Edward Frederick Knight – Türkiye’nin Uyanışı (2024)

“Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik!”

1908 yılında, on yıllar süren ve şiddeti giderek artan, devleti de toplumsal yapıyı da kemirip bitiren istibdat rejimi, yerini meşrutiyete bırakmıştı; mutlak hâkim bir padişah ise bir meclis ve bir anayasa ile yetkilerinin kısıtlanmasını kabul etmiş gibi görünmekteydi.

Ancak bu yıllar boyunca yalnızca düşünceleri değil, hemen her türden talepleri kısıtlanmış, yürütülen denge siyaseti nedeniyle kendi etnik, dinsel ya da siyasal kimliklerine radikal düzeylerde bağlanmak zorunda bırakılmış olan halk arasındaki huzursuzluk bitmemişti.

Dünyanın siyaseten ve ekonomik olarak geçirdiği dönüşümün hem bir izdüşümünü yaşamanın kaçınılmaz olması hem de biriken tüm yıpranmışlığıyla devlet sisteminin, modern bir devletin sahip olması gereken olanak ve insan kaynağından uzak olması nedeniyle, istibdat rejiminin yıkılışını hazırladığı ülkenin bütünlüğünü koruması mümkün olmamış, takip eden 15 senede nüfusu iç kavgalar ve savaşlar nedeniyle kırılan Osmanlı İmparatorluğu, siyasi mirasını cumhuriyete, toprak mirasını ise birçok küçük ülkeye bırakarak tarihteki yerini almıştır.

Knight’ın bu çalışması, Osmanlı’nın bu son dönemine ilişkin yetkin değerlendirmeler içerirken, aynı zamanda Batılıların ikiyüzlü, aldatıcı ve değişken politikalarının perde arkasını gözler önüne seriyor.

Knight, özgürlüğün olmadığı bir ülkede, refahın, sağlığın ve huzurun da olamayacağını söyleyen bu çalışmasıyla bir asır öncesinden güncel tartışmalarımıza ışık tutuyor.

  • Künye: Edward Frederick Knight – Türkiye’nin Uyanışı: 1908 Devrimi, çeviren: Zuhal İnal Baycılı, Kanon Kitap, tarih, 288 sayfa, 2024

Jacques Rancière – Sanatın Yolculukları (2024)

Jacques Rancière’in sanat üzerine yazılarını bir araya getiren bu koleksiyonun merkezinde modern sanatın kurucu paradoksu yer alıyor.

Düşünür burada, Hegel ve Kant’a da uzanarak modern, çağdaş sanatın doğuşuna ve evrimine derinlemesine bakıyor.

Sanat özerk bir deneyim alanı olarak kurulup müzelere veya konser salonlarına yerleştiği zaman, kendi dışına çıkma, yani sanattan başka bir şey olma zorunluluğunu da hissetmeye başladı.

Müzik, müzisyenlerin icra ettiği sanattan fazlası, ruhun dili olduğu iddiasında bulundu.

Mimarlık binalar inşa etmek yerine yeni bir dünya kurmak istedi, bunun için göklere uçtu.

Modern ve devrimci sanatçılar tablo yapmayı bırakıp “yeni hayat”ın biçimlerini üretmeye karar verdiler.

Çağdaş sanatın performans ve yerleştirmeleri ise sanat ile siyaset arasındaki belirsiz alanda duruyor.

Bu yolculuklardan bazılarının izini süren Jacques Rancière, Kant ve Hegel gibi filozofların yoldaki kıvrımları, dönemeçleri anlamamızda bize yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Genç Marx’ın düşüncesi ile sanatın yolunun kesiştiği noktaya dikkat çekiyor özellikle.

“Biçimci” diye suçlanan Sovyet sanatçılarının nasıl devrimi resmetmek yerine bizzat devrim olan bir sanat yaratmak istediklerini anlatıyor.

  • Künye: Jacques Rancière – Sanatın Yolculukları, çeviren: Zehra Cunillera, Metis Yayınları, felsefe, 160 sayfa, 2024

Arif Dirlik – Küresel Modernite (2024)

Küreselleşme, kapitalizm ve modern Asya çalışmalarının önde gelen otoritelerinden Arif Dirlik, yakın geçmişe dair kavramsal, teorik ve aktüel birçok tartışmayı olağanüstü bir yetkinlikle harmanlayarak okurlarına doksanların başından bu yana giderek şiddetlenen küresel kapitalizmin ve Batı modernitesinin nihai evresi olarak “küresel modernite”nin eleştirel bir panoramasını sunuyor.

