Peter Hopkirk – Büyük Oyun (2022)

Tüm 19. yüzyıl boyunca dünyanın iki büyük gücü, Britanya İmparatorluğu ile Çarlık Rusyası arasında Orta Asya’nın ıssız geçitlerinde, çöllerinde, doruklarından kar ve buz hiç eksik olmayan yüksek dağlarında gizli bir savaş sürmüştü.

Dev Asya kıtasındaki nüfuz alanlarını genişletmek ve ellerindekileri korumak amacıyla hareket eden iki imparatorluktan Rusya, bir yandan Kafkasya ve Orta Asya’daki topraklarını genişletirken, diğer yandan da Britanya İmparatorluğu’nun en büyük sömürgesi olan, “alt-kıta” Hindistan’a giden yollara ve geçitlere hâkim olma yarışında adım adım ilerlemeye çalışıyordu.

Britanya ise Afganistan, Özbekistan, İran ve Kafkasya gibi pek çok coğrafyada Rusya’yı stratejik olarak “çevrelemeye” gayret ediyor; bölge, yerel hanların kalelerine varıncaya dek, iki tarafın temsilcileri arasında amansız bir mücadeleye sahne oluyordu.

Bu gizli savaşın aktörleri tarafından söz konusu mücadeleye konan “Büyük Oyun” adı, ünlü yazar Rudyard Kipling tarafından ‘Kim’ adlı romanında ölümsüzleştirilmişti.

Peter Hopkirk’ün artık klasikleşmiş kitabı ‘Büyük Oyun: Orta Asya’da Gizli Savaş’, bu mücadeleyi Britanya ve Rusya tarafındaki genç subayların ve görevlilerin soluk kesici maceraları üzerinden anlatıyor: Kılık değiştirip derviş veya at tüccarı kılığına girenler, gizli geçitlerin haritasını çıkarmak için hayatlarını tehlikeye atanlar, astığı astık güçlü hanların karşısında pazarlık masasına oturanlar…

  • Künye: Peter Hopkirk – Büyük Oyun: Orta Asya’da Gizli Savaş, çeviren: Renan Akman, İş Kültür Yayınları, tarih, 632 sayfa, 2022

David A. Bell – Napoléon ve İlk Topyekûn Savaşın Hikayesi (2022)

Yirminci yüzyıl genellikle “Topyekûn Savaş Çağı” olarak görülür.

Fakat David Bell’in bu çığır açıcı kitabında da ifade ettiği gibi, topyekûn savaş mefhumunun ortaya çıkışı çok daha eski bir devirde; misket tüfeklerinin, topların ve yelkenli gemilerin damgasını vurduğu Napoléon döneminde aranmalıdır.

Bell’in kapsamlı ve kuvvetli anlatısı bizi, Batı Fransa’nın kanla sulanan tarlalarında yürütülen “imha” muharebelerinden neredeyse yıkılmaya yüz tutan İspanyol şehirlerinde gerçekleşen korkunç sokak çatışmalarına ve sadece bir gün içerisinde binlerce insanın can verdiği Orta Avrupa muharebe meydanlarına götürüyor.

Bell’e göre savaş kavramına ilişkin modern görüşlerimizin doğuşu da bu devre tekabül ediyor.

On sekizinci yüzyılın Avrupalı aydınları, savaşın uygar dünyayı terk etmeye başladığını düşünüyordu.

Bu yüzden Fransız İhtilâli sırasında patlak veren büyük çaplı muharebeleri; ebedi barışın hüküm sürdüğü çağı başlatacak “son savaşın” ve insanlığı günahlarından arındıracak yıkımın son çırpınışı olarak görme hülyasına kapıldılar.

Bu araştırmasının da göstereceği üzere böylesi görkemli bir amaca hizmet edecek savaşın, dizginlenemeyen ve merhametsizliği şiar edinen kıyametvari bir mücadeleye evirilmesi kaçınılmazdı.

O zamandan beri Batı dünyasında ebedî barış rüyası ve topyekûn savaş kâbusu iç içe girdi ve günümüze değin bu hüviyetini koruyarak geldi.

