George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak (2025)

‘Toplumun McDonaldlastırılması’ adlı kitabıyla bildiğimiz George Ritzer bu çalışmasında, kredi kartını yalnızca bir ödeme aracı olarak değil, küresel kapitalizmin toplumsal ve kültürel mantığını açığa çıkaran merkezi bir simge olarak ele alıyor. Kitap, Amerika’da tüketimle kurulan ilişkinin nasıl bir kimlik, statü, özgürlük ve aynı zamanda kölelik anlatısına dönüştüğünü inceliyor. Ritzer, refah ve bireysel tercih söyleminin arkasında işleyen borç mekanizmalarını görünür kılıyor ve tüketimin gündelik hayatı nasıl yapılandırdığını sorguluyor.

Kredi kartı, bu anlatıda hız, kolaylık ve sınırsız erişim vaadiyle sunuluyor; fakat aynı anda bireyi sürekli borçlu bir özneye dönüştürüyor. Ritzer, tüketimin finansallaşmasının bireysel özgürlüğü genişletmek yerine daralttığını, kimliğin giderek satın alma gücüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Kredi kartı kullanımı, haz ertelemesini ortadan kaldırarak bugünü geleceğin bedeli pahasına tüketmeye teşvik ediyor ve bu durum toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor.

‘Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi’ (‘Expressing America. A Critique of the Global Credit Card Society’), Ritzer’in McDonaldlaşma kavramıyla uyumlu biçimde, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim ilkelerinin finansal hayata nasıl sızdığını tartışıyor. Bankalar, şirketler ve algoritmalar, bireyin tüketim davranışlarını yönlendiriyor; risk sistematik biçimde bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece kredi kartı toplumu, rasyonel görünen ama yapısal olarak irrasyonel sonuçlar üreten bir düzen kuruyor.

‘Amerika’yı Anlatmak’, kredi kartı üzerinden Amerikan kültürünü çözümlemekle yetinmiyor, bu kültürün küresel ölçekte nasıl yayıldığını da analiz ediyor. Ritzer, Amerikanlaşan tüketim kalıplarının dünyanın farklı coğrafyalarında benzer borç rejimleri ürettiğini gösteriyor. Kitap, çağdaş kapitalizmi anlamak isteyenler için eleştirel ve sarsıcı bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi, çeviren: Çiğdem Harrison, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 336 sayfa, 2025

Paul Cooper – Uygarlıkların Çöküşü (2025)

Bu çalışma, insanlık tarihine yalnızca parlak yükselişler üzerinden değil, uygarlıkları dağıtan uzun çözülme süreçleri üzerinden bakıyor. Mezopotamya’dan Bizans’a, Maya’dan İnka’ya, Songhay’dan Rapa Nui’ye uzanan anlatı, büyük medeniyetlerin ihtişamını olduğu kadar kırılganlığını da görünür kılıyor. Paul Cooper, çöküşü ani felaketlerin sonucu olarak değil, yüzyıllara yayılan yapısal aşınmaların birikimi olarak ele alıyor ve okuru bu sessiz dağılmaları izlemeye davet ediyor.

Cooper, iklim değişimleri, çevresel tahribat, ekonomik eşitsizlikler, siyasal yozlaşma ve toplumsal gerilimlerin nasıl iç içe geçerek uygarlıkları zayıflattığını tarihsel örneklerle gösteriyor. Kuraklıkların tarımı çökerttiğini, merkezî iktidarın meşruiyet kaybının isyanları beslediğini, ticaret ağlarının kırılganlığının refahı hızla erittiğini anlatıyor. Bu süreçlerde uygarlıkların yalnızca dış tehditlerle değil, kendi iç çelişkileriyle de yüzleştiğini vurguluyor.