Küresel ekonomik, kültürel ve siyasal ağlar yaratmaları bakımından sömürge imparatorluklarının mirasından yirminci yüzyıldaki Amerikan hegemonyasına, on dokuzuncu yüzyılın klasik liberalizmden günümüzün neoliberal ittifaklarına, kapitalist Batı Bloku’na karşı Çin, Üçüncü Dünya ve Küresel Güney alternatiflerinin çabalarından güç ilişkilerinde ulusal hükümetlerin yerini çok-uluslu şirketlerin almaya başlamasına dek pek çok konuda kışkırtıcı bir değerlendirme yapan Dirlik, çağdaş insanlık durumunu gözler önüne seriyor.

  • Künye: Arif Dirlik – Küresel Modernite: Küresel Kapitalizm Çağında Modernite, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Akademim Yayıncılık, siyaset, 192 sayfa, 2024

Steven Mithen – Susuzluk (2024)

Gezegenimiz küresel bir su kriziyle karşı karşıya.

Biliminsanları, tatlı su kaynaklarındaki tükenişin 2050’de dünya nüfusunun yüzde 75’ini etkiler hale geleceğini öngörüyor.

Sınır tanımayan bir kentleşme, doğanın tahrip edilmesi ve iklim değişikliği bu krizin başlıca körükleyicileri.

Steven Mithen, yaşadığımız su krizini Susuzluk’ta tarihsel bir perspektif sunarak ele alıyor.

Neolitik Devrim’den bu yana su, bir meta ve ekonomik güç kaynağı olarak görüldü.

Tarih birbirinden iddialı su yönetim projeleri ve hidrolik mühendisliği örnekleriyle doludur.

Mithen, okuru zamanlar arasında bir yolculuğa çıkarıyor: Tarımsal sulamadaki başarılarıyla uygarlık haline gelen Sümerlerden çölün ortasında bir vaha yaratan Nebatilere, sifonlu tuvaletin mucidi Minoslulardan Roma İmparatorluğu’nun hamamlarına, Konstantinopolis’in şehirler arası sukemerlerinden Çin’in su kanallarına dünyanın dört bir yanına uzanan ‘Susuzluk’, geçmişin deneyimlerini geleceğe yol göstermek üzere bir araya getiren kapsamlı bir kitap.

Steven Mithen arkeoloji profesörü, Reading Üniversitesi’nde rektör yardımcısı.

  • Künye: Steven Mithen – Susuzluk: Antik Dünyada Su ve İktidar, çeviren: Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2024

Roy F. Baumeister – İnsan Nasıl Kendisi Olur? (2024)

Benlik, hemen herkesin aşina olduğu ancak tanımlaması ve anlaması zor bir kavramdır.

Öncü araştırmacı, sosyal psikolog Roy F. Baumeister’ın imzasını taşıyan bu kitap, insan benliğinin panoramik bir görüntüsünü sağlamak için geniş bilgi birikimini sentezliyor.

İnsan benliğinin nasıl geliştiğini ve işlediğini, neden var olduğunu ve yaşam yolculuğunda hangi problemlerle karşılaştığını inceleyerek bu konulara yeni bir ışık tutuyor.

  • Kendini tanımanın faydaları nelerdir ve ne kadar ulaşılabilir?
  • Tek bir benliğimiz mi var, yoksa birden fazla mı?
  • Benlik ve toplumun ilişkisi nedir?

Baumeister, 28 kısa bölümden oluşan kitabında tüm bu karmaşık kavramları netlik ve içgörü ile açıklıyor.

Hem bireylerin hem de kültürlerin gelişmesini sağlamada benliğin oynadığı merkezi rolü ortaya koyuyor.

  • Künye: Roy F. Baumeister – İnsan Nasıl Kendisi Olur?, çeviren: Orhan Düz, Albaraka Yayınları, psikoloji, 576 sayfa, 2024

Marc David Baer – Koruyucu Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler (2024)

Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye’de Müslüman-Yahudi ilişkileri üzerine tarihsel analizler içeren kitap, erken modern ve modern kaynaklardan, tarihyazımından ve çeşitli literatürden yararlanarak, tarihi vakaların ve toplumsal algıların yanı sıra tarihçilerin ne tür bir haletiruhiye içinde, tarihi ne şekilde tasvir ettiğine odaklanıyor.