Nihayetinde Soğuk Savaş’ın akabinde “tarihi sona erdirme” umutlarının, yerini kısa süre içinde topyekûn katliam korkularına bıraktığı görüldü.

Bir tarihçinin keskin vukufiyeti ve bir gazetecinin detaycılık hususundaki ustalığını kendinde birleştiren Bell, ‘Napoléon ve İlk Topyekûn Savaşın Hikâyesi: Modern Savaş Sanatının Doğuşu’nda, Napoléon devri ile günümüz arasındaki benzerlikleri mahirane bir biçimde gün yüzüne çıkarıyor.

  • Künye: David A. Bell – Napoléon ve İlk Topyekûn Savaşın Hikayesi: Modern Savaş Sanatının Doğuşu, çeviren: Burak Yazıcı, Selenge Yayınları, tarih, 488 sayfa, 2022

Brigitte Studer – Dünya Devriminin Gezginleri (2022)

Kimi insanlar, niçin hayatlarını kaybetme veya tutuklanma ve işkence görme tehlikesini göze alarak uluslararası profesyonel devrimci olmayı seçtiler?

Brigitte Studer, Moskova tarafından görevlendirilerek veya finanse edilerek, toplumsal ve siyasi koşulları devrimcileştirmeyi umdukları yerlere siyasi görevle gönderilen profesyonel devrimcilerin çalışma koşullarını ve mesleki ve özel gündelik hayatlarını sorguluyor.

‘Dünya Devriminin Gezginleri’, bir yandan, Komünist Enternasyonal’in (Komintern) belli başlı “harekâtlarının” hikâyesini anlatıyor: Bakü ve Taşkent üzerinden devrimi Doğu’ya taşıma girişimi; uzun süren Çin devrimi girişimi; İspanya iç savaşı…

Bu süreçte, Komintern’in anti- emperyalist “görevinin” nasıl serpildiğini de gösteriyor.

Kitabın bir başka kesitinde, Komintern’in ördüğü ulus-aşırı ağların ve bu ağ örgüsü içinde Avrupa’da düğüm noktası işlevi gören metropollerdeki deneyimlerin hikâyesi yer alıyor.

Kitap bu hikâyelerin içinden, Komintern görevlilerinin hayat tarzına, profillerine ve bu arada o zamanlar bir “mesele” olmayan toplumsal cinsiyet ayrımlarına eğiliyor.

Arka planda, uluslararası komünist hareketin ufkunu karartan bürokratikleşme ve dogmatikleşme eğiliminin pekişmesini izliyoruz.

Studer, sürekli illegal koşullarda, “toplanmış bavullarla” yaşayan bir kuşağın portreleriyle, bir tür Komintern etnografisi ortaya koyuyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu Komintern ajanları, siyasi adanmışlığın, hem kendi hayatını ortaya koymak bakımından hem de amaçların araçları haklı kıldığı anlayışı bakımından ne kadar ileri gidebileceğini gösterirler. Yeni siyasi pratikleri dünya çapında dolaşıma soktular ve yerelde kapıyı açanların varlığı sayesinde sürekli farklı siyasi ortamlara ve âlemlere nüfuz ettiler. Kendilerini mekânın ve zamanın üzerindeki bir adalet fikrinin aracıları olarak görüyorlardı. Lakin bu fikir ve kendi seçtikleri bu misyon, gitgide bir partinin ve bir devletin çıkarlarıyla, Stalin’in Sovyetler Birliği’yle bütünleşti. Burada portreleri çizilenlerin bu gelişmeye gösterdiği tepkiler farklıydı… gerçi hadiselerin ırmağında sürüklendiler ama farklı rotalar izlediler – kimisi akıntıyla beraber, kimisi akıntıya karşı.”

  • Künye: Brigitte Studer – Dünya Devriminin Gezginleri: Komünist Enternasyonal’in Bir Global Tarihi, çeviren: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, tarih, 448 sayfa, 2022

Lucius Annaeus Florus – Kısa Roma Tarihi (2022)

Florus’un bu eseri Romulus’tan İmparator Augustus’a kadar olan Roma Tarihi’nin bir özeti (epitomae) olup, Titus Livius’un Ab Urbe Condita adlı kitabı temelinde Roma İmparatorluğu’nun kabaca ilk yedi yüz yılındaki tüm savaşların ve iç çatışmaların kısa anlatımlarını içeriyor.