‘Uygarlıkların Çöküşü’ (‘Fall of Civilizations’), çöküşü mutlak bir yok oluş olarak değil, hafızası olan bir dönüşüm olarak ele alıyor. İnsanlar yaşamayı sürdürüyor, kültürel formlar iz bırakıyor ve sonraki toplumların temelini oluşturuyor. Bu bakış, tarihe ilerleme mitiyle değil, süreklilik ve kopuşların iç içe geçtiği bir perspektifle yaklaşmayı sağlıyor.

‘Uygarlıkların Çöküşü’, geçmişi romantize etmeden anlamaya çalışan ve bugünün dünyasına güçlü bir ayna tutan bir eser olarak öne çıkıyor. Kitap, çevresel krizler ve siyasal kırılganlıklar çağında tarihin neden hâlâ hayati olduğunu gösteriyor. Cooper’ın karşılaştırmalı yaklaşımı, uygarlık tartışmalarına kalıcı bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Paul Cooper – Uygarlıkların Çöküşü, çeviren: Nurdan Soysal, Say Yayınları, inceleme, 472 sayfa, 2025

Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim (2025)

Burçe Çelik bu kitabında, iletişim tarihinin Batı merkezli anlatısını eleştiriyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüz Türkiye’sine uzanan iki yüzyıllık bir süreci bütünlüklü biçimde ele alıyor. İletişimi yalnızca teknik araçların gelişimi olarak değil, iktidar, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkilerin kurucu bir unsuru olarak konumlandırıyor.

‘Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim’ (‘Communications in Turkey and Ottoman Empire’), telgrafın Osmanlı bürokrasisindeki merkezi rolünden başlayarak basın, posta, radyo, telekomünikasyon ve dijital iletişim ağlarına kadar uzanan bir hat izliyor. Bu hat boyunca iletişim altyapılarının devletleşme süreçleri, askerî denetim, ulus inşası ve kapitalist dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. İletişim ağlarının, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda yönetme biçimlerini ve toplumsal hiyerarşileri yeniden ürettiğini ortaya koyuyor.

Çelik, Osmanlı ve Türkiye deneyimini “gecikmiş modernlik” ya da basit bir taklit anlatısına indirgemiyor. Bunun yerine çoklu zamansallıklar, süreklilikler ve kopuşlar üzerinden bir okuma öneriyor. Kadınların, işçilerin, etnik azınlıkların ve çevre bölgelerin iletişimle kurduğu ilişkiler, merkezî devlet anlatısının dışına taşan bir perspektifle ele alınıyor.

Kitap, iletişimi tarafsız ve ilerlemeci bir teknoloji olarak değil, siyasal mücadelelerin, krizlerin ve toplumsal pazarlıkların alanı olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle çalışma, Osmanlı ve Türkiye bağlamının iletişim tarihi açısından neden kurucu bir önem taşıdığını gösteriyor ve alan için eleştirel bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim: Eleştirel Bir Tarih, çeviren: Aslı Önal, İletişim Yayınları, inceleme, 422 sayfa, 2025

Kolektif – Deleuze’den Sonra (2025)

Bu kitap 2025 Ocak’ta, tam da Gilles Deleuze’ün yüzüncü doğum gününde, Göçebe Düşünce Derneği tarafından düzenlenen “Deleuzecü Yüzyılda Deleuze’ün Yüzüncü Yılı” başlıklı sempozyumda sunulan konuşmaların bir araya getirilmesinden oluşuyor.

Kitap, bir düşünürü açıklamak ya da tamamlamak için değil, onunla birlikte düşünmeye devam etmek için yazılmış metinlerden oluşuyor. “Deleuze’den sonra” ifadesi, kronolojik bir sonu değil, kavramların yeni bağlamlarda yeniden çalıştırılmasını işaret ediyor. Deleuze’ün felsefesi burada kapalı bir sistem ya da korunması gereken bir miras olarak değil, hâlâ işleyen, rahatsız eden ve risk alan bir düşünme pratiği olarak ele alınıyor.

