toplumunda Deli’ tam bir armağan: Galenos ve İbn Sînâ’dan, Fuzuli ve Nizâmî’den, Serâbiyûn ve Neysâbûrî’den, Cüneyd-i Bağdâdî ve Hallâc-ı Mansûr’dan, Deylemli Yuhanna ve Andreas-Markos-Simeon’dan, aziz ve ermişten, ukalâu’l-mecânîn ve daha nicelerinden koparılıp getirilen bir karanfil; sayısız tarihî, tıbbî ve edebî kaynağa sahip, eşi benzeri olmayan akademik bir çalışma.

  • Künye: Michael W. Dols – Mecnun: Ortaçağ İslam Toplumunda Deli, çeviren: Didem Gamze Dinç, Alfa Yayınları, tarih, 664 sayfa, 2023

Peter Gay – Weimar Kültürü (2023)

Kısa, ateşli ve harika bir hayatı olmuş Weimar Cumhuriyeti üzerine çok önemli bir çalışma.

Birinci Dünya Savaşı ve akabinde Versay Antlaşması Alman toplumunu derin bir buhrana sürüklemişti.

Weimar kültürü, bu buhranın içerisinden filizlendi ve kısa ömürlü ama kendine özgü demokratik bir deneyime sahne oldu.

Weimar demokrasisinin ayırt ediciliğinin kanıtı olarak Weimar Anayasası çalışmalara epey konu olmuştur ancak Weimar’ın sınırlarını aşıp 20. yüzyılda sanatta, edebiyatta, müzikte Batı kültürünün pek çok veçhesine etki etmiş “Weimar kültürü” dendiğinde ne anlayabiliriz?

Peter Gay’in ‘Weimar Kültürü’ kitabı, bir sanatsal arayışa ve uyanışa eşlik eden bu kültürün canlı ve akıcı bir anlatımını sunarak Weimar deneyiminin saklı hazinesini okurlarına teslim ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Birkaç ay içinde Adolf Hitler Almanya Şansölyesi oldu ve Weimar ahalisi yanına Weimar ruhunu da alarak dört bir yana dağıldı: Kimi kendi içine, Ezop diline çekildi, kimileri soykırım kamplarında ölüme gitti… Ancak kimisi de Weimar ruhunu hayatın içine, müthiş kariyerler yaparak iz bıraktıkları laboratuvarlara, hastanelere, gazeteciliğe, tiyatrolara, üniversitelere taşıdı ve bu ruh gerçek yurduna orada kavuştu, sürgünde.”

  • Künye: Peter Gay – Weimar Kültürü, çeviren: Eren Buğlalılar, İletişim Yayınları, tarih, 246 sayfa, 2023

Camilla Townsend – Aztekler: Yağmalanan İmparatorluk (2023)

Aztekler ve Nahualar, Batı tarafından vahşi bir şiddete uğradı, acımasızca yağmalandı.

Camilla Townsend, bol ödüllü bu çalışmasında, Yeni Dünya halklarını yüzlerce yıllık kolonyal karikatürden kurtararak bu insanların tarihini ilk defa, yerli halkın kendisi tarafından yazılmış metinlerin bütün zenginliğinden beslenerek sunuyor.

Kasım 1519’da Hernando Cortés, Aztek İmparatorluğu’nun başkentine uzanan, gölün üzerinden yükseltilmiş yol boyunca yürüyerek Aztek Kralı Moctezuma ile yüz yüze geldi.

Bu hikâye ve bundan sonra yaşananlar defalarca kez hep aynı şekilde, sadece İspanyolların sunduğu anlatıya bağlı kalınarak anlatılmıştır.

Yeni keşfedilmiş milyonlarca üyesi bulunan bu halkın ne büyük bir vahşilik ve ilkellik içerisinde yaşadığı ve yeni kıtaya ayak basan İspanyolların “beyaz adamın yükünü” sırtlanarak buradakilere uygarlık getirdiği söylenir.

  • Peki ama gerçekten bu anlatı doğru muydu?
  • Aztekler İspanyollarla karşılaştığında sefalet içinde miydi?
  • Teknolojiyi, bilimi, kültürü, refahı ve uygarlığı bu topraklara Avrupalılar mı getirmişti?
  • Yaşanması tercih edilmeyecek bir hayat mı sürüyorlardı?

‘Aztekler: Yağmalanan İmparatorluk’, Amerikan yerlilerinin tarihini, büyük titizlik ve orijinal tarihi verilerin sunduğu isabetle yeni baştan ele alıyor.

Yeni Dünya’nın insanlarının tarihini ilk defa, yerli halkın kendisi tarafından yazılmış metinlerin bütün zenginliğinden beslenerek sunuyor.

Townsend, yerli Meksikalıları egzotik ve kana susamış figürler olarak gören Avrupalı klişelerin yerine onların daha anlaşılabilir ve insani tasvirlerini ortaya koyuyor.

Bu çalışmada, fetih ne bir kıyamet anı ne de Meksikalıları var eden bir başlangıç hikâyesidir: “Mexica” halkı, Avrupalıların gelmesinden çok önce kendisine ait bir tarihe sahipti ve İspanyol kültürüne ve sömürgesine öyle kolayca teslim olmadı.

Aksine politik tabiiyetlerini yeniden düzenlediler, yeni yükümlülüklerine uyum sağladılar, yeni teknolojileri benimsediler ve hayatta kaldılar.

Azteklerin kendi yazdıklarından hareketle kaleme alınan bu ilgi çekici ve devrim niteliğindeki tarih, bir zamanlar altın günlerini yaşayan bir halkın fetih travmasıyla karşı karşıya kalmasına ve hayatta kalmanın yollarını bulmasına dair deneyimin izlerini sürüyor.