Edebi yönü ağır basan eser, özellikle Ortaçağ ve Yeniçağ’da önemli bir başvuru kaynağı oldu.

Kitap, MS 2. yüzyılda yazıldı.

Eser iki ana bölümden oluşuyor.

Birinci kitap diye de tabir edilen ilk ana bölüm efsanevi kuruluş yılı MÖ 753’ten, Romulus ve Yedi Krallar Devri ile başlar ve Parthlarla yapılan ilk savaşlara kadar uzanır; can alıcı bir genel tekrarla sona erer.

İkinci kitap yani ikinci ana bölüm ise Gracchus Kardeşler ve plebs ayaklanmalarından itibaren başlar ve Octavianus’a “Augustus” unvanı verilen ve böylece Principatus dönemine girilen MÖ 27 tarihine kadar sürer.

Eserin kapsadığı tarihî olaylar içinde bilhassa Kartaca savaşları, Anadolu’ya yapılan askerî seferler, İç savaşlar ve Triumvirlik yönetiminde yaşanan ciddi şahsi kavgalar yazarın tuttuğu ışık ve heyecanlı üslubuyla ilgi çekici.

Son derece yerinde ve zihin açıcı bilgiler içeren saptamalarıyla bu eser, sadece bir kısa Roma tarihi değil, aynı zamanda askerlik, siyaset, coğrafya ve etnografyayla ilgili özlü, ana fikir niteliğinde değerlendirmeleriyle klasik bir eser özelliğini taşımaktadır.

  • Künye: Lucius Annaeus Florus – Kısa Roma Tarihi, çeviren: Levent Keskin, Doğu Batı Yayınları, tarih, 216 sayfa, 2022

Laurie Manchester – Kutsal Babalar Seküler Oğullar (2022)

Bu kitap, geleneğin körüklediği bir kültür devrimini konu ediniyor.

Papazların çocukları olan Popoviçler, kast sistemine benzeyen ruhban zümresinden saparak 19. yüzyıl Rusyası’nda neredeyse her mesleğe ve siyasi harekete dâhil oldular.

Kimliklerini Batı’dan mülhem fikirlerle medeni veya kültürlü olmak üzerine inşa eden akranlarının aksine Popoviçler, meşruiyetlerinin kaynağını “Rusluk”larında ve ahlâklarında görürler.

Popoviçlerin amacı, kolektif iyiye hizmet ederek şahsi menfaatlere, kapitalist teşebbüslere ve nihayet aristokrasiye karşı durarak milleti kurtarmaktır.

Uzlaşmadan uzak bu topluluğun inancı, Rusya’nın kurtarılmasından başka bir şey değildi.

İçinde bulundukları durum ve parçası oldukları hareket, 1917 Ekim Devrimi’nin de yolunu açan son derece önemli bir kültürel gelişmeydi.

‘Kutsal Babalar Seküler Oğullar’, Ortodoks din adamlarının Rus toplumuna katkılarını ele alan ilk çalışma.

Laurie Manchester, iki yüzün üzerinde papaz çocuğunun otobiyografileri de dâhil olmak üzere, daha önce hiç kullanılmamış çok sayıda arşiv ve kaynak kullanarak, söz konusu papaz çocukluklarının eğitimlerinin ve yetişkinlik dönemlerinin bileşik bir biyografisini yekpareleştiriyor.

Oldukça özgün bir üslupla papaz çocuklarının siyasi, profesyonel ve şahsi hayatlarını yapılandırmak için rahip aile imajını nasıl kullandıklarını araştırıyor.

Manchester’ın çalışması din, özel hayat ve hafıza tarihlerine, dahası sekülerleşme, modernite ve devrim üzerine tartışmalara katkıda bulunurken, son derece önemli fakat az bilinen Rus eğitim ve kültür dünyasına da ışık tutuyor.