Çalışma, felsefeyi temsil eden bir üst anlatı olmaktan çıkarıp doğrudan üretim yapan yaratıcı bir güç olarak konumlandırıyor. Kavram yaratımı, içkinlik ve deneyim vurgusu bu yaklaşımın merkezinde duruyor. Kitap boyunca hâkim olan tutum, Deleuze’e sadakati bir bağlılık meselesi olarak değil, kavramlarla yüzleşmeyi göze alan bir düşünsel cesaret olarak ele alıyor.

Eğitimden politikaya, toplumsal bilinçdışından ekolojiye uzanan metinler barındıran kitap, Deleuzecü kavramları sabitlemeden yeniden dolaşıma sokuyor. Fark, tekrar ve varyasyon kavramları hem düşünsel hem de siyasal bir imkân olarak ele alınıyor. Metinler arasında tam bir uzlaşma yok; aksine verimli gerilimler ve yön değişimleri var.

Ortaya çıkan bütün, Deleuze’ü konu edinen kapalı bir yorumlar toplamı değil; felsefenin güncel sorunlara temas edebileceğini ve düşünmeyi konfor alanından çıkarabileceğini gösteren kolektif bir çaba olarak beliriyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Zeynep Gambetti, Hakan Yücefer, İlke Karadağ, Sercan Çalcı, Burcu Yalım, Emre Koyuncu, Erkin Şen, Emre Sünter, H. Deniz Özcan ve Corry Shores.

  • Künye: Kolektif – Deleuze’den Sonra: Farklar, Tekrarlar, Varyasyonlar, derleyen: İlke Karadağ, H. Deniz Özcan, Livera Yayınevi, felsefe, 331 sayfa, 2025

Ian Morris – Coğrafya Kaderdir (2025)

Ian Morris bu çalışmasında, Britanya’nın on bin yıla yayılan tarihini, coğrafyanın sunduğu imkânlar ile insanın bunları nasıl kullandığı arasındaki gerilim üzerinden anlatıyor. Ada olmanın sağladığı görece güvenlik, denizlere açıklık ve Avrupa ile kıta dışı dünyalar arasında kurulan doğal köprü, Britanya’nın erken dönemden itibaren dışa dönük bir toplumsal yapı geliştirmesini sağlıyor. Morris, bu fiziksel koşulların tek başına belirleyici olmadığını, coğrafyanın ancak teknolojik yenilikler ve örgütlenme biçimleriyle birleştiğinde tarihsel bir avantaja dönüştüğünü vurguluyor.

‘Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih)’ (‘Geography Is Destiny: Britain and the World: A 10.000-Year History’), tarımın adaya gelişiyle başlayan uzun süreci şehirleşme, devletleşme ve imparatorluk aşamalarına bağlayarak ilerliyor. Atlantik dünyasına açılım, köle ticareti ve deniz gücü, Britanya’nın küresel sistemde merkezî bir konum kazanmasını sağlıyor. Sanayi Devrimi ise coğrafi avantajları katlayarak Britanya’yı ekonomik ve askerî bir süper güce dönüştürüyor. Morris, bu yükselişi Batı’nın genel tarihsel ivmesiyle ilişkilendirirken, Britanya’nın bu süreçte kilit bir laboratuvar işlevi gördüğünü gösteriyor.

Ancak anlatı yalnızca yükselişle sınırlı kalmıyor. İki dünya savaşı, imparatorluğun çözülmesi ve küresel güç dengesinin Atlantik’ten Pasifik’e kayması, Britanya’nın tarihsel rolünü yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Morris’e göre asıl mesele Avrupa içi tartışmalar değil, Asya merkezli yeni dünya düzenine nasıl uyum sağlanacağı sorusu oluyor. Kitap, coğrafyanın kaderi çizdiğini ama bu kaderin her dönemde insan iradesiyle yeniden şekillendiğini savunarak, Britanya tarihini küresel tarih açısından neden önemli olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Ian Morris – Coğrafya Kaderdir: Britanya ve Dünya (10.000 Yıllık Bir Tarih), çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, tarih, 704 sayfa, 2025

Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında (2025)

Bu eser, Osmanlı ile Habsburg İmparatorluğu arasındaki sınır hattında, savaş ile barış arasına sıkışmış bir coğrafyada diplomasinin nasıl işlediğini içeriden bir bakışla anlatıyor. Büyük antlaşmaların soyut hükümlerinin, serhadde yaşayan aktörler için nasıl somut krizlere, pazarlıklara ve kırılgan dengelere dönüştüğünü gösteriyor. Diplomasi burada merkezî bir devlet aklının mekanik uygulaması değil; kişisel sezgiler, dil becerileri, karşılıklı güven ve sürekli müzakere gerektiren canlı bir pratik olarak ele alınıyor. Kitap, sınırın iki yakasında da silahların susmasının ancak kelimelerin dikkatle seçilmesiyle mümkün olduğunu hissettiriyor.

Anlatının odağında, Karlofça Antlaşması sonrasında ortaya çıkan belirsizlikler yer alıyor. Antlaşmanın maddeleri kâğıt üzerinde barışı tesis ediyor gibi görünse de, uygulama aşamasında sınır ihlalleri, yerel çatışmalar ve karşılıklı suçlamalar gerilimi sürekli diri tutuyor. Metin, 1707–1709 yılları arasında yaşanan krizlerin nasıl büyüdüğünü ve yeniden savaşa dönüşmeden nasıl yönetildiğini adım adım izliyor. Böylece diplomasi, yalnızca devletler arası bir ilişki değil, sınırdaki gündelik hayatın düzenlenme biçimi olarak beliriyor.

Eserin en çarpıcı yönlerinden biri, diplomasinin insanî yüzünü görünür kılması. Paşalar ile generaller arasındaki görüşmeler, resmî protokollerin ötesinde kişisel ilişkiler, tercümanlar ve arabulucular üzerinden ilerliyor. Diller arası geçişler, kültürel farklar ve karşı tarafın zihniyetini anlama çabası, müzakerelerin seyrini doğrudan etkiliyor. Bu anlatı, Osmanlı diplomasisinin yalnızca sert güçle değil, esneklik ve ikna kabiliyetiyle de şekillendiğini ortaya koyuyor.

Sonuçta kitap, sınır diplomasisini merkezî tarihin kenarında kalan tali bir alan olmaktan çıkarıyor. Büyük siyasetin nasıl yerelde sınandığını, barışın ne kadar kırılgan olduğunu ve devletler arası ilişkilerin çoğu zaman bireylerin omuzlarında taşındığını gösteriyor. Okur, bu metinle birlikte, antlaşmaların arkasındaki gerçek sürecin müzakere, sabır ve sürekli denge arayışı olduğunu görüyor.

  • Künye: Tımışvarlı Osman Ağa – Paşalar ve Generaller Arasında: Osmanlı-Habsburg Serhad Diplomasisi (1707-1709), hazırlayan: Abdulhadi Uysal, Dergah Yayınları, tarih, 288 sayfa, 2025

Kolektif – Lenin: Biyografi (2025)

Bu kitap, Vladimir İlyiç Lenin’i yalnızca bir devrimci lider olarak değil, Marksizmin tarihsel koşullar içinde nasıl dönüştüğünü somutlayan bir siyasal özne olarak ele alıyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Marksizm-Leninizm Enstitüsü tarafından hazırlanan bu kolektif çalışma, Lenin’in çocukluk yıllarından başlayarak düşünsel şekillenişini, politik mücadelelerini ve devrimci pratiğini tarihsel materyalizmin bütünlüğü içinde izliyor. Metin, Lenin’in kişisel yaşamını yüceltmekten çok, onu işçi sınıfı mücadelesinin zorunlu bir ürünü olarak konumlandırıyor.