Yahudilerin Türklere dair modern anlatılarıyla Osmanlılara dair erken modern anlatılarının ne denli iç içe geçmiş olduğunun incelendiği kitapta asıl olarak Yahudilerin Osmanlılardan ve Türklerden gördükleri muameleye ilişkin tecrübelerini nasıl yazdıkları ve bu yazının zaman içindeki dönüşümü inceleniyor.

  • Künye: Marc David Baer – Koruyucu Sultanlar ve Hoşgörülü Türkler: Osmanlı Yahudi Tarihini Yazmak, Ermeni Soykırımı’nı İnkâr Etmek, çeviren: Nesi Altaras, Aras Yayıncılık, tarih, 400 sayfa, 2024

Cemal Bâli Akal – Sonsuzluğun Portresi (2024)

 

Bu kitap ne yalnızca Spinoza ne de yalnızca resim sanatı hakkındadır.

Ama ikisinin ortasında bir yerlerde bir gezgin-ozan uçarılığıyla dolaşarak, felsefenin resmini konuşturur ve resmin felsefesini çizer.

Spinoza bize fikirlerin dilsiz suretler değil, sonsuz bütünün tüketilemez gücünün ve bilgisinin aktif ifadeleri olduğunu söylemişti.

  • Peki ya resim sanatı nedir?
  • Onun sonsuzla bağı nereden yakalanabilir, öznesiz bir içkinlik düşüncesiyle yakınlığı nasıl kavranabilir?

Spinoza’nın soluduğu havanın renklerine, yani 17. yüzyıl Hollanda resmine odaklanarak Akal’ın peşine düştüğü sorular bunlardır.

Burada artık Yüce’nin, Güzel’in, Aşkın’ın bir hükmü kalmaz.

Dönemin Hollanda resminin vazgeçilmez teması olan gündelik yaşamın sıradanlığı türlü görünümleriyle, çocukların kafalarından ayıklanan bitlerle, ortalıkta dolaşan kedi ve köpeklerle, dikiş dikenlerle, uyuklayan nöbetçilerle, deşilen kadavralarla, sırıtan ayyaşlarla, diş ağrısından kıvrananlarla, üzüm satanlarla arzı endam eder.

Yazar, geçit törenlerinin tek sırasından bihaber bu tekillikler cümbüşüne yalnızca Rembrandt ve Vermeer’ı değil 17. yüzyıl Hollanda resminin kadın ressamlarını da, Spinoza portrelerinin Calvino ve Borges öykülerini hatırlatan serüvenini de, De Stijl okulundan romantiklere ve gerçeküstücülere uzanan türlü Spinozacı sanatçıyı da katarak anlatılmaya değer tek şeyi, yani yaşamı anlatır.

Akal’ın sözcükleriyle: Bu metin felsefe ve resim sanatı üzerine değil, bir şimşek anı kadar kısa bir süre içinde kalırken içimize çektiğimiz ve ne olduğunu sezmeye çalıştığımız hayata ve çoğunlukla onun hasmı olan Yasa’ya ilişkindir.

  • Künye: Cemal Bâli Akal – Sonsuzluğun Portresi: Spinoza ve 17. Yüzyıl Hollanda Resmi, Zoe Kitap, resim, 144 sayfa, 2024

Antony Loewenstein – Filistin Laboratuvarı (2024)

Bu kitabın apak fotoğrafı İsrail’in güneyindeki bir askeri üssü gösteriyor.

Geride görünen köy gerçek değil.

Köy baskını, ev araması ve sokak çatışması koşullarını simüle etmek için inşa edilmiş yapay bir köy.

Burada tatbikat yapan İsrail askerleri köye “mini Gazze”diyorlar.

Batı Şeria ve Gazze’nin işgali, “düşman” olarak tanımladığı Filistinlileri denetleme ve gözetleme teknolojileri konusunda İsrail devletine paha biçilmez bir deneyim kazandırdı.