Yayınlanmasının ardından birçok ödüle layık görülen ‘Aztekler: Yağmalanan İmparatorluk’ derli toplu ve ayrıntılarla bezeli anlatımıyla tarih severlere son derece faydalı olacak bir kaynak.

  • Künye: Camilla Townsend – Aztekler: Yağmalanan İmparatorluk, çeviren: Caner Toğaç, Kronik Kitap, tarih, 400 sayfa, 2023

Shashi Tharoor – Utanç İmparatorluğu (2023)

İngiliz İmparatorluğu’nun “iyiliğin gücü” olduğu tezine acımasız eleştiriler getiren ve bu tezi alaşağı eden bir çalışma.

Shashi Tharoor, İngilizlerin Hindistan’da geçirdikleri iki yüzyılda yaptıkları korkunçlukları gözler önüne seriyor.

On sekizinci yüzyılda tek başına Hindistan’ın dünya ekonomisindeki payı Avrupa’nın tamamı kadar büyüktü.

Fakat iki asırlık İngiliz idaresinin ardından, 1947’ye gelindiğinde bu oran altı kat azaldı.

Sömürgecilik süresince İngiliz İmparatorluğu kendisine baş kaldıran kim varsa acımasızca bastırdı, silahsız protestocuları kurşuna dizdi, ırkçılığı kurumsallaştırdı ve milyonlarca insanın açlıktan ölmesine neden oldu.

İngiliz emperyalizmi kendisini aydın bir despot olarak tanıtıp idaresi altındakileri medenîleştirdiği iddiasında bulunsa da Tharoor, demiryollarından hukukun üstünlüğüne kadar bütün sözde sömürgecilik “hediyelerinin” yalnızca Britanya çıkarları için tasarlandığını ortaya koyarak aydınlanmacı despotizm mitini parçalıyor.

Eser, “İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” sorusunu merkeze alarak İngilizlerin yükselişi ile Hindistan’ın çöküşü arasındaki paralelliği her veçhesiyle ortaya koyuyor.

30 yıl boyunca Birleşmiş Milletler’de çalışmış ve Genel Sekreter Yardımcılığı da yapmış olan Tharoor, ‘Utanç İmparatorluğu’nda İngiliz sömürgeciliğini cesurca değerlendirip keskin bir dille eleştirerek, Britanya’nın Hindistan mirasının ne denli kirli olduğunu gözler önüne seriyor.

  • Künye: Shashi Tharoor – Utanç İmparatorluğu: İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?, çeviren: Yusuf Selman İnanç, Kronik Kitap, tarih, 304 sayfa, 2023

Charles White – İstanbul’da Üç Yıl (2023)

Charles White (1793-1861) Eton Koleji’nden 1805’te mezun olduktan sonra orduya katıldı.

1830-31 arasında Belçika kralının seçimi konusunda Britanya’yı temsil eden Lord Ponsoby’nin sekreterliğini yaptı.

Lord Ponsoby’nin 1832’de Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu elçiliğine atanması White’ın Osmanlı İmparatorluğu ve İstanbul’a ilgi duymasına neden oldu.

Ponsoby’nin elçiliğinin son yılı olan 1841’de İstanbul’a gelerek 1844’e kadar kentte kaldı.

‘Three Years in Constantinople; or, Domestic Manners of the Turks in 1844 -1845’, ‘İstanbul’da Üç Yıl; veya, Türklerin Örf ve Adetleri’ adlı kitabı bu uzun ikameti sırasında edindiği bilgi ve izlenimlerin ürünüdür.

Charles White üç ciltlik bu dev eserinin ilk cildinde pazarlar ve çarşılar, kayıklar ve kayıkçılar, balıklar, balık avcılığı ve balık pazarları, hastaneler, elçiliklere tanınan himaye hakkı, esnaf birlikleri, loncalar, vakıflar, selatin camileri, cami malları, kurukahveciler, manavlar, bahçeler ve bahçıvanlık, kandiller ve şenlikler gibi konuları işlerken halk arasında dolaşan söylenti ve efsaneleri aktarmayı da ihmal etmiyor.

White böyle bir eseri yazma ihtiyacını neden duyduğunu birçok Batılı seyyahın eserlerinden söz ederek şöyle aktarıyor: “… sözünü ettiğimiz bu yazarların çalışmaları Osmanlı payitahtındaki yaygın örf ve âdetlere pek az ışık tutmaktadır… Öte yandan modern seyahatname yazarlarının aktardıkları bilgilerin nerdeyse tümü ya romantizm sınırına dayanan bir üslupla ya da öylesine abartılı ve göz boyar biçimde anlatılmıştır ki, yabancıları aydınlatmaktan çok onları yanıltır. Dolayısıyla İstanbul’a gelen yabancıların çoğu, yerel âdetlerin nerelerden kaynaklandığı, anlamları ve tam olarak ne oldukları konusunda tam bir cehalet içindedir; kitaplardan ya da onlara yardımcı olanlardan doğru açıklamalar alamadıkları için de geldikleri gibi giderler, ama bir farkla; alelacele yaptıkları gözlemler ve edindikleri yanlış bilgilerden ötürü ve Türk halkının savunulması mümkün olmayan zaaflarıyla iyi nitelikleri arasında hiçbir ayırım yapmadıkları için çoğu kez farklı siyasal çıkarlar ve dini antipatilerin körüklediği geçmişten gelen önyargılara yeni yanlış anlamalar ekleyerek ayrılırlar.”

  • Künye: Charles White – İstanbul’da Üç Yıl, 1.Cilt: Türklerin Örf ve Âdetleri, 1841-1844, çeviren: Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, seyahatname, 248 sayfa, 2023