‘Lenin: Biyografi’ (‘Lenin: Eine Biographie’), Lenin’in teorik üretimini, örgüt kurma pratiğiyle iç içe değerlendiriyor. Emperyalizm çözümlemeleri, öncü parti anlayışı ve devrim stratejisi, somut tarihsel koşullarla birlikte ele alınıyor. Kitabın önsözünde özellikle vurgulanan nokta, Lenin’in düşüncesinin donmuş bir doktrin değil, mücadele içinde gelişen bir yönelim olduğudur. Revizyonizme ve oportünizme karşı yürütülen ideolojik mücadele, kişisel bir polemik değil, devrimci sürekliliğin zorunlu bir parçası olarak sunuluyor.

Kitap, Ekim Devrimi’ni bir tarihsel kopuş kadar uzun soluklu bir hazırlığın sonucu olarak yorumluyor. Lenin’in liderliği, bireysel karizmadan çok kolektif örgütlenme ve disiplinli siyasal irade üzerinden açıklanıyor. Bu yönüyle eser, Leninizmin Marksizmin yeni bir aşaması olarak neden belirleyici olduğunu gösteriyor ve modern devrimci hareketlerin düşünsel temellerini anlamak için vazgeçilmez bir kaynak oluşturuyor.

  • Künye: P. N. Pospelov, V. Y. Yegrafov, V. Y. Sevin, L. F. İlyiçov, F. V. Kostantinov, A. P. Kossulnikov, S. A. Lyovina, G. D. Obiçkin, P. N. Fedoseyev – Lenin: Biyografi, çeviren: Gönül Özen Sezer, Yordam Kitap, biyografi, 608 sayfa, 2025

Orna Ophir – Şizofreni (2025)

Orna Ophir bu kitapta, şizofreniyi yalnızca klinik bir hastalık olarak değil, modern dünyanın akıl, normallik ve sınır fikrini sürekli yeniden kuran tarihsel bir eşik olarak ele alıyor. Şizofreni, Ophir’e göre, bireysel bir ruhsal bozulmadan çok daha fazlasını ifade ediyor; modernliğin korkularını, belirsizliklerini ve denetim arzusunu yoğunlaştıran bir ayna işlevi görüyor. Bu nedenle kitap, tanı koyma çabalarının ardındaki kültürel, siyasal ve kurumsal dinamikleri görünür kılıyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’ (‘Schizophrenia: An Unfinished History’), şizofreni kavramının 19. yüzyıl sonundan itibaren nasıl üretildiğini, genişletildiğini ve zamanla nasıl daraltıldığını izliyor. Psikanalizden biyolojik psikiyatriye, hastanelerin gündelik pratiklerinden bilimsel sınıflandırma rejimlerine uzanan bu süreçte, tanının hiçbir zaman nötr olmadığını gösteriyor. Ophir, her dönemin kendi korkularını ve beklentilerini şizofreni kavramına yüklediğini, böylece hastalığın hem bilimsel hem ideolojik bir nesneye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Kitap, sessiz bırakılmış hasta deneyimlerine özel bir dikkat gösteriyor. Kurumların diliyle bireyin yaşantısı arasındaki uçurumu açığa çıkarırken, damgalama, dışlama ve normalleştirme mekanizmalarının nasıl işlediğini tartışıyor. Şizofreni burada, aklın sınırlarını test eden rahatsız edici bir hatırlatma olarak beliriyor.

‘Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih’, psikiyatrinin tarihine eleştirel bir katkı sunarken, akıl sağlığı politikalarının toplumsal arka planını anlamak isteyen herkes için temel bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Orna Ophir – Şizofreni: Bitmemiş Bir Tarih, çeviren: Oya Gürbahçe, Fol Kitap, psikiyatri, 384 sayfa, 2025

Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı (2025)

Şenay Aydemir bu çalışmasında, AKP iktidarlarının kültür-sanat alanında yürüttüğü uzun soluklu dönüşümü bir “kültür savaşı” olarak ele alıyor ve bu savaşın hem yapısal çerçevesini hem de gündelik hayatta bıraktığı izleri görünür kılıyor. Kitap, muhafazakâr bir alternatif kültür vaadiyle yola çıkan siyasal hattın, zaman içinde “yerli ve milli” söylemi etrafında şekillenen, baskı ve denetimi merkezine alan bir kontrol rejimine nasıl evrildiğini ortaya koyuyor.