  • Künye: Laurie Manchester – Kutsal Babalar Seküler Oğullar: Devrim Rusyası’nda Ruhbaniyet, Entelijansiya ve Modern Benlik, çeviren: Fatih Santur, Runik Kitap, inceleme, 387 sayfa, 2022

John Keane – Kısa Demokrasi Tarihi (2022)

Bu kitabı, özellikle de demokrasinin geleceği hakkındaki kötümser olanlar okumalı.

John Keane, Suriye ve Mezopotamya’da ortaya çıkışından Fransa ve Amerika’da devrimci ruhu körüklemede üstlendiği role ve günümüzün gözetim demokrasisine, demokrasinin evrimini inceliyor.

Bugün gezegenimizin geleceğiyle ilgili ciddi belirsizliklerle karşı karşıyayız. Böyle bir dönemde demokrasinin potansiyeli her zamankinden daha fazla önem taşıyor.

Suriye ve Mezopotamya’da ortaya çıkışından Fransa ve Amerika’da devrimci ruhu körüklemede üstlendiği role kadar demokrasi, kimin güç ve ayrıcalığa sahip olacağına ve neden yararlanacağına karar vermenin geleneksel yöntemlerini yıktı.

Çünkü demokrasi insanları radikal bir şey yapmaya itti: Eşitler olarak bir araya gelmek ve kendi hayatlarını ve geleceklerini belirlemek.

Keane demokrasinin en eski meclis demokrasilerinden Avrupa tarzı seçim demokrasisine ve günümüzde hâkim duruma gelmiş olan gözetim demokrasisine doğru geçirdiği evrimi inceliyor.

Bugün hükûmetler seçmenlere sadece seçim günü değil her gün yoğun bir kamu denetimiyle cevap verirken bir yandan da bu karmaşık ve canlı demokrasinin yenilmez olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız.

  • Künye: John Keane – Kısa Demokrasi Tarihi, çeviren: Ali Nalbant, Say Yayınları, tarih, 208 sayfa, 2022

Lewis Henry Morgan – Eski Toplum (2022)

‘Eski Toplum’, Darwin’in kitaplarında gönderme yaptığı Marx ve Engels’i etkilemiş, ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ için esin kaynağı olmuş ufuk açıcı bir çalışmadır.

İnsanlığın tüm serüvenini ve yaşayış biçimlerini kullandıkları aletlerle, ürettikleri kurumlarla, mülkiyet ilişkileriyle, oluşturdukları klan, aile, kabile gibi çeşitli topluluklarla ve daha pek çok parametreyle açıklamaya çalışır.

Evrime ilginin bu hem Marksist hem de Marksist olmayan biçimlerde yeniden canlanması Morgan’a ilginin canlanmasına da yol açtı.

Morgan 1851-1877 yılları arasında Kızılderililerin arasında yaşamış, yaptığı gözlemleri ve araştırmaları kitaplarına konu etmiş ve antropolojinin simge adlarından biri haline geldi.

Morgan, Kızılderililer arasında geçirdiği otuz yıllık deneyimi neticesinde insanlığın yabanıllık, barbarlık ve uygarlık aşamalarından geçtiğini öne sürer ve bu savını sadece Amerika yerlileri ile sınırlamayarak, dünya üzerindeki tüm ilk toplumlarda da aynı aşamaların yaşandığını örnekler.

Morgan’a göre insanlık köken olarak tek ve birdir; ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda, aynı yollardan geçmiş; aynı süreçleri tamamlayarak uygarlığın/gelişmenin benzer aşamalarına varmıştır.

Kitaptan bir alıntı:

“Birbirini izleyen çağların toplamı olan bu geçmişin insanlık tarafından nasıl geçirildiğini, eğer mümkünse, öğrenmek hem doğal hem de doğru bir istektir; vahşiler ağır, neredeyse fark edilmez adımlarla ilerleyerek daha yüksek olan barbarlık konumuna nasıl ulaştı; aynı aşamalı ilerlemeyle barbarlar nasıl sonunda uygarlığa ulaştı ve neden diğer kabileler ve uluslar ilerleme yarışında –bazıları uygarlıkta, bazıları barbarlıkta ve diğerleri vahşilikte– geri kaldı. Bu soruların sonunda yanıtlanacağını umarak çok ileri gitmiş olmayız.”