İsrail devletinin askeri-endüstriyel kompleksi, işgal altındaki Filistin topraklarını yeni silahlar ve gözetleme teknolojileri için bir test sahası olarak kullanıyor; burada geliştirdiği silahları ve teknolojileri dünyanın dört bir yanındaki despot rejimlere ve demokrasilere satarak Filistin’in işgaline ses çıkarmamalarını sağlıyor, onları suç ortağı haline getiriyor.

Gazeteci Loewenstein belgeler, röportajlar ve sahadan raporlarla sürdürdüğü küresel bir soruşturmayla büyük ölçüde gizli olan bu dünyayı ortaya çıkarıyor, Filistin’in nasıl mükemmel bir laboratuvar haline getirildiğini derinlemesine inceliyor.

Filistin laboratuvarı, Jeff Bezos ve Cemal Kaşıkçı’nın telefonlarını hackleyen Pegasus yazılımından, binlerce Rohingyalıyı katleden Burma ordusuna satılan silahlara ve Avrupa Birliği tarafından Akdeniz’de boğulmaya terk edilen mültecileri izlemek için kullanılan insansız hava araçlarına kadar uzanan bir girişim.

İsrail’in dünyanın en acımasız çatışmalarından bazılarını körükleyen casusluk teknolojisi ve savunma donanımını geliştirmede nasıl lider haline geldiğini anlatıyor.

Diğerleri de İsrail’den öğreniyor.

  • Künye: Antony Loewenstein – Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?, çeviren: Özlem Özarpacı, Metis Yayınları, siyaset, 304 sayfa, 2024

Jane Bennett – Canlı Madde (2024)

Doğa, etik ve duygulanım üzerine çalışmalarıyla tanınan siyaset kuramcısı Jane Bennett, odağını insanların şeyleri deneyimlemesinden şeylerin kendisine yönelterek insan ve insan dışı bedenlerin arasında ve içerisindeki “yaşamsal maddeselliği” kuramlaştırırken bu bedenlere has güçlerin bir görünüp bir kaybolan kümeleşmelerinin etkisi olarak addettiği “eyleyicilik” doğrultusunda gelişebilecek bir siyaset teorisinin izini sürüyor.

Kök hücreler, omega-3 yağ asitleri, elektrik, metal ve çöp gibi şey ve maddeler Spinoza, Nietzsche, Thoreau, Darwin, Adorno ve Deleuze’den kavramlarla tartışılırken Batı felsefesinde maddenin canlılığı üzerine düşünmenin uzun tarihi sunuluyor.

Kant, Bergson ve embriyolog Hans Driesch’in maddenin yaşamsal gücüne bakış açılarını karşılaştıran Bennett, yaşamsal materyalizmde “yeşil materyalist” bir ekofelsefenin hatlarını çiziyor.

  • Künye: Jane Bennett – Canlı Madde: Şeylerin Politik Ekolojisi, çeviren: Başak Ağın, Akademim Yayıncılık, felsefe, 240 sayfa, 2024

Erich Neumann – Büyük Ana (2024)

Jung psikolojisinin temel kavramlarından olan arketip her bireyin bilinçdışında var olan evrensel, kolektif imge ve örüntülerdir.

Jung’un en ünlü öğrencilerinden Erich Neumann bu kitabında “Büyük Ana” arketipinin yapısını çok sayıda görsel temsilden yola çıkarak tarif etmeye çalışırken dinler tarihi, arkeoloji, etnoloji gibi alanlardan müthiş zengin bir malzemeyi yorumluyor.

‘Büyük Ana’ arketipi zaman ve mekânda var olan somut bir imge değil insan ruhsallığında faaliyet gösteren içsel bir imgedir.

Hem bireyde ve grupta hem de kadında ve erkekte yaşar.

Bu sebeple de Neumann’ın bu eserini bir arkeoloji, sanat tarihi veya mitoloji kitabı olarak düşünmemek gerekir.

Yazarın amacı ruhsallıkta temel bir yeri olan Dişil arketipinin insanlığın eserlerinde ve mitlerdeki simgesel dışavurumunu anlaşılır kılmak ve modern insan için de geçerli olan bilinçdışı sembolizminin bir tahlilini yapmak.

  • Künye: Erich Neumann – Büyük Ana: Dişilin İmge ve Simgeleri, çeviren: Zehra Aksu Yılmazer, İş Kültür Yayınları, psikoloji, 512 sayfa, 2024