Aydemir, kültür-sanat alanının piyasalaşmasını ve izleyicinin bir yurttaştan çok müşteriye dönüştürülmesini, ideolojik yönlendirmeyle iç içe geçen bir süreç olarak inceliyor. Ekonomik gücün dağıtımı kadar krizlerin yarattığı kırılmaların da bu alanda nasıl inkâr, tasfiye ve imha mekanizmaları ürettiğini gösteriyor. Büyük anlatının yanında, TRT’den dizi sektörüne, tiyatrolardan film festivallerine, Yeşilçam’ın yeniden çözülüşünden kayyım politikalarının kültürel sonuçlarına uzanan çok sayıda somut örnekle bu dönüşümün “minyatür” sahnelerini kayda geçiriyor.

Sansürün açık yasaklardan ziyade giderek sivilleşmiş, normalleşmiş biçimlerde yerleştiği; otosansürün ise kültürel üretimin neredeyse refleksi haline geldiği bir iklimi tarif eden kitap, bugünün kültürel çoraklaşmasını tarihsel bir seyir defteri gibi önümüze seriyor. Böylece yalnızca olup biteni anlatmakla kalmıyor, kültür-sanat alanında yaşanan bu daralmanın siyasal ve toplumsal anlamını da tartışmaya açıyor.

  • Künye: Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat, İletişim Yayınları, inceleme, 245 sayfa, 2025

Kevin Reilly – İnsanın Yolculuğu (2025)

Kevin Reilly bu çalışmasında, insanlık tarihini kronolojik bir olay dizisi olarak değil, temel sorular etrafında ilerleyen uzun bir deneyim süreci olarak ele alıyor. Kitap, insanın doğayla kurduğu ilişkiden başlayarak toplumsal örgütlenmenin, üretimin ve düşüncenin nasıl dönüştüğünü anlamaya odaklanıyor. Reilly, insan davranışlarının biyolojik temelleri ile kültürel çeşitliliği birlikte düşünerek, “insan olmak” fikrinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini gösteriyor.

Eserde tarımın ortaya çıkışı, şehirlerin kurulması, yazının ve demirin kullanımı gibi büyük eşikler, yalnızca teknik ilerlemeler olarak değil, toplumsal eşitsizlikleri, iktidar ilişkilerini ve yeni yaşam biçimlerini doğuran kırılmalar olarak ele alınıyor. Evrensel dinlerin yükselişi, küresel ticaret ağlarının kurulması ve imparatorlukların yayılması, insan topluluklarının hem birbirine yaklaşmasını hem de çatışmasını mümkün kılan süreçler olarak tartışılıyor.

Reilly, sanayileşme, devrimler, demokrasi ve eşitlik mücadelelerini modern dünyanın merkezine yerleştirirken, zenginliğin kaynaklarını ve adalet arayışını tarihsel bir perspektifle değerlendiriyor. Her bölümde tek bir dönem ve tema etrafında yoğunlaşan bu yaklaşım, okurun geçmişi bugünün sorularıyla yeniden düşünmesini sağlıyor. ‘İnsanın Yolculuğu: Dünya Tarihine Kısa Bir Giriş’ (‘The Human Journey: A Concise Introduction to World History’), güncel akademik araştırmalara dayanan, ancak didaktik olmaktan kaçınan üslubuyla, dünya tarihini insanlığın ortak hikâyesi olarak anlatan bütünlüklü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Kevin Reilly – İnsanın Yolculuğu: Dünya Tarihine Kısa Bir Giriş, çeviren: Ertuğrul Genç, Selenge Yayınları, tarih, 536 sayfa, 2025