  • Künye: Lewis Henry Morgan – Eski Toplum, çeviren: Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, tarih, 608 sayfa, 2022

Sarah Maza – Tarihi Düşünmek (2022)

Tarihçiler tarihin ne olduğu sorusuna zaman içinde birbirinden farklı yanıtlar vermişlerse de geçmişin geçmişte kalmayı reddedip karşımıza her seferinde yeni bir yüzle çıktığı, hatta geleceğin şekillenmesinde söz sahibi olduğu konusunda büyük ölçüde hemfikirdir.

Bu kitap tarihin bu anlamda ne denli geniş bir çalışma alanı olduğunu bize hatırlatırken, bir yandan da disiplini şekillendiren ve alanın doğasından ileri gelen gerilimlerin ve düzenli tartışmaların canlı bir manzarasını sunuyor.

Geçtiğimiz on yıllar içinde tarihçilerin yeni aktörlere, yeni mekânlara ve yeni nesnelere yönelmesiyle birlikte tarih disiplininin nasıl değiştiğini ve tarihyazımının gelenekleri ile yenilikleri arasındaki gerilimi çarpıcı örnekler üzerinden ele alıyor.

Akademik, kamusal, popüler ve diğer başlıca tarihyazımı türleri arasındaki farklar ve örtüşmeler ile tarihçinin kaynaklarının erişilmesi zor, zaman zaman da sorunlu doğası hakkında sorular soruyor.

Geçmişe dönük bir disiplin olarak tarihin kendi geleceğine nasıl baktığını, alana ilgi duyan herkesin kolaylıkla anlayabileceği sade bir dille gözler önüne seriyor.

  • Künye: Sarah Maza – Tarihi Düşünmek: Geçmişin Değişen Eşkali, çeviren: Çağdaş Sümer, Fol Kitap, tarih, 344 sayfa, 2022

Devin Singh – Kutsal Ekonomi (2022)

Bu kitap, erken dönem ekonomik fikirlerin Hıristiyan düşüncesini ve toplumunu nasıl yapılandırdığını göstererek paranın Batı’da neden böylesi büyük bir güce sahip olduğuna dair önemli ipuçları veriyor.

Eser boyunca yazar, paranın gücünün teolojik kaynaklarını inceleyerek, erken dönem Hıristiyan düşünürlerinin yeni teolojik argümanlarının temeli olarak Roma İmparatorluğu’ndan eski para ve ekonomik mübadele kavramlarını nasıl ödünç aldıklarını gösteriyor.

Paranın kilise kurumuyla uzun süredir devam eden bağlantısının, yüzyıllar boyunca paranın giderek artan önemine katkıda bulunduğunu ve bu yolda büyük halk kitlelerini yöneten çeşitli siyaset biçimlerini haklılaştırdığını savunan yazar, neden hiçbir şeyin paradan ve fiyat mekanizmasından bağımsız olarak görülüp değerlendirilemediği bir dünyada yaşadığımıza dair son derece çarpıcı analizler sunuyor.

  • Künye: Devin Singh – Kutsal Ekonomi: Batı’da Paranın Teolojik Gücü, çeviren: Kübra Aksoy, Albaraka Yayınları, iktisat, 339 sayfa, 2022

Antony Beevor – İspanya İç Savaşı (2022)

1936 ile 1939 yılları arasında süren İspanya İç Savaşı, bölgesel bağımsızlığa karşı merkeziyetçi devletçilik ve bireyin özgürlüğüne karşı otoriterlik ekseninde modern dönemin en yoğun çatışmalarından biridir.

Çatışmaya katılan yabancı ülkelerle birlikte bu savaş II. Dünya Savaşı’na giden yolun taşlarını döşeyen bir test sahası da oldu.

Seçkin tarihçi Antony Beevor’ın bu kritik savaşı konu alan çalışması, 2005’te İspanya’nın önde gelen gazetelerinden La Vanguardia tarafından yılın en önemli inceleme kitabı ödülünü aldı.

  • Künye: Antony Beevor – İspanya İç Savaşı 1936-1939, çeviren: Onur İşci, Alfa Yayınları, tarih, 680 sayfa, 2022